Gönderen Konu: 18 Mart Zaferinin Bilinmeyen Yanları  (Okunma sayısı 10812 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı ıssızada

  • aktif okur
  • **
  • İleti: 107
Ynt: 18 Mart Zaferinin Bilinmeyen Yanları
« Yanıtla #15 : 18 Mart 2012, 19:11:24 »

Bölükte namaz kılmayan hiç kimse yoktu. Çanakkale Harbinin Askerleri

Çanakkale Harbi'nde Mecidiye Bataryası Kumandanı Yüzbaşı Mehmed Hilmi (Sanlıtop)'un cephe notlarından;

"Bir deniz harbinin arefesinde olduğumuzu hissetmiştik. Bütün erlerde savaş için büyük bir istek vardı. Bu hâli sürdürmek gerekti. Bölükte namaz kılmayan hiç kimse yoktu.

Devamlı telkinlerim netîce vermiş, askerin dînî hisleri olgunlaşmıştı. Maneviyâtlarının sarsılmaz bir duruma gelmesi için elimizden geleni yapıyorduk. Bunu sağlamak için şu talimatları verdim:

Bugünden itibaren dâima abdestli bulunulacak ve harbe abdestli başlanacak.Topların birinci doldurma işi erler tarafından Ezân-ı Muhammedi okunarak yapılacak.Yeni gelen erlerin maneviyâtını yükseltmek için yüksek sesle tekbir getirilecek; ayrıca Kur'ân-ı Kerîm okunacaktır. Ateş esnasında bütün batarya sesli olarak tekbirlere iştirak edecektir."
'' Hudâ yardımcıdır ehl-i hüdaya ,

   Sizi ısmarladım hıfz-ı Hudâ'ya ''

Çevrimdışı ıssızada

  • aktif okur
  • **
  • İleti: 107
Ynt: 18 Mart Zaferinin Bilinmeyen Yanları
« Yanıtla #16 : 18 Mart 2012, 21:03:55 »
"Türkleri, onları koruyan Allah'larından ayırmak için başka ne yapılabilir?" (Hamilton)


Çanakkale savaşlarında düşmanlarımızın başkumandanı olan HAMILTON'un günlüğünden;


7 Nisan 1915, İskenderiye;
Yahudilerden faydalanacağımıza inandım. Onları kendi çıkarlarımız için istismar edip, Yahudi gazetecilerin ve bankerlerin çabalarını sağlardık; Yahûdî gazeteciler bizim dâvamıza renk katar, Yahûdî bankerler de kesemize para yağdırırdı.


17 Haziran 1915.
Merakımı mucip olmuştur; karşımızda Hıristiyanlara düşman bir Müslüman eri olsa, hattâ o er kısmen aç olsa, kendisine 10 şiling verilse ve iyi bir akşam yemeği ile karnı doyurulsa, ne yapardı acaba? Maamâfih, dünyâda Osmanlı Türkü'nden başka, din uğruna canını fedaya münâkaşasız hazır bir millet ve asker yoktur. Teslim olması için her asker başına 10 şiling yerine 50 İngiliz lirası teklif etsek, yine de Türk askeri onu suratımıza çarpar, dünyâya rezil oluruz.


30 Haziran 1915 İmroz;
Garip! Çerkez asıllı Türk esirlerinden biri, yaralı bir İngiliz askerini ateş altında sırtına alıp taşımış.


5 Temmuz 1915 İmroz;
Saat altıda Türkler hat hâlinde değil, bir çeşit arı sürüleri gibi yığınlarla hücuma devam etmekteydiler. Çalılıklar içinden binlerce Türk çıkıyordu. Makineli tüfeklerin yaylım ateşiyle çoğu öldürüldü. Cesetleri topraklar üzerinde duruyor. On güne kalmaz, Türk askeri tamamıyla eriyecektir.(!)


