Gönderen Konu: Aşığa Bağdat Irak Değildir...  (Okunma sayısı 4639 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı kenz

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1129
Aşığa Bağdat Irak Değildir...
« : 27 Eylül 2007, 20:05:21 »


Mağripli birisi Yahyâ Efendinin ismini duyup, görmeden ona âşık oldu. Yahyâ Efendinin nerede olduğunu bilmiyordu. Mısır, Şam, Halep ve başka birçok yer gezip Yahyâ Efendiyi aradı. Netîcede İstanbul’a geldi. Gördüklerine dâimâ; “Yahyâ nerede. Ey insanlar Yahyâ’yı biliyor musunuz?” derdi. Birisi onun hâlini anlayıp aradığı kişinin Beşiktaş’ta olduğunu haber verdi. Mağripli yürüyerek Beşiktaş’a geldi. Sorarak Yahyâ Efendinin dergâhını buldu.

Kapıyı çalıp, Yahyâ Efendi hazretlerini sordu. Dergâhtakiler Yahyâ Efendinin Kavak’taki bahçesine gittiğini söylediler. Âşık Mağripli; “Âşığa Bağdât ırak değildir.” diyerek Kavak’taki bahçeye geldi. Bahçe çok güzel olup ortasında bir havuz vardı. Yahyâ Efendi havuzun yanında oturmuştu. Hizmetçiler bahçeyi suluyorlardı.

Mağripli doğruca Yahyâ Efendinin yanına yaklaşıp, selâm verdi ve elini öptü. Sonra da; “Efendim ne olur beni talebeliğe kabûl edin. Nice yıllar diyar diyar gezip sizi ararım." dedi. Yahyâ Efendi ona; "Acabâ maksadın nedir?Bu kadar zahmete sebep ne oldu. Bize anlat, biz de sana yardım edelim, gamını giderelim." buyurdu.

Mağripli, Yahyâ Efendinin ayaklarını öpmek istedi ve; "Efendim ne olur kimyâ ilmini bana öğretin.” dedi. Bu sözü üzerine Yahyâ Efendi; “Sen yanlış haber almışsın. Biz o senin dediğin şeyi bilmeyiz.” buyurdu. Mağripli yine; “Efendim! Derdimin dermânı sendedir. Ben arzuma kavuşmadan buradan gitmem.” dedi ve sözlerinde ısrar etti. Meğer ki Mağripli, Yahyâ Efendiyi imtihan etmek istermiş. Onun maksadını anlayan Yahyâ Efendi, Mağriplinin ayak ucunda bir siyah taş gördü ve; “Ey kişi! Şu kara taşı bana al da veriver.” buyurdu.

Mağripli eğilip yerdeki kara taşı aldı ve Yahyâ Efendinin eline verdi.Yahyâ Efendi o taşa dikkatle baktı. O sırada taş altın kesildi. Sonra havuzun içine atıverdi ve; “Allahü teâlânın sevgili kulları taşa nazar etseler, o hâlis altın oluverir.” buyurdu. Bunu gören Mağripli; “Elhamdülillah. Cenâb-ı Hak beni maksâdıma kavuşturdu. Maksadım hâsıl oldu.

Efendim beni kabûl edin. Hizmetinizle şereflenmek istiyorum. Canım başım yolunuza fedâdır.” dedi ve ellerine sarıldı. Yahyâ Efendi de onu talebeliğe kabûl etti. Bir bahçenin bakım işlerini ona verdi.
« Son Düzenleme: 08 Ağustos 2011, 17:55:14 Gönderen: Tuğra »
İNSAN akli ile melekleşen nefsi ile iblisleşen bir aciptir İNSAN
İNSAN kendi kabahatini bilmeyen cehli ile dünyalara sığmayan bir mağrurdur İNSAN
İNSAN bütün zaaf ve acziyyetine rağmen kudrete kafa tutan taşkın bir şaşkındır İNSAN
İNSAN maziye bağlı hâle aldanmış istikbali gözler bir taştır İNSAN

Çevrimdışı Mahi

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1114
Pehlivan Yahya Efendi
« Yanıtla #1 : 05 Nisan 2008, 22:13:48 »
Avrupa’da Kara Pehlivan ismiyle meşhûr ve bütün güreşçileri yenen gayr-i müslim bir güreşçi vardı. Bu güreşçi bir ara İstanbul’a geldi. Bütün güreşçilere meydan okuyor, hiç kimsenin kendisiyle güreşmeye cesâret edemeyeceğini söylüyordu. Yahyâ Efendi, İslâmiyetin şerefini, vekarını korumak için, güreşmek üzere o meşhûr pehlivanın karşısına çıktı.

