Gönderen Konu: Atatürkçülük  (Okunma sayısı 197 defa)

0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı erten111

  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 1
  • Sadakat Forum "Seviyeli İslami Forumunuz.."
Atatürkçülük
« : 13 Haziran 2018, 15:44:35 »





Bu kitabın hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü niyet ve amaç ile tüm materyaller kaynak gösterilmeden kullanılabilir çoğaltılabilir yayımlanabilir. Gerçeğe ve düşüncelerimize güvendiğimiz için Düşünceyi İfade Özgürlüğü’nden yanayız. Kitabın içeriğinden yazarı sorumludur , forum yönetiminin sorumluluğu söz konusu olamaz.

1. Atatürk’ün ailesi ve ilk eğitimi
2. Atatürk’ün Askerliği
3. İtalyan Masonluğu ve Atatürk (1907)
4. Ulusal Türk Kurtuluş Savaşı
5. Türk Masonluğu ve Atatürk (1935)
6. Atatürk’ün Öldürülüşü
7. Atatürk’ten sonra Türkiye ve PKK’yi yaratan odak



1.   ATATÜRK’ÜN AİLESİ ve İLK EĞİTİMİ :

Mustafa Kemal’in anne soyu

Zübeyde Hanım Yahudi dönmesidir.

Zübeyde Hanım’ın babasının adına herhangi bir kayıtta rastlanamamaktadır (Bir Başka Açıdan Kemalizm , Abdurrahman DİLİPAK , sayfa 40) . Kemalistler yazıyor ki : “Zübeyde Hanım’ın babası Feyzullah Ağa’dır”. Peki ama hangi Feyzullah? Kemalistler bile Zübeyde Hanım’ı Türklüğe bağlamak gayretiyle Selanik’te yirmi bir Feyzullah’tan -Makbule Atadan ve Zübeyde Hanım’ın aktardıklarına uygun- iki Feyzullah bulmuşlar ve “bu ikisinden birisi Zübeyde Hanım’ın babasıdır” demişlerdir: Kaynak; Kemalistlerin pek bel bağladıkları bir kitap :

Osmanlı Arşivi Belgelerine göre Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Soy Kütüğü, Eylül 2014 , Mehmet Ali ÖZ, sf. 196 :



“Arşiv belgelerine göre; Abdullah oğlu Mehmet Ağa’nın oğulları İbrahim ve Hacı Abdullah Ağaların her ikisinin de ‘Feyzullah’ adıyla çocukları bulunuyor. Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’ın babasının sözü edilen bu iki Feyzullah’tan birisinin olması gerekir. Belgelerden anlaşıldığına göre, Zübeyde Hanım’ın babası Mehmet oğlu Yorgani İbrahim Ağa’nın oğlu Feyzullah’tır. Hacı Abdullah’ın oğlu Feyzullah’ın da, Zübeyde Hanım’ın babası olması muhtemeldir.” (Mehmet Ali ÖZ, Osmanlı Arşivi Belgelerine göre Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Soy Kütüğü, Eylül 2014 , sf. 196 ) Belge kesin bilgi verir ama burada hem “belgelere göre budur” deniyor hem de “öteki olması da muhtemeldir” deniyor. Buradan anlaşılıyor ki Kemalistler gerçeği çarpıtarak yazıyor.

Osmanlı Arşivi Belgelerine göre Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Soy Kütüğü, Eylül 2014 , Mehmet Ali ÖZ, sf. 171-172 :

“Geçmişte, sosyal ve iktisadi hayatımıza dair ne varsa olan herşeyin hemen tamamına yakın bölümünü değişik isimler adı altında çok sayıdaki defterlere kaydetme durumu, Osmanlı döneminde yapılan en iyi işlerden birisidir. Bu tarihi kayıtların tutulduğu defterlerin başında Tapu defterleri, nüfus ve temettuat defterleri gelmektedir. Osmanlı İmparatorluğu’nun hakimiyeti altındaki tüm şehir, kasaba ve köylerin, hatta yaylak ve kışlakların burada yaşayanların adlarına ve doğum tarihlerine, hangi işle meşgul olduklarına varıncaya kadar hemen herşeyini yazarak kayda geçirmişlerdir. Anadolu’da , Balkanlar’da ve Ortadoğu’da kısacası Osmanlı’nın hüküm sürdüğü her yerleşim yerinin mutlaka kaydedilmiş olduğu defterler vardır.” (Adı geçen eser sf. 171-172 ) . Peki bu kadar bilgi ve belgelerin içinde Zübeyde Hanım’ın ecdadı nerede? Bilinmiyor. Bir insan öksüz yetim de kalsa yedi kuşak soyunu araştırınca öğrenir. Peki ‘Mareşal Gazi Kurtarıcı Ebedi Şef …’ Atatürk’ün neden ‘ata’sı belirlenememektedir? Demek oluyor ki bunlar AÇIKLANMAMASI GEREKEN BİLGİLERDİR. Burada araya çok önemli bir ayrıntı giriyor:

