Gönderen Konu: Bir savaş nasıl kaybedilir  (Okunma sayısı 5802 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Bir savaş nasıl kaybedilir
« : 11 Ocak 2009, 00:07:23 »


Savaş cephede başlamaz. Elli yıl, yüz yıl, hattâ yüz elli veya fazlası yıl öncesinden başlamıştır bile.

Diyelim ki, yabancı bir ülke senin suyuna, taşyağına (neft, petrol), mâdenlerine, topraklarına göz dikmiş. Bu ard niyetleri, kendi kamuoyunda koyu bir dinî taassupla iç içe olabilir.

Dinî taassubu sahici ise, çağa ve duruma göre bu da siyasal bir takım söylemlerle dünya kamuoyuna karşı örtbas edilebilir. Tarihin pek çok büyük savaşında, istilâsında çoğu kez öyle olmuştu; bugün de öyle.

Gözü dönmüş, başkalarını insandan saymayan düşman çok önceden savaşı nasıl başlatır?
Düşman ülkenin evrenkentlerinde, araştırma merkezlerinde hedef ülkenin tarihi, mânevî gücünün kaynakları, gelenekleri, dili, edebiyatı, coğrafyası, ... üzerinde yıllarca çalışılır; o dile, o tarihe, o ulusun dinine son derece vâkıf uzmanlar yetiştirilir.

Bunların bir kısmı, o ülkeye bilim adamı, din adamı, tüccar/iş adamı, siyâsî temsilci vb. kılıklarında bilgi toplayıcı, sonra içten düşman taraftarları derleyici, kışkırtıcı casuslar olarak gönderilir.

Hedef ülkede, özellikle dini değişik azınlıklardan yetenekli bazı çocukların ismi, kimliği değiştirilir ve bunlar yetiştirilirler. O ara hulul edilip yönlendirilebilir hâle getirilmiş basın-yayınla bu gençler alanlarında meşhur edilir; önemli mevkilere gelmeğe başlarlar.

Düşman, hedef ülkede her bakımdan vasat, kendi başına bir şey olamayacak, ama hem de ulusal duyguları zayıf, maddiyata, mevkie düşkün, çeşitli zaafları olan kişiler tespit edip, onlar vasıtasıyla bir takım gizli cemiyetler kurdurur.

Cemiyet üyeleri zamanla, basın-yayından, yönetim kademelerinden, evrenkentlerden, iş çevrelerinden yenilerini bulurlar. Ağ yayılmağa başlar. Ülkenin çeşitli bölgelerine ve toplumun her kesimine ağı salmayı kolaylaştırmak için yarı gizli (görünüşte şeffaf ama gayeleri, bazı faaliyetleri gizli) dernekler de kurulur.

Bunların liselerde, evrenkentlerde, ve şehirlerin her mahallesinde gençlik. kolları bile bulunur. Dernekler, gizli cemiyetler, düşman ülkedeki merkezlerin güdümü ve denetimi altındadır, ama en tepedekiler hâriç, üyelerin çoğunluğu, zâten zayıf olan bilinçleriyle, uzun süre bunun idrakinde bile değildirler. Gençler, üyeler “evrensel”, “küresel” aldatmacasına kanar, git gide millî kültürlerinden, geleneklerinden, “vatan” kavramından, ulusal bağımsızlık duygularından uzaklaşırlar.

Sonunda, belki bazıları farkında bile olmadan, bir “beşinci kol” oluşturmuşlardır. Rüyaları, ruhunu bilmedikleri, tanımadıkları bir hayal ürünü yabancı ülke, gayeleri, kendi halkları, uluslarıyla değil, yabancıyla (gizli düşmanla) bütünleşmektir.

Nihayet, gizli cemiyetlerin en üst kademelerinden, ayarlı basın-yayınla şişirilip duran üyelerin bazıları ülkenin en üst kademelerine (her alanda ve kamu, yarı-kamu, veya özel kesimde) yerleştirilirler. Ondan sonra gidişat hızlanır.

