Gönderen Konu: Türk bilim adamlarının büyük keşfi!  (Okunma sayısı 7970 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6599
Türk bilim adamlarının büyük keşfi!
« : 20 Aralık 2008, 01:33:01 »


Türk bilim adamları obezitenin, bir kök hücre hastalığı olabileceğine ilişkin önemli kanıtlar elde etti...

Türk bilim adamları obezitenin, bir kök hücre hastalığı olabileceğine ilişkin önemli kanıtlar elde etti. Organizmada insülin salgılanmasından sorumlu hücreler ile kök hücreleri birleştiren araştırmacılar, kök hücrelerin yağ hücrelerine dönüştüğünü tespit etti.

Bu ön bulguları hayvan çalışmalarıyla desteklemeyi düşünen bilim adamları, yüksek tansiyon, diyabet gibi kronik hastalıkların ana nedeni kabul edilen obezitenin önlenmesine ilişkin yeni açılımlar sağlanabileceğini öne sürdü.

Kocaeli Üniversitesi Kök Hücre ve Gen Tedavileri Araştırma ve Uygulama Merkezi (KÖGEM) Müdürü Prof. Dr. Erdal Karaöz, birçok hastalığın tedavisinde umut olarak görülen kök hücrelerin, aynı zamanda obezitenin de nedeni olabileceğine ilişkin önemli kanıtlara ulaştıklarını bildirdi.

Karbonhidrat ağırlıklı 'kötü' beslenmeyle pankreastan fazla insülin salgılanması sonucu özellikle göbek bölgesindeki yağ oranının arttığını anlatan Karaöz, bunun bugüne kadar obezitenin önemli nedenlerinden biri olarak kabul edildiğini vurguladı.

Ancak bu olayın hangi mekanizmalarla gerçekleştiği, yağ hücresi sayısının mı, yoksa hücrelerdeki yağ oranının mı artırdığı konusunda görüş birliği olmadığını dile getidi. Karaöz, şunları söyledi: "Araştırmalarımızda pankreasın insülin salgılanmasını denetleyerek obeziteyi engelleyecek ipuçları bulduk.

Genetik faktörler obezitede rol oynasa da birey insülün düzeyini kontrol edebilirse obezite önlenebilir. Böylelikle, obeziteye bağlı insülin direnci ve diyabetle sonuçlanabilecek olaylar zincirinin önüne geçilebilir. Bu bulguları hayvan çalışmalarıyla da ortaya koyduğumuzda obezitenin nedenleri arasında kök hücreyi de tartışabileceğimize inanıyorum."

Zaman
〰〰〰〰🐠

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6599
İzmir'li doktorlar Azerbaycan'da ilke imza attı
« Yanıtla #1 : 20 Aralık 2008, 22:53:49 »
Ege Üniversitesi (EÜ) Tıp Fakültesi organ nakil ekibi, Azerbaycan'da ilk karaciğer naklini gerçekleştirdi.

EÜ'den yapılan açıklamaya göre, EÜ Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Kliniği'nde 4 yıl ihtisas yapan Azerbaycanlı Dr. Mir Celal Kazimi'nin hazırlıklarının ardından, EÜ Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Murat Kılıç başkanlığındaki nakil ekibi, bu ülkede, Merkezi Neftciler Hastanesinde Hepatit C'ye bağlı siroz hastası Rasim Mehmedov'a (48) halasının oğlu Nur Muhammed Ahmedov'un (22) karaciğerini nakletti.

Doç. Dr. Murat Zeytunlu, Opr. Dr. Ata Bozoklar, Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Alper, Anesteziyoloji ve Reanimasyon Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Sezgin Ulukaya, ameliyat teknisyenleri Adnan Tosun ile Mesut Sargut'tan oluşan nakil ekibinin ülkedeki ilk karaciğer nakline imza attığı, ekip başkanı Doç. Dr. Kılıç'a Haydar Aliyev nişanı ile Azerbaycan Fahri Diploması verildiği bildirildi.

EÜ Organ Nakli Merkezi Koordinatörü Opr. Dr. Ata Bozoklar, Azerbaycan'da karaciğer nakli için altyapı imkanlarının yetersiz olması nedeniyle tüm malzemeleri götürdüklerini belirtti.

Azerbaycanlı yetkililerin ülkelerinde ilk kez gerçekleştirilen ameliyattan memnuniyet duyduğuna dikkati çeken Opr. Dr. Bozoklar, şunları kaydetti:

''Karaciğer nakli ameliyatı, Haydar Aliyev'i anma etkinliklerine denk geldi. Böyle bir ilkin bu güne denk gelmesi Azeriler için daha bir anlamlı oldu. Azerbaycan'la organ nakli konusunda iş birliğine devam edeceğiz. Bunun için gerektiğinde ekip olarak bu ülkeye gidip geleceğiz. Amacımız Azerbaycan'da da organ naklini Ege Üniversitesinde olduğu gibi rutin hale getirmek. Bu konuda kararlıyız.''

Haber Aktüel
〰〰〰〰🐠

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6599
Türk bilim adamlarıdan bir keşfi daha
« Yanıtla #2 : 17 Şubat 2009, 10:35:12 »
Kesin tedavisi bir türlü bulunamayan şizofreninin çıkış kaynağını Türk bilim adamları buldu.

