Gönderen Konu: 18 Mart Zaferinin Bilinmeyen Yanları  (Okunma sayısı 12191 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9227
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
18 Mart Zaferinin Bilinmeyen Yanları
« : 08 Mart 2012, 10:52:47 »

1915 yılı 18 Martının perşembe günü. Tarihimizin en azametli zaferinden birisini kazandığımız Çanakkale muharebelerinin ilk perdesini o gün, kapatmıştık.

Bu zaferden 1 ay bir hafta sonra, Çanakkale Boğazı'ndan defedeceğimiz müttefik donanması, bu kez Çanakkale'nin kara savaşlarına başlayacaktır. Onu da kazanacağız. Ama bu, hüzün dolu bir destandır ki, anlatmaya dil varmaz.

Keşke Çanakkale'yi yaşamamış olsa idik öyle ya, Osmanlı, 20 milyon kilometrekarelik bir devlet iken. Peşte'yi Belgrad'ı Bağdat'ı Tunus ve Cezayir'i kaybedebilirdi Ama Çanakkale'yi... İslâm hilafet merkezinin ve devletimizin başşehrinin ikiyüz kilometre ötesindeki Çanakkale'yi..? Bu olmamalı idi. İstanbul'un burnunun dibindeki Çanakkale'yi müdafaa etmek zorunda kalmıştık. Çanakkale'den çok uzaklarda olmalı idik. "Hüzünlü destan" deyişimizin sebebi budur. Demek ki, bitiyorduk.
 
1915 Yılı Mart ayında İstanbul, bir söylentiler şehridir. Hatta hatta, müttefikimiz Almanlar bile, İstanbul'un düşeceğinden şüphe etmezler. O kadar ki, İstanbul, Çanakkale'den girecek donanmalar tarafından bombardıman edildiği takdirde; Gümûşsuyu'ndaki Alman Büyükelçîliği'ne özel işaret konularak, binalarının isabet almadan ayakta kalmasını bile düşünmüştür, müttefikimiz Almanlar. Dostun ihanetine, bu kaçıncı toslayışımızdır?

Enver Paşa, savaşa sokarak mahvına yolaçtığı Devletin Payitahtını koruyacağımızdan söz eder. "İstanbul'a gelirlerse canlı tek bir insan bulamıyacaklardı..." diye konuşur.

1915 yılının başında Sarıkamış'ta, 86 bin Mehmet'i acımadan ve savaştıramadan lâkin dondurarak Allahüekber Dağları'nın kar kuyularında yok eden kendisidir ama, böyle düşünür işte.

Hayâlinde, bir Napolyon olmak sevdası yatar. Napolyon, Moskova'da sadece, yanan bir şehir bulmamış mı idi? işte öyle.

Hatırlayacaksınız, Abdülhamid Han hazretleri'ni 93 Rus harbine zorlayan Mithat Paşa da devleti babasının çiftliği sanarak, "Ne olur kaybedersek" demiştir. "Osmanlı'yı kurarken yola çıktığımız 400 atlının geldikleri yerlere döneriz.."

Enver Paşa aynı gafletin sahibidir.

Ama vermeyiz İstanbul'u Zirâ ki "Babaçiftliği" sanılan yer. Türk'ün namusudur.


Fazilet Takvimi


mazhar

  • Ziyaretçi
Ynt: 18 Mart Zaferinin Bilinmeyen Yanları
« Yanıtla #1 : 17 Mart 2012, 03:34:07 »


Çanakkale kahramanları



“Çanakkale Zaferi” denince, aklıma kararlı, azimli, mert ve fedakâr insanlar gelir...
 
Birkaç örnek...
 
Diyarıbekir’in (Diyarbakır) fakir bir köyünden gelen Kürt Memo (Mehmed), Temmuz sıcağında bile sırtından çıkmadığı kırk yamalı kaputuyla savaşıyor, devletinden elbise istemeyi kendine yediremediğinden hiç sesini çıkarmıyordu...
 
Bir gün yüzbaşısı durumu fark edip yaz geldiğini, kaputu çıkarmasını isteyince, hiç renk vermedi:
 
“Böyle iyiyim Kumandanım” dedi, “bu kaputun her yaması şehit kardeşlerimin elbisesinden alınmadır. Beni hem gâvurun mermisinden koruyor, hem de soğuktan...”
 
“Ama hava ısındı” diye üsteledi Yüzbaşı, “yaz günü de kaputla savaşılmaz ki...”
 
“Ziyanı yok Kumandanım, siz gönlünüzü ferah tutun, ben böyle daha iyi savaşıyorum.”
 
