Gönderen Konu: Çalışan anneleri bekleyen tehlike: Bakıcı kadın sendromu  (Okunma sayısı 2005 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi İsra

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 7477

Son yıllarda derinlemesine büyüyen pedagoji biliminde, ismine daha önce hiç rastlanmamış birtakım yeni tanımlamalarla karşılaşıyoruz. Bunlardan biri de "ilgisiz çocuk sendromu" dur.Ülkemizde çocuk psikolojisi ile ilgilenen birtakım uzmanlar tarafından "bakıcı kadın sendromu" olarak da adlandırılan bu sendromu taşıyan çocukların bulguları "otistik çocuk"larda görülen davranış sapmaları ile hemen hemen aynı özellikler göstermektedir.

Ancak tedavide izlenilen yöntemler birbirinden ayrıdır.

İlgisiz çocuk sendromu; insan yaşamında en hızlı gelişimlerin yaşandığı ilk dört yaş döneminde, çocuk ile sosyal çevre arasında sözel ve duygusal iletişimin sağlıklı yürümemesi sonucunda oluşan bir sendromdur.

Özellikle çalışan annelerin, çocuk gelişimi konusunda yeterli donanımlara sahip olmayan bakıcı kadınlara emanet ettikleri çocuklarda sıklıkla görülen bu sendromu taşıyan çocuklar hırçın, içe dönük, konuşmayı çok sevmeyen, muhatabı ile göz teması kuramayan özellikleri ile dikkat çekerler.

Ancak burada hemen belirtmekte fayda var ki, ilgisiz çocuk sendromu, sadece bakıcılara emanet edilen çocuklarda değil, annesi bizzat yanında olduğu halde çocuk ile duygusal ve sözel iletişim kurulmayan (veya kurulamayan) çocuklarda da görülmektedir.

Böylesi bir sendroma yakalanan çocukların ortak özelliği aşırı derecede televizyon izleyicisi olmalarıdır. Yapılan araştırmalarda, bu tür çocukların gelişim sürecinin adım adım takip edilmediği, gelişimi destekleyici faaliyetlerin yapılmadığı, aksine çocuğun tıpkı bir zihin ölümüne terk edilmesi gibi gündelik yaşantıda oyalanması için televizyonla baş başa bırakıldığı görülmektedir.

Dil gelişiminin taklit ile gelişen bir beceri olduğu ve ilk iki yaş içinde çocukların konuşmaya başlayabilecek kabiliyetleri olduğu dikkate alınırsa eğer, bu dönemin televizyon karşısında geçirilmiş olması çocuktaki dil gelişimi geriliği olarak ortaya çıkmaktadır.

Çocuklar ilk iki yaşta doğal bir süreç içinde konuşmayı öğrenebilecekken vaktinde kazanılamayan bu yetenek çocuğun diğer gelişim süreçlerini de etkileyebilmektedir. Örneğin, sözel iletişim kurma becerisi elde edemeyen çocuk, muhatabı ile göz teması kurabilme yeteneğinde de eksik kalmaktadır. Göz teması ise duygusal iletişimin en önemli unsurudur. Duygusal iletişimde de gelişme sağlayamayan çocuk genelde içe kapanmayı tercih etmekte, "asosyal" bir yaşantıya yönelme eğilimine girmektedir.

Ne yapılmalı?

Çocuğunuzun ilgisiz çocuk sendromu (bakıcı kadın sendromu) taşımasını istemiyorsanız, onunla bol bol konuşun... Sıkıntıdan patlasanız da onu dinleyin... Duygusal ve sözel iletişim kurma becerilerinizi gözden geçirin ve geliştirin.

Çocuğunuzun zihinsel gelişim sürecini iyi takip edin, gerekirse bu konuda uzman desteği alın.

Eğer anne ve baba olarak çalışıyorsanız ve çocuğunuzu bir bakıcıya emanet edecekseniz, bakıcının çok becerikli olmasından daha çok, çocuk gelişimi konusunda bilgi sahibi olmasına bakın.

Çocuğunuzu özellikle ilk dört yaşta televizyon, bilgisayar ve teknolojik oyun gereçleri ile tanıştırmayın.

Her ne sebeple olursa olsun, çocuğunuzun bu döneminde duygusal, psikolojik ve fiziksel şiddet ve ceza uygulamayın.