Türk bilim adamları, günümüzde kesin tedavisi olmayan ve her yüz kişide bir görülen şizofreniye, beyinden fazla miktarda salgılanan ''agmatin'' adlı kimyasalın neden olduğunu kanıtladı.

Gülhane Askeri Tıp Akademisi (GATA) Tıbbi Farmakoloji Anabilim Dalı Başkanı Albay Prof. Dr. Tayfun Uzbay ve ekibi, yüksek dozda agmatin verilen farelerde şizofreninin modellendiğini ve hastalığın tedavisinde kullanılan mevcut ilaçların bu modelde hiçbir şekilde iyileşmeyi sağlamadığını belirledi.

Araştırmacılar, ABD'de tarım alanında kullanılan 3 maddenin yeni bir tedavi yöntemi olarak şizofrenide kullanılabileceğini ortaya koydu.

Bilim adamları, tıp literatürüne giren ve patent alan araştırma kapsamında, şizofreniye neden olduğu saptanan maddenin kanda tahlil edilip edilemeyeceğine ilişkin yeni bir çalışmaya da imza attı.

GATA Ocak 2009 Haber Bülteni'nde, ''çalışmanın TÜBİTAK destekli olduğu ve patent alınmasının ardından araştırma sonuçlarının 'European Neuropsychopparmacology ve Journol of Psychopharmacology' isimli dergilerde yayına kabul edildiği'' belirtildi.

ŞİZOFRENLERDE REALİZASYON YAPILAMIYOR

Uzmanlardan alınan bilgiye göre, hezeyanlar ve paranoid düşüncelerle kendini gösteren şizofreni, dışardan gelen uyarılar beyinde realize edilemediği ya da yanlış kodlandığı için, kişi konuya ilişkin doğru bir değerlendirme yapamıyor.

Sağlıklı kişilerde iletişim esnasında kurulan sözlü ya da davranışsal uyarılar, beynin içindeki duygu ve düşünceleri yönlendiren kısımda realize ediliyor ve sinir ağları aracılığıyla beyin kabuğuna iletilerek uygulamaya sokuluyor. Sistem doğru işlemediğinde, uyarı dış katmana hatalı gidiyor ve realizasyon yapılamıyor. Bu nedenle şizofreni hastası ''Bana bakıyor, benimle ilgili planları var ya da beni öldürmek istiyor...'' gibi düşünceler içine giriyor. Bu durumun, ağırlaşması halinde de kişi gerçekte var olmayan kişilerle konuşmaya başlıyor, kendini çeşitli hayallere inandırıyor ve hezeyanlar içine giriyor.

Şizofreni tedavisinde günümüzde kullanılan ilaçlar ise bunları dengeliyor ancak kesin iyileşme sağlamıyor. Hepsinden önemlisi hastalığın nedeni tam olarak bilinmediğinden, kullanılan ilaçların etkisi kişiden kişiye değişebiliyor. Bilim adamlarının öngörüsüne göre, ilaçlar ya bu semptomları bastırıyor ya da onarıyor. Vakaların çoğunda ya ömür boyu ilaca bağımlılık ortaya çıkıyor ya da ilaca rağmen semptomlar devam ediyor. Özellikle hezeyan dönemlerinde intihar oranlarının oldukça yüksek olduğu belirlenen şizofreni hastaları, bu dönemde yakın çevresine de zarar verebiliyor.

PROJE BAŞLATILDI

Çalışmaya imza atan GATA Tıbbi Farmakoloji Anabilim Dalı Başkanı Albay Prof. Dr. Uzbay başkanlığında Doç. Dr. Gökhan Göktalay, uzman Dr. Hakan Kayır ile uzman Dr. Murat Yıldırım, alkol-nikotin-eroin gibi maddelerin etkilerini deney hayvanları üzerinde araştırıyor.

Araştırmacılar, yaptıkları çalışmalarla madde bağımlısı yapılan farelerle şizofreni hastalığı arasındaki ilişkiyi ele aldı ve ''Alkol ve madde bağımlılığı ile şizofreninin nörobiyolojik temellerinin araştırılması'' adlı projeyi başlattı.

Projede, araştırmacılar madde bağımlısı yapılan hayvanlarla, şizofreni modellenen hayvanların beyinlerindeki ortaklıkları ve ilaçların madde bağımlılığı tedavisinde kullanılıp kullanılamayacağını, madde bağımlılığı yapan bazı maddelerin de şizofreniyi tedavi edip edemediğini inceledi.

KİMYASAL MADDE VERİLEN FARELER ŞİZOFREN OLDU

Proje kapsamında GATA'lı araştırmacılar, 5 yıl süren araştırmaları sonunda şizofreni modellenen fareler üzerinde yaptıkları incelemelerde önemli bulgulara ulaştı.

Çalışmada laboratuvar ortamında alkolik yapılan farelere ayrı ayrı deneylerde şizofreni tedavisinde kullanılan ilaçlar ve beyinden salgılanan ''agmatin'' isimli kimyasal bir madde veriliyor.

Araştırmacılar, deneylerde yüksek dozda agmatin verilen hayvanlarda, şiddetli şizofreni belirtilerini saptadı. Farelerde, şizofreni ilaçları verildiğinde de iyileşme sağlanamadığını ortaya koyan araştırmacılar, agmatinin şizofreni yapabilecek önemli bir etken olduğunu saptadı.