Yüzbaşı, Memo’yu henüz çözememişti:
 
“Çıkar oğlum” dedi, “arkadaşların gibi sen de elbiseyle savaş.”
 
“Müsaadenizle Yüzbaşım, kalsın.”
 
Yüzbaşı kızmaya başlamıştı:
 
“Çıkar dedim mi çıkaracaksın, ben senin kumandanınım.”
 
Memo, kurtuluş olmadığını görünce, kimseyle paylaşmadığı sırrını Yüzbaşı’ya fısıldamak zorunda kaldı:
 
“Kaputu çıkarırsam” dedi, “cıbıldak kalırım; çünkü bunun içinde hiçbir şey yok.”
 
Memo, “Devletimin imkânı olsaydı bana da elbise verirdi” diye düşünmüş, vermediğini devletten istemeye utanmıştı.

O zamanın zamanında Anadolu delikanlısı sadece vermeyi (vatanı için malı istendiğinde malını, canı istendiğinde canını) biliyor, istemeyi, almayı bilmiyordu.
 
Ah güzel insanlarım!..

Kim bilir Kürt Memo hangi mezarda Türk Mehmed’le, Laz Temel’le, Arnavut Mestan’la, Çerkes Şamil’le şehadeti yaşıyor?
 
Her fırsatta imkânsızlıkları ileri sürüp atılımı başkalarından bekleyen bizlere ibret olsun!
 
¥
 
Koca topun Anadolu Hamidiye Tabyası’na çekilmesi gerekiyordu. Ancak buna ne vakit vardı, ne de imkân: Bütün personel savaşmak zorunda olduğu için topu çekmeye adam tahsis edilemiyordu...
 
Sonunda, Yüzbaşı Ramazan Bey, kafasını kullandı... Basit bir düzenek yaptı. Kendi buluşu olan bu düzenek sayesinde, Çanakkale Çimenlik Kalesi’nin, yerden 15 metre yüksekliğindeki burcu üzerinde bulunan 35,5’luk, yaklaşık yüz ton ağılığındaki eski topu, herkesin şaşkın bakışları arasında burçtan indirdi...
 
Tek başına yüzlerce metre ilerideki Anadolu Hamidiye Tabyası’na nakletti.

Oradaki diğer toplarla entegreli bir şekilde kullanılmak üzere, yerleştirdi...

Selahaddin Âdil Paşa, hatıralarında ondan “Ramazan Ağa” diye bahsetmekte ve o tarihte 65 yaşında olduğunu belirtmektedir.
 
“Yaşım geçti, işim bitti” diyenlere ders olsun!
 
¥
 
Cideli Mahmut Çavuş da meşhur Bouvet zırhlısının batmasına sebep olanlar arasındadır...
 
Çanakkale savunmasının önemli noktalarından birini teşkil eden Hamidiye Tabyaları 1. Tabur Kumandanı Selim Sırrı Bey (Kayaalp) onu şöyle anlatıyor:
 
“Bouvet Fransız zırhlısına mermi isabet ettiren top çavuşu Cideli Mahmut Çavuş’un ayaklarının ikisi de kopmuştu. Sargı mahallinde, mağrur düşmanların en büyük zırhlılarından biri olan Bouvet’in batmakta olduğu haberi gelince:
 
“ ‘Beni top başına götürün’ diye haykırmış ve top başına sedye ile çıkarılarak zırhlının Çanakkale’nin serin sularında batışını seyretmiş, sonra vazifesini hakkıyla yapmanın verdiği gönül huzuru ile bu dünyaya gözlerini kapamıştır.”
 
Haber vaktim.com





mazhar

  • Ziyaretçi
Ynt: 18 Mart Zaferinin Bilinmeyen Yanları
« Yanıtla #2 : 17 Mart 2012, 03:35:51 »


Çanakkale kahramanları (2)




Savaşın en kanlı günlerinde Kocadere Köyü’nde büyük bir sargı yeri (seyyar hastane) kuruluyor. Sargı yerine her an yaralı geliyor...
 
Ağır yaralılardan biri, sargı yerinde dolaşan komutanının ellerine sarılıyor. Zor nefes almakta, sık sık tıkanmaktadır... Kesik kesik şunları söylüyor:
 
“Ölme ihtimalim çok fazla... Ben bir pusula yazdım... Arkadaşıma ulaştırın...”
 
“Arkadaşın kim, pusulayı kime ulaştıracağız?” diye soruyor komutan.
 
Yaralı derin bir nefes alıp, defalarca yutkunuyor:

“Köylüm Lapsekili İbrahim Onbaşı’dan bir mecidiye borç aldıydım... Ondan sonra kendisini göremedim. Belki ölürüm... Ölürsem söyleyin, hakkını helal etsin.”
 
