Gönderen Konu: Bir Öğretmenin Tuhaf Halleri  (Okunma sayısı 1189 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9227
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Bir Öğretmenin Tuhaf Halleri
« : 20 Kasım 2014, 10:57:09 »

Bir Öğretmenin Tuhaf Halleri


İstemeye istemeye yataktan kalktı. Daha ilk günden, geçen iki ayın geç kalkmalarını özlemişti bile. Ne de çabuk geçmişti koskoca yaz. Haziran, ne olduğunu anlamadan hemen Temmuz gelmiş, Ramazan’a karışan sıcak ay, yerini çabucak Ağustos’a bırakmış, Ağustos da geldim gidiyorum derken ver elini Eylül demiş, neredeyse kaçıvermişti.

Mesleğinin yedinci yılına başlıyordu Ahmet Bey. Bundan önceki altı seneye hiç benzemiyordu bu sene. Ne ilk senesindeki gibi köyde oturup, çalışabilecek kadar fedakârdı ne de sonraki üç yıldaki gibi idealistti. Öğretmenliği, yapa yapa öğrendiğini düşünüyordu. Tecrübesizliğini atmıştı sırtından. Genç yaşında kendini mesleğinde olgunlaşmış ve en verimli yılını yaşayacakmış gibi hissediyordu. Bu senenin diğer altı seneden tek farkı, kızı Zeynep, bu sene birinci sınıfa başlayacaktı.

Bugüne kadar sabahları uyurken öptüğü kızıyla şimdi beraberce hazırlanıyorlardı. Ahmet Bey gömleğini iliklerken kızı çoraplarını giyiyordu. Kravatını takarken ufaklık da üstünü başını kontrol ediyordu. Bu sırada Melek Hanım kahvaltılarını hazırlıyordu. Zeynep, daha önce okula gitmişti ama babasının misafiri olarak. Öğretmen çocuklarını bilirsiniz, okula sık sık gelirler, tahtayı ve keçeli kalemleri istedikleri gibi kullanırlar. İstedikleri şekilde sınıfta gezinirler, her derste resim yapabilirler… Minik Zeynep’in okula gidişleri de bundan farklı değildi.

Baba-kız Melek Hanım’ın duasını alıp el ele tutuştular, okul yoluna düştüler. Ahmet Bey, kızından daha telaşlıydı. O kadar ki, okula girerken karşılaştıkları başka bir öğretmenin verdiği selamı duymayacak kadar telaşlıydı. Birçok şeyi bir anda düşünmeye çalışıyordu. Öğrencilerin yaz tatilini nasıl geçirdiklerini, unuttukları konuları, yeni gelenleri, taşınıp gidenleri, sürekli çocuğunun durumunu sorup duran velileri, her daim kendilerinden bir şey bekleyen idarecileri, bahçe nöbetlerini, maaş zammını, vergi dilimini. Bunlar, herhangi bir öğretmenin her sene düşündüğü şeylerdi. Ahmet Bey’i asıl düşündüren ise kızının sınıfına uyum sağlayıp sağlayamayacağıydı.

Kendi sınıfının hangi sırada olduğuna bakmadan doğruca 1/A sınıfının bulunduğu yere gitti. Aslında kızının B şubesinde, bilgisine güvendiği öğretmende okumasını istiyordu. Ama ayıp olmasın diye daha samimi olduğu A şubesinin öğretmenine vermek zorunda kalmıştı. Kafasının karışık olmasının en büyük sebebi de buydu zaten. Sırf bir arkadaşının gönlü kalmasın diye kendi çocuğunun geleceğini tehlikeye atmak düşüncesi içini yiyip bitiriyordu. Artık geri dönüşü yoktu. Bu yüzden, üzerinde daha fazla durmanın gereksiz olduğunu kendine telkin etti. Kızını sırasına bıraktı, öğretmeniyle göz göze geldi, yapmacık bir gülümsemeyle kendi sınıfının yanına geçti.

Bir yandan kendi sınıfını hizaya sokarken diğer yandan da göz ucuyla kızının sınıfına bakıyordu. Öğretmen arkadaşı, çocukları boy sırasına dizmiş, herkesin durması gereken yeri gösteriyordu. Kızı, kısa boyu ile en ön sıradaydı. Anlaştıkları gibi öğretmeninin sözünü dinliyor, sırasını bozmuyordu. Her öğretmen, sınıfını peşine takıp kendi sınıfına girdi. Ahmet Bey kendi sınıfında olduğu halde aklı kızının sınıfındaydı. Bu kadar telaşlanacağı hiç aklına gelmezdi. Kendi sınıfındaki çocuklara yaz tatilini nasıl geçirdiklerini anlatan bir hikâye yazmalarını söyleyip masasına geçti. Bu sefer de ya sınıfta ağlamaya başlarsa, ya tuvaleti gelir de söylemeye korkarsa, ya arkadaşlarıyla anlaşamazsa gibi düşüncelerle baş başa kaldı. Telefonu çaldı. Kızının öğretmeni kendisini çağırıyordu. Korktuğu başına gelmişti.