Türk araştırmacılar, bu durumun kullanılan şizofreni ilaçlarında tam başarı elde edilememesinin nedeni olabileceğini de ortaya koydu.

Prof. Dr. Uzbay ve arkadaşları ayrıca agmatin oluşumunu engelleyen ve halen ABD'de tarımda parazit ve mantar öldürücü olarak kullanılan üç kimyasal maddenin veya buna benzer kimyasalların toksisite değerlendirmeleri yapıldıktan sonra şizofreninin tedavi edilmesinde denenebileceğini de öngördü.

Bu kapsamda Uludağ Üniversitesinde yürütülen ''Kan analizi ile agmatin tayini yapılabilir mi?'' çalışmasının sonuçlanmasıyla da hezeyan dönemlerindeki şizofreni hastalarında agmatinin artıp artmadığı araştırılabilecek.

Öte yandan, şizofreni tanı ve tedavisinde çığır açacak olan buluşa ilaç firmalarının da ilgi göstererek klinik araştırmalar için kaynak aktarması, altyapısı uygun araştırma merkezlerinde klinik öncesi ve sonrası faz çalışmalarının yapılması gerekiyor.

PATENT ENSTİTÜSÜ NE DİYOR?

Türk bilim adamları, bu önemli buluşlarıyla Türk Patent Enstitüsünden (TPE) patent aldı. Çalışmaya Avusturya Patent Enstitüsünden de ''uluslararası incelemeli patent'' verildi.

TPE Başkanı Başkanı Prof. Dr. Habip Asan da Prof. Dr. Uzbay ve ekibinin 31 Ekim 2007'de ''Şizofreni Tedavisi İçin Yeni Bir Farmasotik Bileşik'' başlıklı başvuru yaptıklarını belirterek, patentin 21 Ocak 2009'da yayımlanan Resmi Patent Bülteninde ilan edildiğini bildirdi. Asan, ''Verilen bu patent, başvuru tarihi olan 31 Ekim 2007 tarihinden başlamak üzere 20 yıl süre ile geçerli olacak'' dedi.

Sağlık alanındaki patentin önemini vurgulayan Asan, çalışmanın ''madde bağımlılığı ile şizofreni arasında biyolojik bir benzerlik olması düşüncesi, bu hastalıklardan biri için kullanılan ilaçların diğeri için de yararlı olabileceği fikrinden doğduğunu'' belirtti.

Asan, çalışmayla ilgili şu bilgileri verdi:

''Çalışmada agmatinin morfin ve alkol bağımlılığı üzerine olumlu etkileri göz önüne alındığında şizofreni modelinde de olumlu etkiler oluşturabileceği öngörülmüş ancak agmatinin şizofreni belirtilerine neden olduğu gösterilmiştir.

Buluşun amacı, agmatin ile şizofreni arasındaki bağlantıyı göstermek suretiyle şizofreni tedavisinde kullanılmak üzere yeni bir farmasotik terkip, sözü geçen terkibin farmasotik olarak kabul edilen türevleri ve farmasotik olarak kabul edilen tuzlarını elde etmektir. Buluşun bir diğer amacı ise agmatin ve şizofreni arasındaki doğrusal ilişkiye dayanarak şizofreni tanısı için yeni bir yöntem ve bu yönteme uygun kanda ve beyinde agmatin düzeyini hızlı ve doğru bir biçimde ölçmeye yardımcı olabilecek bir kit veya düzenek geliştirmektir. Bu amaçla, agmatin ve şizofreni arasındaki bağlantıyı gösterir çalışmalar gerçekleştirilmiştir.''

Haber3
〰〰〰〰🐠

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6599
Türk AR- GE'si görücüye çıkıyor!
« Yanıtla #3 : 08 Mart 2009, 10:51:11 »
Milyonlarca avroluk bireysel sivil araştırma finansmanı sağlayan ve AB 7. Çerçeve Programı kapsamında faaliyet gösteren Avrupa Araştırma Konseyi Türklerin ARGE başarısını görmek için geliyor.
   
Araştırmacılara milyonlarca avroluk bireysel sivil araştırma finansmanı sağlayan ve AB 7. Çerçeve Programı kapsamında faaliyet gösteren Avrupa Araştırma Konseyi'nin (ERC) üst düzey yöneticileri, Türk araştırmacılarının AR-GE başarılarını görmeye Türkiye'ye geliyor.

TÜBİTAK'ın 13 Martta İstanbul Harbiye Askeri Müzesinde düzenleyeceği ''ERC 2009 Türkiye Konferansı: Hakemler ve Başarılı Araştırmacılar Deneyimlerini Paylaşıyor'' etkinliğinde Türk araştırmacılar, Avrupa Komisyonunun yöneticileri ve diğer bilim insanlarıyla başarı öykülerini paylaşacak.

Devlet Bakanı Mehmet Aydın, konuyla ilgili yaptığı açıklamada, Avrupa Araştırma Konseyi kapsamındaki (European Research Council-ERC) ''Fikirler Özel Programı''nın bireysel araştırmacılara yönelik 7,5 milyar avroluk bütçesi ile dünyanın en büyük sivil nitelikli bireysel akademik AR-GE desteğini sağladığını bildirdi. 