“Merak etme evladım” diyor komutan yaralı askerin saçlarını okşayarak, “Hiç merak etme, hallederim.”
 
Yaralı gözlerini kapatıyor. Son sözü şudur: “Onbaşı’ya söyleyin... Hakkını helal etsin!”

Komutanın gözleri nemleniyor.
 
Aradan fazla zaman geçmiyor. Savaş tüm acımasızlığıyla devam ettiği için, sargı yerine sürekli yaralı taşınmaktadır.

Bazıları sargı yerine ulaştırılmadan şehit oluyorlar... Şehitlerin üzerinden çıkan eşyalar, künyeler komutana ulaştırılıyor.

Bir künye ile bir pusula geliyor ki, ötekilerden farklıdır. Komutan pusulaya göz atar atmaz, “Allah’ım!..” diye hıçkırarak, ellerini yüzüne kapatıyor.
 
Pusulada şu not vardır:
 
“Ben Beybaş Köyü’nden arkadaşım Halil’e bir mecidiye borç verdiydim. Kendisi beni göremedi. Biraz sonra taarruza kalkacağız. Belki ben dönemem. Arkadaşıma söyleyin, hakkımı helal ettim.”
 
Komutan olduğu yere çömeliyor, “Allah’ım, Yüce Allah’ım!..” diye diye hıçkırıklara boğuluyor.

¥
 
18 Mart 1915 deniz harekâtından önce, Batarya Komutanı Yüzbaşı Hasan Bey’in bir kızı dünyaya gelmişti...
 
Durum Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanlığı’na telgrafla bildirildi. Bunun üzerine Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Paşa atına atlayıp bataryaya gitti. Yüzbaşıya müjdeyi verdi:
 
“Müjde evlâdım Hasan, bir kızın dünyaya gelmiş. Allah ömrünü uzun etsin. Git bebeğini gör, izinlisin.”
 
Hasan Bey’in gözlerinin içi gülüyordu. İçi gülen gözlerine önce bir tereddüt geldi. Savaşı bırakıp izine mi gitmeliydi, yoksa kalıp arkadaşlarıyla birlikte savaşa devam mı etmeliydi?
 
Tereddüt çok kısa sürdü. Gitmeyecekti.
 
“Teşekkürler Kumandanım” dedi Cevat Paşa’ya; “Ama vatan görevi daha mukaddestir. Her an saldırabilirler. Bu durumda hiçbir yere gidemem. Arkadaşlarımdan ayrılamam. Yalnız sizden bir istirhamım var...”
 
Cevat Paşa’nın gözleri nemlenmişti. Bu nasıl bir vatan sevdasıydı ki, aileye, evlâda, ana-babaya savaşı tercih ettiriyordu.
 
“Söyle lütfen” dedi, “Çekinme...”
 
Yüzbaşı kesik kesik konuşmaya başladı: “Savaş halidir malum; şehid olursam aileme söyler misiniz lütfen, kızımın ismini Didar koysunlar.”
 
Paşa, vatana sarılır gibi Yüzbaşı’ya sarıldı: “Emin olabilirsin. Ama inşAllah sana bir şey olmayacak, bir gün kızınla buluşacaksın.”
 
Yüzbaşı Hasan Bey, 18 Mart günü gerçekleşen büyük deniz savaşı sırasında şehit olup cennet yürüyüşüne çıktı...
 
Vasiyetine uyup adını “Didar” koydukları kızıyla buluşması artık ahrete kalmıştı.
 

Haber Vaktim.com.Yavuz Bahadıroğlu






Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9227
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Çanakkale'de Bir namaz Sahnesi
« Yanıtla #3 : 18 Mart 2012, 11:22:53 »
Namaz