Zekeriya SERTEL, Hatırladıklarım isimli kitabında "Dönmeler çocuklarını bir eşi Selanik'te bulunan kendi kurdukları Fevziye Mektebi'ne gönderirler." demekte; ve “ https://tr.wikipedia.org/wiki/Şemsi_Efendi_Mektebi   ” (Yararlanılan tarih : 17 Haziran 2016) linki ise ; Fevziye Mektebi'ni Şemsi Efendi Mektebiyle ilişkilendirmektedir: "Şemsi Efendi Mektebi (Mekteb-i Şemsi İptidai), Selanik'te Muallim Şemsi Efendi tarafından 1872’de kurulan özel okuldur.Şişli Terakki Lisesi'nin ve Fevziye Mektepleri’nin öncüsü kabul edilir." Bu bilgiler ışığında ; Mustafa Kemal, bir dönme okulu olan Şemsi Efendi okulunda yetişmiştir.





Mason Üstadı Yazar Tamer AYAN şöyle yazmaktadır : "Şemsi Efendi, siyasi yönü olan bir Kabala uzmanıydı" ( Tamer AYAN ; Atatürk ve Masonluk sf. 84). Zafer GÜLER, Zübeyde Hanım Tek Kadın adlı kitabının 51. sayfasında da Şemsi Efendi'nin, Mustafa Kemal'in tüm yaşamını DERİNDEN etkilediğini yazmaktadır.



Yakın tarihlere kadar, özellikle Osmanlı döneminde dönme okullarına Müslüman çocuklar alınamazdı, alınırsa; dönmeler için sıkıntı olur, dönmeler eğitimini ve propagandalarını rahat yapamazlardı. Müslümanların bir ihbarı ile tüm dönmeler, Sabetay Sevi’nin ölüm yolculuğu gibi bir yolculuğa Osmanlı Devleti tarafından çıkarılabilirdi. Bunun için dönmeler okullarını; Müslüman öğrencilerden yalıtık ve ilgisiz tuttular. Mustafa Kemal de Yahudi dönmesiydi. Bu gerçeğin korkusuyla , daha annesinin babası bile net açıklanamamıştır. Mason Üstadı Yazar Tamer AYAN şöyle yazmaktadır : "Şemsi Efendi, siyasi yönü olan bir Kabala uzmanıydı" ( Tamer AYAN ; Atatürk ve Masonluk sf. 84). Zafer GÜLER, Zübeyde Hanım Tek Kadın adlı kitabının 51. sayfasında da Şemsi Efendi'nin, Mustafa Kemal'in tüm yaşamını DERİNDEN etkilediğini yazmaktadır. Bu durum, Mustafa Kemal’in soy kütüğü üzerine yapılan araştırmaların bir noktada durmasına sebep olmaktadır. Bu durumu, ‘Osmanlı Arşivi Belgelerine göre Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Soy Kütüğü’ adlı çalışmasında, Kemalist Mehmet Ali ÖZ, şöyle belirtir : “Atatürk’ün ölümünden bu yana tam 76 sene geçti. Geçen bunca onlarca senelere rağmen kaynaklara dayalı ve teferruatlı olarak sahih ve gerçekçi bir soyağacına sahip DEĞİLİZ. Atatürk’ün soy kütüğüne dair, yeteri kadar bilgilere sahip bulunamadığımızı, bizim için bunun bir eksiklik olduğunu bilmemize rağmen itiraf etmek zorundayız.” (Mehmet Ali ÖZ, Osmanlı Arşivi Belgelerine göre Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Soy Kütüğü, Eylül 2014 , sf. 71) . Atatürkçü Militanların pek bel bağladıkları kitap böyle yazıyor. Mustafa Kemal ve ailesi Sabetayisttir. Bu yüzden araştırmalar bir noktada durmaktadır. Bunlar kesinleşmiş bilgilerdir. Sabetayist yani DÖNME ; gizli yahudi demektir. Kendisini müslüman gösteren katmerli Yahudilere ‘Sabetaycı’ denilmektedir.

Bu realiteyi esas aldığımızda, Zübeyde Hanım’ın Darüşşafaka’ya yaptığı bağış vesikasında ‘Sülalemdir’ diye adını andğı kişilerin Müslüman olduğu , fakat Zübeyde Hanım’ın bunlara ya evlatlık alındığı ya da bir şekilde sonradan aileye dahil edildiği anlaşılmaktadır.



Mustafa Kemal’in baba soyu

Atatürk, Kemalist Masonik diktatörlük olan TC’nin rejimini kurduktan sonra kendi baba soyunu ve kendi doğum tarihini net öğrenmek için umumi katibi Hasan Rıza SOYAK’ı görevlendirmiştir (Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi’nde yapmış olduğumuz çalışmalarda Mustafa Kemal Atatürk’ün bizzat babası hakkında kendisinin araştırma yaptırmış olduğunu tespit ettik.” Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Soy Kütüğü – Osmanlı Arşivi Belgelerine Göre – Mehmet Ali ÖZ , sayfa 33) . Bir subay düşünün ki, onyıllardır baba soyunu ve doğum tarihini merak etmeden yaşamış.. Ya da Anadolu’yu kandırmak için kendine şecere arıyor! Demek ki Mustafa Kemal’in doğumu, karanlık bir müdahalenin eseridir.