Pedagog
Adem Günş

mazhar

  • Ziyaretçi

Kadın Ev’in direğidir
  Aile varlığı,  kapitalizmin ihtiraslarıyla bütünleşen kadın ve ev algısı sonucunda büyük yıkımlarla yüz yüze. Ruhaniyeti, evi ve anneliği dikkate almadan istihdam projeleri ve eşitlik projeleri maneviyatı daha da derinleştiriyor. Evet, asıl olan adalettir. Çünkü adalet, kalkınmanın hoyratlığına adanan bir aile politikasına hoş bakmaz. Evi, anneyi, çocuğu ve doğurganlığa saygı duyar.


Moderniteyle beraber kadın konusunda  zihinlerimize pelesenk olan ifadeler var: Kadın istihdamı, kadın erkek eşitliği, kadının çalışması, kadının eğitimi, kadının özgürlüğü. Bir kadın ideolojisiyle karşı karşıyayız. Dünyaya kadın üzerinden bakan ve her şeyi yine kadınla açıklayan bir ideolojidir bu.  Toplumsal cinsiyet kavramıyla bilimsel bir meşruiyete de kavuştu bu ideoloji. Sosyolojinin kanatları altında toplumsal varlığı “cinsiyetle” açıklıyor. Belki bunlara siyasal cinsiyet, dinsel cinsiyet, ekonomik cinsiyet ve homo cinsiyet de eklenecek yakın zamanlarda. Kadın, dünyayı varlığa ulaştıran bir yaratılış hikayesine dönecek neredeyse. Avrupa modernliğinden topraklarımıza gelen, kapitalizmin ve endüstri toplumun üretim tarzıyla kapımızı çalan bu klişeleri hiç sorgulamıyoruz. Kadın meselelerine, ev meselelerine, aile meselelerine derman olacak sihirli formüller olarak görüyoruz.
 
Feminizm bir kadın teolojisidir


   Bir İspanyol sanatçının “kadın projesi” çalışması ise bu açıdan daha da ilginç! “Beden senin istediğini yapabilirsin” gibi bir eşitlik düşüncesinin son haddine vardırıyor işi. Beden senin istersen doğur, istersen anne olma, istediğin kadar erkekle beraber ol, istediğin gibi bedenini kullan…tam anlamıyla eşitlik düşüncesinin kadın projesinde bir nihilizme varışıdır bu. Hakikaten modernlik projesinin kadın varlığını nihilizmle beraber bütün değerlerden, sorumluluklardan ve aile konseptinden ayırarak kurgulamasıdır bu yaklaşım. Kadının kurtuluş teolojisi, kadın projesiyle sağlanılmaya çalışılıyor. Kim ne derse desin feminizm son kertede bir kadın teolojisidir. Bir teolojiden öte bir kurtuluş teolojisi, yani kadın teodisisi!
Kadının eşitlik projesi de yine kadının kurtuluş teolojisinin bir alt anlatısıdır, hikayesidir. Bunun en önemli boyutlarından birini kadın istihdamı tezi oluşturmaktadır. Kadının evin dışına çıkarak, çocukla ilgilenen ve anne olan rolünü görmezden gelerek onu fabrikaların, üretim alanlarının, hizmet sektörlerinin ve kitlesel tüketimlerin pazarlarında bir işçiye dönüştürme çabasıdır bu. Kadını, ev, aile ve çocuklar konseptinden çıkararak iş konseptine dahil etmektir. Endüstrileşmenin işgücü piyasasını ucuzlatmak amacıyla belli fonksiyonları da bulunmakta. Bu yaklaşımları bütün kalkınma şehvetlerine koşan ülke politikaları yapıyor. Kalkınmayı ekonomiye, işe, paraya, maddi çalışma hayatına indirgeyen kapitalist kalkınma tarzları kadını “eşitlik söylemiyle”  piyasaya katmak istiyor. İşte bunun en ilginç örneklerinden birini de yine ülkemizde yaşıyoruz. Türkiye’de kadının istihdam oranının %27 oranla düşük düzeylerde yer aldığı ve bundan dolayı onu yükseltmek gerektiği ileri sürülüyor. Bunun için de  “kadını evden çıkartmak” tan bahsediliyor. Kadın evden çıkacak ve çalışacak, çocuğuna da devlet bakıcı tutacak! Bunun için bin lira para ödenecek. Böylece kadın istihdam oranı yukarıya çekilmeye çalışılacak.


