Gönderen Konu: Biz Geldiğimizde Onlar Gitmişti  (Okunma sayısı 1682 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9222
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Biz Geldiğimizde Onlar Gitmişti
« : 13 Ekim 2013, 00:01:50 »

Biz Geldiğimizde Onlar Gitmişti


1963 yılında; mendile koyup yanında getirmiş olduğu bir avuç toprağı “Çıkayım gideyim o Rumeline” özlemiyle bir ömür kokladığını anlatan Necati Amca; 26 yaşındayken baskılara dayanamayıp çareyi anavatana gelmekte bulmuş. Önceleri kanla kazanılmış bu toprakları kâfire bırakmayız diye dayanmaya çalışsalar da, baskı dayanılmaz boyutlara ulaşınca göç kaçınılmaz olmuş. “İmkânsızlıklardan dolayı mektepte okuyamadım kırık dökük cümlelerimle, iki üç kelam da olsa anlatayım.” diyor ve başlıyor anlatmaya…

Üsküp, yemyeşil ovaları, buz gibi çağlayan suları, samimi Müslümanlarıyla şirin bir Osmanlı beldesiydi. 1946 yılında komünizm geldi topraklarımıza. O günden sonra kara bulutlar çöktü
Üsküp’ün üzerine. Müslümanların, en zoruna giden şeylerden biri de mahremiyettir. O sınırı aştın mı bizim sigortalar atar. Hanımlarımızı evlerden toplayıp ne olduğunu bilmediğimiz toplantılara götürmeye başladılar. Katılımı zorunlu olan beyin yıkama toplantılarına katılmadın mı, seni bekleyen işkence kaçınılmazdı. Çocukları da götürmeye başladılar bu ne olduğu bilinmez toplantılara, körpe dimağlara rejimi öven şarkılar falan belletiyorlardı. Bizi benliklerimizden koparmak ve böylece 600 yılı yaşanmamış gibi silip atmaktı gayeleri. İçimizden; oturup kalktığımız, muhabbet ettiğimiz komşularımızdan parayla satın aldıkları üç beş kişi, gidip ne var ne yok anlatıyormuş, tabi sonradan haberimiz oluyor.

Mahalleden jiple adam toplamaya başladılar

Korkuyla yaşar olduk. Kocaman jipleri vardı. Mahalleye girerler üç-beş kişiyi alır işkenceye götürürlerdi. Arabalar mahalleye girdiğinde acaba bu sefer kimi alacaklar diye bir korku sarardı herkesi.

Üç kişi yan yana gelip konuşamaz, muhabbet edemez hale geldik. Ne konuştunuz, ne yaptınız diye derhal sorguya çekerlerdi. Kadınlarımızın yüzlerine örttükleri peçeleri kaldırmak istediler. Müftünün fetvalarına göre hareket ettiğimizi biliyorlardı.

İtaatkâr bir toplumuz. Bir gün, müftüyü sıkıştırmışlar peçe takılmasın diye Müslümanlara çağrıda bulunmasını istemişler. Tabi müftü akıllı adam. Yetkisi var Müslümanlar üzerinde fakat satılmamış, karakterli, cesur bir âlim. “Ben sadece hanımımdan mesulüm. Bütün beldenin böyle bir şey yapmasına sebep olamam” diye çıkışmış askerlere. Yedi yıl boyunca hapiste kaldı, çeşitli eziyetler etmişler müftüye.

Feslerimizi tutar nehre atarlardı

Tam bir Osmanlıydık hayatımızla, oturuş kalkışımızla. Üsküp’teki o güzellik, sükûnet kaybolmuş gitmişti komünizmin gelmesiyle beraber. Bu esnada Kuran-ı Kerim öğrenmemiz de yasaklanmıştı. Fakat çok gayretli hocalarımız vardı. Bütün yasaklamalara rağmen hocamız Ali Efendi sabah namazından önce gizli gizli Kuran-ı Kerim dersleri verirdi miniklere. Osmanlı’nın ne kadar hoşgörülü, nezaket sahibi bir toplum yapısına sahip olduğu bu yaşadıklarımızdan çok net anlaşılabilir. Osmanlı gayri müslimlere askerlik yaptırmazdı. Onlar tuttular bizi zorla askere aldılar. Çeşitli eziyetleri geçtim Müslümanlara özel yemek yapılmazdı. Hınzır etinden, yağından yemekler yaparlar, çoğu zaman aç kalırdık. Yerli halk yolda yürümemize bile tahammül edemezdi. Taktığımız fesleri tutarlar, nehirlere atarlardı. Maksat bizi yıldırmak.

Bu baskılar artmaya başlayınca göç yavaş yavaş başladı. Nüfusumuz giderek azalmaya başlamıştı. Çocuklar Hıristiyan okullarına yazılmaya başladılar. 1950 senesinde Türkiye ile anlaşma yapıldı. Yugoslavya lideri Yosip Broz Titoyla ile yapılan anlaşmaya göre bizim Türkiye’ye göç etmemiz kararlaştırıldı. 600 yıl hüküm sürülmüş, kanla yoğrulmuş topraklarımızı bırakmak gibi bir niyetimiz yoktu ama baktık neslimiz yok olacak, Müslümanlığı yaşatmıyorlar bize; malımızı mülkümüzü, anamızı, babamızı, atamızı arkamızda bıraktık ve geldik İstanbul’a.

Türkiye’yi ne hale getirmişlerdi

Babam, dedem hep varlıklı insanlardı. Dericilik işiyle uğraşırlardı. Fabrikalarımıza harp tazminatı adı altında el konuldu. Orada kalırdım; ama ailemi korumak, çocuklarımı İslamiyet’e göre yetiştirmek için İstanbul’a mutlaka göç etmeliydim. Az bir miktar parayla geldik İstanbul’a. Elimdeki parayla da Fatih’ten bir ev alıp yerleştik. Malım mülküm gitmiş umurumda değil. Beni asıl etkileyen İstanbul’un bizden önce köklerinden kopmaya başlaması oldu. Biz dinimizi yaşayamadığımız için yapılan baskılardan kaçtık; fakat durum İstanbul’da pek farklı değilmiş. Köklerine, İslâmiyete sımsıkı sarılan, gittiği yeri ihyâ eden Osmanlı, buradan da göçmüş meğer. Millet açılmaya saçılmaya başlamış. Sonra bizimkiler de buna uydu ve bir medeniyet kayboldu gitti gözümüzün önünde. Oğlum İstanbul’da Üniversite eğitimi aldı. 4 lisan biliyor. Turizm işi var kendinin. Gelinim İspanyol, torunlarım var; ama henüz Türkçeyi tam bilmiyorlar.

Organik tarıma, doğaya, geçmişe bir özlem var.

Ama İslami nokta’dan o özlemi henüz duymuyoruz toplum olarak. Nerde o eski Ramazanlar dediğimizde klişe deyip kestirip atıyorlar. O camilerin dolup taştığı, insanların hakka riayet ettiği, huzur içinde geçen o eski zamanları arıyor insan. Bir ağacın dalları ne kadar uzarsa uzasın, ne kadar yayılırsa yayılsın, beslendiği yer yine kökleridir. İnsanoğlu da tıpkı bu ağaç gibidir. Nerede yaşarsa yaşasın, ekmeğini nerede kazanırsa kazansın onu besleyen tek şey vardır, o da kökleridir.


Haber Merkezi | 02 Ekim 2013 | İnsan ve Hayat Dergisi