O devrin siyasal yapısına göre, üst yönetime, veya siyâsî fırkalara kamu üst kademelerine getirilmiş “üyeler”, bir yandan, dost postuna bürünmüş düşmanla tek taraflı gümrük anlaşmaları [Örn. 166 yıl önceki ve sonrakilerle ayrıntılı karşılaştırılması için Bkz. Attila İlhan, “Hangi Küreselleşme” kitabı, (Bilgi Yayınevi, Ankara. 1996)] imzalarken, “çok iyi dost”larına her konuda tâviz üstüne tâviz vermeye başlarlar.

Bu sözde anlaşmalarda düşman sana her şeyi gümrüksüz satacak, ama senden bir şey almayacak veya yüksek gümrük duvarları, kotalar koyacak. Böylece hedef ülkenin öz üretimi, sanayii kısa sürede çöker.

Bir yandan da hedef ülke, başta hiç ihtiyacı olmayan borçlar almaya zorlanır. Önceleri düşük olan faiz zamanla tefeci faiz oranlarına dönüşür. Faiz ödemek için, bu sefer düşmanın paravanası sözde ‘uluslararası’ kuruluşlardan her üç ayda bir yeniden borç alınır. ‘Yardım’ pozundaki her borç, bankacılıkla hiç ilgisi olmayan yeni dayatmalar, ve gözünü kırpmadan ülkeyi teslim etmek mânâsını taşıyan, çoğu halktan gizli, tâviz ‘yasa’larını ve tasarı metni görülmeden basılan ihânet imzalarını beraberinde getirir.

Artık ülke batağa saplandırılmıştır. “Özelleştirme” aldatmacası edebiyatı yapılıp durur, ve bu, cemiyet üyelerince ve ayarlı basın-yayınla körüklenip dururken, ülkenin uzun ve meşakkatli bir yoldan gelmiş birikimleri, kamu ve özel sanayi, ve erke (enerji) üretim tesisleri, altyapısı, ulaştırma, iletişim şebekeleri yok pahasına yabancılara, aslında örteneğe bürünmüş düşmana ‘satılır’.

Sonra tarım, hayvancılık, hattâ ekmek, su gider. Halkta açlık baş gösterir. “Üyeler”de “en iyi dostumuz”a muhabbet o derece büyüktür ki, gecenin ikisinde apar topar çıkarılan dayatmalı ithal kanunlarla, ülkenin toprakları da sonunda sessiz sedâsız, ‘yatırım yapacaklar’ bahanesiyle bedavadan düşmana teslim edilir.

“Vatan” kavramı unutturularak (hattâ gözden düşürülerek), “toprak”, ticâri bir metâ imiş gibi gösterilir olmuştur. Tabii, yatırım falan da yapılmayacaktır. Düşman ancak eline beleşten geçirdiği topraklarda kendi için basit tesisler kurup orda da, getirdiği kendi işçilerini, mühendislerini, yöneticilerini kullanacaktır. Ülkenin öz evlâdı için, işçi olsun, meslek sahibi olsun, artık ne meslek hayatı, ne iş kalmıştır. Yabancı ülkede kölelik için muhacerete başvuranların sayısı artar.

Bütün bunlar olurken ve zemini yumuşatmak için, ruhbilimsel (“pisikolojik”) savaş ta son sürat yürümekte, düşmanın ‘toplum ve kültür mühendisleri’ yıllardır çalışmaktadırlar. Zamanda geriye dönüp oralara bakacak, dallı budaklı ağacın ince dal ve yapraklarından nasırlı gövdesine, oradan da köküne doğru yürümeğe (gelecek yazımızda) devam edeceğiz inşAllah.
Karanlık gecenin ufuğunda beliren bir ışığa doğru;

Oktay Sinanoğlu
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Ulusun Ulus Olmaktan Çıkarılması
« Yanıtla #1 : 12 Ocak 2009, 00:43:45 »
Evet, savaşın (daha doğrusu işgalin) cephede değil, pek çok yıl öncesinden sinsi sinsi nasıl başladığını, dost postundaki düşmanı, vatanına göz dikilmiş hedef ülkenin ayarlanmış sahte aydın ve her daldaki üst kademelerinin nasıl kucaklayıp kendi ülkelerini kundakladığını, geçen yazımızda (I) gözden geçirmeğe başlamıştık.