Kendisi daha önce hiç güreşmezdi. Herkes bu duruma çok hayret etti. Pehlivanlar meydana çıktığında, binlerce insan merak dolu bakışlarla ve endişe ile netîceyi bekliyorlardı. Nihâyet Yahyâ Efendi, Kara Pehlivan ile karşılaştı. O meşhûr, mağrûr ve kendini beğenen Kara Pehlivan’ı bir elense ile yeniverdi.

Kara Pehlivan, bu zâtta gördüğü kuvvetin normal bir şey olmadığını, bu hâlin o büyük zâtın bir kerâmeti olduğunu anladı. O anda kalbinde bir değişiklik hissetti. Gönlü âdetâ Yahyâ Efendiye bağlanıp kaldı. Nihâyet onun huzûrunda müslüman olmakla şereflenip, talebeleri arasına katıldı.

« Son Düzenleme: 08 Ağustos 2011, 17:56:29 Gönderen: Tuğra »

Çevrimdışı Mahi

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1114
Kimse kimsenin rızkını yiyemez
« Yanıtla #2 : 05 Nisan 2008, 22:15:02 »
Yahyâ Efendi bir zaman sevdiklerinden birkaçıyla yolculuğa çıkmıştı. Bir yerde durdular. Talebelerinden birini çağırıp; “Burada bir değirmen var. Oraya gidip tâze yumurta alalım. Yiyelim ve şükredelim.” buyurdu. Değirmene gittiler. İsmi Hasan Efendi olan değirmenci, güzel huylu biriydi. Yahyâ Efendi değirmenciye; “Efendi bize tâze yumurta getir.” buyurdu.

Değirmenci; “Efendim! Bir tâne bile kalmadı. Yumurta alıcısı geldi, hepsini alıp gitti.” dedi. Bunun üzerine Yahyâ Efendi; “Kimse kimsenin nasîbini alamaz. Alayım dese bile, buna yol bulamaz. Var sen kümesi aç. Bize de kalmıştır.” buyurdu. Kümesi açtığında her taraf yumurta doluydu. O zaman Yahyâ Efendi; “Bak Hasan Efendi! Allah bizim rızkımızı da yaratmış.” buyurdu ve bir avuç altına bir sepet yumurta alıp yola devâm ettiler.
« Son Düzenleme: 08 Ağustos 2011, 17:57:17 Gönderen: Tuğra »

Çevrimdışı setre

  • Moderatör
  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1146
  • Hâzâ Tezülü
Ynt: Aşığa Bağdat Irak Değildir...
« Yanıtla #3 : 05 Nisan 2008, 22:52:17 »
Allah razı olsun çok  güzel kıssalar : )
Hep ertelediğim zaman,bir türlü varamadığım diyardı...

Çevrimdışı maslak

  • araştırmacı
  • ***
  • İleti: 454
Ynt: Aşığa Bağdat Irak Değildir...
« Yanıtla #4 : 06 Nisan 2008, 12:58:07 »
Allah razı olsun . büyüklerin durumları

Çevrimdışı Mahi

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1114
Osmanoğullarının âkıbeti ne olacak
« Yanıtla #5 : 06 Nisan 2008, 13:25:06 »

Bir gün cihân pâdişâhı Kânûnî Sultan Süleymân Han, Yahyâ Efendi hazretlerine bir hatt-ı şerîf gönderdi ve; “Ağabey! Sen ilâhî sırlara vâkıfsın, bilirsin. Kerem eyle de bize Osmanoğullarının âkıbetinin ne olacağını haber ver.

Nesli kesilip yok mu olacak. Yok olacaksa, bu hangi sebeptendir.” dedi. Hatt-ı şerîfi okuyan Yahyâ Efendi eline kalem kâğıt alıp; “Kardeşim! Neme gerek.” diye iri harflerle yazıp Kânûnî’ye gönderdi. Kânûnî, Yahyâ Efendiden gelen mektûbu okuduğunda hayretler içinde kaldı. Fakat bir şey anlamamıştı. Derhal bir kayık hazırlanmasını emretti ve bu bilmece sözün mânâsını anlamak için Yahyâ Efendinin dergâhına geldi.

Yahyâ Efendiyi görür görmez; “Ağabey! Ne olur gizlemeyip, suâlime cevap veriniz. Biz de ona göre hareket edelim.” dedi. Yahyâ Efendi bunun üzerine tebessüm edip; “Biz cevap verdik. Bu sözümüzü anlayamamana şaşarız.” dedi. Kânûnî; “Nasıl?” deyince, Yahyâ Efendi; “Zulüm, haksızlık yayılsa, işitenler de; “Neme gerek.” dese ve onu önlemeye çalışmasalar, sonra koyunu kurt değil de çoban yese, bilenler de bunu söylemeyip gizlese, fakirler, muhtaçlar, gariplerin feryâdı göklere çıkıp bunları taşlardan başkası işitmese, işte o zaman felâkettir.