Mustafa Kemal Atatürk'ün aslen Larissa-Teselya-Tırnovalı olduğunu , Kemalist N. Nazif TEPEDELENLİOĞLU, kitabında tanıklarıyla beraber anlatmaktadır. Makbule Atadan ya da Zübeyde Hanım'ın , ve Atatürk konusunda her kesimin rivayetine önemle yaklaşılırken neden Mustafa Kemal’in hemşehrilerinin rivayetlerine önem verilmez… Dr. Rıza Nur’un naklettiklerini alıntılıyoruz : “İhtiyar Teselyalıların rivayeti şudur : Mustafa Kemal’in anası, Selanik’te kerhanede imiş. Yenişehir Tırnovasından ve oranın ileri gelen kabadayılarından Abdoş Ağa Selanik’e gelir, bu kadını görür, alır götürür. Orada piç olarak Mustafa Kemal doğar.” Bundan sonra Mustafa Kemal, -Meşhur Selanik Asliye Hukuk Mahkemesinin Adet/451 numaralı İlam kararından anlaşıldığı üzere- , tekrar Selanik’e annesi ile yerleşir ve annesi Zübeyde , genelevine tekrar girer. Bir süre sonra yine Abduş Ağa ile anlaşıp genelevinden çıkar. “İhtiyar Teselyalıların rivayeti şudur : Mustafa beş yaşlarında iken Abdoş ölmüş, anası oğlu ile Selanik’e gelmiş. Mustafa , mektebe girmiş. Anası Gümrük kolcusu Ali Rıza ile evlenmiş.” N. Nazif TEPEDELENLİOĞLU diyor ki : “Mustafa Kemal’in biraz büyücek bir çocuk olduğu günlerde dahi bu kasabaya tekrar gitmiş olduğunu masa konuşmaları esnasında duymuş olanlar vardır. Mesela Mustafa Kemal Türkiyesi’nin Hariciye vekili Dr. Tevfik Rüştü ARAS bu ciheti pekala hatırlamaktadır.” Mustafa Kemal’in baba soyu ; meşhur Selanik Asliye Hukuk Mahkemesi kararına göre Abduş Ağa’dan öte belirlenememektedir. Yani Mustafa Kemal, hem veled-i zina hem –anne tarafından- yahudidir.





2.   ATATÜRK’ÜN ASKERLİĞİ :



















Mustafa Kemal Paşa, İttihat Terakki Örgütü'ne 1907'de 322 matrikül numarasıyla -kurmay ön yüzbaşı olduğu için- mason yemini ederek alındı. İttihat Terakki Örgütü’nün Mason dernekleri örneğinde kurulduğunu, Masonluk gibi İttihatçılıktan da çıkılamayacağını unutmamak gerekir. Dolayısıyla Atatürk--İttihat Terakki--Cumhuriyet Halk Fırkası--Masonluk bir bütündür, ayrılması mümkün değildir.
Masonluk tamamen kabbalist öğretiye dayalıdır: “Modern Masonluk kabbalist esasları muhafaza etmiştir. Bundan başka, mason sistemleri tamamıyla kabbalist fikirlere ve ilme dayandırılır.” (Çırak Kardeşlik Kolu, no:3 , sf. 13-14) “Kabbala büyücülüğün anlamını kavrar. Kabbala sayesinde kara büyü dünya çapında itibar görmüştür.” (Das Reich Satans, Karl R.H. Frick, sf. 101)

“Kabbala, bilinçaltının kapılarını açan ve ruhu saran manevi değerlerin dışarı çıkmasını sağlayan anahtardır. Masonluk onu insanın yaşamı anlaması için gerekli görür.” (New Age Mason Dergisi, sayı 77, sf.31)

Mustafa Kemal’in , çocukluğunda ; siyasal yönü olan Kabbalah uzmanı Şemsi Efendi ’nin öğrencisi ve Mustafa Kemal’in ‘tüm yaşamını derinden etkileyen’ Şemsi Efendi Okulunun ; Sabetayist mektebi olması , alınan kültür itibariyle Mustafa Kemal’in ileriki yıllarda oluşturduğu devlet formunun Şeytana dayandığını ispatlamaktadır:

“Pratikte Kabbala, kötülüklerle ilgilenmenin yolu ve semboller yoluyla psikolojik dünya üzerinde güç kazanmanın tehlikeli bir sanatı ve büyüye dayalı bir formudur.” (Kabbalah, Tradition of Hidden Knowledge, Z’ev Ben Shimon Halevi, sf.12)





3.   (1907) İTALYAN MASONLUĞU ve ATATÜRK
 
Çeşitli internet sitelerindeki sağlam bilgilerden derlenmiştir. Kesinlikle şüpheli bilgiye yer verilmemiştir.