Program kapsamında verilen desteklerin proje başına 3,5 milyon avroya kadar çıktığına işaret eden Aydın, ''Bu rakam, sivil amaçlı temel araştırmalar bağlamında dünyada hiç bir kurum tarafından verilmiyor. Yani ERC, dünyanın en büyük bütçeli akademik araştırma desteği'' bilgisini verdi.

Aydın, Avrupa'dan üniversite ya da araştırma kuruluşlarıyla ortaklık kurulması gereken diğer AB çerçeve programları desteklerinin aksine ERC programlarına başvuru için doktora düzeyinde araştırmacı olmanın yeterli sayılacağını kaydetti.

ERC kapsamında, bireysel araştırmacılara yüklü maddi destekler sağlandığına işaret eden Aydın, şunları kaydetti:

 ''ERC programında herhangi bir öncelikli bilimsel alan kısıtlaması bulunmuyor, tek başına ya da araştırma grubuyla birlikte çalışacak bilim insanlarına maddi destekler sağlanıyor. Diğer yandan Avrupa'da potansiyel Nobel ödülü alacak bilim insanlarına da destek vermeyi amaçlayan ERC, Nobel için gereken bir teoriyi ortaya atıp onu geliştirmek isteyen araştırmacılar için de çok önemli getiriler sağlıyor.''

-TÜRKİYE'DEN 181 BAŞVURU YAPILDI-

TÜBİTAK Başkanı Prof. Dr. Nüket Yetiş ise ERC'nin Avrupa'nın yıllardır ihmal ettiği ''temel araştırmalar'' alanını desteklediğini belirterek, 2007'deki başlangıç düzeyindeki araştırmacılara yönelik ilk proje teklifi çağrısına yapılan toplam 9 bin başvurudan 181'inin Türkiye kaynaklı olduğunu bildirdi.

 Ayrıca daha deneyimli ileri düzey araştırmacılar için 2008 yılında açılmış çağrıya yapılan yaklaşık 2 bin başvurudan 43'ünün de Türkiye'den olduğunu  belirten Yetiş, başvuru sayılarına göre Türkiye'nin sıralamada ilk 15 içine girmeyi başardığı bilgisini de verdi.

Programın ilk çağrıları neticesinde toplam 5 Türk araştırmacının destek bulduğunu aktaran Yetiş, ''Türk bilim insanlarımız bu programda birbirleriyle değil, tüm dünyadaki meslektaşlarıyla yarıştı ve bizce aslında önemli bir başarıya imza attı'' dedi. 

-İSTANBUL'DA AR-GE ÇIKARMASI YAPILACAK-

İstanbul'da 13 Mart 2009 Cuma günü Harbiye Askeri Müzesi'nde yapılacak ''ERC 2009 Türkiye Konferansı: Hakemler ve Başarılı Araştırmacılar Deneyimlerini Paylaşıyor'' isimli etkinliğin önemine değinen Yetiş, şunları kaydetti:

''Buna benzer iki etkinlik, bugüne kadar daha önce sadece Almanya ve Fransa'da yapıldı. Türkiye, bu çapta bir etkinliği ilk kez düzenleyen üçüncü ülke olacak. ERC'nin başkanı ve diğer üst düzey yöneticilerinin hazır bulunacağı etkinlikte, Türk araştırmacıların proje başarıları paylaşılacak. Böylece Türkiye'nin araştırma potansiyeli, en yetkili kurumların üst düzey temsilcilerinin önünde görücüye çıkacak.''

Açılış konuşmasını ERC Başkanı Prof.Dr. Fotis Kafatos ve Devlet Bakanı Prof. Dr. Mehmet Aydın ve TÜBİTAK Başkanı Prof. Dr. Nüket Yetiş'in yapacağı konferansta, değerlendirme süreçlerinde görev yapan hakemlerin yanı sıra bugüne kadar ERC'den destek alan bilim insanları da deneyimlerini paylaşacak.

Konferansta, başarılı bilim insanları Halil Mete Soner, Howard Jacobs, Ataç İmamoğlu, Nilüfer Göle ve Armağan Koçer de projeleriyle ilgili sunum yapacak.

ERC üst düzey yetkililerinin Türkiye ziyaretleri kapsamında konferans öncesi ve sonrasında da çeşitli etkinlikler düzenlenecek.

Etkinlikten önce ERC programlarına başvuru yapan üniversitelerin rektörlerinin de katılımıyla düzenlenecek akşam yemeğiyle Avrupalı bilim yöneticilerinin Türkiye'nin araştırma potansiyelini daha yakından tanımaları sağlanacak.

ERC yetkililerinin İstanbul Teknik Üniversitesi, Koç Üniversitesi, Sabancı Üniversitesi ve Boğaziçi Üniversitesine gerçekleştirecekleri ziyaretlerle de işbirliği temellerinin pekiştirilmesi amaçlanıyor.


AA
〰〰〰〰🐠

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6599
Göz Tedavisinde ''Türk Tekniği''
« Yanıtla #4 : 18 Mart 2009, 08:41:16 »
İleri düzeyde miyop ve hipermetrop hastaların tedavisinde dikişi ortadan kaldıran yeni bir teknik geliştirildi.
 
Uludağ Üniversitesi (UÜ) Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hikmet Özçetin, ileri düzeyde miyop ve hipermetrop hastaların tedavisinde uygulanan göz içine mercek yerleştirme yönteminde dikişi ortadan kaldıran yeni bir teknik geliştirdi.