21 Ağustos 1915, İmroz;
Saat sabaha karşı 4.30 idi. 11. tümenin, Türklerin ileri mevzilerini ele geçirdikleri haberi geldi. Yeniden karakol dağa tırmandım. Bu sefer İsmaîloğlu tepesini hiçbir kuvvet elimizden kurtaramazdı. Sabah erken saatlerde durumda umulmadık bir değişme başladı. Gittikçe yoğunlaşan bir sis, etrafı göz gözü görmez hale getirmişti. Top, tüfek sesleri birer birer azaldı ve cephe sustu. Tabiat Türkleri gizlemiş, Allah onları korumuştu.


2 Eylül 1915, İmroz;
Dün gece çok acayip ve korkunç bir rüya gördüm. Çadırım İmroz adasında olduğu halde, Hellas burnunda boğuluyordum. Boğazımı sıkan elin baskısını hâlâ hissediyorum. Sular başıma yaklaşıyor. Hiç böylesine korkunç rüya görmemiştim.

"İnsan ruhunu yenmek mümkün olmuyor. Dünyâda hiçbir ordu bu kadar uzun müddet ayakta kalamaz. Sâdece bugün 1800 şarapnel attık. Savaş gemilerimiz aylardan beri gece gündüz mevzilerini bombalıyor. Son derece hırpalanmış Türkleri, onları koruyan Allah'larından ayırmak için başka ne yapılabilir!"


(Müttefik orduları başkumandanı Hamilton)
'' Hudâ yardımcıdır ehl-i hüdaya ,

   Sizi ısmarladım hıfz-ı Hudâ'ya ''

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9213
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Çanakkale Savaşından İbretlik Kareler
« Yanıtla #17 : 10 Mart 2013, 00:47:07 »

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9213
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Ynt: 18 Mart Zaferinin Bilinmeyen Yanları
« Yanıtla #18 : 10 Mart 2013, 01:34:28 »
Çanakkale Savaşından İbretlik Kareler


“Silahların gürültüsü, saat 5.35 civarında azaldı. 4000 kişilik bir birliğin karaya çıktığını öğrendik. Filikalar sahil boyunca mevzilenmeye çalışıyorlar, diğer gruplar toprağı kazıyor, onları çalılıklarla örtüyordu. Dürbünle baktığımız halde, bir arıdan büyük görünmüyorlardı. Saat 6.45 sularında çarpışmalar devam ederken birliklerimiz Seddülbahir’de tutundular… Ardından sahilde yatan ölüleri görüyoruz. Güven içindeki “Queen Elizabeth” zırhlısından bu kahraman ruhlu askerleri seyrederken içim nefretle doldu.”
 
Hamilton yukarıdaki satırlarla anlatıyor, 8,5 ay sürecek ve yüz binlerce askerimizin şehit olacağı Çanakkale kara savaşlarının başlangıç anını. 25 Nisan 1915 saat sabah 4.30′da düşman askerlerinin kesif /yoğun top atışlarıyla başlayan Çanakkale kara savaşları, dokuz ay sürmüştü. Ancak Ekim ayına gelindiğinde yoğunluğunu kaybetmişti. Bu zaman zarfında Hamilton’un dürbününün gösterdiği ve gösteremediği, görünen ve görünmeyen yüzüyle çok çetin bir savaş yaşanmıştı.
 
16 Ekim 1915 tarihinde General Hamilton görevinden ayrıldı. Yeni atanan General Monro altı saat sürecek cepheleri keşfi sonrasında, 40.000 kayıpla tahliyenin yapılabileceğini rapor ediyordu. Arkasından ikinci bir raporla kayıpların 25.000′e düşürülebileceği belirtiliyordu.
 
Ancak 8 Ocak 1916 tarihinde en son olarak boşaltılan Seddülbahir cephesi sonrasında, hiç de beklemedikleri bir şeyle karşılaştılar. Saldırdıkları Müslüman askerler bir karış toprak için binlerce şehit vermişlerdi. Ama düşman askerleri arkalarını dönüp gitmek istediklerinde, kayıplarını arttıracak fazladan birkaç top atışı bile yapılmamıştı. Topçuların menzilinde olan sahiller, çekilme sırasında bombalanabilirdi. Daha sonra hazırlanan raporda bu kaçış “…Cihan harp tarihinin emsali görülmemiş başarısı…” olarak kayda geçirilecekti.
 
