Gönderen Konu: Osmanlı’da kadın dışlanır mıydı?  (Okunma sayısı 4385 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı İsra

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 7491
Osmanlı’da kadın dışlanır mıydı?
« : 19 Şubat 2013, 05:43:07 »

Ey kendilerini “Kemalist Gençlik” olarak tanımlayıp, Osmanlı tarihine ilişkin olarak yazdıklarıma itiraz eden grubun mensupları! Diyorsunuz ki: “Osmanlı’da kadın hakları yoktu…”

Bu da külliyen yalan ve demagojiden ibaret bir iddiadır! Zira bugünkü anlamda “kadın hakları” zaten daha dünkü iş: Bu topraklarda kadın, hem kadınlık hem de annelik kimliğiyle baş tacı edilirken, tekmil Avrupa’da aşağılanıyor, sözün tam mânâsıyla “köle” muamelesi görüyordu.

Harem’deki cariyeler bile Avrupa’nın “özgür kadın”larından daha “özgür”dü. Osmanlı sarayında en yüksek tahsisatı valide sultanın alması, Kösem Sultan, Hürrem Sultan, Safiye Sultan gibi kadınların erkekler dünyasında öne çıkabilmesi bunun sonucudur.

Hatta meşhur tarihçimiz Âşıkpaşazade, Osmanlı Devleti’ni kuranların Anadolu’ya gelişlerinde önemli bir misyon üstlenmiş “Bacıyan-ı Rûm” isimli bir kadın örgütlenmesinden bahseder.

Binlerce kadın vakfı ise, kadının sosyal hayatta da etkin olduğunu gösterir.

Osmanlı’da kadın, sadece “anne” kimliğini taşımakla yetinmemiş, yanı sıra, geleceği belirleme konusunda da son derece etkin görevler ve sorumluluklar üstlenmiş, derin saygı görmüştür…

Zaten Bursa yolunda önderini kaybeden Kayı Aşireti bir kadın önderin (Hayme Ana) peşinde Söğüt-Domaniç aralığına yerleşmiş, Osmanlı Devleti’ni doğurmak üzere, Anadolu’yu bir kadın önder mayalamıştır.

İnsanın başlangıcında nasıl Hz. Havva varsa, İslâm’ın başlangıcında nasıl Hz. Hatice varsa, Osmanlı’nın Anadolu’ya girmesi (Bacıyan-ı Rûm) ve yerleşik düzene geçmesinde de bir kadın vardır…

Bu yapı son zamanlara kadar korunmuştur. O kadar ki, Çanakkale’de ve Kurtuluş Mücadelesi’nde kadınlarımızın yaptığı fedakârlıklar, eski dönemden gelen tarihsel işlevin bir uzantısıdır…

Bunun ilham kaynağı da kuşkusuz Kur’an’dır…

Düşünün ki, Kur’an’da erkeklere tahsisli özel bir sure yokken, kadınlara “Nisa” ve “Meryem” olmak üzere iki sure tahsis edilmiştir.

Efendimizin Veda Hutbesi’ne bakın: 13-14 paragraftan ibaret olan son hutbesinin on iki paragrafı tüm dünya ve ahret işlerine ayrılırken, kadınlara ve kadın haklarına özel iki paragraf ayrılmıştır.

Peygamberimizden (sav) sonraki ilk Müslüman da yine bir kadındır: Hz. Hatice…

Bu muhteşem kadın, kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü bir dönemde, iş kadını olarak kendini kabul ettirebilmiş, sevdalandığı insana (Efendimize) evlenme teklif edebilecek kadar da cesur ve mert davranabilmiştir.

Peygamber-i Âlişan, peygamberlik müjdesini alır almaz akrabalarından herhangi bir erkeğe değil, sadece Hz. Hatice’ye sırrını açmıştır…

Onunla bütünlenerek güçlenmiş, moral bulmuş, onun desteği ile peygamberliğini açıklamıştır.

Böyle bir inanca mensup, hatta “hilafet” sıfatıyla bu inancın önderliğini yapmakla yükümlü padişahın kadını “hak” ve “hukuk”tan mahrum etmesi mümkün müdür?

Allah aşkına, Cumhuriyet döneminde verildiği varsayılan “kadın hakları”nın kadını sokağa, podyuma, ekrana sürüklediğini, “zevk aracı” olarak görüldüğünü, aşağılandığını, dövüldüğünü, hatta öldürüldüğünü, bugünkü anlamda “kadın hakları”nın kadını perişan ettiğini hâlâ görmeyecek misiniz?

Yavuz Bahadıroğlu

mazhar

  • Ziyaretçi
Osmanlı’da ve Batı’da “kadına şiddet”
« Yanıtla #1 : 16 Aralık 2014, 08:23:41 »

Osmanlı’da ve Batı’da “kadına şiddet”


    Osmanlı toplumunda kadının bir takım hukuki ve vicdani haklara sahip bulunduğunu, öyle iddia edildiği gibi “ikinci sınıf vatandaş” muamelesi görmediğini ve şiddete uğramadığını, önceki yazılarımızda örnekleriyle görmüştük…


Peki köy kadınının durumu nedir?..


