Gönderen Konu: Nasihat edilmekten hoşlanırlardı  (Okunma sayısı 4153 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6600
Nasihat edilmekten hoşlanırlardı
« : 20 Eylül 2008, 09:51:41 »


Allah adamları, birbirlerine çokça nasihat ederler ve kendilerine yapılan nasîhatları da hüsn-i kabul ile karşılarlardı. Nasihat edene memnuniyet ve şükranlarını bildirirlerdi. Ken­disine nasihat edene ömrü boyunca iyilik de etse, onun hakkını ödemiş saymazdı. O bilirdi ki, uhre­vî hizmetlerin karşılığı, dünyevî şeylerle ödenemez.

Bunun için İslam büyükleri nasihata, dini öğretmeye çok önem verirlerdi. Çünkü, dinimizin temeli, imanı, farzları ve haramları öğrenmek ve öğretmektir. Allahü teâlâ, peygamberleri bunun için göndermiştir.

Nasihat edilmez, din öğretilmezse, İslamiyet yıkılır, yok olur. Allahü teâlâ, Emr-i maruf yapmayı emrediyor. Yani, benim emirlerimi bildiriniz, öğretiniz buyuruyor. Nehy-i münker yapmayı da emrederek, yasak ettiğini bildirdiği haramların yapılmasına razı olmamamızı istiyor. Âyet-i kerimelerde mealen buyuruluyor ki:

“Kendinizi ve aile efradınızı Cehennem ateşinden koruyun!” (Tahrim 6)

“İçinizde, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten sakındıran bir cemaat bulunsun. İşte bunlar, kurtuluşa erenlerdir.” (Âl-i İmran 104)

“Nasihat et, çünkü nasihat, müminlere elbette fayda verir.” (Zariyat 55)

Adamın biri, Hasan Basrî hazretlerine,  “Bana nasihat ediniz!” demiş. O da demiş ki: “Kardeşim, her nerede olursan ol, Allah'ın emrini aziz ve şerefli bil ki, Allah da seni aziz ve şerefli kılsın.”

Birisi, Ömer bin Abdülaziz’e : “Bana nasihat ediniz!” demiş. O, buyurmuş ki : “İyi kimselerle oturup kalktığı halde hiçbir fayda sağlamayanlardan veya, gü­nahkârları kınadığı halde kendisi günahlardan sakınma­yanlardan olma! Açıkta şeytana lânet edib de gizlide ona itâat edenlerden de olma sakın!”

Yine adamın biri, Fudayl bin İyâd hazretlerine gelmiş: “Bana nasihat ediniz!” demiş. Fudayl de “Baban sağ mı?” diye sormuş. Adamın “Öldü!” cevabını vermesi üzerine Fudayl: “Haydi beni terkedin. İyi bilin ki, babasını elleri ile kabre koyduktan sonra başkalarının nasihatına muhtaç olan bir kimseye, hiçbir nasihat fayda vermez!”

Adamın biri, İsâ aleyhisselâm'a : “Bana öğüt veriniz.” demiş. O da şu mukabelede bulunmuş : “Siz, size verilen öğütlerden daha ne zaman faydalanacaksınız? Doğrusu, öğüt verenleri haylice yordunuz.”
 
Mehmet Oruç

*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6600
Önce kendine nasihat et!
« Yanıtla #1 : 21 Eylül 2008, 12:15:03 »
İslam büyükleri bildikleri iyi ve doğru şeyleri, bilmeyenlere, en güzel tarzda öğretirlerdi. Çünkü ilmin zekatı, bilmeyenlere ilmi öğretmekle ödenir. Emr-i maruf ve nehy-i münker yapan, tavsiye ettiği iyi şeyleri kendi yapmalı, kötü olarak bildirdiği şeyleri kendisi işlememelidir! İşlerse sözü tesirli olmaz. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki: “İnsanlara iyiliği emreder de, kendinizi unutur musunuz!” (Bekara 44)