Tarihi süreç içerisinde İslam milletinin var oluş mücadelesinde kırılma noktalarından birini teşkil eden Çanakkale savaşları, milletimizde derin izler bırakarak tarihteki yerini aldı. Bu derin izler Çanakkale hakkında yapılan araştırmalara da tesir edecekti. Çanakkale hakkında en küçük bir çalışma bile hep dikkat çekti. Ancak görünen ve görünmeyen taraflarıyla Çanakkale savaşları yeterince araştırılmadı, anlaşılamadı. Yapılan mücadeleler, gösterilen kahramanlıklar, alınan şehitlik mertebeleri ve savaşa katıldığı halde sonrasında, burada akıtılan kanın manasıyla ters düşenler ve diğer ibretlik hadiseler… Belki bunlardan en mühimi de yapılan hatalardan alınabilecek derslerdi.
 
Çanakkale Savaşı’yla ilgili Londra’da kurulan komisyona göre müttefik kuvvetlerin bazı hataları tespit edildi. Çanakkale, koalisyon güçleri adına belki başlı başına hataydı ve hatalar bir komisyon tarafından tespit edilmişti. Osmanlı Devleti’nde böyle bir toplantı yapılamadığı gibi sonraki zamanlarda da Çanakkale hafızalarımızda uzun bir sessizliğe bürünecekti. Ancak bu çetin mücadelede görülen ve kaydedilen “hata”lar da vardı. İşte onlardan bazıları:
 
Çıkartma yeri tespiti
 
Çanakkale Boğazı ve çevresinin müdafaası 5. Orduya verilmiş, bu ordunun başına da Alman Generali Liman Von Sanders getirilmişti. Ordu kumandanı muhtemel bir düşman çıkartmasını daha ziyade Saros Körfezi’nde, yarımadanın Bolayır kısmında veya Anadolu yakasından Beşikler cihetinden bekliyordu. Elindeki altı tümen askeri buna göre sevk etti. Anadolu yakasına iki tümen ayrıldı. İkinci olarak çıkartma beklenilen Bolayır’a da iki tümen ayrıldı. Bir tümen yedeğe alınarak Maydos yakınlarına mevzilendi. Son kalan Albay Sami Bey’in komutasındaki dokuzuncu tümen ise Seddülbahir’in koruması için yeterli görüldü.
 
Alman komutan güvenlik sebebini göstererek, kıyıları zayıf gözetleme birlikleriyle tutup, düşman karaya çıktıktan sonra karşı taarruzla onları denize dökme üzerine planlar yapmıştı. Osmanlı komutanları ise, “düşmanın kıyıya çıkmasına daha baştan engel olabilecek şekilde kıyıların istihkâm edilmesini ve gerideki ihtiyatın daha az bırakılmasını” istiyorlardı. Hadiselerin devamında Liman Von Sanders’in bu kararı uygulamasının zararları görülecekti. Bu planın Gelibolu’nun coğrafi şartlarına göre tatbik edilmesinin ne kadar zor olduğu kısa müddet sonra anlaşılacaktı. Çünkü ihtiyat kuvvetler, çıkarma yerine istenilen zamanda ulaştırılamıyordu, lazım olan yollar açılmamış ve asker buna yeterince hazırlanmamıştı. Planın ne kadar sakıncalı olduğu verilen ağır kayıplar sonrasında anlaşıldı. Çıkarma stratejisi karargâhta doğru tespit edilemedi. M.Ö. 500′de yaşayan Çin General Sun Tzu’nun “Savaş karargâhta kazanılır ya da kaybedilir.” sözü elbette doğruydu. Buna göre Osmanlı’nın yenilmesi gerekiyordu. Ancak Çanakkale’de komutanların dürbününe yansımayan görüntüler de vardı.