Dünya tıp literatürüne ''Bursa Tekniği'' olarak geçen yeni yöntemin, dünyanın saygın tıp dergilerinden European Journal Ophthalmology'nin ocak sayısında da makale olarak yayımlandığı bildirildi.

Alınan bilgiye göre, dünyada yaygın olarak uygulanan klasik yöntemde, ileri düzeyde miyopların (10-25 numara gözlük kullanan) veya ileri düzeyde hipermetropların (6-16 numara gözlük kullanan) cerrahi tedavisinde, ''dikişli ve iris delikli'' yöntem uygulanıyordu.

Yeni yöntemle, yüksek düzeyde miyop veya hipermetrop hastalara, hiç dikiş kullanmadan göz içine iris kıskaçlı mercek takılmaya başlandı.

Prof. Dr. Hikmet Özçetin, yaptığı açıklamada, 2004 yılından bugüne dek Türkiye'de 250 hastaya dikiş kullanmadan göz içine iris kıskaçlı mercek yerleştirildiğini belirtti.

Dikişli ve iris delikli eski yöntemin uygulanmasından sonra hastaların 1-2 ay çarpık gördüğüne ve gözde sulanma, yanma ve batma gibi şikayetlerin ortaya çıkabildiğine işaret eden Özçetin, ''dikişsiz skleral tünel'' yöntemiyle göz içine iris kıskaçlı mercek yerleştirme uygulamasında, eski yöntemin tüm sakıncalarının ortadan kalktığını vurguladı.

Aktif Haber
〰〰〰〰🐠

Çevrimdışı Lika

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 3892
Türk araştırmacıların büyük başarısı
« Yanıtla #5 : 30 Mart 2009, 03:44:00 »
Türk araştırmacılar, kalp krizi riskini tayin eden ve dünya genelinde kullanılan klasik testleri büyük oranda ucuzlatacak, sonucu da hemen verecek yeni bir yöntem geliştirdi.

Hacettepe Üniversitesi (HÜ) araştırmacılarının katıldığı çalışmada, moleküler baskılama yöntemiyle ''miyoglobin proteini'' kandan başarıyla tayin edildi.

Yeni nesil testlerin kalp krizini henüz başlangıç aşamasında mikro boyutlarda tayin edebilme hassasiyetlerinin, mevcutlara göre büyük üstünlüklerinin olduğu belirtiliyor.

Çalışma ürüne dönüştüğünde, dünya genelinde kullanılan ELIZA ve RIA gibi testlerin yerini Türk araştırmacılarının geliştirdiği yeni yöntem alacak.

HÜ Kimya Bölümü Başkanı Prof. Dr. Adil Denizli, hemen hemen bütün memeli canlılarda kas dokusunda bulunan miyoglobinin, kalp ve iskelet kasında oksijen taşınmasını sağladığını anlattı.

Miyoglobinin kas hücrelerinin normal döngüsü içerisinde düzenli şekilde kan dolaşımında bulunduğunu ve idrarla birlikte atıldığını bildiren Denizli, kasta kalp krizi gibi sorun olduğunda, miyoglobinin kandaki miktarının hızla yükseldiğini kaydetti.

Tedavi edilmediğinde kalp kasının krizden etkilenen bölgesinin ölmeye başladığını, kalp kasının oksijensiz kaldığında vücutta ciddi sorunlar ortaya çıktığını hatta ölümle sonuçlandığını belirten Denizli, kalp krizinden ani ölümlerin genellikle düzensiz kalp atımı nedeniyle geliştiğini dile getirdi.

Denizli, kalp hücrelerinin hasar görmeye başladığında kan dolaşımına farklı enzimler ve moleküller bıraktıklarını, bu tür maddelerin kandaki ve idrardaki düzeylerinin artmasıyla ciddi göğüs ağrısı olan hastalarda kalp krizi riski olup olmadığının kan testiyle tespit edilebildiğini bildirdi.
Kalp krizinin teşhisinde kullanılan testler arasında en sık miyoglobin proteininin tayin edildiğini aktaran Denizli, kalp krizinde bu proteinin miktarının 2-3 saat içinde, bazı durumlarda ilk 30 dakikada arttığını anlattı.

TÜRK ÜRÜNÜ YENİ TESTLER YOLDA

Denizli, Prof. Dr. Rıdvan Say (Anadolu Üniversitesi), Dr. Lokman Uzun ve doktora öğrencisi Bilgen Osman'la ortak çalışmalarında moleküler baskılama yöntemiyle kandaki miyoglobin miktarının tayini için kullanılan testlere alternatif, yeni teşhis kitleri hazırladıklarını açıkladı.
Moleküler baskılama tekniğinin yeni bir yaklaşımı olan mikrotemas baskılama yönteminin kullanıldığı çalışmada, mevcut yöntemlere alternatif, kanda miyoglobin tayinine yönelik moleküler baskılanmış yüzey plazmon rezonans biyosensör hazırlandığını bildiren Denizli, şöyle konuştu:

''Çalışmaya ait ilk sonuçlar, günümüz laboratuvarlarında kullanılan ELIZA ve RIA gibi tayin kitleri ile karşılaştırılacak düzeydedir.
Çalışmamızda miyoglobin proteinini cam bir yüzey üzerine tutturduktan sonra bu yapıyı polimer üzerine baskıladık. Böylece proteinler çok daha küçük boyutlarda dahi olsa yüksek seçicilikle tanınabilir hale geldi. Söz konusu test, tekrar tekrar kullanılabildiğinden ELIZA testleri gibi raf ömürleri bulunmadığından önemli avantajlar sağlıyor.