Mustafa Kemal Paşa, İttihat ve Terakki Partisi’ne 322 kayıt numarası ile kaydolur. Fakat sonra İttihat ve Terakki Partisi’ni şiddetle eleştirir ve 1909 İttihat ve Terakki Kongresi’nde şu itiraz ve önerilerini kongreye sunar :



Mustafa Kemal Paşa’nın 1909’da ifade ettiği ve bizim de altını kırmızı renk ile belirttiğimiz madde ( 3. Madde); açıkça İttihat ve Terakki Partisiyle Masonluğun organik birlikteliğini deşifre etmektedir. Mustafa Kemal Paşa’nın bu maddedeki cümlesinden yola çıkarak, İttihat ve Terakki Partisi’nin yapısını en sağlıklı olarak masonik kaynaklardan öğrenebiliriz, anlamı çıkmaktadır. İttihat ve Terakki ile Masonluk iç içedir. Bunu Mustafa Kemal, ilgili maddede (3. Maddede) tespit ediyor.

İttihat ve Terakki Partisi hakkında birinci dereceden söz hakkı sahibi olması gereken Masonlara ait bir Mason dergisi; 1977 Haziran-Eylül sayısında şu itirafı vermektedir: (sf.34)



Aynı bilgiye , Mason karşıtı yayınlardan Hasan Cem’in kitabında da rastlıyoruz : (Dünyada ve Türkiye’de Masonluk sf.87 )



Yani İttihat ve Terakki Partisi’ne ancak ve ancak masonlukla pişmiş masonluğu benimsemiş, Mason Locası’nda denenmiş subaylar tavsiye edilirdi. Masonluğu benimsememiş bir subayın İttihat ve Terakki Partisi’ne girme olanağı ve olasılığı sıfırdır. Mustafa Kemal Paşa’nın İttihat ve Terakki Partisi’ndeki üye numarası ise 322 ‘dir.

Mustafa Kemal Paşa, 1907 ‘de girdiği İttihat ve Terakki Partisi’nde Masonik felsefeyi severek özümlemiş ve özümsemiş, İttihat ve Terakki Partisi’ne subay olarak girebilmiştir. Ancak yukarıda ilk verdiğimiz vesikada Mustafa Kemal , Masonluğa karşıymış gibi bir duruş sergilemektedir.

 Bu bir çelişki midir? Hayır.

Mustafa Kemal Paşa Mason idi. Ancak , Mustafa Kemal Paşa’nın Partide Enver Paşa ile liderlik kavgası vardır. Locada da 33. Derece Mason Üstad-ı Azamı olan Talat Paşa ile liderlik kavgası vardır. Mustafa Kemal, bizzat kendisinin lider olmasına hukuki zemin oluşturmak için ilk verdiğimiz vesikadaki maddeleri yazmış ve İttihat Terakki Kongresine sunmuştur. Böylelikle ‘ya ordu ya siyaset’ diyen Mustafa Kemal şunu hesaplamıştır : siyasi planda İttihat ve Terakki Partisi’nin; Enver Paşa ile bağlantısı kaybolacak, Masonluk yoluyla da Talat Paşa ile bağı kesilecektir. Ancak bu yol ile , İttihat ve Terakki Partisi, Mustafa Kemal’in liderliğine açık hale gelecektir. Mustafa Kemal Paşa , onun için 1909’da masonluktan ayrılma ‘görüntüsü’ vermiştir. Bu , Talat Paşa’ya ve Enver Paşa’ya bağlı olmamak demekti. Eğer planı tutsa ve lider olsa idi hiç şüphesiz masonluğu terketmeyecek, devrimlerini Masonik tarzda (Atatürk İlke ve Devrimleri’ni düşünün) gerçekleştirecekti.

Bunu nereden anlıyoruz?

H.C. Armstrong’un ‘Bozkurt’ isimli kitabında ve diğer bazı kaynaklarda ‘Mustafa Kemal Paşa’nın doğasında; ya kendi elinde bulundurmak yoksa hiçbir şeye karışmamak olduğu’ yazılıdır. ‘İttihat ve Terakki Partisi’nde liderlere karşı saygısı yoktu, hepsi ile tartışıyordu, Yahudiler ona güvenmiyorlardı’ bilgisini edinmekteyiz.

Mason olan Mustafa Kemal Paşa’nın, Masonik kadro ile kavgası; Masonik felsefe ile kavgası olduğu anlamına gelmiyor. Yoksa Mustafa Kemal Paşa’nın, bu bölümde verdiğimiz ilk vesikada , Masonluğun ‘vatan için tehlikeli olduğunu’ ifade etmesi gerekirdi. Ancak buna dair tek bir ifadesi hatta iması bile bulunmamaktadır. Kavgası, Masonik felsefeyle değil, mevcut Masonik kadro ileydi.

Son olarak Ekim 1918’de Minber gazetesinde Mustafa Kemal’in yazısını okuyalım :

Mustafa Kemal Paşa, Ekim 1918’de, savaşın kaybedileceğinin anlaşıldığı günlerde, İttihat Terakki Partisi’nin kapatılmasına karşı tedbir olarak kurulan Osmanlı Hürriyetperver Avam Fırkası’nın yayın organı olan Minber gazetesinde : “MENSUP OLDUĞUM İttihat ve Terakki için öylesine çirkin ve haksız bir neşriyat başlamıştı ki, bunları cevapsız bırakmak ve sükutla karşılamak mümkün değildi.” diye yazmıştır.