Allahü teâlâ, İsa aleyhisselama, “Önce kendine nasihat et, eğer kendin bu nasihati tutarsan, kendin bunu yaparsan, başkalarına da söyle! Kendin yapmazsan benden utan” buyurdu. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki: “Rabbinin yoluna hikmet ile, güzel öğütlerle çağır! Onlarla en güzel şekilde tartış!” (Nahl 125)

Adamın biri, Hasan Basrî hazretlerine gelip : “Bana nasihatta bulununuz!” demiş. O da şunları söylemiş : “Sakın günah işleme. Aksi halde kendini ateşe atmış olur­sun. Halbuki sen, bir kimsenin pireyi ateşe attığını gör­sen, iyi karşılamazsın O halde, her gün kendini defalarca ateşe atmayı nasıl iyi karşılarsın?”

“Bana öğüt veriniz!” diye müracaatta bulunan bir ada­ma, Abdullah bin Mübârek hazretlerenin nasihati da şöyle olmuştur : “Kardeşim, fuzûlî olarak sağa-sola bakmayı bırak ki, huşû' ehli olasın. Fuzûlî lâkırdıları bırak ki, hik­met ehli olasın. Fuzûlî yiyip-içmeyi bırak ki, ibadet ehli olasın. İnsanların ayıplarını araştırmayı da bırak ki, kendi kusurlarına muttali olasın. Allah'ın zâtı hakkında ileri­geri konuşmaları da bırak ki, şüphe ve nifak hastalıkla­rından kurtulasın!”

Muhammed bin Sirîn hazretleri de kendisine “Bana na­sihat ediniz!” diye müracaatta bulunan bir adama şunları söylemiştir : “Sakın hiçbir kimseye haset etme. Zira o adam, cehennemliklerden biri ise, sonu cehenneme varacak olan fânî dünya nimetleri hakkında ona nasıl haset ede­ceksin? Eğer cennetliklerden biri ise, bu takdirde ona uy­malı ve imrenmelisin. Haset etmene yine mahal yoktur! Senin için hayırlı olan da budur!”

Ebü'd-Derdâ hazretleri de, kendisinden nasihat isteyen birine verdiği karşılıkta : “Gizli amellerinin açığa çıkacağı günü asla unutma!” bu­yurmuştur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

“Bir Müslüman, arkadaşına, hidayetini arttıracak veya onu tehlikeden kurtaracak hikmetli bir sözden daha iyi bir hediye veremez.”

Mehmet Oruç
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6600
İyi kimseler gibi amel etmedikçe
« Yanıtla #2 : 27 Eylül 2008, 00:22:29 »
İslam büyükleri, nasihat edecek, emri marufta bulunacak kimsenin öncelikle kendisinin ettiği nasihata uygun yaşamasının şart olduğunu bildirmişlerdir.

Hasan Basrî hazretleri adamın birisinin : “Kişi sevdiği ile beraberdir.” dediğini işitmiş ve ona demiş ki : “Ey kimse, bu söz seni aldatmasın. Sen, iyilerin ameli gibi amelde bulunmadıkça, onlara eri­şemezsin. Zira yahudî ve nasranîler peygamberlerini sev­dikleri halde, cennette onlarla beraber değillerdir. Çünkü peygamberlerine muhalefet etmiş ve onların amellerin­den ayrılmışlardır. Ben, kendilerine, “Herkes azığını ha­zırlasın, göç var!” diye nidâ olunduğu halde, oturup gü­lüşmekte olanların aklına şaşarım! Elbette bineği gece ile gündüz olanın göçü, kendisinin haberi olmaksızın devam etmektedir!”

Süfyan bin Uyeyne hazretleri, kibirli olannın nasihatının faydasız olacağını söylerdi. Bir gün kendisinden nasihat isti­yen bir adama şunları söylemiştir : “Kibirlenmekten ve haksız yere insanların mallarını yemekten sakın. Bil ki, insanlara karşı büyüklük taslıyan alçalır. Halkın malını yağma eden de, fakir düşer.”

