Gönderen Konu: Ankara'nın Gemisi  (Okunma sayısı 2087 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Hâsıl-ı Kelam

  • Moderatör
  • yazar
  • *****
  • İleti: 678
Ankara'nın Gemisi
« : 05 Aralık 2010, 08:05:53 »

Ankara birçok Anadolu kenti gibi uzun bir tarihsel geçmişi olan ve bunun getirisi olarak da zengin bir tarihsel birikimi bünyesinde barındıran bir ilimizdir. Tarihin bize verdiği bilgiye bakılırsa bizlerden önce bu şehirde Hititler, Frigler, Kimmerler, Persler, Lidyalılar, Makedonlar, Galatlar, Romalılar ve Bizanslılar hayat sürmüşler. Selçuklulardan itibaren de bir Müslüman-Türk kenti olarak bugünkü kimliğini bulmuştur. Bu yazımızda sizleri, bağrında daha çok Selçuklu yapılarını barındıran Ankara Kalesine götüreceğiz.

Ahmet Hamdi Tanpınar “Beş Şehir” adlı eserinde Ankara’yı anlatırken Ankara Kalesini gemiye benzetir. Kalenin bu durumu her taraftan pek fark edilmez ama örneğin Hipodrom civarındaki yerlerden kaleye baktığınızda Tanpınar’a hak verirsiniz. Kimin gemisidir bilinmez ama bir gemi durur orada. Olmasa da Ankara’nın denizi, yüzyıllardır vardır işte bir gemisi:

Ankara Kalesi. (“Ankara”nın Grekçe’de “gemi çapası” anlamına gelen “Ankyra” kelimesinden geldiğinin rivayetler arasında olduğunu dipnot olarak bildirelim.)
Biz de atladık bu gemiye ve yüzyıllar ötesine bir gezintiye çıktık. Kalenin yapılış tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Kentte askeri bir garnizon bulunduran Hititler tarafından yapıldığı sanılmaktadır. Hititlerden bu yana Romalılar, Bizanslılar ve Selçuklular dönemlerinde birçok kez onarılan Ankara Kalesi, tepenin yüksek bölümünü kaplayan iç kale ve çevresini kuşatan dış kaleden oluşur. Dış kale eski Ankara şehrini çevirir. İç kale yaklaşık 43.000 m2’lik bir yer kaplar. Dört katlı olan iç kale Ankara taşından ve toplama taşlardan yapılmıştır. İç kalenin iki büyük kapısı vardır. Biri dış kapı, diğeri ise hisar kapısı adını taşır. Kapı üzerinde İlhanlılar’a ait kitabe bulunur. Kuzeybatı kısmında da Selçukluların yaptırdığını gösteren bir yazı bulunmaktadır. İç kale bozulmadan günümüze kadar gelmiştir. Kale birçok kez onarım geçirmiştir. Kent saldırılara uğrayınca, kaleyi hızla onarmak için, o sıralarda yıkıntı halinde olan Roma anıtlarının mermer blokları, sütun başlıkları, suyollarının mermer olukları kullanılmıştır. Kale duvarlarında bulunan bu mermer ve sütunlar diğer taşlardan beyazlığı veya kimilerinin üzerindeki Roma yazılarından farklılığı nedeniyle dikkatinizi çekecektir. Kale, en son onarımını 1832’de Mısır Valisi Kavalalı M.Ali Paşa'nın oğlu İbrahim Paşa tarafından görmüştür.

Evliya Çelebi, “Gülen gül gibi beyaz bir surla çevrilmiş olup, zaptı imkânsız bir kaledir” der Ankara Kalesi için. “Bütün düşmanlar bu kalenin bir taşına bin baş verip yüz bin savaş etmeye can baş oynatır” diyerek övgüler düzer: “gerçi yukarı iç kalenin etrafında hendeği yoktur amma dört çevresi yalçın kayalarla çevrilidir. Hiçbir taraftan zafer mümkün değildir. Lağım yapmak dahi kolay değildir. Çünkü kat kat üç yüz altmış mahalledir. Garip bir şekilde hendese üzerine inşa edilmiştir. Dört katından bin sekiz yüz dış beden vardır. İç hisarın çevresi dört bin adımdır. Doğu tarafta hisarlık denilen tepe üzerinde bir türbe vardır. Kaleye karşıdır amma oradan zarar gelme ihtimali yoktur. Çünkü kale ile hisarlığın arası bir top menzilidir. Aşağısı cehennem deresine benzer bir dere olup oradan kaleye çıkmak çok zordur. İç kalede yeteri kadar cephane, alet ve silahı vardır. Kalede bağımsız, bahçesiz altı yüz ev vardır.”