İktisâdî, mâlî çökertmeyi ele aldık (1-7). Şimdi daha da tehlikelisi, ulusun ulus olmaktan çıkarılmasına yol açacak derin ruhbilimsel savaş ameliyeleri ile (işlemleriyle) devam ediyoruz:

8) Bir ulusun maddî gücünün olması elbette mânevî gücünün varlığına bağlı.Ulusun fertlerini bir arada tutup ortak ulusal (millî) hedeflere yönelten de mânevî unsurlar. Gizli düşman bunları yıllarca incelemiş, gerçek güç kaynaklarını tespit etmiştir. Onların aşındırılması, sonra yok edilmesi için adım adım sessizce ve sabırla çalışacak. En etkili yöntem olarak ta istediklerini hedef ülkenin kendi fertlerine yaptıracak (Bkz. (I)).

Ulusu ulus yapan, binlerce yıldan gelişe gelişe süregelmiş ulusal kültür. Ulusa mensubiyet hissi ise ulusal kültürle yetişmiş, onunla yoğrulmuş olmaya bağlı. Bu mensubiyet hissi kuvvetli olanlar, özellikle düşman ortada göründüğünde vatanın korunması, ulusun bekası için her şeylerini, hattâ canlarını bile fedâ edebilirler.

Ancak, iş o raddeye gelmeden, vatanseverlerin, adım adım ülke ve ulusun dibinin nasıl oyulduğunu, halkı bir arada tutan harcın nasıl eritildiğini fark etmeleri, ve bu sessiz istilâya karşı bir araya gelerek düşmanın her sinsi adımına karşı halkı uyarmaları, karşı durmaları, aynı cinsten sessiz, ama etkili adımlarla mücadele vermeleri gerekmektedir.             

9) Kültür unsurları nesilden nesile eğitimle aktarılır: Ailede, köyde, sonra okulda, evrenkentte, ve gün-be-gün basın-yayınla, toplu sohbetlerde, ve konuşmacılarla; ayrıca filimlerle, hattâ musikî ile. O halde düşman önemli gördüğü kültür unsurlarını eritmek için aile, köy, okul, evrenkent düzenlerine el atıp onları sinsice bozacak ve yabancılaştıracak, basın-yayını ele geçirecek, yerli filimciliği ve musikîyi yok edecek, yerine kendininkinin bozuğu ile halkı topa tutacaktır.

10) Ülkeye millî kimliğini veren, tapusunu o ulusun yapan, ulusun tarihinden gelen kent, kasaba, köy, dağ, ova, nehir adlarıdır. Düşman gezim (turizm) gibi bahanelerle zâten geçim kaynağı kalmamış halkı uyutarak yer adlarını yabancı isimlerle değiştirecek, ama tabii bunu da, kilit noktalara yerleştirdiği ayarlı, “beşinci kol” cemiyet üyelerine yaptırtacaktır (son perdede ise bilinci kalmamış safdillere).

11) Atalarının ülkeye mührünü basmış mirâsı yer adları olduğu gibi, bıraktığı târihî âbideler olduğuna göre, düşman bunları ihmal ettirecek, yıkıma terk ettirecek. Her ülkede insanın var olduğundan beri birikegelmiş  binlerce yıllık katmanlar bulmak mümkün.

On dokuzuncu yüzyılda başlayarak düşman ve bazen onun körüklediği göze görünür sömürgeciler, kazıbilimi (arkeolojiyi) bir ülkenin istilâsına dünya kamuoyunu hazırlamak için kullandılar. Katmanlardan işlerine gelenleri ön plana çıkarıp ulusun öz köküyle ilgili olanları örtbas ettiler (Örn. Bkz. Kâzım Mirşan’ın buluşları, ve onları sâdeleştirip özetleyen Halûk Tarcan’ın kitabı, (“Ön-Türk Târihi”, Kaynak Yayınları, İstanbul 1997).