İngiliz'in, vakit vakit gemilerden, siperden...
Yine bolca gülle, bomba savurduğu bir gündü.
Hızlı hızlı geçiyordum, tehlikeli bir yerden,
Birdenbire gözlerime büyük bir şey göründü.
Böyle büyük görünen şey küçücük bir insandı,
Fakat bana çok dokundu, ayaklarım bağlandı.
Ateşlerin yaladığı bu düzlükten geçenler,
Güllelerin cehennemlik yağmurundan kaçarken..
Yolun biraz kenarında, tek başına bir nefer,
Pervasızca bombalardan, ateşlerden her şeyden..
Kendisine, süngüsünden bir mihrâbcık kurmuştu,
Sonra onun karşısında namazına durmuştu.
Ne havada ıslık çalan ve düştüğü yerlere
Kızgın çelik dahmelerle ölüm saçan gülleler...
Ne semâda ifrit gibi vızıldayan tayyare...
Ne dünyalık bir düşünce, ne bir korku, ne keder
Onun demir yüreğini oynatmaktan âcizdi,
Sanki toplar, şarapneller tehlikesiz... Sessizdi!
Potinleri yanındaydı... Onun büyük saygısı,
Kunduralı ibâdeti görmüyordu muvafık,
Böyle bir yüreğin bütün işi, kaygısı,
Elbet Hakk'ın rızâsına olmalıydı mutabık.
Kuru toprak üzerinde, kundurasız kılınan
Bu namazın, pek uygun bir kubbesiydi âsumân! ….
Hakk'ın büyük dîvânında, eli bağlı dururken,
Artık o, can kaygısını almıyordu hesaba.
Allah Allah, bu ne yüksek bir îmândır yâ Rabbî
Bir Müslüman, ne büyük bir kahramandır, yâ Rabbî!
Kahramandır, çünkü toplar etrafında patlarken,
Zerre kadar titremedi, namazını bozmadı...
Böyle dalgın, düşünerek geçerken ben yanından,
Sağa sola selâm verdi, namazını bitirdi.
Sonra, biraz kımıldandı, ellerini -Yaratan,
Allâh’ına duâ için- gökyüzüne çevirdi.
Şimdi, artık Allâh’ına döküyordu derdini,
Gözlerini kapamıştı... Unutmuştu kendini...

(Çanakkale, Çamlıca Basım Yayın)



Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9227
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
"NUSRET"le Gelen Nusret
« Yanıtla #4 : 18 Mart 2012, 11:30:33 »
"NUSRET"le Gelen Nusret



Çanakkale Boğazı’na Almanlar 377 mayın döşemişlerdi. Fakat İtilaf kuvvetlerinin mayın tarama gemileri, bu mayınları temizlemişler ve gemilerinin rahat bir şekilde Boğaz’dan geçebileceği raporunu merkezlerine iletmişlerdi.

Çanakkale müstahkem mevkii komutanı Cevat Paşa sıkıntılı bir şekilde Mecidiye, Namazgah ve Hamidiye tabyaları arasında mekik dokuyordu. Karargahına gelip, tahta masasına oturduğunda, yorgunluktan gözleri kapandı. Bu kısa uyku esnasında bir rüya görmüştü.

Rüyasında "Denizin üstüne bak!"deniyordu.

Denize baktığında, bir nur halesi görmüş, nur içinde de bir Vav ve Kef görmüştü. Heyecanla uyanmıştı. Soğanlıdere ve Baykuş tabyalarını teftiş için kalktı. Yolu üzerinde, kızının mezarına uğrayıp dua ederken nurani yüzlü bir zat ile karşılaştı.

O Zatın "Bir derdin mi var evladım?" sorusu üzerine gördüğü rüyayı anlattı.

O zat ona cevaben "Nur zafer işaretidir, Ebced hesabında Kef harfi 20, Vav harfi 6 rakamını bildirir. İkisinin toplamı 26 eder.” dedi

Cevat Paşa, Binbaşı Nazmi Bey’i çağırıp "Depolarımızda kaç mayınımız var?" diye sordu
Nazmi Bey:
"Elimizde hepsi Türk yapımı 26 mayın var. Almanlar bu eski mayınları döşememizi istemediler" dedi.

Cevat Paşa hemen, Nusret mayın gemisinin komutanı Yüzbaşı Hakkı Bey'e "Bu mayınları , Alman mayınlarının önüne onlara zıt yönde Boğaza döşemesi" emrini verdi.

18 Mart 1915 sabahı boğazın mayınlardan temizlendiğinden emin olarak, harekata geçen İngiliz ve Fransız gemilerinin en mühimleri olan Bouvet, Irresistible ve Ocean, birbiri ardına mürettebatı ile birlikte Boğazın sularına gömülmüştü. Inflexible, Gaulois ve Suffren gemileri ise geri dönmüştü.

Churchill, Nusret için şöyle demişti:


"1915 yılında bütün Avrupa’da milyonlarca insanın hayatı ortaya konmuş, büyük taarruzlar yapılmıştır. 2-3 milyon asker ölü ve yaralı bulunmakta ,4-5 bin savaş gemisi denizlerde dolaşmakta idi, Fakat bunlardan hiçbiri Nusret’in döktüğü mayınlar kadar harbin devamına ve düşmanın geleceğine tesir edecek bir muvaffakiyet göstermemiştir."


