Gönderen Konu: 101 Temel Eser Davası  (Okunma sayısı 1033 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9223
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
101 Temel Eser Davası
« : 12 Ağustos 2014, 14:40:55 »

101 Temel Eser Davası


Hakime Hanım, mahkeme heyetiyle birlikte salona girdi. Kucağındaki dosyaları masanın üstüne bıraktı, cüppesinin yakasını düzeltti. Oturmasıyla birlikte herkes oturdu. Pembe renkli karton dosyasının içinden kağıtlar çıkarıldı. Kulaktan kulağa oynar gibi fısıldamalar işitildi. Birkaç baş sağa sola baktı. Memurlardan biri başını kaşıdı, mübaşir elindeki mendille alnını sildi.
“Sayın Halil Karakaplan, lütfen ayağa kalkın.” dedi Hâkime Hanım. Sonra düz bir ses tonuyla devam etti. “Sicilini kontrol ettik. Bizi şaşırtan sonuçlarla karşılaştığımızı söyleyebilirim. Gayet başarılı ilk ve orta öğrenimin ardından İstanbul’da bir üniversiteyi kazanmışsın. Hem de öğretmenlik bölümü. Hatta bir dönem öğretmenlik de yaptığın görünüyor. Daha sonra tuğla kalınlığında bir kitap çevirisi yapmış, küçük bir de hikaye kitabı yazmışsın. Bunca güzel şeyin üzerine “101 temel eser davası”nda korsan kitap basmakla itham ediliyorsun. Elbette diyeceğin bir şeyler vardır.”

Halil Karakaplan, ceketinin düğmesini ilikledi. Üç defa sesini kontrol etti. Sesinin netliğine kanaat getirmiş gibi başını salladı. “Hakime Hanım, hayat çok acayip.” dedi. “Geçen hafta bu saatlerde Edirnekapı metrobüs durağındaki merdivenlerine açtığım tezgahımda kitap satıyordum, şimdi adaletin huzurundayım. Düşününce algılayamıyor insan. Bir hafta önce kazandığım paraları, iyi giden işlerin yaz ayıyla birlikte daha da açılacağını, daha büyük ihalelere girmeyi hayal ediyordum şimdi kendimi savunmaya çalışıyorum. Hiçbir şeye itiraz etmiyorum, her şeyi baştan anlatacağım.” Salondaki herkeste bir gevşeme oldu.

Her söyleneni kayıt altına alan katiplerden biri diğerine “Sen devam et, ben çıkışta senden alırım.” der gibi kaş göz işareti yaptı. Mahkeme heyeti bile film seyreder gibi geriye yaslanmışlardı. O sırada arka taraflardan birisi pencereyi açtı. Pencere açılır açılmaz sanki içeriye bir rüzgar esti de herkesin uykusunu getirdi.

“Ben daha ilkokuldayken dikkat çeken bir öğrenciydim.” dedi Halil Karakaplan. “İlkokul öğretmenim babamı çağırmış, Halil çok farklı düşünüyor, zeki bir çocuk. Kafasının içinde o kadar çok proje var ki… İleride çok iyi yerlere geleceğini düşünüyorum, demişti.

Tabi babam pek kulak asmadı. Taşrada insan lazım. Herşey insan gücüyle oluyor. Yetişmiş bir adam birçok işi yapabilecek kuvvet demek bizim oralarda. Üniversiteyi bile kazanamam diye dershaneye göndermedi beni. Ama ben kendi çabamla “en azından bir öğretmenlik” kazandım.

Üniversitenin tamamını yurtta geçirdim. Projelere devam ediyordum. ilkin yurttaki arkadaşlarla gayr-ı resmi çeviri şirketi kurduk. Duraklara, elektrik direklerine astığımız küçük küçük ilanlarla insanlar bize ulaşacak ve çevirilerini yaptıracaklardı. Battı ama adını söylemeyeyim, reklam olmasın. Sonra ortak deterjan işine girdik. Eminönü’nden aldığımız isimsiz; ama sözümona kaliteli toz deterjanı okuldaki arkadaşlara pazarlayacaktık. Bu işi de batırdık ama en azından bir sene kadar deterjan almamıza gerek kalmamıştı. Daha sonra da e-ticaret işine girmeyi denedik. Çin’den ucuz ama bilinmeyen bir ürün getirelim, modası geçene kadar ekmeğini yeriz diye düşünmüştük. Mesela bir zamanlar o vapurlarda satılan limon sıkacaklarını ilk biz getiriyorduk Türkiye’ye. Ama nasip değilmiş. internetten alışveriş bu kadar yaygınlaşmamışken bu işe girebilseydik ne korsana bulaşırdım ne de buraya düşerdim.