Mustafa Kemal Paşa ; İtalyan Mason Locasına mensuptur.



4.   ULUSAL TÜRK KURTULUŞ SAVAŞI



Masonluk kitleleri yönlendirmede ‘kurtarıcı’ psikolojisinden yararlanmaktadır. Bir ülkeyi anlaşmalı olarak 3-5 tane mason kontrolündeki ülke ile istila etmekte, halkı baskı, zülm, ekonomik buhran vs. ile iyice bezdirdikten sonra, yine mason bir şahsı ‘kurtarıcı’ olarak ortaya çıkarmaktadır. Ellerindeki Medya gücü ile her savaşta bu masonu gündem yapmalarından , o mason, ‘Tek Adam’ seviyesine kasıtlı olarak çıkartılır. (Mustafa Kemal’in fotoğraf subayı Esat beydir.) İstilacı ülkeler çıkarılması imkansız olduğu halde, daha önce anlaşmalı olduğu için, kendiliklerinden o ülkeyi terk etmektedirler. Bu şahıs vasıtasıyla düşmanı yurttan attığına , ekonomik refaha ulaştığına inanan halk, şahsa tam manası ile sahip çıkmakta, onu ‘kurtarıcı’ olarak kabul edip, onun her istediğini kolayca kabul etmektedir. Böylece masonik prensipler o ülkeye kolayca ve tam manası ile yerleşmektedir. Bu yöntem masonların klasik ve çok kullandıkları yöntemdir. Mısır’da Nasır , Kolombiya’da Simon Bolivar, Amerika’da George Washington vd.





5.   (1935) TÜRK MASONLUĞU ve ATATÜRK :

SORU 1: 27 Mart 1938 tarih ve 303 sayılı Yenigün Dergisi’nin 9. Sayfasında , Atatürk ile Mim Kemal Öke arasında geçtiği söylenen söyleşi ; Mim Kemal Öke’nin ağzından, Niyazi Ahmet Okan tarafından şöyle aktarılır : “Bir gün Ağaoğlu Ahmet, Köprülü Fuat, İsmail Hakkı ve Eski Maarif Vekili sonra Genel Sekreter Hikmet (Bayur)’in bulundukları bir gece sofrasında Atatürk buyurdular ki : Bu akşam akademik konuşacağız. (…) Hazır bulunanlardan bir zat: Masonluğun hikmet-i vücudu yoktur dediler.(..) Atatürk, Mim Kemal’e sordu : (Masonlar için) Reisiniz kimdir? Mim Kemal şöyle cevap verdi : Memleket dahilinde sulh ve selamet tavsiye eden ve bütün cihana hitap ederek bu idealin tahakkuk ettirilmesini temenni eden zat-ı devletleridir. Atatürk bu cevaba şu tarzda mukabele buyurmuşlardır : Ben bu cemiyete girmem. Ben başkalarının yaptığı prensiplere değil, ancak kendi prensiplerime uyarım.” . Burada Atatürk Masonik prensiplere uymayacağını söylemiyor mu?

CEVAP 1: Peki 1930ların “Atatürk Türkiye’si” prensipleri ; hangi prensiplerin yüzdeyüz aynısıydı? Tabii ki masonluğun. Burada Atatürk’ün lider olma vasfının , mason olma vasfından öne geçtiğini söyleyebiliriz. Nitekim Mustafa Kemal’in egoist olduğu bilgisini yukarıda verdiğimiz İngiliz gizli belgesinden de edinmekteyiz. ABD’deki Masonik Demokrasi rejimine göre Türkiye ; Masonik Diktatörlük olarak tanımlanabilir.



1935 yılında , Mason Localarının tatili konusunda; Atatürk ülke içinden ve dışarıdan gelen baskılar karşısında, hem kendisi açısından, hem de masonlar açısından rahatlamayı bu yolda (Mason Localarının tatil edilmesinde) görmüştür. Çünkü Masonları eski görevlerinde bırakmasını başka türlü açıklayamayız.



