Gönderen Konu: Büyük Şehir mi Güzel Şehir mi?  (Okunma sayısı 649 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9223
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Büyük Şehir mi Güzel Şehir mi?
« : 13 Nisan 2015, 10:22:11 »

Büyük Şehir mi Güzel Şehir mi?



Geleceğe bir mesaj bırakmak isteseniz bunu nasıl yaparsınız? Söyleyeceklerinizi yırtılacak kâğıtlara, paslanacak metallere mi yazarsınız? Yahut kırılıp parçalanacak hafıza kartlarına mı yüklersiniz? Galiba en iyisi, büyük ve sağlam taşlar üzerine yazmak. Hatta yazmak yerine, dünya ciddî bir felaketle karşılaşır da bugünkü alfabeler unutulur diye, harflerden ziyade şekil ve resimleri tercih etmek.

Binlerce sene öncesinden bize kalan eserler hangi hususiyetlere sahipse, bizlerden sonrasına da aynı özellikteki eserler ulaşacak gibi gözüküyor. Bugün kurduğumuz medeniyet, binalarıyla birlikte birkaç asırda yeryüzünden silinip gidecek.

Oturduğumuz ‘konut’ların ömrü 50-60 yıldan çok değil. Fazlası lâzım da değil. Kültürümüz dünyaya kök salmayı doğru görmez. Evlerimiz, geçici barınaklardır. Fakat câmiler, medreseler, kütüphâneler şahsî ihtiyaçlar için değil, cemiyetin halâsı için var. Medeniyetin devamı, işte bunların kalıcılığına bağlı. Osmanlı mimarisinin bugüne kalan en yaygın ve güzel örnekleri de bütün bir şehir halkına hizmet veren böylesi büyük eserlerdir.

Tevazudan küçülen pencereler

Din ve ilim adamlarının, yaptıkları işin büyüklüğünü izah etmelerine hâcet kalmaksızın hürmet görmeleri o cemiyetin büyüklüğünü gösterir. Sıradan insanlardaki tevâzû ve haddini bilme duygusu, büyük adamların tekebbüre düşmesine mâni olur. Bu anlayış Osmanlı mimarisinde de kendini gösteriyor:

“Süleymaniye’nin çevresindeki evlerin pencereleri Süleymaniye’yi daha büyük göstermek için şehrin ortalama pencere ölçeğinden daha küçük ölçekte imal edilmiştir. Üsküdar Mihrimah Sultan Camii’nin arkasındaki sadrazam konaklarında da pencere ölçüleri, camiyi daha büyük göstermek gayesiyle, 90 santim yerine 75 santimetre olarak imal edilmiş. Edirne Selimiye Camii’nin çevresindeki evlerin tavan yükseklikleri -ki bir grup ev Mimar Sinan tarafından inşa edilmiştir- Edirne’nin Selimiye ile değişen siluetini tamamlamak için 222-230 santimetre olarak inşa edilmiştir. Maksat Selimiye’nin yüceltilmesidir. Daha sonra, diğer evlerin ölçüsü de aynı bilgi ile küçültülmüş. Böylece Selimiye akıl almaz bir nisbî büyüklük kazanmıştır.”

Osmanlı şehirlerinde hemen fark edilen büyük câmilerin çevresinde mütevâzı evler var.

O mütevâzı evler meşhur yapıların daha belirgin gözükmesini temin ediyor. Ev haddini bilince câmi kendini gösteriyor.

Asırlara meydan okuyan bu yapıların büyüklükleri yalnızca metreyle ölçülebilecek cinsten değil. Onların asıl büyüklükleri yaptıkları işin azametinden kaynaklanıyor. İbadet, ilim, tedavi, açları doyurma, hepsi o câminin çevresindeki külliyede yapılıyor. Bu büyük yapıların avlu kapısından geçerken başınızı eğmek zorunda kalıyorsunuz.

Bina yapmak, şehir inşa etmek midir?