Çalışmamızın sonraki aşamasında gramın milyarda biri oranındaki nanogram boyutlarda tayin yapabilir hale geleceğiz. Bu durumda da küçük miktarlardaki proteinlerin zamanında teşhis edilmesi ve böylece hastalığın derecesinin ölçülmesi mümkün hale gelecek. Tutarlı olarak elde edilen sonuçlar, doktorlara ön tanı için önemli veriler sunacak.''

''TEST, TEKRAR KULLANILABİLECEK''

Testlerin Türkiye için maliyetlerine değinen Denizli, şu bilgileri verdi:
''Testler Türkiye'ye dışarıdan getiriliyor ve ücretleri de oldukça yüksek. Bizim sistemimiz uygulamaya geçtiğinde tek analizle pek çok hastalığın tayini de yapabilecek. Yani tek kan testiyle hem hepatit hem de kalp krizi riski aynı yöntemle analiz edilebilecek. Çalışma ürüne dönüştüğünde Türkiye için büyük bir ekonomik getirisi olacak. Kan testlerinin sonuçları birkaç dakika içinde alınabilecek. Test tekrar tekrar kullanılabilecek. Çalışmamız literatürde de bir ilke imza attı.''

Miyoglobinin fazla bulunmasının böbrekler için toksik etkiye neden olduğunu, kanda çok fazla miktarda miyoglobin bulunan hastalarda böbrek yetmezliği nedeniyle miyoglobinin tam olarak vücuttan uzaklaştırılamadığını ifade eden Denizli, kandaki miyoglobin düzeyinin izlenmesinin böbrek fonksiyonlarının değerlendirilmesi açısından da önemli olduğunu kaydetti.

Time Turk
Ne içindeyim zamanın,Ne de büsbütün dışında;Yekpare geniş bir anın Parçalanmış akışında,
Rüzgarda uçan tüy bile Benim kadar hafif değil.Başım sukutu öğüten Uçsuz, bucaksız değirmen;İçim muradıma ermiş Abasız, postsuz bir derviş;
Kökü bende bir sarmaşık Olmuş dünya sezmekteyim,Mavi, masmavi bir ışık Ortasında yüzmekteyim

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6599
Tıp Tarihine Geçen Türk
« Yanıtla #6 : 12 Nisan 2009, 10:40:04 »
Büyük acılar çeken annesi için cihaz geliştiren 22 yaşındaki Türk, dünya tıp tarihine geçti.
 
Üniversite öğrencisi Kanuni Kuralkan, kulak problemi nedeniyle suya giremeyenler için geliştirdiği 'ayarlanabilir kulak tıkacı' ile dünyanın en prestijli tasarım ödülleri arasında yer alan 'Red-dot Design Award'a layık görüldü.

Avustralya Monash Üniversitesi'nde okuyan 22 yaşındaki Kanuni Kuralkan’ın ürettiği tıkaç, dünyanın ilk ayarlanabilir tıkacı olarak tarihe geçti. 49 ülkeden bin 400 kurum ve 3 bin 300 ürün başvurusu arasından kendi geliştirdiği tasarımının ödül almasından dolayı çok heyecanlı olduğunu söyleyen Kuralkan, "Tıkacın, problem çözücü yapısı herkesi hayran bıraktı" dedi.

BABA MESLEĞİNİ SEÇTİ

Çocukluğundan beri tasarımla uğraştığını aktaran Kuralkan, "Babam sanayici olduğu için birçok tasarıma imza attı. Ben de baba mesleğini tercih ettim" diye konuştu. Bugüne kadar birkaç tasarıma imza attığını anlatan Kuralkan, "Otifleks" ismini verdiği tıkacı, orta kulak iltihabı rahatsızlığı olan annesinin ağrılarını dindirmek için geliştirdiğini söyledi.

Kuralkan şöyle dedi: "Annem uzun yıllardır kulak rahatsızlığından dolayı her su ile ilişkili aktivite durumda sorun yaşıyordu. Orta kulak iltihabından dolayı kulağına su kaçması halinde ağrılar çekiyordu."

BİR BENZERİ YOK

Piyasadaki mevcut olan kulak tıkaçlarının düzgün olarak işe yaramamasının annesinin sıkıntılarının daha da artmasına neden olduğunu belirten Kuralkan, "Vazelinli pamuktan yumuşak yapılı tıkaçlara, silikon tıkaçlardan kulak kanalı yapısı alınarak kulağa özel hazırlanan tıkaçlara kadar piyasadaki her ürünü denedik fakat sonuç alamadık" ifadesini kullandı.

ÇÖZÜM YOLLARI ARADI

Piyasadaki ürünlerin kulak sorununa çözüm sunamamasının çok ilgisini çektiğini belirten Kuralkan sözlerini şöyle sürdürdü: "Ben de bu ürünlerin neden başarısız olduğunu araştırmaya başladım. Çok geçmeden buldum.

Kulak kanal genişliklerindeki bu farklılık standart kulak tıkaçlarının birçok insan üzerinde etkisiz kalmasına en ufak bir hareket ile düşmesine sebep oluyor. Bu noktada ilk çözülmesi gerek sorun farklı kulak kanallarına adapte olabilecek bir kulak tıkacı tasarlamaktı."