Taarruz ve ihtiyat kuvvetlerinin sevki
 
“38′lik mermi gönderdiğimizde Zığındere’de bir bölüğü ortadan kaldırdık.” (C.F. A. Oglander) Ağır topçu gücünden yoksun kuvvetlerin, topçu gücü yüksek bir orduya karşı taarruz temelli bir strateji izlemelerinin bedeli, Oglander’in anlattığı gibi ağır olmuştu. Taarruz öncesi düşman mevzilerinin topçu etkinliğinin, yok edilmesi lazımdı.
 
Mayıs ayında yapılan siper savaşlarındaki taarruzlarda topçu yumuşatması yapılamadı. Buna bir de “esnek kıyı savunma sistemi”nin pratikte işletilememesi ilave olunca Seddülbahir, Zığındere ve Kanlısırt gibi yerlerde fazladan binlerce şehit verildi. İhtiyatları taşıyacak araç gereçlerin hazır olmaması, çıkartmanın merkezinde bulunan Seddülbahir’in bile, 27 Nisan sabahı hala beş tabur askerimizle savunulmasına sebep olmuştu.
 
Komutaların paniğe kapılması
 
Çıkarma öncesinde en önemli cephe olan Seddülbahir’de komuta değişikliği yapılması, savaş tarihçileri tarafından hata olarak değerlendirildi. 26. Alay birlikleri çıkarma noktasına gönderilirken 25. Piyade alayı Seddülbahir’den geri çekiliyordu. En azından geri çekilen birliğin makineli tüfek bölüğü burada bırakılmalıydı, diye devam eden yorumlar yapıldı.
 
Disiplinli ve askeri teknik açıdan mükemmel bir komutan olarak zikredilen Liman Von Sanders’in çıkarmanın başladığı ilk hafta paniğe kapılması, kendisi için küçük emrindekiler için büyük kayıplara sebep oldu. Bu paniklerden birini de Dokuzuncu Tümen Komutanının sahilde 8.500 Avustralyalı varken bir tabur asker (800-900 kişi) var demesi oluşturmuştu. Çanakkale’de bu kadar şehit verilmesinin sebepleri üzerine giden tarihçiler, buna Enver Paşa’yı da ortak ediyorlardı. “Başkomutan Enver Paşa, stratejik hata olarak birliklerine güvenmeyen, Gelibolu arazisini tanımayan, en önemlisi kendi topraklarının savunması için savaşmayan birisini 5. Orduya komutan olarak atamasıdır. Gelen her taze kuvvet göz kırpmadan taarruza kaldırılmıştır.”

Cevabı bulunamayan hatalar
 
19 Mayıs taarruzunda, çok iyi tahkim edilmiş düşman mevzilerine süngü hücumları yapıldı. Maksat düşmanı denize dökmekti. Başarılı olunamayacağı baştan bilinen ve bütün savaş kural ve tekniklerine ters olan bir taarruzdu bu. Gece baskınıyla yapılan bu taarruzda birkaç saat içerisinde 9.000 şehit verildi. Bunun niçin yapıldığı ne arşiv kaynaklarında ne de hatıralarda açıklanamadı. Çanakkale savaşlarının, komutan atamalarından sonra en mühim hatası, cevabı dahi verilemeyen bu taarruzlar olmuştur. Çünkü bu taarruzlarda askere, düşmanı yenmeleri için değil ölmeleri için emir veriliyordu.
 
Son olarak kaçış
 
26 Kasım 1915 tarihinde saat on altı gibi başlayan lodosla beraber gelen hava öyle bastırdı ki sel ve don felaketi ortalığı kasıp kavuruyordu. Böyle bir hava, bölgede kırk yılda bir oluyordu. Siperler su altında kaldı, sığınaklar yıkıldı. Bu öylesine bir felaket olmuştu ki bunun karşısında sessiz sedasız ateşkes yapılmış oluyordu.
 