Bunda da hedef ülkenin evrenkentlerine, ve “Kültür”  ve Gezim Bakanlıklarına önemli görev verildi. Pek çok ülkede bu etkinlik gerçekleştirildiyse de, en yoğunları ve sonuç alıcıları her Orta-Doğu ülkesinde ve Kuzey Afrika’da oldu. 

12)  Ataların mânevî mirası ise özellikle edebiyat: Halk edebiyatı, okumuşların edebiyatı, felsefî edebiyat. Düşman bunları eğitim düzenine soktuğu çoğu görünmez “danışman”larıyla, imzaları basan ayarlı yetkililerce eğitim düzeninden önce tedricen, sonra toptan kaldırır, unutturur; ayarlı ve şişirilmiş yazarlarını ünlü kılarak köklü ulusal edebiyatı gözden düşürür.

Son fasılda, gençler zâten kendi dillerinde (okusalar bile) yazılmış olanları anlayamayacak, düşmanın vâcip gördüğü sulandırılmış bir yabancı dile bağımlı olacaklar, gittikçe düşünme ve hissetme yeteneklerini yitireceklerdir.

13)  Ulusun mayası, toplumun harcı, a) din, b) dil, ve c) özünün tarihi bilincini, (o sırayla), düşman hedef alır. a) “Küresel kıraliyetçi”nin birinci hedefi dünya çapında kollayıcı bir idârî düzene sahip ve milyarlarca insanı kapsayan dinlerdir. 

Çünkü böyle dinler, tek ülkenin dışında, bir çok ülkeyi içine alan bir direnme duvarı oluşturur, o ülkeler arasında dayanışmayı sağlar, düşmanın ince oyunlarına karşı halk kitlelerini mânen koruyabilirler. Düşmanın bu duvarları yıpratması, sonra yıkması gerekmektedir.

O dinden olanların arasına nifak sokulur, sahte mezhepler kurulur; bu mezheplere ilkel tavırlar takındırılıp aşırı işler yaptırılarak o dinin bütünü önce dünya kamuoyunda, sonra ülkelerin kendi içlerinde gözden düşürülür; merkezî mânevî teşkilâta bağlılık yok edilir; aynı dinden olan,  eskiden birbirini kardeş gibi gören uluslarda ırkçılık, sahte (kültür, gönül, fikir esasına dayanmayan) ve sözde milliyetçilik (millîlik yerine) teşvik edilir.

Bu suretle, dindaşlar birbirine düşürüldüğü gibi, gerçek ulusal duygular, ulusal bağımsızlık, ulusal kültür kavramları da gözden düşürülür. Hedef ülkenin önce sahte aydınları, sonra daha geniş kitleler millî menfaatlere, istiklâle bigâne kalırlar. Eski ve tarihî dindaşları milletlerin başına gelenler ise onları artık ne üzer, ne ilgilendirir; sırada kendilerinin olduğunu bile düşünemez, ibret alamaz olurlar.

Hedef ülkelerde geniş dindar kitleler saptırılıp, dinlerinin özünde böyle bir şey olmadığı hâlde, kendi uluslarının lâfının bile edilmesine, ulusal dilden, kültürden, tarihten bahsedilmesine düşman kılınırlar. Öbür yanda, ayrı bir kavim gibi davranmaya başlamış sahte aydın sınıfı, analarının, babalarının, dedelerinin (hakkında artık bir şey bilmedikleri) dinine düşman kesilmişlerdir.

14) İşte bu hazır ortama yabancı misyonerler çıkagelir; önce usul usul, yabancı dil öğretmeni pozunda, sonra açıktan ve akın akın. Gelen misyonerler genellikle düşmanın istihbarat dairelerinden desteklidirler.