Aşağıdaki uydurma hikaye, pekçok Atatürkçü Militan tarafından doğruymuş, gerçekten olmuş gibi anlatılır. Bu uydurma hikayeyi İbrahim Arvas yazmış . Aktaralım : “ (…) Grup dağıldıktan sonra Doktor Mim Kemal’i öne katarak Meclisteki Masonlar toplu olarak Reisi Cumhura gitmişlerdi. Mim Kemal Reisi Cumhura hitaben: Efendimiz biz zaten maiyet-i devletindeyiz, fakat siz Meşrik-i Azamimiz olursanız bir pervane gbi etrafınızda dönüp dolaşırız demiş. Reisicumhur, pekiyi bir şey soracağım, bana cevap veriniz de sonra.. Siz Avrupa’da hangi Locaya bağlısınız ve matbuunuzun ismi nedir? (Cevaben) Biz Cenova’ya tabiyiz ve reisimiz de Borca Mişon Cenaplarıdır demişler. Bunun üzerine küplere binen Mustafa Kemal Paşa onlara hitaben : Haydi defolun buradan, cehennem olun gidin yahudi uşakları. Benim milletim bana kahraman sıfatını verdi, ben sizin gibi bir Çıfıt Yahudi’ye uşak mı olacağım. Bu gece sabaha kadar Türkiye’deki bütün Localarınızı kapatmadığınız takdirde yarın teşkil edeceğim divan-ı harbi örfiye hepinizi verir ve astırırım, haydi defolun karşımdan diyerek onları kovmuş. Onlar da yıldırım telgraf ve telefonlarla vaziyeti İstanbul, İzmir ve Adana’ya bildirdiler ve sabah olmadan hepsinin kapanma kararlarını getirttirip henüz sofrasından kalkmayan Reisicumhura verdiler ve derin bir nefes aldılar. Kemal Paşa bu suretle bütün Mason Localarını kapattı.” … Mason Cemiyeti, yukarıda okuduklarınızı ; ‘antimasonik aktiviteleriyle bilinç bozukluğuna uğramış hasta beyinlerin hayalleri ve safsataları olarak’ kimliklendirirler. “Mim Kemal ÖKE aslı astarı olmayan bir bağlantının varlığını söyler mi” şeklinde yorumlarlar. Bütün Devrimleri ve fikirleri yüzde yüz Masonik içerikli olan Atatürk hakkındaki somut kanıtlar karşısında ; yukarıdaki nakledilenler yalandır.

“Defolun Yahudi Uşakları!” denildiği sırada yazar İbrahim Arvas orada mıdır? Hayır. Ağzından aktardığını iddia ettiği Mim Kemal ÖKE neden Atatürk’ün sürekli doktoru olarak bulunmaya devam etmiştir ? Öyle ya, Atatürk, ‘yahudi uşağı’ diye azarladığı Mim Kemal ÖKE’ye hayatını emanet edecek, NEDEN Atatürk’ün hayatı boyunca Atatürk’ün yanından da kovulmamıştır?

Sonuç olarak Atatürk’ün Masonluğu konusunda İbrahim Arvas güvenilmez bir kaynaktır. Bu kaynak hayal ürünü tasarımlarla doludur.



Bir başka uydurma hikayeye yani senaryoya bakalım : İzzet GÜN, Yalçın ÇELİKER ; 1968 basımlı Masonluk ve Masonlar adlı kitabın 35. Sayfasında Atatürk’ün şöyle dediğini iddia ederler: “Ben çok iyi bildiğim ve tanıdığım bu Masonluğu, yetkilerimi kullanarak hem de kendi rızaları ile yasak ettirdim. Localarını kapattırdım. Beni sevenler ve kararlarıma değer verenler bu gayemi yaşatmalıdırlar.” Hiçbir kayıtta yer almayan bu cümlelerin Atatürk’e ait olması mümkün değildir. Atatürk’ün masonluğa karşı olduğuna dair hiçbir kayıt yoktur. Atatürk’ün ‘çok iyi bildiğim ve tanıdığım’ dediği masonluğa İstiklal Mahkemelerinin çalıştığı 1923-1927 yılları arasında hiçbirşey yapmayan ve 1935’e kadar üzerine gitmeyen Atatürk’ün yanında birçok masonun yüksek görevlerde bulunuşu ve 1935’ten sonra da görevlerine devam etmesi bile, Atatürk’ün Masonlara ve Masonluğa karşı olmadığının kanıtıdır. Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati’nin, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın , Ankara,İstanbul,İzmir valilerinin Mason oluşu, devletin yüksek mevkideki masonların görevlerini 1935’ten sonra da sürdürmesi tezimizi kanıtlar. Dolayısıyla Gün&Çeliker yayını Atatürk ağzından yalan üretmektedir. Bu noktayı akılda tutarak devam edelim: İzzet Gün, Yalçın Çeliker ; Masonluk ve Masonlar 1968 , sf.36-37 : Yıl 1925. Türkiye Masonları Yüksek Şurası yaptığı olağanüstü toplantıda belki de aldığı yanlış birtakım raporlara güvenerek Atatürk’e Masonluk teklifini kararlaştırıyor. Mensup oldukları İskoç Locası’nın da telkini ile ve hiç alışık olmamasına rağmen Reisicumhura 33. Derecenin doğrudan doğruya verilmesi de hükme bağlanıyor. Bu arada yapılan iki teklif üzerinde de anlaşılarak, Atatürk’ün Türk Masonları’nın fahri başkanı ve Rit hakimi olması uygun görülerek kabul ediliyor. Bu iş için vazifelendirilen Dr. Fikret bir vesileyle (Çankaya) giderek Gazi ile görüşüyor ve Türkiye Masonları Yüksek Şurası’nın kararlarını kendisine arz ediyor. Teklifin ne anlama geldiğini ve bunun arkasında bütün dünya Masonluğunun bulunduğunu çok iyi anlayan Atatürk’ün o an aklından neler geçtiğini bilmiyoruz ama bu teklife verdiği şu cevap Türk Masonları’nın gizli belgeleri arasında saklanmaktadır. Atatürk diyor ki: “Böyle bir teklifi duymamış olayım. Şimdilik kalsın. Evvela kendinizi, ne olduğunuzu gösteriniz. Millete kendinizi sevdirmeye gayret ediniz. Gereğini sonra, düşünürüz…” Kemalettin APAK; Ana Çizgileriyle Türkiye’de Masonluk Tarihi isimli kitabının 97. Sayfasında aynı olay hakkında şunları yazıyor: “Yüksek Şura 1925 yılında Atatürk’e 33. Derecenin verilmesini ve aynı zamanda fahri başkanlık ve rit hakimliği verilmesini Türk Masonluğu için bir şeref sayarak , bu konuda Dr. Fikret birader vasıtasıyla NABIZ YOKLANMASINA karar veriliyor. Dr. Fikret biraderin keyfiyeti arz etmesi üzerine Atatürk, ‘Şimdi kalsın, kendinizi gösteriniz,sonra düşünürüz’ diyor. Bu sırada Mehmet Cemil Ubaydın birader de görüşmede bizzat bulunuyormuş.”