Fazilet Takvimi

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9227
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Aldık mı Payımızı!
« Yanıtla #5 : 18 Mart 2012, 11:34:51 »
“Kâmîl mü’minin firâsetinden sakınınız. Çünkü o, Hazreti Allâh’ın nûru ile görür.”
(Hadîs-i Şerîf, Sünen-i Tirmizî)





İngiliz ve Fransızların Çanakkale'yi geçebilecekleri endişesine kapılan İttihat ve Terakkî hükümeti tedbir olarak pâdişâh (Sultan Reşad) ve hükümeti Anadolu'ya taşımağa ve (Beylerbeyi Sarayı'nda ikâmet etmekte olan) Sultan Abdülhamîd Han'ı da ikna edip, Anadolu'ya götürmeğe karar vermişlerdi.

Bu hâtırasını Ercümend Ekrem Bey şöyle anlatıyor:

"Hepimiz Sultan Abdülhamîd Han'ın huzuruna elpençe dizilmiştik. Talat Paşa, pek hürmetkar bir ifâde ile önce vaziyeti anlattı. Hulasaten/özetle şöyle diyordu: 'Âcil bir tehlike arz etmemekle beraber vaziyet çok ciddîdir. Düşman deniz ve karayolu ile Çanakkale'yi zorluyor. Şiddetli müdâfaaya rağmen -Allah korusun- boğazı geçecek olurlarsa pâdişâh, hükümet ve hânedân-ı saltanat esarete düşecektir. Elîm bir musâlehaya mecbur olmamak için hükümet, Anadolu'ya geçip harbe orada devama karar vermiştir. Hattâ sizler için Konya'da Çelebi Efendi'nin konağı tahliye olunmuştur. Emir ve irâdelerinizi bekleriz."

Sultan, Talat Paşa'yı sonuna kadar soğukkanlılıkla dinledi. Keskin bakışlarını hepimizin üzerinde ayrı ayrı gezdirdikten sonra:

- Şevketli biraderime sadâkatimi arz ederim. Endîşeleri tamamen beyhudedir. Eğer dokunulmamış ise, ben Çanakkale'yi zamanında tahkim eylemiştim. Oradan hiçbir donanmanın geçmesi mümkün değildir. Boğaziçi de öyledir. Amma, farzedelim ki, böyle bir felaket meydana geldiği takdirde Sultan'ın yapacağı şey, tacını, tahtını, tebaasını bırakıp zelîl bir şekilde kaçmak değildir. Saltanat ve tahtının altında canını teslim etmesi icap eder. Büyük dedem Hz. Fâtih, bu beldeyi fethettiği vakit Bizans imparatoru Kostantin kaçmayıp, harp ede ede can vermek cesaretini göstermişti. Biz Fâtih'in torunları, Kostantin'den aşağı kalamayız, sultanımıza böylece arzediniz. Müsterih olsunlar ve Allah'ın takdirine boyun eğsinler. Şuradan şuraya kımıldamasınlar. Düşman buraya giremez. Bana gelince, ben artık bir yere gitmem. Yegâne arzum burada ölmektir. Biraderimden ve hükûmet-i seniyeden bu arzuma manî olunmamasını istirham ederim"  dedi ve bizi selâmlayarak salondan çıktı.

Bizler de sarayın merdivenlerinden kös kös inip Dolmabahçe'ye doğru yola çıktık. Yolda derin düşüncelere dalmış olan Talat Paşa bir ara bize dönerek:

- Aldık mı payımızı! dedi.


[Fazilet Takvimi - 18 Rebîü'l-Evvel 1433/10 Şubat 2012 Cuma]

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9227
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Edincikli Mehmet ER
« Yanıtla #6 : 18 Mart 2012, 11:40:17 »
Edincikli Mehmet ER

“Edincikli Mehmet Er'in bir top mermisinin parçaladığı kolundan kanlar içerisinde bir et parçası sarkmaktadır.

Yalvarırcasına ‘Komutanım ne olur şu kolumu kes!’ Sağ eliyle yakaladığı ve tuttuğu sarkık kola bakan Teğmen donmuştur.
Edincikli Mehmet ER tek ve emin sesi ile tekrarlar ‘Allah Aşkına, Allah Rızası için kes şu kolumu!!!’

Bu ilahi cümleleri emir gibi işiten Teğmen Saip, bıçağı kola kola vurur. Gık bile dememiştir, Edincikli Mehmet, bir sağ elindeki kola, bir ileride Allah! Allah! nidaları arasında çarpışan erlere bakar ve kolu fırlatır: ‘Bu kol vatana feda olsun’ der.