Aktif Haber
〰〰〰〰🐠

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6599
Türk Doktorların Büyük Başarısı
« Yanıtla #7 : 18 Nisan 2009, 21:54:01 »
Ankara Numune Hastanesi, bel fıtığı hastalarına tam bir hareket serbestliği tanıyan omurilik operasyonu tekniğiyle, literatüre geçti.
 
Ankara Numune Hastanesi dünyada ilk kez yapılan bir omurilik operasyonuyla, önde gelen dünya ajanslarına haber oldu. Beyin Cerrahı Doç. Dr. Erkan Kaptanoğlu'nun uyguladığı teknik, omurilik cerrahisinde bir devrim olarak kabul ediliyor. Numune Hastanesi'nin ekibi bu konuda ders vermek için İngiltere'ye davet edildi, tıp dünyası bu yöntemi Türk doktorlardan öğrendi.

Teknik, bel fıtığı ameliyatlarında kullanılıyor ve daha çok genç ya da orta yaş grubundaki hastalarda tercih ediliyor. Bu operasyonda, omurilik cerrahisinde yaygın olarak kullanılan disklerin yerine hareketli cihazlar kullanılıyor. Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Nöroşirurji Bölümü Doktoru Erkan Kaptanoğlu ve ekibi operasyonun sonuçlarını geçtiğimiz Mayıs ayında dünyaya açıkladı. Ameliyat ilk kez 46 yaşında bayan bir hastaya uygulandı. Ve sadece 3 hafta sonra hasta günlük yaşantısına geri döndü. Hatta ameliyattan sonra kendisini hiç olmadığı kadar iyi hissettiğini de ifade etti.

3 ÜLKEDE 20 BAŞARILI AMELİYAT

Bu operasyonun ardından Ankara Numune Hastanesi ekibi aynı operasyonu İngiltere'de meslektaşlarına gösterdi. Bir yıl içinde Türkiye'nin ardından Belçika, Almanya ile İngiltere'de 20 kişiye uygulandı. Ameliyatların hepsinin 'olumlu' şekilde sonuçlanmasının ardından, Ankara Numune Hastanesi tarafından standart operasyonlar listesine alındı ve uygun olan diğer vakalara da yapılmaya başlandı.

Türk doktorların uyguladığı hareketli disk operasyonu üç saat sürüyor, klasik ameliyata göre daha pahalı. Ancak bel fıtığında bu cihazı taktıran hastaların hiçbir hareket kısıtlaması bulunmuyor. İstedikleri sporu yapabiliyorlar, ameliyat olmadan önceki durumlarına kısa sürede dönebiliyorlar. Dünya Tıp tarihine bu operasyon Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Nöroşirurji Bölümü'nün imzası ile girdi.

Aktif Haber
〰〰〰〰🐠

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6599
Kekemeliğe 8 günde son
« Yanıtla #8 : 04 Mayıs 2009, 09:42:38 »
Türk bilimadamları kekemeliğin çözümünü hipnoz ile buldular.

Selçuk Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Beden Eğitimi ve Spor Öğretmenliği Anabilim Dalı Başkanı Yrd. Doç. Dr. Yalçın Kaya, ''8 günlük hipnoz seanslarıyla kekemelere 8 günde tekerlemeleri bile söyletmeye başlattığım yöntemle ilgili bilimsel makale, uluslararası bilimsel bir dergide yayınlanacak'' dedi.

Kaya, kekemeliğin 46 kromozomdan 12'si ile sonraki nesillere taşındığını, ancak genetik alt yapısı olmasına karşın duruma bağlı bazı etkenlerle ortaya çıktığını belirtti.

Bu faktörler ortadan kaldırıldığında son derece iyi sonuçlar alındığını, konu üzerinde yaptığı uzun süren çalışmalarla bu durumu kanıtladığını ifade eden Kaya, şunları kaydetti:

''8 günlük hipnoz seanslarıyla kekemelere tekerlemeleri bile söyletmeye başlattığım yöntemle ilgili bilimsel makale, kısa süre içinde uluslararası yayın yapan International Journal of Clinical and Experimental Hypnosis isimli dergide yayınlanacak. Adını bile söylemekte zorlanan kekemeler, bu terapi yöntemiyle en zor kelimeleri bile, 8 günde normal insanlar, hatta onlardan bile iyi söylemeye başlıyor.

Dünyadaki en son çalışmalarda kekemelerde, ancak 30-40 haftalık terapiler sonunda iyileşmeler sağlanıyor ve bu iyileşmelerin oranı yüzde 76'larda kalıyor. Fakat benim yöntemimle hemen hemen tüm vakalarda bu orandaki iyileşmeler, 4. ve 5. günlerde gerçekleşiyor. Bu iyileşmeler ileri günlerde yüzde 100'lere yaklaşıyor.''

Kekemelerin konuşmalarındaki gelişmeleri içeren video filmlerle de desteklenen çalışmayla ilgili bilimsel makalenin, dünya literatüründe önemli bir yer tutacağını tahmin ettiğini belirten Kaya, ''Çok iddialı olacak ancak, bu çalışma, dünyada bugüne kadar bu konuda yapılan bütün çalışmaları alt üst edecek'' diye konuştu.