Çoğu, çok öncelerden düşmanın diğer yabancı ülkelerde kurdurduğu, oranın dini içinden çıkarılmış sapkın, sahte mezheplere aittir. “Küresel kıraliyetçiler”in, dünya köleleri için türettiği sahte din ve onun insancıllıktan uzaklaştırılmış, hurafelere boğulmuş sahte mezhepleri.

Hedef ülkenin kültür, gezim, ve eğitim bakanlıkları, içindeki “cemiyet üyeleri” vâsıtasıyla yabancı misyoner faaliyetlerine pervâsız izin verdiği gibi, onların âdetâ ortağı gibi çalışır olurlar; yabancı sahte dini metheden kitapçıklar basar, dağıtırlar;

ülkenin dinî, târihî eserleri, anıtları yerine, yabancı dine aitmiş gibi yıkıntılar “keşfeder”,  milletin parasıyla bunları onarır, yabancı tapınaklar inşa ettirir, âyine açarlar. “Yurdu tanıtıyoruz; gezmen (turist) gelecek” yutturmacasıyla, içerde ve dışarıda,  ülkenin “dinî, târihî mirâsı” ,  “kutsal zenginlikleri” diye o ulusun dinî, târihî mirâsını değil, düşmanın istediği tarzda sahte yabancı dinin ve târihin, ülkenin kimliği olduğu intibâını uyandırırlar.

Ülkenin kamu ulaştırma kuruluşlarının başındakiler de buna katılır. Yabancı ülkelerdeki, o ulusun dıştaki fertlerinden oluşan topluluklara dahî bu propaganda uygulanır.  Ülkenin kimliği değiştirilmekte, istilâcıya karşı direncini koruyacak bağışıklık (muafiyet) dizgesi yok edilmektedir.

Derken, b) dil, ve c) özünün târihi bilincine taarruz gelir. Dinden, onunla iç içe girmiş (her dinde olduğu gibi) o din öncesi ulusal kültür, ulusal yaşam tarzı ve yaşam felsefesi unsurlarının sahte din âlimlerince ayıklanmasından sonra halk çapında zemin, ulusal dil ve tarihin yok edilmesine hazırdır.

Bunların yok edilmesi, o dil yerine düşmanın uygun gördüğü sulandırılmış yabancı dille eğitimin önce yabancı okullarda, sonra devletin, nihayet özel, hattâ sözde dinî vakıfların okullarında başlatılıp yurdun her köşesine yayılmasıyla olur.

Öldürücü darbe ise yabancı dille eğitimin anaokullarına kadar indirilmesi, artık öğretmenlerin de yabancı olmasıyla gelir.(b) ve bir miktar (c)’nin geniş işlenmesi için Bkz. O. Sinanoğlu, “Bye-Bye Türkçe”, “Hedef Türkiye”, ve “Büyük Uyanış” kitapları,

 Küresel kıraliyetçilerin gizli kuyrukları kilit kademelerde görevlerini yapmışlardır.  Ama bu kuyruklar da sonunda düşman tarafından ülkelerinin topraklarından sürülecekler, çoluk çocukları da soykırımdan kurtulamayacaktır.

İşte böyle. Yukarıda toplu hâlde özetlediklerimiz, iki Amerika kıtası, Avrupa, Asya, ve Afrika’nın pek çok ülkesinde uygulanmıştır. Bu gün de çok yerde devam ediyor. Son perdeler oynanıyor. Bizim ülkemizin, ulusumuzun, bu savaşın, daha doğrusu istilânın neresinde olduğuna okuyucu kendi karar versin. “Peki bu vahim durumda nasıl ve ne yapmalıyız?”ı da herkes düşünsün. Sonra bulduğumuz çareleri karşılaştıralım.

