Gönderen Konu: Atatürk'ün son günleri ve ölümü  (Okunma sayısı 2101 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı İsra

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 7491
Atatürk'ün son günleri ve ölümü
« : 10 Kasım 2012, 03:56:43 »

Atatürk, 1937 başından itibaren çeşitli rahatsızlıklar duymaya başlamıştı. Yüzü solmuş, sinir dengesi bozulmuştu. İştahsız ve halsizdi. Burnu kanıyor, vücudu kaşınıp yer yer kabarıyordu.

Bizim doktorlar teşhis koyamamışlardı. Her ne kadar, "Beni Türk doktorlarına emanet ediniz" demişse de, Başbakan Celal Bayar'ın teklifi üzerine, Fransız doktor Fissenger'in çağrılmasına razı oldu.

28 Mart 1938'de Ankara'ya gelen Profesör Fissenger, hastasını muayeneden geçirdi. Durum iyi değildi. Deniz havası önerdi. Bunun üzerine Atatürk İstanbul'a nakledildi ve 1 milyon 250 bin Dolar'a (bu miktar, satın alma paritesi açısından, bugünkü parayla yaklaşık 30 milyon TL'ye eşdeğerdir) satın alınan Savarona Yatı emrine tahsis edildi. Fakat sadece altı hafta kullanabilecekti.

Hastalık ilerliyor, karnı sürekli su topluyordu. Fissenger bu kez İstanbul'a çağrıldı. Atatürk'ün karnında toplanan su alındı. Belli bir süre rahatladıysa da tekrar karnı su toplamaya başladı. Bu kez Viyana'dan Dr. Eppinger'le Almanya'dan Dr. Bergmann çağrıldı. "Siroz" teşhisi kondu.

8 Kasım 1938 günü Atatürk'ün hastalığı arttı. Bu sırada başında yaver Hasan Rıza Bey (Soyak) vardı. Ona bakarak birkaç kez saatin kaç olduğunu sordu. Odaya Dr. Neşet Ömer Bey girdi. Muayene etmeye başladı. Bir ara "Dilinizi göreyim efendim" diye seslendi. Atatürk dilini yarıya kadar çıkardı. Neşet Ömer Bey, "Biraz daha uzatınız efendim" diye seslenince, Atatürk, "Ve aleykümselam" dedi, gözlerini kapattı. Bu son sözleri oldu, bir daha komadan çıkamadı.

Bazı iddialara göre Atatürk gece ölmüş, fakat gecenin bir vakti milleti saygı duruşuna kaldırmak mümkün olmayacağından, Celal Bayar'ın isteği doğrultusunda, resmi ölüm saati olarak 09.05 belirlenmişti.

Cenazeye otopsi yapılmadı. Sadece, Ankara Gülhane Askeri Tıp Akademisi Patolojik Anatomi Profesörü Prof. Lütfi Aksu tarafından tahnit edildi, özel bir tabuta yerleştirildi ve Dolmabahçe Sarayı'nın muayede salonunda katafalka konuldu.

Cenaze orada dururken, yönetenler Atatürk'ün cenaze namazını tartışıyordu: Kılınmalı mıydı, kılınmamalı mıydı? İkiye bölündüler. Kimisi Atatürk'ün farklı bir inanca sahip olduğunu söylüyor, cenaze namazına karşı çıkıyordu. Kimisi kılınması gerektiğini savunuyordu.

O sırada Atatürk'ün kızkardeşi Makbule Hanım'dan, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak'a bir telefon geldi: Aile, dini merasimin eksiksiz yapılmasını istiyordu. Ama bu kez de, "Laik Cumhurbaşkanı'nın cenazesi camiden kalkmamalı" diyenler devreye girmişti...

Sonunda Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Şerafettin Yaltkaya devreye girdi: Namazın herhangi bir yerde kılınabileceğini söyledi. Böylece Atatürk'ün cenaze namazı 19 Kasım 1938 sabahı saat sekizi on geçe Dolmabahçe'de, Yaltkaya'nın imamlığında kılındı. Tekbirler "Allahu ekber" yerine Türkçe "Tanrı uludur" sözleriyle başladı, "Esselâmu aleyküm" selamı yerine, yine Türkçe "Esenlik üzerinize olsun" diye bitirildi.

Cemaat nöbetçilerden, müstahdemlerden, nöbet bekleyen generallerden, kısacası o sırada sarayda bulunanlardan oluşmuştu.

Tam dört dakika süren namazdan sonra tabut generaller tarafından sarayın avlusuna çıkartılıp top arabasına yerleştirildi ve Sarayburnu'na götürüldü. Yavuz Zırhlısı'na yüklenip önce İzmit'e oradan da trenle Ankara'ya ulaştırıldı.

21 Kasım 1938'de Etnoğrafya Müzesi'ndeki katafalka kondu. Nihayet 31 Mart 1939 Cuma günü saat 14.00'te Etnoğrafya Müzesi'nde hazırlanan geçici kabrine defnedildi.

1944'te başlatılan Anıtkabir inşaatı, ancak 1953'te bitmişti. Atatürk geçici kabrinden 10 Kasım 1953'te alındı, Anıtkabir'de tekrar toprağa verildi.

Her 10 Kasım sabahı, matem gününe uygun olmadığı için, beyaz yakalığı çıkarılmış siyah önlüğünün içinde üşürken somurtan çocuğu hatırlarım.

Somurturdu, çünkü Başöğretmen Hikmet Bey, 10 Kasım'larda, öğrencilerine gülmeyi yasaklamıştı.

Yavuz Bahadıroğlu