Kekemelik probleminin daha çok zeka düzeyi yüksek insanlarda oluştuğunu belirten Dr. Kaya, açıklamasını şöyle sürdürdü:

''Hipnoza girebilme konusunda gerekli olan en önemli şart, yüksek zeka ve konsantre olabilirlik özelliğidir. Bunun da terapide işi kolaylaştıran en önemli unsur olduğu bilinmektedir. Doğumda uygulanan vakum veya travma sonucu oluşan lezyon gibi nedenlerle dokuda harabiyet olmuşsa, bu tür vakaların iyileşmesi mümkün değildir.

Ancak kekemelerin büyük bir çoğunluğu korku, güvensizlik, öz güven eksikliği, konuşmanın kinestezik zincirinde bozukluk, pedagojik ve diksiyonel bozukluk, baskı gibi nedenlerden kaynaklıdır. Bütün bunlar birbiriyle ilişkilidir ve ancak aynı tabloda değerlendirilmesiyle iyi sonuçlar alınabilir. Uyguladığım yöntemde kekemeliğe yol açan tüm faktörler aynı tabloda değerlendiriliyor ve kişideki tüm boşluklar dolduruluyor.''

Haber3
〰〰〰〰🐠

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6599
Gazi Üniversitesi'den müthiş buluş!
« Yanıtla #9 : 06 Mayıs 2009, 09:26:36 »
Polis, tek bir parmaz izinden bireyin yüz hatlarını tahmin edebilecek hatta robot resim bile çıkarabilecek. İşte o müthiş buluş;

Gazi Üniversitesi (GÜ) Bilgisayar Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Şeref Sağıroğlu başkanlığında yürütülen bir projeyle, dünyada ilk kez parmak izinden yüz tanımlayan bir sistem geliştirildi.

GÜ Rektörlüğünde proje hakkında bilgi veren Prof. Dr. Sağıroğlu, yaklaşık 8 yıldır üzerinde çalıştığı ve bugüne kadar 150 parmak izinden yola çıkarak, bu kişilerin yüzlerini tanımlamayı, yüzde 3-5 yanılma payı ile başardıklarını söyledi.

Projenin ilk aşamasında parmak izinden burun, göz ve kaş tanımı yapılabildiğini, daha sonra dudak ve çehrenin de tanımlandığını belirten Sağıroğlu, insanların parmak izleriyle yüzleri arasında bağlantı bulunduğu tezini bu şekilde ortaya koyduklarını anlattı.

Prof. Dr. Sağıroğlu, ''fingerprint2face.org'' internet sitesine parmak izlerini gönderenlerin yüzlerinin tanımlanacağını da bildirdi. Bu sayede projenin doğruluk oranı hakkında daha etkili bir sonuç elde edilebileceğini ifade eden Sağıroğlu, sistemin sadece Türkiye'de yaşayan kişiler üzerinde denendiğini, diğer ülkelerdekiler üzerinde işlerliğinin ölçülmesi için testlerin yapılması gerektiğini vurguladı.

Projeyi iki dünya konferansında sunduğunu ve katılımcıların heyecanlandıklarını belirten Sağıroğlu, ''Bir çok araştırmacı ortaklık teklifinde bulundu. Bu, Türkiye için ticari bir proje olabilir. Bunun patentini de aldık. 3 boyutlu yüz tanıma sistemini geliştirmek için çalışıyoruz. Binde bir kişinin bile yüzünü tanımlasak büyük başarı. Bu çalışma alanında ilk, bu Türkiye açısından çok önemli. Türkiye'de bazı kurumlar bizimle projemiz hakkında görüştü. Tamamlandığında talep olacağına da inanıyoruz'' diye konuştu.

Sağıroğlu, daha sonra GÜ Rektörü Prof. Dr. Rıza Ayhan'ın sistem üzerinde parmak izinden yüzünü tanımladı. Bilgisayardaki yüzün kendisine benzeyip benzemediğinin sorulması üzerine Prof. Dr. Ayhan, ''Bir çok karikatüristten daha iyi çizdi. Bu, başarılı bir çalışma olacak'' dedi.

AYNI ANDA 2 FARKLI PLASTİK ÜRETECEK MAKİNE

GÜ'de düzenlenen program kapsamında ayrıca GÜ ile Özler Plastik AŞ arasında bir protokol imzalandı. GÜ Rektörü Prof. Dr. Ayhan, protokolün Türkiye'de sanayi ile üniversite işbirliği konusunda ilklerden biri olduğunu belirtti.

Protokolün içeriğine ilişkin AA muhabirine bilgi veren GÜ Makine Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Metin Salamcı, finansmanının yüzde 50'sini TÜBİTAK'ın hibe mahiyetinde desteklediği, yüzde 50'sinin ise Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı tarafından verilen krediyle karşılanan proje kapsamında, aynı anda iki farklı plastik üreten makineyi yapacaklarını söyledi. Salamcı, bu sayede hem enerji hem de mekan tasarrufu sağlanacağını vurguladı.

Özler Plastik A.Ş. Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Murat Özadam ise dünyada ilk olacak makine fikrini oluşturduklarını ve bunu Gazi Üniversitesi ile paylaştıklarını anlattı. Makinenin 24 ayda tamamlanacağını bildiren Özadam, ''İnşAllah bu projenin sonucu da başlangıcı kadar iyi olur'' dedi.

İnternet Haber
〰〰〰〰🐠