Nasihat edenin, emr-i maruf yapanın, ilmi ile âmil olması gerekir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “İsrâ gecesinde, (Miraca çıktığım gece) ateşten makaslarla, dudakları kesilen insanlar gördüm. Kim olduklarını sordum. Onlar da, “İyiliği emreder, kendimiz yapmazdık. Kötülükten nehyeder; fakat kendimiz sakınmazdık” diye cevap verdiler.”

Allah adamları, bir kimsenin kusurunu, emr-i maruf için de olsa, herkesin önünde söylemezlerdi. Ortaya konuşurlardı. Çünkü, kusurlarını gizlemek gerekir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Kim arkadaşının aybını örterse, Allahü teâlâ da kıyamet günü, onun aybını örter. Kim de, müslüman arkadaşının aybını açığa vurursa, Allah da onun aybını açığa vurur. Hatta evinde bile onu rezil eder.”

Birisine nasihat ederken, yaptığının yanlış olduğunu bildirilirse onun, cahil, bu hususları bilmeyen biri olduğunu söylemiş oluruz. Bu da  karşımızdakini üzer.Kalbi kırılır.

İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Hiçbir insanın kalbini incitmemelidir! Kalb kırmaktan pek sakınınız! Allahü teâlâyı en ziyade inciten, küfürden sonra, kalb kırmak gibi büyük günah yoktur.

Mehmet Oruç
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6600
Herkese nasihat etmezlerdi
« Yanıtla #3 : 27 Eylül 2008, 23:52:36 »
Allah adamları, herkese nasihat etmezlerdi. Yapacakları nasihat ve tav­siyelerini ancak kabûlünü umdukları, iyi karşılanacağını zannettikleri kimselere yaparlardı. Aksi halde nasihat vermek­ten sarf-ı nazar ederler; elverişli ve uygun tarafından bir yolunu buluncaya kadar tehir ederlerdi.

Hamid el-Leffâf hazretleri buyurdu ki: “Ey kardeş, sakın kabulünü ummadığın takdirde bir kimseye nasihatta bu­lunma. Aksi halde, bu nasihatin, gücünün fevkinde sana zarar getireceğini bil. Ve sakın şu zamanda riyâset, reislik pe­şinde koşma. Zira herkes kendisini allâme-i cihan ve ebû fülân zannetmektedir. Sakın her kişiye de uyma. Zira za­manımızda hevaî temâyüller alabildiğine yayılmıştır. Hiç­bir kimseye sır açma. Bil ki, emânetlere hiyanet edildiği bir zamanda yaşıyorsun.”

İmam-ı Şarani hazretleri buyurdu ki: “Bir gün, zamanımızın şeyhlerinden birine, zâlimlerin sofra­sına oturmaması hakkında biraz öğüt vermiştim. Bu, onunla benim aramda idi. Yanımızda başkası yoktu. Böy­leyken uzun süre benimle konuşmadı. Eğer ona, baş­kalarının yanında öğüt vermiş olsaydım, kimbilir ne ka­dar kızacak idi.”

Faydası olmayacağı ve zarar geleceği bilindiği halde, her günah işleyene, nasihat etmeye,  emr-i maruf yapmaya kalkmak doğru değildir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

“Allahü teâlâ, kıyamet günü, bir kuluna, günah işleyeni gördüğü zaman niçin engel olmadığını soracak, o kimse de, "Onun zararından, düşmanlığından korktum, senin af ve mağfiretine güvendim" diyecek (ve mazur görülecek) tir.”

Söz ile nasihat etmek zordur. Herkesin işi değildir. Bunun için  (Emr-i maruf) ve (Nehy-i münker) yapmayı dini kitap vererek yapmak daha kolaydır. En azından insanı vebalden kurtarır. Bu şekilde, Ehl-i sünnet itikadını yayanlar cihad sevabına ortak olur. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: “Allah yolundaki bir mücahidi giydirip kuşatan veya onun çoluk çocuğunun ihtiyaçlarını gören harbe gitmiş gibi sevaba kavuşur.”