“Noel günü biraz eğlenmek için karşı tarafa bir konserve et tenekesi attık. Teneke üç dört gün sonra geri geldi. İçine ağırlık olarak taş konulmuştu. İyi bir İngilizceyle bir kâğıda şunlar yazılmıştı: ‘Gittiğinize üzülüyoruz, sizinle Süveyş’te görüşürüz.’ Bizim gitmekte olduğumuzu biliyorlardı.
 
Er Edwin Pope’un hatıralarında yer alan bu satırlar son derece düşündürücü. Çünkü gelirken düşman olarak gelmişlerdi, ama şimdi dost olarak da gitmiyorlardı. Bunu alt kademedeki erler bile biliyorlardı. Hatta buradan nakledilen, askerlerin farklı cephelerde uygun şartlarda yeniden taarruz edecekleri bile biliniyordu. Ancak her ne olursa olsun burada savaş bitmişti. Belki yeni cephelerde çok çetin mücadeleler verilecekti. Ama bizim için önemli olan buradan gerekli olan dersleri çıkartmaktı. Verilen şehit sayısına bakıp üzülmek de doğru olmazdı. Çünkü geriye kalanların sonraki hayatlarına bakıldığında, şehitler için haksızlık olurdu. İzmir Vilayeti, Bayındır Kazası, Hamidiye Karyesi, Şehit Ömer Onbaşı’nın Validesi Habibe Nine’nin şehit oğlu için kumandanına yazdığı şu mektup, şehitlerin arkasından bizim halimizi özetliyordu.
 
“Kumandan Beyefendi
Evvela arz-ı ihtiram eylerim:
Binaenaleyh oğlum Ömer Onbaşı’nın şehit olduğuna dair mektubunuzu kemâl-i ta’zim ile aldım. Tekrar-be tekrar okudum ve pek çok sevindim, sevindim ki şehit validesi oldum. Allah yakın vakitte zât-ı âlînizi sevindirsin. Oğlum Ömer’in şefaatine nâil olmanızı âcizâne olarak Cenab-ı Hakk’a dua etmekte kusur etmeyeceğime emin olunuz.”



Ferhat Kaya | insanvehayat | 6 Mart 2013

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9213
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Çanakkale Savaşı’nda Osmanlı komutanı kimdi?
« Yanıtla #19 : 12 Mart 2013, 22:12:44 »
Tarih Şuuru ve Çanakkale’ye Dair


İnsan ve insanla alakalı olan her şeyin tarihi, insan sayesinde vardır. Geçmişi hatırlamak, yeni nesillere aktarmak, ondan dersler çıkarmak, onunla geleceği planlamak sadece insana hastır. İnsan tarihiyle vardır. Tarihi olmayan bir insan, hafızası olmayan biri gibidir.
 
Eğitim fakültesinin hemen hemen her bölümünde ve farklı sınıflarda on senedir eğitim, tarih ve kültür konulu dersler veriyorum. Mevzu, Çanakkale’yi konuşmaya, anlatmaya ve tartışmaya geldiğinde hemen her zaman öğrencilere şu soruyu soruyorum: “Çanakkale Savaşı’nda Osmanlı komutanı kimdir?”
Bu suale bu güne kadar doğru cevap alamadığımı söylesem bilmem meselenin vahametini anlatmış olabilir miyim? Bu soruma farklı üniversitelerin tarih bölümünden mezun olmuş, öğretmen olmaya ramak kalmış pedagojik formasyon öğrencileri de zaman zaman muhatap oldular. Ama onlar arasından da doğru cevap vereni hatırlamıyorum. Soruya muhatap olanlar hemen akıllarına sürat eden birkaç ismi sayıveriyorlar. “Emin misiniz?” diyorum.
 
Acaba o ismin rütbesi ne idi o savaşta? Savaşa ne zaman dâhil olmuştu? Ya da sonrasında nereye gitti? Bu sorulara muhatap olan öğrenciler (ki içlerinde tarih öğretmeni adayları da var!) hemen geri adım atıp, “attıklarını”, daha doğrusu bu basit sorunun cevabını bilmediklerini kabul etmek zorunda kalıyorlar. Evet, bu öğrenciler yaklaşık olarak on beş sene, bazıları daha da fazla tarih dersi okuyorlar. En çok karşılaştıkları, en çok hikâyesini dinledikleri bir savaşın komutanını bilmiyorlar. Eğitim sistemimizde bu manzara aynı trajediyle devam ediyor aslında.
 