Kalenin ilk giriş kapısının hemen üstündeki surlarda saat kulesi vardır. Kapıdan geçip içeri girince genişçe bir meydanla karşılaşıyoruz. Meydanın etrafındaki evlerin hemen hepsi restore edilmiş. Birçoğunda hediyelik eşya satılıyor. Bunların yanlarında konaklar, restoranlar, cafeler, birkaç sanat galerisi, adeta mini birer müzeye dönmüş antikacılar yer alıyor. Daha çok turistlere hitap ediyor. Bu dükkânlarda incik-boncuk, gümüş takılar, çini porselen, ibrik, leğen, güğüm, bakraç, eski tencere, semaver, eski ya da eskiye benzetilmiş halı-kilim gibi hediyelik bin bir çeşit süs eşyasının yanında eski paralar, antika kap kacak gibi antika türünde ismini-cismini bilmediğim bir sürü eşyayı bulmak mümkündür.
Minaresi gözümüze takılan bir cami var meydanın bir kenarında; Ramazan Şemseddin Cami… 17. yüzyıldan kalma bu caminin ufacık, tahtadan bir minaresi var. Cami de minaresi gibi bir mescid büyüklüğündedir. Sanki minyatür gibi.

Kaleiçi’nin büyük bir bölümü tarihi dokusunu korumuştur. Burada her geçen gün evler birer birer restore ediliyor. Kale her ne kadar tarihi bir mekânsa da tarihte kalmamıştır. İçeride hâlâ hayat mücadelesi sürüyor. Çocukların cıvıl cıvıl sesleri birbirine karışıyor. Zaten içeriye doğru ilerledikçe turistlere hitap eden mekânlar azalıyor ve gerisi tipik bir Anadolu kasabasını andırıyor, bir büyük şehirde bulunduğunuzu bir an unutuyorsunuz. Şayet Kaleiçi’nde ikamet eden insanlar olmasaydı, burası bu kadar güzel olmazdı. Burada adetâ tarihle yaşam iç içe geçmiş durumdadır.

Kaleiçi’nden daha da içeriye doğru ilerliyoruz; ikinci kapıyı geçince iç surların hemen dibinde Selçuklu Sultanı Alaâddin Keykubat’ın 1178’de yaptırdığı Sultan Alaâddin Cami yer alıyor. Caminin eski bir mâ’bet kalıntısı üzerine yapıldığı daha sonraki onarımlarda caminin yerinin değiştiği sanılmaktadır. Zaten bahçe kapısından girince sola bakıldığında görüleceği üzere ilk mâ’bede ait mihrap halen caminin doğusunda, dışarıda durmaktadır. Caminin kitabesine göre; Orhan Gazi ve Şerife Sümbül Hatun tarafından olmak üzere iki kere onarım geçirmiştir. Cami yarı ahşap yarı kerpiç bir yapı görünümündedir. Tavanı ahşap ve direksizdir. Girişin hemen üstüne dışarıya çıkıntı yapılarak kadınlar yeri oluşturulmuştur. Bu bölümün yapımında direk olarak Roma devrine ait ve hala sağlamlıklarını koruyan sütunlar kullanılmış. Geometrik geçmeler şeklinde yapılmış ahşap minberi görülmeye değer. Duvarda tahtadan, boncukları erik iriliğinde beş-altı metre uzunluğunda bir tesbih asılıdır. Cami imamının bize söylediğine göre; zamanında Ahi dervişleri Cuma geceleri toplanarak halaka olup bu tesbihi hep birlikte çekerlermiş.

