Gönderen Konu: Ayna Karşısında Güllü Mükâleme  (Okunma sayısı 1084 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9227
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Ayna Karşısında Güllü Mükâleme
« : 06 Mayıs 2015, 14:20:54 »

Ayna Karşısında Güllü Mükâleme



-Stresle başa çıkamıyorum. İş hayatı yorucu, bir de aileme zaman ayırmam gerekiyor. Pazar, market, ulaşım, eğitim harcamaları derken belim bükülüyor. Ek iş yapmam gerekiyor. Öyle işte. Gün bitiveriyor. Ben zaten günden önce tükenmiş oluyorum.

– Konuş konuş! Açılırsın.

– Eve yorgun, yorgun ne kelime bitmiş hâlde dönüyorum. Sonra evde bekleyenler var, beni bekleyenler, elimde hediye paketleriyle, benden güler yüz bekleyenler. Sohbet isteyen eş, oyunda ebe olmamı uman çocuklar. Benimse konuşmayı bırak dinlemeye kudretim, oynamak şöyle dursun oyun seyretmeye mecâlim almamış oluyor.

– Bu yüzden mi taranmadığın halde ayna karşısındasın bugün? Benimle konuşmak için, öyle mi?

– Gidecek kimsesi yoksa kendine gelmeli insan! Bu yüzden karşındayım, karşımdayım.

– Doğru yerdesin. Dertleriyle yüzleşmeli insan, kendiyle halleşmeli zaman zaman. Derdin kaynağı kendiyse devâsı da kendidir insanın. Stresliyim diyorsun, gergin olduğunu söylüyorsun. Bütün bunlar çevrenden değil, senin olup bitene verdiğin tepkiden böyle.

– Suçlu benim yani?

– Suçlu da sensin mağdur da. Bir günden bir gün böyleyken böyle deyip de el attığın hangi iş yarım kaldı? İstersen yaparsın, o kadar. Kendine neşe katabilirsin.

– Konuştukça geriliyorum bak.

– Bakman gereken bunca boğaza, yapman gereken onca işe rağmen herhalde bir ülke yöneten sultandan daha gergin değilsindir.

– Sultan dediğin elini sıcak sudan soğuk suya sokmayan insan demektir.

– Sen öyle zannet. Özi Kalesi düşünce kendi de hasta düşüp vefat eden sultanı unuttun galiba. Onun dedelerinden Yavuz’u hatırla. “Pâdişâh- ı âlem olmak bir kuru kavgâ imiş / Bir velîye bende olmak cümleden evlâ imiş” derken yakındığı neydi? Sonra onun da dedelerinden Fatih’i düşün. Niçin tâcı tahtı bırakıp derviş olmak istemişti?

– Dertleri büyük, işleri zordu onların. Ama büyük başın derdi büyük olur, Allah dağına göre kar verir.

– O vakit dağ gibi dik durmasını bil. işini de evini de bağ gibi çiçekle doldur. Fatih öyle yapmış. Toplarla dövüp kabuğunu kırdığı şehrin yumuşak yerlerine dikkatle uzatmış ellerini. Sarayının bahçesinde güller yetiştirmiş. Gül diktirmemiş, gül dikmiş elleriyle. Stresin nev-zuhur bir hastalık olduğunun sananların aksine o en büyük derdi, milletin emanetini omuzlayan bedenini, en kadim stresi taşıyan yüreğini gül bahçesine taşımış. Oradan aldığı huzuru milletine pay etmek üzere dönmüş işine gücüne.

– ilacım gül mü, gül suyu mu?

– Dermanın bahçede değil, bahçıvanlıktadır. Fatih, padişahlığın külfetini bahçıvanlığın zahmetiyle dengelemeye çalışmış. Yapacağın iş sanatkârlık. Gül yetiştirmek, genzine gül dolmak, gül kokmak, gül olmak. Sonra hep gül kalmak, her şeyi gül kılmak. Şu yalan dünyada hakiki davete kulak vermek, hakiki kokulara burun kesilmek. Ekmek kavgasından gül devşirmek. Herkes geçim derdindeyken herkesle gül gibi geçinip gitmek…

– Gül yetiştirmem ben bu telaş içinde! Bahçem de olsa yetiştirmem! Ama bak arada bir, arada bir derken senede bir, elimde güllerle gelirim eve. Hem de sahici güllerle.

– Kabul o da bir şey, o da bir şey ammâ bize çok şey lâzım. Dert büyük.

– Bu devirde nerede gül yetiştireceğiz? Bağ mı kaldı bahçe mi? Sonra yağmurlar balkonumuza değiyor mu? Her evde balkon bulunuyor mu? Hem duman, is, egzoz kokusu güle zulüm değil mi? Boynu bükük kalacağına boy vermese daha iyi olmaz mı?