Bir açık hava müzesi gibi gezdiğimiz bu yerler, bugün eski vazifelerini görmüyorlar. Bize has bir anlayışla inşa edilen şehirler, nefes almanın bile imkânsızlaştığı metropollere dönüştü. Halk içinde Hakk ile olabilenlerin imar ettiği şehri düşünün: Bugün “İstanbul’da yaşanmaz!” dediğimiz yer… Topkapı Sarayı’nın en yüksek yapısı Adâlet Kulesi, cihana neyi haykırıyor? Tarihî eserlerin duvarlarındaki “serçe sarayları” insanın şehri paylaştığı canlılardan da mesul olduğunu ihtar etmiyor mu?

Bir mimarımızın ifade ettiği gibi “Bizim aydınlarımız, içinde yaşadıkları şehirlerin kendine has değerlerini fark etmiyor, Avrupa şehirlerinin geçmiş kalıplarını mutlak değerler, Batı’nın çözümlerini mutlak çözümler zannederek putlaştırıyor. 1957’de İstanbul’da bulvarlar açılır, sahil yolları yapılırken ne değerler tahrip olundu.”

Mimar Sinan’ın Bursa şehrine saygısı

Mimar Sinan’ın Bursa’ya dokunmaması şehre duyduğu hassâsiyetle ilgili değil midir? Bursa, Osmanlı’nın ilk zamanlarının hatırasını taşıyan bir şehirdir. Mimar Sinan kendisinden bir türbe yapılması istendiğinde talebesini vazifelendirmiş, Bursa’ya bir şaheser yapıp da ilk dönem Osmanlı eserlerini gölgede bırakmamıştır. Şehre ve tarihe karşı sorumluluk işte budur.

Şehirle bağ kurmak ve şehirli olma mesuliyetini hissetmek için emânet şuuru gerekiyor: Şehir emâneti (şehremâneti)! Şehirler artık duvarlarla, surlarla korunmuyor. Işığa doğru kanatlanan canlılar gibi, şehirlere akıyoruz. Şehrin ışıkları bizi cezbediyor. Kimi şehirlerde ibadet kimi şehirlerde ise eğlence hayatı gece gündüz devam ediyor. Bizden ne istediğini anlamak için yaşadığımız yere kulak versek de şehirdekiler yüzünden şehrin sesini duyamaz olduk. Halbuki medeniyet (şehirlilik) sessizlikle ilgilidir. Huzur, sessizlikle ilgilidir. Rüzgârın sesini, kuşların ötüşünü, hattatın elindeki divitin hışırtısını duymak için sükûnete ihtiyaç var.

Şehirlerimiz “Beni koru, beni yücelt!” diyor belki; fakat kesinlikle “Beni büyüt!” demiyor. Çünkü “büyük şehir” başka, “güzel şehir” başka. Büyük şehirlerin büyük zehirleri var. Bu yüzden bir zamanlar köyden şehre göçenler, şimdi şehirden köye kaçıyor. Şehrin anahtarları bir kişinin elinde değil artık, hepimizin elinde. Yerdeki çöpü kaldırmak, evimizin önünü temiz tutmak için şehir planlamacısı olmaya da gerek yok.

Mukaddes beldeler var çok şükür. Oraların hikâyesini anlatan nümûne eserler var. Yesevîler, Geylânîler; şehirleri tanıtan, büyüten isimler. Bursa, Konya, Semerkand büyük isimler çıkaran şehirler. Sonra Fatihler var; Konstantinopol’ü İslambol yapanlar. Hâsılı “güzel şehir”lerin kökü kabristanlara uzanıyor. Bundan dolayı “Şerefü’l-mekân bi’l-mekîn” deniyor.Medine (şehir) denince içimize gül kokusu doluyor, “Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbûb-i Hudâ’dır bu!” ikazı işitiliyor minarelerden. Ravza-i Mutahhara geliyor aklımıza, sonra Ensar, Muhâcirîn, Ashâb-ı Suffe. Yaşadığımız şehirleri cennete hazırlık durakları yapma ümidi yeşeriyor içimizde.


İdris EREN | 01 Nisan 2015 | http://insanvehayat.com/buyuk-sehir-mi-guzel-sehir-mi/