APAK ve Gün&Çeliker’in yazdıklarından, Atatürk’ün Masonluk Teklifine karşı verdiği cevapta iki ayrı ifade tarzına rastlanmaktadır. Öyleyse hangisi doğrudur?

Kemalettin Apak’ın verdiği bilgi doğrudur. Çünkü onun Mehmet Cemil Ubaydın gibi bir kaynağı bizzat işin içindedir. Ancak Gün&Çeliker yayınının güvenilmez ve Atatürk’ün ağzından yalan yazmaya hiç sıkılmaz olduğunu başta ispatladığımızdan ve görüşmeyi bizzat dinleyen kaynaklarının olmadığından, onun yayınının uydurma eklemelerle dolu olduğu anlaşılmaktadır. Gün&Çeliker yayınının ‘Mason kaynakları’ diyerek referans gösterdiği kaynak zaten Üstad Mason Kemalettin APAK’ın naklettikleridir. Orada da Gün&Çeliker yayınının iddia ettiği bir diyalog ve durum yoktur. Durum bu iken Gün&Çeliker yayını Atatürk’ün Masonluğu konusunda güvenilmezdir. Bu kaynak da hayal ürünü yaklaşımlar içermektedir.



SORU 2 : Atatürk’ün bir sofra sohbetinde, Recep Peker ve Mahmut Esat Bozkurt da bulunuyorlardı. Bir gün bu ikili, sürekli olarak Masonluğu kötülüyorlarken; Atatürk : “Bıktım artık bu dırdırdan… Madem ki, bu cemiyet bu kadar zararlıdır, kapatıverelim de bu mesele bitsin.” demiştir. Bu ifade Atatürk’ün masonluğa karşı olduğunu göstermiyor mu? İkinci olarak ; Cemal Granada aktarıyor : “(…) Ondan sonra masaya oturuldu ve masonluk üzerine çeşitli konuşmalar yapıldı. (…) Konuşmalarda hedef Mahmut Esat Bey’di. Gazi konuşanların maksadını biliyordu. Biliyordu ama görmemezlikten geliyordu. Nihayet konuşmalar daha kötüleyici bir hal alınca Gazi elini masaya vurarak : Biliyor musunuz, ben de mason oldum , dediler ve konuşmasına şöyle devam ettiler : Bir gün Beyoğlu’nda iki arkadaşımla geziyorduk. Bunlardan biri, beni kolumdan tutup, önünden geçtiğimiz Mason Cemiyetine soktu. Hatırladığıma göre mermer merdivenlerden aşağı indik. Karşımıza bir salon çıktı. Orada tanımadığım kimseler bizi oturttular, kahve ikram ettiler. Tekrar kalktık, gene merdiven indik, gene bir salona geldik. Burası daha geniş ve kalabalıktı. Birtakım adamlar kılıçlı bir merasim yapıyorlardı. Ben gördüklerimden hiç ama hiçbirşey anlamıyordum. Arkadaş herhalde biliyordu. Beni kolumdan tutmuş, bir bakıma talimat veriyordu. Zannedersem kılıçların arasından geçip bir kitaba el bastık. Ondan sonra dışarı çıktık. İşte benim Masonluğum da bu kadar… Bu olaydan sonra bir daha ne kimseyi gördüm, ne konuştum, ne de o binaya gittim. Zaten şimdi o binayı çıkaramam. ”. Atatürk burada neyi anlatmak istemiştir?

CEVAP 2: Birinci anlatılan olay; zaten Masonluğun kapatılması konusu gündemde olduğu dönemde, Atatürk’ün Masonluk hakkında konuşulmasından bıktığını söylemesi konuyu kesip atması olarak değerlendirilmelidir. İkinci anlatılan olayda Atatürk’ün yanıtı alaycıdır. Çünkü eldeki veriler onun çok daha geniş masonik geçmişi olduğunu belgelemektedir.