Neslinin o zaman yok olmasından korkulur. Hazînelerin boşalır. Askerin itâat etmez olur ve yolundan gitmezler. Yok olmak mukadderdir.” buyurdu. Kânûnî bunları işitince, göz yaşlarını tutamadı. Yahyâ Efendiye olan sevgisi daha da arttı.

« Son Düzenleme: 08 Ağustos 2011, 17:58:31 Gönderen: Tuğra »

Çevrimdışı Mahi

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1114
O kendini tanıttı
« Yanıtla #6 : 12 Nisan 2008, 23:13:45 »

Kânûnî, bir gün kayıkla Boğaz’da gezmeye çıkmıştı. Ortaköy hizâsına gelince kıyıya yanaşıp, bir adam göndererek Yahyâ Efendiyi çağırttı. O da yanında bir ahbâbı ile gelip kayığa bindiler. Birlikte giderlerken, Yahyâ Efendinin ahbâbı, devamlı olarak Kânûnî’nin parmağında bulunan çok kıymetli bir yüzüğe bakıyor ve bu bakış dikkati çekiyordu.

Kânûnî bu hâli farkedince, parmağındaki o kıymetli yüzüğü çıkarıp; “Buyurun, daha yakından iyice bakıp inceleyebilirsiniz.” dedi. O zât yüzüğü aldı. Evirip çevirdikten sonra, denize atıverdi. Yahyâ Efendi hâriç, kayıkta bulunanlar çok hayret ettiler. Bir müddet gittikten sonra, o zât inmek istediğini bildirince, kayık kıyıya yanaştı.

O zât, ineceği sırada denizden bir avuç su alıp Sultana uzattı. Avucunda biraz önce denize attığı yüzük vardı. Yahyâ Efendi hâriç, kayıkta bulunan herkes, yine çok hayret ettiler. Kânûnî, elini uzatıp yüzüğü alınca, o zât birdenbire gözden kayboluverdi. Kânûnî, Yahyâ Efendiye dönüp; “Ağabey, neler oluyor?” dedi. O da; “O gördüğünüz Hızır aleyhisselâm idi.” dedi. Bunun üzerine Kânûnî; “O hâlde bizi niye tanıştırmadınız?” deyince, Yahyâ Efendi; “O kendini tanıttı. Ama siz tanımakta geç kaldınız.” buyurdu.

« Son Düzenleme: 08 Ağustos 2011, 17:59:48 Gönderen: Tuğra »

Çevrimdışı Eymen

  • araştırmacı
  • ***
  • İleti: 311
Sultan Murad Ve Şeyhülislam Yahya Efendi
« Yanıtla #7 : 27 Şubat 2009, 18:49:38 »

Şeyhülislam Zekeriyya Efendi'nin oğlu olan Şeyhülislam Yahya Efendi, 20 yıla yakın şeyhülislamlık yapmış büyük âlim ve devlet adamıdır. Sekiz padişah devrini görmüş, ilmi, irfanı, adalet ve ihsanı ile devrinin Ebus-suûd'u unvanını kazanmıştır.

Şeyhülislam Yahya Efendi aynı zamanda devrinin en büyük şâirlerinden biridir. Şair Nedim: "Olamaz amma gazelde Bakî vü Yahya gibi" diyerek onun, bilhassa gazel sahasındaki üstünlüğünü, adını Bakî ile birlikte zikrederek övmüştür.

Sultan Dördüncü Murad Hah tarafından çok sevilen Şeyhülislam Yahya Efendi, padişahla birlikte Revan ve Bağdat seferlerine katılmıştır. Bağdat kuşatması sırasında Yahya Efendi sekseni aşkın yaşına rağmen ön saflarda bulunmuştur. Bağdat seferine çıkmadan önce yazdığı kasidelerle Dördüncü Murad Han'ı Imâm-ı Azam ve Âbdülkâdir-i Geylânî gibi zâtların medfûn bulunduğu Bağdat'ı fethe teşvik etmiştir.

Bağdat'ı Şiîlerden alan Sultan Dördüncü Murad Han ilk iş olarak İmam-ı A'zam ile Abdülkâdir-i Geylânî Hazretlerinin Safevîler tarafından tahrip edilmiş ve yağmalanmış türbelerini Şeyhülislâm Yahya Efendiyi bu işlere nezâret etmekle vazifelendirmiş ve tamir ettirmişti.

Fazilet Takvimi: 27 Şubat 2009
« Son Düzenleme: 08 Ağustos 2011, 18:00:47 Gönderen: Tuğra »
Zaman bir kılıçtır; sen onu kesmezsen, o seni keser.

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Ynt: Aşığa Bağdat Irak Değildir...
« Yanıtla #8 : 09 Ağustos 2011, 22:01:18 »
Teşekkür ederiz
*~*~* TUĞRA *~*~*