Birinci sınıfların bulunduğu koridora inince kızını sınıfın kapısında buldu. Hıçkırıklarla ağlıyordu. Öğretmeni, her şeyin normal gittiği bir anda bir erkek çocuğunun ağlamaya başladığını, onu gören birkaç çocuğun daha ağladığını, bunlardan birinin de Zeynep olduğunu söyledi. Ahmet Bey kızının yanına geldi, eğildi, gözlerine baktı. Gözler, kıpkırmızıydı. Beraberce lavaboya gittiler, yüzünü yıkadılar. Ahmet Bey, yıllardır başka çocuklara -çok da umursamadan- anlattığı şeyleri bu sefer kızına anlattı. Ara ara yine ağlaması tutuyordu Zeynep’in. Bu sebeple hiç zorlanmadığı kadar zorlandı anlatırken. Gözü gibi bakıp büyüttükleri biricik kızını böyle ağlarken görmeye dayanamıyordu.

Bazen gözlerinde biriken yaşları usulca siliyor, bazen boğazındaki düğümü hissettirmeden yutmaya çalışıyordu.

Konuşmanın sonunda Zeynep sınıfına dönmeyi kabul etti. Bundan önceki senelerde çocuğu sınıfa alıp veliyi kapıda bırakan adam, şimdi kapıda bırakılan veli oluvermişti. Eski öğrencilerini düşündü. içlerinden ağlayanları hatırladı. Hiç
durmadan bir gün boyunca ağlayan Canan’ı, anneannelerinden ayrılmak istemedikleri için gözyaşı döken ikizler, Barış ve Yiğit’i, annesinin eteğini bir türlü bırakmayan Samet’i hatırladı. Hiçbirine de şefkatle yaklaşmadığını kızının kapısında kalakaldığı işte bu dakikada fark etti Ahmet Bey. Kendini kapıda bekleyen veli olarak düşünmediğini bütün açıklığıyla o an anladı. içi burkuldu birden. Şimdilerde o öğrencilerini bulmak ve onlardan özür dilemek istedi.

Sınıfına dönmek zorundaydı. Daha ilk günden idarenin dikkatini çekmek senenin geri kalanı için hiç de hoş olmayabilirdi. Sınıfına doğru giderken içini kemiren kurda kulak verdi. Kendini alamıyordu bu kurttan. Bir başka adam olup çıkıvermişti bugün. Kızı hadi neyse de kendine ne oluyordu böyle? içini kemiren kurt, arka bahçeye gitmesini, kızının sınıfını arka bahçeye denk düşen pencerelerden görebileceğini, sınıfı oradan gözetleyebileceğim fısıldıyordu. Fısıltıyı takip etti. Hakikaten de sınıfın içi; ancak öğrencilerin saçları görünüyordu. Anladığı kadarıyla öğretmen, her öğrenciyi teker teker sınıfın ortasına çıkarıyor kendini kısaca tanıtmasını istiyordu. Ahmet Bey bahçedeki banklardan birinin üstüne çıktı. Şimdi hem sınıfı hem öğretmeni hem de öğrencileri rahatlıkla görebiliyordu. Zeynep, öğretmenin masasının önündeki sıralardan ikincisinde oturuyordu. Ağlamadığından emin olmak biraz olsun ferahlatmıştı Ahmet Bey’i. Kendini tanıtma sırası Zeynep’e yaklaştıkça heyecanı artıyordu. Bahçedeki velilerin kendisine baktıklarını görmüyordu bile. Sıra kızına gelince öylece kalakaldı. Zeynep gayet rahat hareketlerle sınıfın önüne çıktı, adını soyadını söyledikten sonra yerine oturdu. Kendini tanıtan Zeynep değil de kendisiymiş gibi derin bir oh çekti bankın üzerinden inerken. Velilerin kendisini gördüğünü fark eden Ahmet Bey, içinden büyük bir özür de onlardan diledi. Şimdiye kadar ilk hafta çocuklarını bahçede bekleyen, teneffüse çıkar çıkmaz peşine düşen hatta sınıfına kadar giren velilere pek de iyi davranmadığını hatırlaması hiç de zor olmamıştı.

Akşam, yemekte konuşulan tek konu Zeynep’in okuldaki ilk günüydü. Sıraya girmekten, tanışmaya ve hatta ağlamaya kadar her şey anlatıldı. Dile getirilmeyen tek konu ise Ahmet Bey’in tuhaf halleriydi.

Erhan GENÇ | 03 Kasım 2014 | http://insanvehayat.com/bir-ogretmenin-tuhaf-halleri/