– Çocuklar gül gibi yetiştirilemez mi peki? Oğluna “aslanım, koçum, yiğidim”, kızına “biriciğim, prensesim” demeyi biliyorsun. Onların gözünde kralsın. Krallığı bırakıp sultan olamaz mısın? Onları, gülleri yetiştiren sultan? Onlarla, güllerinle, gül suyu ikramına vesile merasimler tertip edemez misin? Gül büyütemedin hadi, gül de mi çizemezsin? Gül de mi kokamazsın? Dört bir taraftan kuşatıldığını hissettiğin anlarda gülün ıtrını ayrı, rengini ayrı, zarâfetini ayrı, tarâvetini ayrı taraflara aksettirip bu cendereden kurtulamaz mısın?

– Tarâvet?

– Tarâvet mi ne? Açıp sözlüğe bakamaz mısın?

– Baksam da bulamam ki.

– ‘Tarâvet’ sözlükte yok mu? Daha büyük, eski kelimelere daha sâdık bir sözlük bulamaz mısın? Kalın kitapları koyacak yerin de yoktur senin. Bir kütüphane alamaz mısın? Sultanın gül bahçesine kitaplardan yol bulup o bahçenin hayal misafiri olamaz mısın? Kitaplar derdine derman olmuyorsa ‘kişi kendinin doktorudur’ deyip sadra şifâ kitaplar yazamaz mısın?

Öfken de ruhi çöküntün de hırsın yüzünden. Öyle bir açlık içindesin ki miden kazınıyor

ve sen meyveleri sebzeleri avuçlamış midene bastırıyorsun. Oysa onların midene ulaşması için zamana ve bir yola ihtiyacı var. Doğrudan midene sokamazsın onları, ağzında çiğneyip çiğneyip yutmalısın.

Ekmeğini taştan çıkarıyorsun ya öfkeni de taştan çıkar bakalım geride ne kalacak? Taş eksildikçe, fazlalıklarından kurtuldukça alttaki güzellik, ince mermer işçiliği kendini gösterdikçe kendine gelecek misin gelmeyecek misin?

Taşı deştikçe yumuşayacaksın. Taştan suya döneceksin, suyu koyultacak, ona taraklarla, fırçalarla, bizlerle renk renk çiçeklerden bir suret verecek, üzerine kâğıtlar kapatacak, onları çekip çekip alacaksın. Bu şekilde, bu şekille, seni boğan duvarlara başka suret, başka ışık aksettireceksin. Beyaz eşyanın renkten renge girdiği dünyada, girdiği her renge rağmen o rengin türlü fotoğraflarla, mıknatıslı hediyeliklerle örtüldüğü mutfaklar için desen desen buzdolabı, bulaşık makinesi kapakları düşleyeceksin. Yazarken hattat kesileceksin. iç huzurunu caddelere sokaklara yansıtmak için trafik levhalarının çerçevelerini bile ince ince işleyesin gelecek.

– Seni duyan da sanatkârlar hepten mesut insanlar zannedecek. Hiç mi okumazsın be adam, onlardan dertlisi mi var?

– Doğru dersin lâkin onların derdi bazen anlatamamak, bazen anlaşılamamaktır. Herkes bir nebze sanatkâr olsa, herkes bir derece incelse aynı dilden konuşmaya başladıkça halleşmek kolay, anlaşmak basit, anlatmak keyifli olacak. Sesler kısılacak, öyle ki kalemin kâğıda dokunmasından zuhur eden nağmeleri işitecek kulaklar. Sesler kısıldıkça kokular, renkler açılacak en güzelinden. Gülkurusu, vişneçürüğü, zeytin yeşili, devetüyü, camgöbeği, fuşya, mürdüm, tirşe. Adı kulağa hoş gelenin kendi göze nasıl geliyor, onun farkına varılacak. Kadını elinin hamuruyla, erkeği elinin çamuruyla huzuru yoğuracak. Düşmansız bir savaş, kayıpsız bir zafer yaşanacak. Bir yolculuk ki sende başlayıp sende bitecek. Var mısın?

– Bilmem ki. Şaşırdım kaldım. Ne kadar dolmuşum, ne kadar olmuşum bilemedim şimdi. İstirahat tavsiye etmiyor, acı veren yorgunluğa karşı saâdet bahşeden bir telâşı salık veriyorsun. Bu da strese soktu beni, kaçayım derken ondan.

– Stresten kaçmak kendinden kaçmak olmuş, nereye gidebilirsin ki? İçini dökeceksen de içine dökeceksin. İçine dönecek, gözünü yumacak, gönül sultanlarının huzurunda huzuru bulacaksın. Kalbine gül rengi bir saâdet yerleşene kadar koşturmayı bırakacaksın. Koşturmanın “boş durma” olduğunu o anda anlayacaksın. Dille ifâde edilemeyen hâli böyle yaşayacaksın. Tek bu tarafta değil ya, öbür tarafta da kaale alınmak meselesi var. Stres yaşayacaksan da onun için yaşayacaksın. Gözyaşları içinde hem de. Gül yanaklarına su vermek için. Bak gözlerin doldu şimdiden. Kendinden geçmeye başladın. Ne güzel konuşuyorduk, birden neden kapattın ışıkları? Nereye gidiyorsun?

Kime gidiyorsun?

– Gül’e gül’e!


İdris EREN | 01 Mayıs 2015 | http://insanvehayat.com/ayna-karsisinda-gullu-mukaleme/