Abdülgani Nablusi hazretleri buyuruyor ki:

“Söz ve yazı ile emr-i maruf âlimlerin vazifesidir. Kalb ile, dua ederek günah işleyene mani olmaya çalışmak da her müminin vazifesidir. El ile müdahale ise devletin vazifesidir.”

 
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6600
Nasihat etmede üç şart
« Yanıtla #4 : 27 Eylül 2008, 23:53:56 »
Herkes nasihatta, emri marufta bulunamaz. İslam büyükleri, başkalarına nasihatta bulunabilmek için üç şartın bulunmasının lazım olduğunu bildirmişlerdir: İlim, Akıl ve İhlas.

İlim sahibi olmalıdır. Anlatacağı iyiliğin iyi, kötülüğün kötü olduğuna dair muteber kitaplardan delili bulunmalıdır! Sabretmesini bilmelidir! İlmi noksan olan, tebliğ edeceğini kendisi bilmeyen ve kendi tatbik etmeyen, başkalarına doğruyu nasıl öğretebilir? Tecrübesi de yoksa, birçok yanlışlıklar yapar. Fayda yerine zarar verir.

Akıl sahibi olmalıdır. Bir kimsenin aklı az ise, nakli anlamakta aciz ise, ilmi de noksan olur. Ahmak, hizmet ediyorum diye uygunsuz işler yapar. İlm-i siyaseti bilmeyen, yumuşak söylemeyen, insanları idare etme sanatından uzak olan kimse de, fitneye sebep olur. Rıfk ile konuşmalıdır. Akıllı kimse, rıfk ile konuşur. Rıfk yumuşaklık demektir. Katılığın tersidir. Sert ve kaba konuşan, fitneye sebep olur. Hilm ile tatlılıkla söylemeli, şefkatle muamele etmelidir.

Bir vaiz, zalim sultan karşısında doğruyu söylemek en büyük cihad diye, Halife Memun’a, sert sözlerle nasihat vermeye başladı. Halife, “Ey vaiz, Allahü teâlâ, senden iyisini, benden kötüsüne gönderdiği halde, o, yumuşak konuştu” dedi. Vaiz, “Benden iyi ve senden kötü olan kimdir?” dedi. Halife, “Benden kötü olan Firavun’dur, senden iyi olan da Musa aleyhisselamdır” dedi. Allahü teâlâ da, Hz. Musa’ya, Firavun’la konuşurken yumuşak konuşmasını emretmiştir. (Tâhâ 44). Ahirette Firavun, “Bana sert hareket edildiği için, kabul edemedim” diyemeyecektir.

İhlaslı olmalıdır. İhlas yoksa, yaptığı işleri sırf Allah rızası için yapmıyorsa, dünya menfaatleri için yapıyorsa, o işin hayrı olmaz.

İnsanın gördüğü günah işleyen herkese nasihat etmesi gerekmez. Bundan dolayı günaha girmez. İlim sahibi birine, biri, lüzumlu dini bir sual sorsa, o da bunu bildiği halde, hiç bir mazeret yokken gizlerse, işte o zaman günah işlemiş olur.

Âlimlerin, güçleri yettiği kadar, fitneye sebep olmadan idarecilere, emr-i maruf yapması gerekir. Bir hadis-i şerifte de buyuruldu ki: “Cihadın en kıymetlisi, zalim sultan yanında, hak yolu gösteren bir söz söylemektir.”

Emr-i maruf yaparken, fitne çıkarmamaya çok dikkat etmelidir. Zarar geleceği bilinirken, günah işleyene nasihat edilmez.
 
Mehmet Oruç
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6600
Gıda gibi olan insan
« Yanıtla #5 : 01 Ekim 2008, 11:48:53 »
İnsanlara nasihat edecek, emri marufta bulunanacak kimsenin insanları iyi tanıması lazımdır. İnsanları tanımayan, onların hallerine göre davranmayan sıkıntıya düşer, fayda yerine zarar meydana gelir.

İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki: “İnsanlar üç kısımdır: Birinci kısmı gıda gibidir. Herkese, her zaman gerekir. İkincisi ilaç gibidir. İhtiyaç zamanında gerekir. Üçüncüsü, hastalık gibidir. Bunlara ihtiyaç olmaz. Fakat, kendileri bulaşırlar. Bunlardan kurtulmak için, dinimizin emrettiği şekilde müdara etmek gerekir.”

Nasihatta insanların bu halleri gözetilmelidir. Emr-i maruf yapmak, güvenlik kuvvetlerine karşı gelmek ve isyan etmek, dövmek, yıkmak, kırmak, sövmek demek değildir. Böyle şeyler yapmak, fitne çıkarmak, yani bölücülük olur. Müslümanların ezilmesine, hapse girmesine ve din, iman bilgilerinin yasak edilmesine yol açar. Böyle fitne çıkarana Peygamber efendimiz lanet etmiştir.

Kendisine veya başkalarına zarar gelme korkusundan dolayı iyiliği emretmek ve haramı men etmek mümkün olmazsa, böyle durumlarda fitneye mani olmak için susmak gerekir. Buna müdara denir. Fitne zamanında, ineğe tapanların yanında, ineğin ağzına ot vermeli, onları kızdırmamalıdır. Müdara, İslamiyet’in dışına çıkmadan, dini veya dünyayı zarardan kurtarmak için, dünya menfaatinden vermek, gönül almaktır.

Müdahene, gönül alırken, İslamiyet’in dışına çıkmak, günaha girmektir. Günah işleyene tatlı sözle öğüt verilir. Dinlemezse, fitne çıkacak ise susulur. Kötü söylenmez.

Kur’an-ı kerimde mealen buyuruldu ki:

“Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağır! Onlarla en güzel şekilde tartış!” (Nahl 125)

Kâdı zâde Ahmed efendi buyuruyor ki: El ile, güç kullanarak emr-i maruf ve nehy-i münker yapmak, yani günah işleyene mani olmak; hükümetin vazifesidir. Söz ile, yazı ile cihad etmek, âlimlerin vazifesidir. Kalb ile dua etmek ise, her müminin vazifesidir.

Faydası olacaksa, bu vazifeleri yapmak vacip olur. Fitneye sebep olacağı umulursa, terk etmek vacip olur. Fitne bulunan yere zaruretsiz gitmek caiz değildir. Eğer dinini korumak için hicret ederse, güzel olur. Cennete girmeye layık ve şefaate mazhar olur.

 
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6600
Nasihat etmeyen bizden değildir!
« Yanıtla #6 : 01 Ekim 2008, 11:49:53 »
Nasihatlerin, çeşitleri, öncelikleri vardır. İslam büyükleri nasihatların dört çeşit olduğunu bildirmişlerdir.

Allahü teâlâ için nasihat:  Allahü teâlânın var olduğunu, bir olduğunu, bütün kemal ve cemal sıfatlarının Onda bulunduğunu, Ona layık olmayan sıfatların, ayıpların, kusurların Onda bulunmadığını, halis niyet ile Ona ibadet etmek gerektiğini, gücü yettiği kadar

Onun rızasını almaya çalışmasını, Ona isyan edilmemesini, Onun dostlarına muhabbet, düşmanlarına muhalefet edilmesini, Ona itaat edenleri sevmeyi ve isyan edenleri sevmemeyi, nimetlerini saymayı ve bunlara şükretmeyi, bütün mahluklarına acımayı, Onda bulunmayan sıfatları Ona söylememeyi bildirmek, Allahü teâlâ için nasihat etmek olur.