Tarih nedir ve ne zamandan beri vardır?
 
Tarih sade bir tarifle, geçmişte yaşanan hadiselerin, olguların başkaları tarafından yeniden anlatılması, hatırlanması ve yorumlanmasıdır. Geçmişi anlatmak insanlığın en önemli fiillerinden biridir. Hemen her devirde geçmişi anlatan insanlar ve aktaran eserler olmuştur. Öyle ki kitabımız Kur’an-ı Kerim pek çok tarihi hadiseyi de ibret alın diye bizlere anlatır.
 
Ancak tarihin ilmî bir disiplin haline gelmesi, rasyonel bir araştırma sahası haline getirilmesi oldukça yenidir. Bu yeni tarih Avrupa’da bilimlerin sınıflanması, alt alanlara ayrılması sonrasında teşekkül etmiştir.
 
Tarih yazım teorileri ve metotları da bu süreçten sonra gelişmiş denilebilir. Elbette burada gelişen yeni tarihçilik modern anlam bilgi ve belgelere şüphe ile bakan, onları kritik eden, sorgulayan karşılaştıran, anakronizme düşmemek için gayret sarf eden tarih anlayışıdır. Temelinde tetkik ve eleştiri vardır. Yoksa geçmişi nakletmek, anlatmak Hazreti Adem’den beri vardır. Bu minvale modern Türk tarihinin babası sayılan isim Cevdet Paşa’dır. O bütün müverrihlerimizin cedd-i ekberidir. Tarih-i Cevdet Türk tarihçiliğinin bir güneşidir.
 
Tarihin tasarımı ve tanzimi
 
Tarihi, tarihçiler yazar. Tarih, her gün her dönem yeniden yazılan ve yorumlanan, her gün ve her devirde yeniden tedvin edilen ve oluşturulan bir araştırma sahasıdır aslında. Bilimin temel özelliği budur zaten. Devamlı kendini yenilemesi, sürekli önceki birikimler üzerine yeni bilgiler inşa etmesi, bilimin asıl hususiyetidir. Ama tarihi okuyan ve okutan hele hele ders kitab haline getiren ve elekten geçirenler, tarihi ayıklayanlar ve süzgeçten geçirenler başkalarıdır. Bu süreçte en başta siyasal iktidarlar, toplum tasarımcıları ve sosyal mühendisler iş başındadır. Ancak tarihi eğitim sıralarında öğrenenler, ekseriyetle bu sistemin ve elemenin pek de farkında değillerdir.
 
Herkese göre, her cepheyi düşünerek, adil davranarak tarih yazmak nerede ise imkânsızdır. Aslında tarih yenenlerin tarihidir. Muzaffer olanlar tarih yazarlar. Tarih, mağlupları anlatmaz, yenilenler tarih yaz(a)mazlar. Tarihî vakalar ancak tarihçinin bilgi düzeyi, analitik kabiliyeti, zekâsı ve tasavvuru çerçevesinde idrak edilebilir. Tarihte ve tarihi eserlerde esas mesele budur. Tarihçi, tarihi hangi tasavvur ve psikoloji ile kaleme almıştır?Tarihçinin asıl derdi nedir? Asıl maksat bir şeyleri ibra etmek, temyiz ve tezkiye etmek, düzlüğe çıkarmak mı, yoksa bir şeylerin üstünü örtmek, yokluğa mahkûm etmek mi? Yeniliklerin, yeni dönemlerin ve şahısların meşruiyetini sağlamak mı, yoksa onların ayıp ve kusurlarını ortaya dökmek mi? Zira her yeni devir, her yeni sistem kendi tarihini, istediği tarihi yeniden yazar, yazdırır. Şu halde tarihçinin büyük bir mesuliyeti vardır. Bu mesuliyeti şöyle de izah edebiliriz:
 