Yerdeki et parçalarından başını kaldıran Teğmen'in karşısında kimse yoktur. Çünkü Edincikli, Hakla alış verişe başlayınca herşeyi, acıyı, özlemleri unutuyor, rahmet deryalarında, tecelli dalgalarında yıkanıp arınırken, kolunun fani bedenden ayrılma işlemini duymuyordu. O ateş, o yangın fakat getirilmez feryatlar içinde, Edincikli bu cehennemi ateş altında kendinden geçti. Bir avuç istek ve özlem halinde yandı, tüttü.

Edincikli Mehmet, çoktan kolunun öcünü almak için vatan için Allah için hücum saflarına katılmıştı. Alayların içine karışır, teke tek vuruşur. Onu durdurmak mümkün değil artık, yine harikalar gösterir, bire bir dövüşür, bire on dövüşür, bire yüz dövüşür... Allah'ın yardımıyla haklamadığı kafir kalmaz. Ama kaderden kaçılmaz ki! Kolunun kopmasıyla kaybettiği kan onu halsiz düşürmeye başlamış Edincikli'ye şimdi de şehitlik mertebesi ekleniyordu. Güzel yüzü soldu, sarardı, canı teninden süzüldü... Gözü dünyaya kapandı..."


Teğmen SAİP
Çanakkale Savaşlarından
12. Alay 1. Bölük Komutanı

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9227
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Mehmet AŞKIN - [Çanakkale Gazisi]
« Yanıtla #7 : 18 Mart 2012, 11:42:45 »

“İngiliz donanması Saroz’dan top atışları ile bize son derece ağır kayıplar verdiriyordu. Böyle bir atıştan sonra, aynı, birlikte silah arkadaşım Recep Eniştemin iki ayağı kopmuş çalıların üzerinde gördüm, henüz sağ idi. Yanına kadar gidebildim. Onu o vaziyette görünce ağlamaya başladım. Henüz ruhunu teslim etmeyen Recep Eniştem ‘Kardeşim niçin böyle ah edip ağlarsın, benim ciğerimi dağlarsın! Allah’ın verdiğine merhaba! Takdir-i Rabbani böyle imiş! Onun kazası geri çevrilmez ve hükmüne mani yoktur. Elimizden ne gelir. Arzuladığım savaş yolunda oldu. O saadet bana yeter! Sen sağ kalırsan, anamın elini benim içinde öp! Emzirdiği sütleri helal etsin!’ dedikten sonra ‘Başımı kıbleye doğru çevir!’ diye bildi... Ruhu çoktan uçmuştu...”


“Halil, bölükte süngü hücumuna kalkmıştı, ağır bir yara alarak yanıma yıkıldı. Bir müddet sessiz kaldı ve sonra: ‘Ahretlik ölümüm yaklaştı, öldükten sonra cesedimi geriye götürtme, buraya ellerinle göm! Üzerimde harbediniz! Ta ki Gazilerin ayak seslerini Allah! Allah! Nidalarını rahatlıkla duyayım!dedi ve gülerek ruhunu teslim etmişti.”


Karayürek Deresi’ne doğru iniyorduk: Bir akşam beni keşif kolu çıkardılar bu derenin yatağında geziniyordum. Çok susamış idim. Dere şırıldıyordu, mataramı doldurdum. Birkaç yudum içtiğimde, içtiğim suyun tadı çok başka idi. Avucuma mataradan su aldığımda, matarama doldurduğum suyun kan olduğunu anladım.


Mehmet AŞKIN
[Çanakkale Gazisi]

mazhar

  • Ziyaretçi
Ynt: 18 Mart Zaferinin Bilinmeyen Yanları
« Yanıtla #8 : 18 Mart 2012, 11:43:12 »




Çanakkale kahramanlarının yakınları atalarının hatırasıyla birlikte ilginç anektodlar da ortaya çıkıyor. İşte bu hatıralardam gözyaşartıcı bir hatıra daha...
 
Kendi Cenaze Namazını Kılan Şehitlerimiz !
 
Babamın dostlarındandı. Dimdik yürüdü. Hani Allah'tan başka kimsenin önünde eğilmemiş tipler vardır ya, öyle biriydi. Ben çok küçüktüm, evimize misafir gelirdi. "Oğul" diye seslenirdi hep. Bağdaş kurmaz, diz çöker öyle otururdu.
 
Gaz lambası ışığında daha bir heybetli görünürdü gözüme. Hep bitip tükenmek bilmeyen harp hatıraları anlatırdı. Çanakkale, Gazze, Kafkas cephelerini dolaşmış; Sakarya, Dumlupınar'da savaşmış. Ancak İzmir'in kurtuluşundan sonra köyüne dönebilmişti. Anlattıklarında hep acı, kan, cefa vardı.
 