Kur'an-ı kerim için nasihat: Kur'an-ı kerimde bildirilenlere inanmayı, emredilenleri yapmayı, kendi aklı ile, görüşü ile uydurma tercümeler yapmamayı, onu çok ve doğru olarak okumayı, ona abdestsiz el sürmek caiz olmadığını, insanlara bildirmek, Kur'an-ı kerim için nasihat etmek olur.

Resulullah için nasihat: Muhammed aleyhisselamın bildirdiklerinin hepsine inanmak, hepsini beğenmek gerektiğini, Onun sünnetlerini yapmayı ve yaymayı, Onun güzel ahlakı ile huylanmayı, Al, Eshabını ve ümmetini sevmeyi bildirmek, Resulullah için nasihat olur.

İnsanlar için nasihat: İnsanlara dünyada ve ahirette faydalı olan şeyleri yapmak ve zararlı olan şeyleri yapmamak gerektiğini ve kimseye eziyet etmemeyi, kalb kırmamayı, bilmediklerini öğretmeyi, kusurlarını örtmeyi, farzları emretmeyi, haramlardan nehyetmeyi, bunların hepsini tatlılıkla bildirmeyi, küçüklere merhamet, büyüklere hürmet edilmesini, kendilerine yapılmasını istemediklerini başkalarına da yapmamalarını, onlara bedenleri ile, malları ile yardım edilmesini bildirmek de, bütün insanlar için nasihat etmek olur.

İnsanların dünya ve ahıreti saadeti için çalışmayan tehlikededir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Müslümanlara yardım etmeyen, onların iyilikleri ve rahatları için çalışmayan, onlardan değildir. Gece ve gündüz, Allah için ve Kur'an için ve Resulullah için ve devlet reisi için ve bütün müslümanlar için nasihat etmeyen kimse de, bunlardan değildir.”

Mehmet Oruç
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6600
Kötülüklere göz yumanın hali
« Yanıtla #7 : 02 Ekim 2008, 10:34:07 »

Nasihat etmek, dinimizin çok mühim bir emridir. Gücü yeten müslümanlar, hakkı, doğruyu söylemezse, yani emr-i maruf ve nehy-i münker yapılmazsa, o ülkenin başına büyük belaların geleceğini dinimiz haber vermektedir.

İbni Abbas hazretleri, “Ya ResulAllah, içinde iyilerin de bulunduğu bir ülke helak olur mu?” diye sorunca, “Evet helak olur.” buyurdular. Sebebi sorulanca, “Allahü teâlâya isyan edildiğinde iyiler sükut edince, hepsi helak olur.” buyurdular.

Peygamber efendimiz yine kötülüğe mani olmakla ilgili buyurdu ki:

“Allahü teâlâ, bir meleğe, bir kasabanın altını üstüne getirmesini emreder. O melek, bu kasabada hiç günah işlemeyen bir zatın da olduğunu, o zatı kurtarıp kurtarmayacağını sual edince, Cenab-ı Hak, "Bütün şehir halkı ile onu da alt üst et! Çünkü o zat, bana isyan edenlere karşı yüzünü ekşitmemiştir" buyurdu.”

Hz. Âişe validemiz tarafından bildirilen bir hadis-i şerifte de, “İçinde Peygamberler gibi ibadet eden seksen bin kişi bulunan bir ülke azaba maruz kalmıştır. Çünkü onlar, Allah için buğzetmedi, emr-i maruf ve nehy-i münkerde bulunmadı.”

Daha başka hadis-i şeriflerde de, iyiler, kötülükleri önlemeye muktedir iken önlemezlerse, o ülkede azabın umumi olarak geleceği bildirilmiştir. Emri maruf, yiliği emretmek, yaymak demektir. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki:

“İmkanı var iken, emr-i maruf ve nehy-i münker yapmayan bizden değildir”

Nehy-i münker de, kötülükten sakındırmak demektir. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki:

“Şehidden üstün mücahid, emr-i maruf ve nehy-i münker yapandır.”