Çanakkale Savaşı merakı
 
Çanakkale Savaşı henüz üzerinden yüzyıl bile geçmeyen, tesirlerini iliklerimize kadar hissettiğimiz bir tarihi vak’adır. Çeşitli sebeplerle de üzerinde çok durulan ve tartışılan bir konudur. Farklı fikir, edebiyat, sanat ve bilim çevrelerinde nerede ise biri birini tekzip edercesine aynı konu üzerine eserlerin, araştırmaların ortaya çıktığını da elan müşahede ediyoruz. (Her ne kadar Avrupa matbuatı kadar zengin olmasa da Türkiye’de de son on, on beş senede zengin bir literatür oluşmaya başlamıştır. Ancak Çanakkale savaşları hususunda Avrupa’da her sene vücuda getirilen eser sayısı ülkemizin en az birkaç mislidir.) O halde nasıl oluyor da aynı olayı anlatanlar, aynı belgeye ve resme bakanlar, o olaydan farklı yorumlar çıkarıyorlar, gerçeğin apayrı bir şekilde olduğunu iddia ediyorlar? İşte bu farklılığa sebep olan şey, insanların daha doğrusu tarihçinin zihniyeti ve tarihe bakışıdır.
 
Tarih soğukkanlı bir şekilde araştırılması, okunması ve kabul edilmesi gereken bir bilgiler birikimi değil de, inanılması gereken, ya da inkâr edilmesi gereken bir hal olarak kabul ediyorlar. Şu halde her şeyden önce hem tarih yazarı olarak hem tarih okuyucusu olarak şunu kabul etmemiz gerekiyor:
“Tarih bir ‘iman ve itikat alanı’ değil, henüz aksi kabul edilmemiş yaygın kanaatlere göre bir sosyal bilimdir. Sosyal olanla ‘kudsî’ olanı birbirinden ayırmadıkça, tarih sadece kendimizle sürdürdüğümüz bir diyalog anlatıcılığına bürünecektir.” Yakın tarih, Çanakkale ve Osmanlı tarihinde bu soğukkanlılığa çokça ihtiyaç var.
 
Müslüman Türk toplumunun son iki yüz senedir yaşamadığı şok kalmadı. Öncelikle devam edip gelen devlet ve ordu sistemi ortadan kaldırıldı. Garip bir şekilde devlete anlam ve ehemmiyet veren ordu sisteminin kaldırılışını “vak’a-i hayriye” olarak okuyoruz. O tarihten sonra devlet askerî olarak bir türlü belini doğrultamadı. Medrese kendi haline bırakıldı. Son deminde bile, Cevdet Paşa’lar, Elmalılar, İzmirli İsmail Hakkı’lar gibi deha isimler yetiştirmesine rağmen bir kültür şokuna maruz kaldılar. Başlangıçta zaruriyetten addedilen Frenk âdet ve görenekleri zamanla normal, hatta sonraları kaide haline getirildi. Bir zamanlar sakalını kestiği için meclisten kovulanlar, aradan kısa bir müddet geçtikten sonra sakallı olduğu için meclisten atıldı. Daha nice değişimler toplumun âdeta başını döndürdü. Ardından kontrollü olarak ders sıralarında verilen her tarihi olgu ve bilgi “gerçek” olarak takdim edildi ve öğretildi. Artık kimsenin tenkit etmeye bile mecali kalmadı. Ama bütün bu baş döndürücü kültür şoklarına rağmen, idrakine ve iradesine sahip çıkanlar her zaman var oldu. Zamanla onlar meyve verdiler. Bir iken, bin oldular.
 