Kolay mı kazanılmıştı bu vatan? Ölüm neydi ki?
 
Şerbet içmek kadar kolaydı. "Biz kendi cenaze namazımızı kendimiz kıldık Çanakkale'de !" derdi sık sık.
 
Olur muydu??
 
Kirte muharebeleri sırasında bölükler arka siperlerde hücum sıralarını beklemektedirler. Ön siperlerdekiler ileri fırlamış boğuşuyorlar. Yüzbaşı hucum için emir bekliyor. Bütün asker süngü takmış siperden fırlamak için hazır. Sinirler gergin !
 
Bütün dudaklar kıpır kıpır dualar okuyor, kelime-i şehadet getiriyor. Süre uzuyor. Yüzbaşı erlere sesleniyor... "Yavrularım... Aslanlarım... Biraz sonra Cenab-ı Rabb'ül Alem'in huzuruna varacağız. Abdestsiz gitmeyelim... Haydi ! Tüfeklerimizin kabzalarına ellerimizi sürüp, hep beraber teyemmüm edelim..."
 
Teyemmüm edilir... Bekleme devam etmektedir. Biraz sonra Yüzbaşı; " Çocuklarım... Sanıyorum biraz daha bekleyeceğiz... Önümüzde biraz daha zaman var. İleride arkadaşlarımız şehit oluyor. Hem onlar için, hem de vakit varken, kendi cenaze namazımızı kendimiz kılalım..."
 
" Kabe Karşımızda... "
 
Arkadan Of'lu Ali çavuş bağırır. " ER KİŞİ NİYETİNE... "
 
O gün yapılan hücumda, kendi cenaze namazını kılan pek az kişi sağ kalabilmişti.
 
''Onlar Allah'a verdiği sözü tuttular..''
Haber5

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9227
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Ezine Geyikli bucağından Gazi Halil HELVACI
« Yanıtla #9 : 18 Mart 2012, 11:44:52 »
“1892 doğumluyum. Çanakkalede üç sene bulundum. 27. Alaydanım. Üç sene Seddülbahir ve Arıburnunda çarpıştım. Bir keresinde üç gün süngü harbi yaptık düşmanla. Üç günün sonunda yedi kişi kalmışız. Bizi çavuş yaptılar ve her birimize 10’ar tane er verdiler.

Bir gün Arıburnu’nda mevzilerden düşmana doğru ateş ediyoruz. Çekiyorum tetiği, çekiyorum, çekiyorum tüfek patlamıyor, ateş almıyor. ‘tüfek bozuldu herhalde’, dedim.

Bir arkadaş vardı yanımda ona dedim:
‘Bak hele benim tüfek bozulmuş, ateşlemiyor’

Arkadaş bir baktı benden yana.
‘Ne bozulmuşu yahu, senin parmak gitmiş’ dedi.

Ben o zaman acısını duydum işte. Cız etti içim. Bir kurşun gelmiş, tetiği çektiğim parmağımı alıp götürmüş, orta yerinden”


[Ezine Geyikli bucağından Gazi Halil HELVACI]

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9227
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Bir Mecidiye
« Yanıtla #10 : 18 Mart 2012, 11:47:43 »
Bir Mecidiye

Büyük bir sargı yeri Kocadere Köyü’nde; kimi Urfa’lı, kimi Bosna’lı, kimi Sivas’lı, kimi Halep’li çok sayıda yaralı, sargı yerinde. Lapseki’nin Beybaş Köyü’nden içlerinden biri de… Ve ağır yaralı. Zor nefes alıp vermekte! Son gayretiyle belki de, komutanın elbisesine yapışır. Kelimeler dudaklarından tane tane dökülür: “Ölme ihtimalim çok fazla. Ben bir pusula yazdım. Arkadaşıma ulaştırın kumandanım…”

Derin bir nefes alıp yutkunduktan sonra devam eder konuşmaya:
“Ben… Ben, köylüm Lâpsekili İbrahim Onbaşı’dan 1 Mecidiye borç almıştım. Kendisini göremedim, ölmek üzereyim. Ölürsem söyleyin, hakkını helâl etsin”

Sargı yeri kumandanı Halil’in kan kırmızıya boyanmış alnını baba şefkatiyle okşayarak “Sen merak etme evlâdım” der. Mehmetçik, vatanı, milleti için döktüğü kanının son damlasını da akıtıp, komutanının kollarında şehitliğe ermek üzeredir ki, son nefesinde bir kez daha yineler “Ben ölürsem, söyleyin hakkını helâl etsin” ve ruhunu teslim eder.