Oktay Sinanoğlu
« Son Düzenleme: 12 Ocak 2009, 00:45:32 Gönderen: Tuğra »
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimiçi turk_ay

  • aktif okur
  • **
  • İleti: 193
    • Yavuz Sultan Selim (Hadim-ül Haremeyn)
Ynt: Bir savaş nasıl kaybedilir
« Yanıtla #2 : 27 Ağustos 2009, 22:49:35 »
Çanakkale savaşını cephe de kazanıp da akıllarda gönüller de ahlakta kaybettiğimiz gibi değil mi  savaş cephede kazanılmaz..
Her açan senin gülün, hergünse benim günüm
Gözyaşı insan külüyse, her yakan insan sözü
Kıvılcım sözün özüyse, ayrılık yakar gözü
Tek gören gönül gözüyse, kelamım gönül sözüm

Yavuz Sultan Selim (Hadim-ül Haremeyn)

Çevrimdışı FiSeBiLiLLaH

  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 4
Ynt: Bir savaş nasıl kaybedilir
« Yanıtla #3 : 06 Ağustos 2010, 17:42:16 »
Türkiyedeki Müslümanlar Cumhuriyet rejimi kurulunca savaşı kaybetmişti.Çanakkale savaşı cumhuriyet kurulunca bir anlam ifade etmedi.

Çevrimdışı mazlum

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 861
  • Allah'a giden tüm yollar.Kalp lerden gecer.
Ynt: Bir savaş nasıl kaybedilir
« Yanıtla #4 : 02 Ekim 2010, 13:36:13 »
öncelikle sunu bilmeliyizki ne icin savasilir ?
Rabbimiz söyle buyuruyor .Arzin heryerini sizin icin vatan kildik .
Vesselam .
Bir harf yeter inan, varsa o evde bir insan.

Dost Ararsan Kendine Bak
Dostun Ağlasını Bulursun
Düşman Ararsan Yine Kendine Bak
Düşmanında Ağlasını Bulursun .
vesselam .

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Nereye gireceksin? Enkazına mı!
« Yanıtla #5 : 16 Nisan 2011, 15:08:51 »
2014′te AB’ye girecekmişiz. Nereye gireceksin? Enkazına mı!

Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu’nun konuşmacı olduğu “Batının Batışı – Dünya ve Eğitimde Yeni Ufuklar” semineri İTܒde gerçekleşti. İşletme Mühendisliği Kulübü’nün düzenlediği seminere ilginin çok fazla olması izdihama neden oldu.

Ayrıca birçok katılımcı seminerin olacağı salona giremeden geri dönmek zorunda kaldı. Şanslı olanlar oturacak yer bulabilirken, büyük bir kesim Sinanoğlu’nu ayakta izledi. Beklendiği gibi sözünü sakınmayan Sinanoğlu seminer sonrasında sevenlerine kitaplarını imzaladı.

Prof. Sinanoğlu’nun konuşmasından satır başları:

ABD diyor ki; “Ciğerimiz nedir bize anlat”. “Ciğeriniz yok ki neyi anlatayım?” diyorum.
Bunların (ABD’nin) her gittikleri yerde yaptıkları ilk iş, oranın kültürünü ve dilini bitirmektir.

Ordu evinin kuaföründe birbirlerine hava atmak için borçla harçla çocuklarını ABD’de master’a yollarlar. Bilinmedik de bir üniversite. Bir tanesinden haberim oldu. Üniversitenin aslında master programı da yokmuş. Bizimkiler teklif etmiş. Onlar da kişi başı yıllık 30 bin doları görünce kabul etmişler. Bir baktım papaz okuluymuş.

ABD’de master ülkeye para kazandırmak için icat edilmiştir.
Şu hükümet yaptı, bu hükümet yaptı yok. (Bu büyük planların çoğundan) hükümetlerin haberi bile yok.

Batı’nın ulaştığı yerde zulüm olur. Neden biliyor musunuz? Çünkü onlarda insanlık yoktur.
Öbür dünya hava yolları; yanına gömlek bile alamazsın. Kefen alayım dersin yobaz olursun.

(Bize yapılanların) aynısını Güney Amerika’da yüz yıl önce yaptılar. Orada sokaktaki adam bile bunu bilir.
(ABD merkezli değişime) biraz direnen Fransa vardı. Onun da başına Sarkozy’yi geçirdiler. Orası da bitti.