Kul hakkının en mühimi ve azâbı en şiddetli olanı, akrabasına, aile efradına, maiyetinde olanlara emr-i mârûf yapmamaktır. Komşuya da emr-i mârûf yapmamak en mühim bir kul hakkıdır. Bunlara güler yüz ve tatlı dil ile nasihat edilmelidir!

Komşularının günah işlediklerini görüp de, “Bana ne?” diyerek evine çekilen, uygun bir şekilde onlara nasîhat etmeyen ve kendileri ile görüşmeyen, onların Cehennemden kurtulması için yardım etmeyen mesûl olacaktır. Komşuları böyle bir kimseyi, Kıyâmet günü Allahü teâlâya şikâyet edeceklerdir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Nice kimse, Kıyâmette komşusunun yakasına yapışıp, ‘Yâ Rabbî, buna sor ki, niçin kapısını bana kapadı. Niçin elindeki nîmetlerden bana da vermedi?’ diyecektir.”

 
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6600
İnsanlar dört kısımdır
« Yanıtla #8 : 02 Ekim 2008, 10:35:30 »
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri buyurdu ki: “İnsanlar dört kısımdır:

Dili ve kalbi olmıyan: Kötü dille ve kötü kalbli insanlardır. Bular, günahkâr, dünyâya aldanmış ve ahmak kimsedir. Böyle kimselerden olmaktan ve onlar arasında bulunmaktan sakınmalıdır. Çünkü onlar, azâba uğrayacak kimselerdir.

Dili olup, kalbi olmayan kimse: Bu; güzel, hikmetli konuşur, fakat onunla amel etmez. Sâdece insanları Allahü teâlânın emirlerine da’vet eder. Kendisi ise bunları yapmaktan kaçar. Tatlı ve hoş konuşmalarıyla seni aldatmamaları için onlardan uzak dur. Yoksa onların günahlarının ateşi seni de yakar, kalblerinin pis kokusu seni öldürür.

Kalbi olup dili olmayan kimse: Bu öyle bir mü’mindir ki, Allahü teâlâ onu mahlûkundan gizlemiştir. Ona nefsinin ayıplarını göstermiş, kalbini nûrlandırmış, insanlarla lüzumundan fazla görüşmenin sıkıntılarını, lüzumsuz konuşmanın kötülüğünü ona göstermiştir. Bu, Allahü teâlânın velî kulu olup, Allahü teâlâ onu muhafaza buyurur. Böyle bir kimse ile beraber ol. Onun hizmetinde bulun. Böyle yaparsan, Allahü teâlâ seni sever.

Âlim kimse: İlmi ile amel eder. Bu kimse, Allahü teâlâyı ve âyetlerini, azamet ve kibriyâsına delâlet eden delîlleri bilir. Allahü teâlâ onun kalbine, herkesin bilmediği ince ve derin ilimleri koymuştur. Onun kalbini böyle ilimlere açık kılmıştır. Böyle bir zâta muhalefet etmekten ve ona sırt çevirip ondan uzaklaşmakdan çok sakın. Onun nasihatlerini terk etmekten çok kork.

Nasihat iki şekilde yapılır:

Birincisi, söz, yazı ve her çeşit yayın organı ile yapılanıdır.

İkincisi, hâl ile, İslâmın güzel ahlâkına uyarak, nümûne, örnek olmaktır. Herkese tatlı dil, güler yüz göstermek, kimseyi incitmemek, kimsenin malına, ırzına göz dikmemek, borçlarını ödemek, en tesirli, en faydalı nasîhat yapmak olur.

Bunun içindir ki, “lisân-ı hâl, lisân-ı kalden entaktır” demişlerdir. Yâni hâl ile, yaşayış ile örnek olup, dîni yaymak; söz ile yapılan nasîhatten daha kıymetlidir. İslâmın güzel ahlâkına uygun örnek bir yaşayış, iyilikleri yayıp, kötülüklerden sakındırmanın en güzel yoludur. Mühim bir farzı yapmaktır.

Mehmet Oruç
*~*~* TUĞRA *~*~*