Kocadere Köyü’ndeki büyük sargı yerine birbiri peşi sıra yaralı Mehmetçikler gelmekte. Çoğu zaten şehit düşmüş, ulaşamadan sargı yerine… Kalanların çoğu da, can veriyor sargı yerinde. Şehitlerin üzerinden çıkan eşyalar, künyeler hemen komutana ulaştırılıyor, kayıtlara geçsin diye.

Yine öyle emanetlerden ikisi komutanın ellerinde. Biri bir künye, diğeri bir pusula. Komutanın bakışları bu kutsal emanetlerde; gözleri yaş içinde; künyede yazılı isim “Lâpsekili İbrahim Onbaşı”

Pusulada yazılı not “Ben, Beybaş Köyü’nden arkadaşım Halil’e, bir mecidiye borç vermiştim. Arkadaşıma söyleyin, hakkımı helâl ettim.”

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9227
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Dur Yolcu!
« Yanıtla #11 : 18 Mart 2012, 11:57:09 »

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9227
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Sizi Bekliyoruz
« Yanıtla #12 : 18 Mart 2012, 12:04:28 »

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9227
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Cennetmekân Sultan II. Abdülhamid Han Hazretleri
« Yanıtla #13 : 18 Mart 2012, 12:26:51 »
“... Çanakkale’yi zamanında tahkim eyledim.
Dokunulmamış ise oradan hiçbir donanmanın geçmesi mümkün değildir! ...”


[Cennetmekân Sultan II. Abdülhamid Han Hazretleri]

Çevrimdışı ıssızada

  • aktif okur
  • **
  • İleti: 107
Ynt: 18 Mart Zaferinin Bilinmeyen Yanları
« Yanıtla #14 : 18 Mart 2012, 19:08:33 »
II.ABDÜLHAMİD HÂN Hazretlerinden Müthiş Çanakkale stratejisi!

18 Mart 1915 Çanakkale Savaşı, kuşkusuz Türk tarihinin dönüm noktalarından biri. Zaferin 97. yıldönümünde ilginç bir ayrıntı ortaya çıktı.

Çanakkale savunması ile ilgili hazırlıklar, II. Abdülhamit Han'ın emriyle başlatılmış. Çanakkale Boğazı'nın devletin savunmasında olmasının öneminin farkında olan Sultan Abdülhamit, çeşitli çalışmalar için girişimlerde bulunmuş. Düşman saldırısı ihtimaline karşı Çanakkale'ye torpil döşetmiş.

 Bu bilgi Çamlıca Basım Yayınları tarafından çıkan "Osmanlı'nın Son Kilidi Çanakkale 2" kitabında yer alıyor. Padişahın başkimyageri olan Polonya asıllı Bonkowski Paşa, 1897 yılında deniz savunmasıyla alakalı bir rapor hazırlayarak, Abdülhamit'e sunmuş. Raporu Osmanlı arşivlerinde bulan tarihçi Ahmet Temiz, Bonkowski'nin savaştan 18 yıl önce hazırladığı bu raporun savunmayla ilgili önemli bilgiler verdiğini belirtiyor. Abdülhamit Han'ın ileri görüşlülüğünün bu belgede de ortaya çıktığını kaydeden Temiz, şöyle konuşuyor: "Başkimyager, hazırlamış olduğu raporunda düşman devletler tarafından İstanbul ve Çanakkale Boğazı'na karşı vuku bulacak bir saldırı esnasında buraların muhafazası için denize döşenebilecek ve düşman gemilerinin geçişlerine engel olabilecek torpilleri ele almıştır."

Padişaha sunulan raporda şu bilgiler yer alıyor: "İstanbul ve Çanakkale boğazlarının muhtemel bir düşman saldırısına karşı muhafaza altına alınmasından bahsediliyor. Ben de Halife Hazretleri'ne verdiğim vatanın muhafazası sözü gereği, sadık tebaanın mesailerine gücüm yettiğince katılmak üzere fenne müracaat ettim. Biraz fikir yürüttükten sonra, bir nevi hareketli bir torpil icat ettim. Bu usul Çanakkale Boğazı sularında münasip bir şekilde kullanıldığında Akdeniz adalarından zorla girmek isteyen bir düşman filosunun girişini tamamen imkansız kılmazsa bile oldukça zorlaştırır."
'' Hudâ yardımcıdır ehl-i hüdaya ,

   Sizi ısmarladım hıfz-ı Hudâ'ya ''