Ev dışında var oluş hayallerini kuran kadın


Kalkınmanın rutin dünyası içinde oldukça masum ve hatta ülkenin faydasına yönelik bu arayışlar, sosyal varlık yönünü ya da ev, doğurganlık, anne, çocuk gibi bir sosyal dünyanın varlığını görmezden geliyorlar. Bu projeyle, yani kadını evden çıkarma projesi ile aslında iki kadın evden çıkarılıyor. Kendi para kazanmak ve çalışmak için çocuğunu bakıcıya bırakan kadın, aynı zamanda başka bir kadının da kendi evini ve çocuğunu bırakmasına yol açıyor.Kendisi istihdama dahil olmak için çocuğunu terk ederken, başka bir kadının daha çocuğunu terk etmesine davetiye çıkarıyor. “Kadını evden çıkarma” projesi ya da kadın istihdam projeleri o kadar etkileyici bir biçimde sunuluyor ki sanırsınız, bütün kadınlar birinci sınıf işlerde çalışacak, kendi bedenine söz geçirdiği gibi kendi işine de söz geçirecek! Oysa kadın ev dışında var olma hayalini kurduğu zamanlardan itibaren iflah olmaz bir serüvene atılmaktadır!
Modernite ile ev dışında var oluş hayallerini kuran kadını en iyi anlatan romanların başında Madam Bowary gelir. Emma, evden, kocasından ve çocuğundan “canı sıkılan” bir varlıktır. Bu can sıkıntılarından kurtulmak ister. Bir kurtuluş peşine düşer. Bunu ne kilisede bulur ne de evlilikte. Paris’in, sokağın ve evin dışında aramaya yönelir  bu mutluluğu. Emma’nın kurtuluş arayışı hazin bir sonla biter. Emma, modern kadının evden sıkılması ve bundan kurtuluşu için evden firariyi anlatan bir semboldür. XIX yüzyılın büyük Fransız romancısı Gustave Falaubert’in  inşa ettiği bir karakterdir.
Ev, kadının direk olduğu hayat varlığıdır. Direk, kadim geleneklerde bütün kainatı ayakta tutan kozmolojik bir semboldür. Kadının evden çekilmesi, evi taşıyan direğin yıkılmasıdır. Anneliğin çöküşü ve doğurganlığın ölümüdür. Erkeğin, ruhsal düzeninin bozulmasıdır. Çünkü evin direği yoksa, o evin altında yaşayan erkek de bu yıkıntının altında mahvolmaya  mahkumdur.


Aile varlığı büyük yıkımlarla yüz yüze


Bugün kadınların kapitalist iş hayatına katılmasıyla, onun çağrılarına ve ideolojilerine daha fazla bütünleşmesiyle( araba, tatil ve giysiler üçlemesine dayanır bu; elbette özgürlük ve serbestlik efsanesine de) beraber doğurganlıklarını daha fazla kaybediyorlar, annelik imkanları ya yokluğa karışıyor ya da kısalıyor. Diyalektik bir biçimde hem doğurganlık azalıyor hem kısırlık artıyor hem de bunları tedavi eden bir endüstri doğuyor.
Bugün kadın istihdamının erkeklerle eşit olduğu ve kadın projesinin modern tarzıyla gerçekleştiği  Batı toplumlarında hem annelik ölüyor hem de doğurganlık çöküyor. Ev, direğini kaybediyor. Çocuklar daha fazla evsiz, annesiz ve babasız( babasız aile kavramı var) bir hayata katılıyorlar. Çocuklar ve genç-ergenler uyuşturucu madde bağımlısı haline geliyorlar.
http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/ErgunYildirim/kadin-evin-diregidir/2006412

Çevrimdışı ihvan

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 2354
Ynt: Çalışan anneleri bekleyen tehlike: Bakıcı kadın sendromu
« Yanıtla #2 : 09 Aralık 2014, 11:32:57 »
akıl işi değil.çocuğun anne ye ihtiyacı var ,milyonlar tek maaşla evini geçindirebilirken,hatta maaşı olmayan askeri ücretliyi düşünmek lazım..birde al sana 1000 lira cocuğuna başkası baksın.teslimde etmiyorum.1000 tl de istemiyorum..diyebilmeli,annelere  bu kolaylıkları sağlamakla erkeklerinde önündeki iş engeli BÜYÜYOR
« Son Düzenleme: 09 Aralık 2014, 11:36:25 Gönderen: ihvan »