Camiden çıkıp karşıdaki merdivenlerden yukarıya doğru çıkınca kalenin Doğu Kale diye adlandırılan surlarına çıkılıyor. Bunun tam karşısında kalenin en yüksek yeri var: Akkale. Akkale’nin, kuzeyinde bulunan Bent deresinden yüksekliği yaklaşık 110 metredir ve burası çok dik bir uçurumdur. Kale surlarının girintili çıkıntılı ilginç bir yapısı var. Akkale’nin burçlarında özgürlüğümüzün simgesi ay yıldızlı al bayrağımız göğü yırtarcasına dalgalanıyor. Akkale’ye çıkış kapalı. Hatta yasağı takmayıp girmeye kalkanlar için oraya bir köpek bile bağlamışlar, dikkatli olun! Ama Ankara seyri için Doğu Kale surlarına çıkılabiliyor. Bu surlarda Ankara ayaklarınızın altına seriliyor. Koskoca şehir küçülüyor, hepsi bu kadar mı diyoruz. Atakule’den Kocatepe’ye, Kızılay’dan Ulus’a, Çankaya sırtlarından Keçiören tepelerine kadar her yeri kuş bakışı seyredebilirsiniz. Bir tarafta göğe uzanan lüks yapılar, geniş ve düzgün sokaklar… Öteki mahalledeyse tek katlı, her sene zorunlu olarak gördüğü tadilattan dolayı yamalı bohçaya dönmüş, çoğunun çatıları birbirine ekli, dar gecekondular. Yanlarındaysa gökdelen misali kavakları…

Fakültede arkadaşlar tarafından çıkarılan fasikül tarzı bir dergide, bir arkadaşın duygularıma tercüman olan satırlarına yer vermeden geçemeyeceğim: “Ankara’yı bir de oradan görün. Ama hep uzaklara bakmayın. Hemen önünüzde, Altındağ sırtlarınca uzanan kiremitleri de görün. Ahmet Arif’in; “solukları avuçlarına yetmez, kenar çocukları” yaşıyor altında. Salçalı ekmek yiyor, uçurtma uçuruyorlar en çok, inanmazsanız elektrik tellerine bakın. Bir de bilmem kaç ortalı okul defterinin sayfalarından yapılmış uçaklar salınıyor boşluğa doğru. Kedileri sayın, çatıdan çatıya geçiyorlar yere hiç inmeden. Çocuklardan dinleyin kaleyi, isterseniz İngilizce, Fransızca da anlatabiliyorlar valla. Bir de cesaretiniz varsa gözlerine bakın: bize romantik gelen o yerde yaşamanın yükü var gözlerinde.” (Söz konusu alıntı, Ankara-Hukuk’ta öğrenciler tarafından çıkarılan “Rahatsız” adlı derginin Eylül–2005 sayısından alınmıştır.)

Kaleyi dolaştıktan sonra, kaleden çıkınca aşağıda sağ tarafta Anadolu Medeniyetler Müzesini gezebilirsiniz. Çıkıştan hafif solda, Samanpazarı’na inen yokuşta mescit tarzında bir cami, Arap Cami; onun biraz aşağısında da Ahi Elvan Cami bulunmaktadır. Zaten buralar da mekân ve tarz olarak kale içinin bir uzantısı sayılır.

Her ne kadar gördüklerimizi, duyduklarımızı ve okuduklarımızı aktarmaya çalıştıysak da bu civarı tam manasıyla anlatabildiğimizi düşünmüyoruz. Havanın güzel olduğu bir gün eşinizle-çocuğunuzla, arkadaşlarınızla-dostunuzla gelip gezmeniz, ecdat yadigârlarını görmeniz, otantik bir mekânda gözleme yiyip ayran içmeniz hayatınıza farklı birgün olarak geçecektir. Hem çok okuyanın çok bildiği doğruysa da, çok gezenin de az bilmediği bir gerçektir.

Kalın sağlıcakla…

Bahattin YURTÇU
Nefsinle değil, kalbinle düşün ve karar ver!