SORU 3: Masonlar tarafından Atatürk’e iletilmemiş , ABD Skoç Riti Üstadı John COWLES’in Atatürk’e yazdığı mektupta neden şu ifadeler vardır? “…..O zamanlar büyükelçiniz kendisinin Mason olduğunu, ANCAK SİZİN MASON OLMAMANIZA RAĞMEN Türkiye’de Masonluğun koruyucusu olarak tanındığınızı bana söylemişti…” Yani Atatürk’ün mason olmadığını yazmıştır?

CEVAP 3: Mustafa Kemal Paşa’nın mason olduğu belgelerle sabittir. Yukarıdaki aynı mektupta şu cümleler de bulunmaktadır : “Son Kongremizdeki Temsilci ve Senatörlerden yarısından fazlası kardeşlerdir. Bunlardan biri bile diğer Kongre üyelerinin hangisinin Mason olduğunu bilmez, böylece muntazam Masonluğun politika ile uğraşmadığı açıktır.” demiştir John Cowles. Yani kendisinin de Atatürk’ün mason olduğunu bilmemesi normaldir.





6.   ATATÜRK’ÜN ÖLDÜRÜLÜŞÜ



Kemalist Umut Karadaş şu tespitleri yazıyor : “Atatürk alkole bağlı sirozdan ölmemiştir. Bu kesindir ve hiçbir şekilde tartışmaya açık değildir. Bizim Atatürk'ü çok iyi bilen insanlarımız eminim bu bilgiden de haberdarlardır. Neden böyle söylediğime gelecek olursak, alkole bağlı sirozda karaciğer küçülmektedir ama Atatürk'ün karaciğerinde hiçbir küçülme görülmemiştir, karaciğer büyüklüğünü aynı orantıda devam ettirmiştir. Bunu ben değil kendi doktoru söylemektedir. Atatürk eğer sirozdan öldüyse bu alkole bağlı olmayan hipertrofik siroz yani sıtma yüzündedir. Olayın alkolle herhangi bir bağlantısı bulunmamaktadır.  Bir Bulgar Yahudisi olan ve aynı zamanda 33.Dereceli Farmason(büyük mason, 33 masonlar arasındaki en yüksek derecedir) Avram Benaroyas Türkiye'deki locaların kapatıldığını Moskova'daki bir toplantı sırasında öğrenmiştir. Ve o anın öfkesiyle ağzından şu sözcükler dökülmüştür : “O Sarı Lider ortadan suret-i katiyetle kaldırılacaktır. Mefkuremize imha edici darbe vuranların akıbeti, feci şartlar altında ölümdür!" Buradan da anlaşıldığı gibi mason yapılanması Atatürk'ün infazı için yeşil ışık yakmıştır. Bu döngünün nasıl gerçekleştiğini ise yine aynı kişiden yani Avram Benaroyas'tan öğrenelim. 1 Ağustos 1948 yılında Yunan Halkın Sesi gazetesinde aynen şunları yazmıştır : “İlk anlarda Kemal Atatürk’ü silahla ortadan kaldırmayı düşündük. Ancak, doktorlarımız Atatürk’ün ölümünün ani oluşunu tehlikeli gördüklerinden, Kremlin’in istediği ‘esrarengiz ve kendine göre esrar arz edecek ölüm’ kararına uyduk. Mason biraderler cemiyetimiz kapatıldıktan sonra hiçbir şey olmamış gibi O’nun her hareketini alkışladılar. Zamanla O’nun etrafında bir çember vücuda getirdiler ki; Sarı Lider, kendiliğinden bu çemberin içine girip hayatını bize teslim etti. 1937 yılı ortalarında, ismini açıklayamayacağım bir doktor bazı şöhretlere dayanarak Atatürk’e ilk darbeyi sinir organlarını zaafa düşürmek suretiyle indirdi. Böylelikle gösterdiği tedavi usulü, Atatürk’ün sinir organlarını felce uğrattı. Atatürk’te zaman zaman burun kanamaları, baş dönmeleri, istifralar karşısındaki arkadaşı tanımamazlıklar kendini göstermeye başladı.” Değinmemiz gereken bir nokta var o da şudur ki : Atatürk'ün ölümünden hemen sonra İsmet İnönü'nün cumhurbaşkanı statüsüne getirilmesidir. Atatürk 10 Kasım da ölmüş, 11 Kasım da ise İsmet İnönü cumhurbaşkanlığına atanmıştır. Tüm bu ölüm olayının organize edilmesinde bir Türk mason büyük rol oynamıştır. Mustafa Hakkı Nalçacı ismindeki Türkiye'nin en büyük ikinci mason lideri olan bu kimyager, mason localarının kapatıldığı haberini aldığı an Moskova'da soluğu almıştır ve Benaroyas ile işbirliği içinde tezgahı düzenlemiştir. Atatürk'ün otopsisinin hiçbir zaman yapılmadığının kara kalemlerle altını çiziyorum.”








7.   Atatürk’ten sonra Türkiye ve PKK’yi yaratan odak

(Abdullah ÖCALAN’ın dilinden) PKK ve TC Genelkurmayı arasındaki organik bağ :