İşte bu düalizm toplumumuzda Çanakkale gibi tarihi bir hadiseyi de iki cepheli görmeye sebep oldu. Ama bu cepheler biri birini destekleyici değil tam aksine tekzip edici türden. Çanakkale Savaşları uzun müddet resmî tarihin de ilgi alanındaydı ve İnkılap Tarihi derslerinin başlangıç noktalarını oluşturuyordu. Burada asıl mesele, savaş sonrasında meydana gelen değişimlerin yeni düzenin ve idarenin meşruiyetini sağlamak için tarih bir araç olarak kullanıldı. Ama tarih tahrip edilerek, tağyir edilerek, elekten geçirilerek ve yeniden tanzim edilerek anlatıldı. Resmî tarih öğretisinin dışında 90′lı yılların sonlarına kadar kamuoyunun gündeminde Çanakkale nerede ise hiç yoktur.
 
Çanakkale merakı 1997 yılında ilk basımı yapılan “Çanakkale Mahşeri” isimli romanla yeniden hatırlandı ve bir furya başladı. Bu başlangıç hem hayra hem şerre vesile oldu. O günden bu yana yüzlerce denilebilecek sayıda roman, anı, hatıra ve inceleme kaleme alındı. Çok azı istisna, büyük çoğunluğu tarihi tüketmek, tarihi araçsallaştırmak, hatta basit hesapların pulu yapmak derekesine bile indirdi. Böylece aslında bilginin, tarihin nasıl kirlendiğini, gerçekle yalanın, tarihi olanla olmayanın nasıl bir birine karıştığını elim bir şekilde gördük. Çanakkale üzerine çekilen sinema filmlerinden birinde, Anzakları vatanları için savaşan kahramanlar olarak gösterenler bile çıktı. Ve böylesi kepazelikleri binlerce insan, çocuk izledi. Kafasında bir zaman tasarımı, bir tarih olgusu meydana geldi. Bir yanlışı düzeltmek, doğruyu öğretmekten kat be kat daha zordur hatta çoğu kez imkânsızdır.
 
Çanakkale’yi nasıl ve nereden öğrenelim?
 
Meselenin en zor tarafı belki de burada yol göstermek olacak. Kanaatimce bu konunun özü tarihe bakışımızı değiştirmeyi denemektir. Elimize aldığımız her metni, her kitabı, her romanı büyük bir dikkatle okuyup izlerken, kaynakların doğruluğundan emin olmaya çalışmak elzemdir. Özellikle romanlardan, “fiction” türü kitaplardan tarihin değil, hiçbir gerçek bilginin edinilemeyeceğini bilmek ve bu konuda kendimizi sıkı korumaya almak icap ediyor.
 
Tarih formasyonu ve tarih yazabilme ehliyetine haiz, nesnel, tarihi bir inanç ve iman haline getirmemiş, yegâne derdi anlamak ve güvenilir kaynaklarla, belgelerle gerçekleri açıklamaya çalışmak olan tarihçilerin eserlerine eğilmek öncelikli tercih olmalıdır. Elbette bu yol meşakkatli ve masraflı olacaktır. Sıradan bir tarih meraklısı için “tasvirini yaptığınız tarihçiler kimlerdir?” sorusu sorulabilir. Cevabım, “biraz gayret lüften”dir. Aramakla bulunmaz ama bulanlar ancak arayanlardır.
 
Sahi ey okuyucu, Osmanlı’nın Birinci Cihan Harbi’ndeki ölüm kalım cephesinden en büyüğü olan, sadece iki ordunun değil medeniyetlerin çarpıştığı Çanakkale Savaşı’nda Osmanlı komutanı kimdi?


Mustafa Gündüz | insanvehayat | 06 Mart 2013

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9213
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Çanakkale Savaşı’nda Osmanlı komutanı kimdi?
« Yanıtla #20 : 18 Mart 2016, 16:43:10 »
Tarih Şuuru ve Çanakkale’ye Dair
...
Sahi ey okuyucu, Osmanlı’nın Birinci Cihan Harbi’ndeki ölüm kalım cephesinden en büyüğü olan, sadece iki ordunun değil medeniyetlerin çarpıştığı Çanakkale Savaşı’nda Osmanlı komutanı kimdi?

...

Mustafa Gündüz | insanvehayat | 06 Mart 2013 [/color]