Tabi bu sırada hem okulu bitiriyor hem de başka işleri de kotarıyordum. Başta bahsettiğiniz tuğla kalınlığındaki kitabı işte bu zamanlar çevirdim Türkçeye. Gerçi babam “Mısmıl bir şey olsa sana çevirttirmezlerdi.” dedi ama o zamanlar bu işten iyi para kazanmıştım. Arkadaşlara borç para dağıtıyordum resmen. Bazılarını geri alamasam da beni uzun bir süre idare etmişti.

Memurluk sınavını kazanıp öğretmen olunca birdenbire hayatım değişti. Sabah erken kalkıp akşam erken yatmaya başlamıştım. Hangi saatte hangi sınıfta olacağım belliydi. Giyeceğim elbise ile yiyeceğim yemeğin belli olduğu gibi. Pazartesi’den cumaya kadar günler, kendimi hafta sonuna atmaya çalışmakla geçiyordu. Hafta sonlarını çok sever olmuştum. Her gün aynı sokakları adımlıyor aynı yüzlere selam veriyordum. Hatta öyle ki aynı espriyi bir pundunu denk getirip üst üste dört beş sınıfta yaptığım bile oluyordu.

Bu arada ne proje kalmıştı ne fikir. Bir zaman sonra mutlu olmadığımı fark ettim. Bu hayat bana göre değildi. Taşa vurulan balta gibi gittikçe köreldiğimi hissediyordum. Tam böyle düşündüğüm zamanlarda Faruk ile tanıştım. Faruk, seyyar kitapçıydı, ya da ben öyle biliyordum. Gel zaman
git zaman öğrendim ki meğer sattığı kitaplar korsanmış. Arayış içinde olduğum bu zamanda bana reddedemeyeceğim bir teklif sundu. Hemen öğretmenlikten istifa ettim, kitapçılığa başladım. Hem okuyordum, hem satıyordum, hem de memuriyetten çok fazla kazanıyordum. Kitap okudukça zihnimde yepyeni hikayelerin oluşmaya başladığını fark ettim. Bu hikayeler önceleri kafamın bir köşesinde öylece duruyorlardı. Sonradan beni gıdıklamaya hatta yerlerinde duramayıp kendilerini dışarıya atmaya başladılar. Kalem ile kağıdı o zaman elime aldım. Yine sizin bahsettiğiniz hikaye kitabını da işte bu zamanda yazdım.

Piyasaya henüz giren genç bir yazarın çektiği sıkıntıları uzun uzun anlatarak değerli vaktinizi almak istemem; ama bazı şeylere temas etmeden geçemeyeceğim. Kitabımı tamamladıktan sonra neredeyse bir sene zarfında yayıncı aradım. Kimisinden yazdıklarınız yayın politikamız çerçevesinde değil cevabını aldım, kimisinden hiç cevap gelmedi. Tamam diyenler de bütün baskı ücretini cebimden ödememi istediler. En sonunda Faruk’un tavsiyesiyle bizim arkadaşlara bastırdık. Maksat okunmak değil mi? Hem geniş bir dağıtım ağıyla okunacak, hem gizliden gizliye tanınacak hem de kitap camiasında bir ilk olacak, telif kazanacaktım. Faruk’a kolilerce 100 temel eser gelmişti. Okulların açılacağına yakın en çok giden kitaplardanmış. Zaten önüne gelen basıyor bunları. Sanki yüz kitaplık liste okunsun diye değil de isteyen bunları kafasına göre bassın diye açıklanmış. Ben bu kolileri tezgaha dizerken aklıma bir fikir geldi. Faruk’a dedim ki 100 temel eser seti alana benim hikaye kitabını hediye edelim, kampanyanın adı da 101 temel eser olsun, hem dikkat çeker. ‘Aferin!’ dedi bana. Kampanya tutmuş, işler rayına girmişti ki polis arkadaşlar bizi bir gece apar topar aldılar. Sonrası malum işte buradayız. Pişmanım Hakime Hanım. Beni bu hale getirenler utansın!”

Hakime Hanım, “Oturabilirsiniz.” dedi. “Yaz kızım.” diye devam etti. “Sanık Halil Karakaplan’ın suçunu itiraf ettiğine şahit olunmuş olup, iyi hali ve doğru sözlülüğü göz önünde bulundurularak suçüstü yapıldığı anda yakalanan kitapların değeri miktarınca para cezasına çarptırılmasına ve suç ortağı Faruk Kartal’ın derhal derdest edilmesine… ”


Erhan Genç | 05 Ağustos 2014 | http://insanvehayat.com/101-temel-eser-davasi/