Köy kadını şehir kadınına nispetle daha şanslı, daha özgürdür. Çünkü doğrudan üretimin içindedir. Erkeğiyle birlikte ekim, dikim, hasat, satış konularında aynı haklara sahiptir. Kadına sorulmadan ekim-dikim yapılamadığı gibi, ürün de satılmaz…


Yani hem evde, hem çarşıda kadın söz sahibidir. Bu yüzden Osmanlı köylerinin “anaerkil” bir yapıya sahip olduğu rahatlıkla söylenebilir.


Bunların çoğunu Batılı gezginler yazıyor…


Onaltıncı Yüzyıl gezginlerinden Canaye’ye (Le Voyage de Philippe du Fresna-Canaye, ed. M. A. Hauser, Paris, 1897) göre, “Osmanlı kadını ince zevkli ve becerikli”dir…


Lady Montagu:“Türk kadınları arasında zarif ve güzel olmayan kadın görülemez… Her ne kadar bütün Hıristiyanlık âlemi içerisinde İngiliz sarayının en zarif kadınların bulunduğu yer olarak inanılsa da, orada bile bu kadar zarif kadın yoktur” (Briefe aus dem Orient).


D’Ohsson:“Güzel şekiller, siyah ve parlak gözler, sağlıklı hareketler, uyumlu renkler, aşırıya kaçmayan ziynetler ve her şeyden önemlisi zarafet, bu ülkenin kadınlarını Avrupalılardan ayırır.”


Julia Pardoe, Olivier, Gautier, La Borenne Durand de Fontmagne, Edmondo de Amicis başta olmak üzere, birçok Avrupalı seyyahın (gezgin) kaleminden yukarıdakine benzer tespitler çıkmıştır.


Bunların tümünün özeti, Türk kadınlarının zarafet konusunda tüm dünya kadınlarına örnek olacak durumda olduklarıdır.


Kendilerine değer verilmiş, hattâ baş tacı edilmiş, İslâmî esaslar çerçevesinde Osmanlı kadını yüceltilmiştir.


“Aynı çağarda Avrupa kadınının durumu neydi?” diye sorarsanız, Onsekizinci Yüzyıl sonlarına kadar Avrupa’da kadın dövmek son derece doğal sayılırdı. Hatta pazarlarda, kadın dövmek için özel surette yapılmış sopa ve kırbaçlar satılırdı.


Dahası, kadın dövmenin, “sinirleri yatıştırdığı”na inanılır ve tavsiye edilirdi.


Meşhur tarihçi Brantom,“Onaltıncı Yüzyıl Almanyası’nda, sadakat göstermeyen kadının kocası tarafından öldürülmesine izin verildiğini”yazıyor.


1558 tarihli “Frankenhaus Kanunnamesi”ne bu maksatla bir de madde konmuştu: “...Aldatılan erkek öfkeye kapılıp nikâhlı karısını öldürürse, erkeğin bu fiili ceza gerektirmez.” (bu madde ancak 1900′de kaldırıldı).


Onyedinci Yüzyılın sonlarına kadar, İngiliz gazeteleri, “satılık kadın”ilanlarıyla dolu çıkardı. Hem de, “Büyük fırsat… Kelepir mal” başlıkları eşliğinde...


Ve ortalama fiyat dört Şilindi (sudan ucuz yani).


Eşleri tarafından satılan kadınların üzerinde bir süre sonra kocasının hak iddia etmemesi için, belediye, “tapu” işlevi gören bir belge tanzim edip verirdi.


“Batıda kadın” konusunda Fransa’dan birkaç da atasözü vereyim…


“Kadın şeytandan beterdir”…


“Kadın erkeği tuzağa düşüren bir örümcektir”…


“Karısı olanın arısı var demektir, ne zaman sokacağı belli olmaz”…


“Kadın zarurî bir baş belâsıdır”…


“Kadın erkeğin sabunudur” (Kirini temizler anlamında)…


“Kadın dili kesilse bile susmaz”…


“Kadın dövülür, fakat öldürülmez” (fransız yazar Quitart’ ın “Proverbes Sur Les Femmes” kitabından)…


O dönemde Batı’nın kadına bakışı bu çerçevede. Bizim bakışımız ise Peygamber Efendimizin muhteşem hadisinde ifadesini buluyor: “Cennet anaların ayakları  altındadır”.


Ayrıca Veda Hutbesi’nde kadına yer vermesi ne kadar manidardır: “Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim… Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınların da sizin üzerinizde hakkı vardır.”


Bütün bunları bilmeden ekrana çıkıp “Kadın dövme geleneğimiz var!” diye ahkâm kesmek, olacak iş değil…
Yavuz Bahadıroğlu Haber vaktim.com