2014′te AB’ye girecekmişiz. Neye gireceksin? Enkazına mı?
Onlar (ABD’liler) da bana soruyor; “Halimiz ne olacak?” diye. “Hep beraber hallederiz” diyorum. (Gülüyor)

Şimdi milyonlarca insanı moleküler biyoloji ile yok etme peşindeler. Sahte (GDO’lu) gıdalar, sahte salgınlar ile.
Kessinger demiş; “Enerjiyi elinde tutarsan devletleri, gıdayı elinde tutarsan insanları yönetirsin” diye.

Almanya’daki üstün ırk araştırmaları kimin tarafından finanse edildi? Hitler zamanındaki bu araştırmaların kaynağını sağlayan Rockefeller vakfıdır!
Golf topu büyüklüğünde bir atom bombası 100 milyon dolara mal olur ve 100 bin insanı öldürür. -Japonya’ya attıkları gibi- Fakat GDO ile 100 bin dolara 1 milyar insanı öldürebilirsiniz.

Bazılarımız düşünmüyor. “Aman kafam çalışmasın eskir” diyorlar.
Kimi insanlara bakıyorum gözleri üç günlük palamut gözü gibi, anlıyorum ki bizim kitapları okumamış. Kimilerine bakıyorum gözleri limon sıkılmış turp gibi…
Yeni bir dünya düzeni kuruluyor. Bunu TV’de öğrenemezsiniz. Göstermezler, yazmazlar…

Brezilya İMF’yi kovdu. 10 yılda dünya devi oldu. Tek kelime de İngilizce konuşmazlar.
Nerede bir şey yoksa onun çok lafı edilir. Mesela ABD’de demokrasi yoktur. Demokrasi lafı dillerinden düşmez. İsviçre onlar kadar demokrasi demez.

Binalar da böyledir. Bizde kocaman iki tane adalet sarayı yapmışlar; Çağlayan Adalet Sarayı, Bakırköy Adalet Sarayı ve Ankara Sayıştay binası…
ABD’ye heveslenmeyin. Bakın; Brezilya var, -Putin’in toparladığı- Rusya var, Çin var. Geleceğin dünya devleri arasında bunlar var.

Yabancı dil öğrenecekseniz gidin İspanyolca öğrenin. Yakında İngilizce konuşacak adam bulamayacaksınız.
Zazaları çok severim. Zazaca öğreniyorum.

Bu ülkeyi düzeltecek şey nedir? İlk iş İMF’yi sepetlemek!

Darbe sonrasında beni konferansa çağırdı paşalar. ABD’de hocayım ya oradan talimat getiririm diye düşünüyorlar herhalde. Millet korkudan tek kelime edemezken ben tek başıma “Bunca şey yaptınız gece nasıl uyuyorsunuz?” dedim ihtilalcilere.

Şehir araba için değildir insanlar içindir.

Allah öyle bir bilgisayar vermiş ki bizlere; dünyadaki 100 bin yıllık gelişmeleri öğrenmeye hazır. En zeki kişi bile beyninin az bir yüzdesini kullanıyor. Demek ki kalan kısmı sonrası için bekliyor.

Cebiri icat eden Harezmi’ydi. Utanmamıza gerek yok; Türk’tü.
Eskiden komünist eşittir teröristtir deniyordu. Şimdi müslüman eşittir teröristtir deniliyor.

Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu
*~*~* TUĞRA *~*~*

mazhar

  • Ziyaretçi
Ynt: Bir savaş nasıl kaybedilir
« Yanıtla #6 : 25 Aralık 2013, 18:12:56 »
Şimdi milyonlarca insanı moleküler biyoloji ile yok etme peşindeler. Sahte (GDO’lu) gıdalar, sahte salgınlar ile.
Kessinger demiş; “Enerjiyi elinde tutarsan devletleri, gıdayı elinde tutarsan insanları yönetirsin” diye.