Gönderen Konu: Deyimlerimiz ve Hikayeleri  (Okunma sayısı 54119 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı ruy-ı zemin

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1109
  • Seher vakti bereket vakti...
Ynt: Deyimlerimiz ve Hikayeleri
« Yanıtla #15 : 12 Nisan 2008, 16:02:11 »

Yanlış Hesap, Bağdattan Döner

İstanbul kapalı çarşıya kervanlar gelir.Tüccarların siparişleri kumaş,kürk,baharat neyse dağıtılır.Daha sonra tüccarlardan paraları tahsil edilirmiş.
Yine bir alış veriş sonrasında, tüccarın biri hesap yaparken dört işlem hilleri ile kervancıyı 400-500 altın içerde bırakır.
Hesaptaki yanlışlığı anlayamayan kervancı Bağdat –Hicaz ve Mısıra seferine çıkar.

Tüccarda, şimdi bu Mısırdan altı-yedi ayda zor döner.bende bu parayı işletirim. diye düşünür.

Kervancı yol uzun ,zaman bol bütün hesapları tekrar tekrar inceler.
Tüccarın yaptığı hileyi anlar.Kervan Bağdat’a girmek üzereyken,kervanı oğlu vv güvendiği bir kişiye emnet eder,
-Siz beni Bağdatta bekleyin. der.
İyi bir Arap atı alıp dört nala İstanbula dönmeye başlar.

Yolda, bu adam bu parayı hemen öyle vermez diye düşünüp bir plan kurar.İstanbuldaki dostlarında plan için yardım ister.

Ertesi gün tüccarın dükkanına iki kadın gelir.
Tüccara ,
-Sorup soruşturduk bu civarda en dürüst ,en güvenilir kişi sizmişsiniz.Biz Hicaza gideceğiz.Size bu iki çantayı emanet etmek istiyoruz.derler.

Çantaları açıp tüccara gösterirler.Çantaların için inci.altın,pırlanta envayi çeşit müccevher.

-Olurda gelemezsek bunlar size helali hoş olsun.bize bir dua okutur,belki bir hayrat yaptırırsın.derler.

Bunları duyan tüccar sevinçten uçar.Kadınları hürmet ,ziyafet.
Bu sırada kervancı içeri girer,
Bunu gören tüccar ,daha kervancı lafa başlamadan ,
-Yahu hoşgeldin.bizim hesapta bir yanlışlık olmuş .paralarını ayırdım.Çocuklarada tenbihledim,eğer ölürsem kervancının parasının mutlaka verin.Ben kul hakkı yemem kardeşim. der.

Parayı hemen verir.
Bu sırada kadınlar, –Biz bu sene gitmekten vazgeçtik .Kısmetse seneye !.deyip dükkan
çıkarlar.

Oyuna geldiğini anlayan tüccar ,kervancıının peşinden koşup ,
-hani sen mısıra gidecektin .yaktın beni! diye bağırır.
Atına binen kervancı,
-yanlış hesap adamı Bağdattan dödürür.der ve yoluna gider.

پاى مار      چشم مور      نان منلا      كس نديد

Çevrimdışı ruy-ı zemin

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1109
  • Seher vakti bereket vakti...
Ynt: Deyimlerimiz ve Hikayeleri
« Yanıtla #16 : 12 Nisan 2008, 16:05:41 »
AĞZINDAN BAKLAYI ÇIKARMAK
 
Türkçe'de bakla ile alâkalı iki deyim vardır. Her ikisinde de illiyet, kurutulmuş baklanın zor ıslanması ve zor yumuşamasıyla ilgilidir. Kurutulmuş baklanın ağıza alındığında ıslanıp yumuşaması uzun bir süreyi ilzam eder. Sır saklama ve dilini tutma konusunda kendisine itimad edilemeyen kişiler için "Ağzında bakla ıslanmaz" deyiminin kullanılması bu yüzdendir. Yani duyduğu bir sırrı hemen başkasına anlatır, demlenesiye kadar yahut bir baklanın ıslanacağı müddet kadar olsun beklemez demeye gelir.
Baklayla ilgili diğer deyim baklayı ağzından çıkarmaktır. Deyim, içimizden geçtiği halde mekân ve zaman müsait olmadığı için nezaket veya siyaseten söyle(ye)mediğimiz şeyler için birisinin bizi ikazı zımnında "Çıkar ağzından (dilinin altından) baklayı" demesine işarettir. Deyimin hikâyesi şöyle:

Vaktiyle çok küfürbaz bir adam yaşarmış. Zamanla kendine yakıştırılan küfürbazlık şöhretine tahammül edemez olmuş. Soluğu bir tekkede almış ve durumu tekkenin şeyhine anlatıp sırf bu huyundan vazgeçmek için dervişliğe soyunmaya geldiğini söylemiş. Şeyh efendi bakmış, adamın niyeti halis, geri çevirmek olmaz, matbahtan bir avuç bakla tanesi getirtmiş. Bunlara okuyup üfledikten sonra yeni dervişe dönüp tembih etmiş:
- Şimdi bu bakla tanelerini al. Birini dilinin altına, diğerlerini cebine koy. Konuşmak istediğin vakit bakla diline takılacak, sen de küfretmeme isteğini hatırlayıp o anda söyleyeceğin küfürden vazgeçeceksin. Bakla ağzında ıslanıp da erimeye başlayacak olursa cebinden yeni bir baklayı dilinin altına yerleştirirsin.
Adamcık şeyhinin dediği gibi tekkede kalıp kendini kontrol etmeye başlar. Bu arada şeyh efendi de bir yere gidince onu yanından ayırmamaktadır. Yağmurlu bir günde şeyh ile derviş bir sokaktan geçerlerken bir evin penceresi hızla açılır ve gençten bir kız çocuğu başını uzatarak,
- Şeyh efendi, biraz durur musun? deyip pencereyi kapatır. Şeyh efendi söyleneni yapar, illa yağmur sicim gibi yağmaktadır. Sığınacak bir saçak altı da yoktur. Üstelik niçin durdurulduğunu henüz bilmemektedir ve kız da pencereden kaybolmuştur. Bir ara evin kapısına varıp kızın ne istediğini sormak geçer içinden ve tam kapıya yöneleceği sırada kız tekrar pencerede görünür ve,
-Şeyh efendi, der, birkaç dakika daha bekleseniz...
Şeyh içinden "La havle" çekse de denileni yapmamak tarikat adabına mugayir olduğundan biraz daha beklemeyi göze alır. O sırada küfürbaz derviş kendi kendine söylenmeye başlamıştır. Yağmurun şiddeti gittikçe artmakta, bizimkiler de iliklerine kadar ıslanmaktadırlar. Nihayet pencere üçüncü kez açılır ve kız seslenir:
-Gidebilirsiniz artık!..
Şeyh efendi merak eder ve sorar:
-İyi de evlâdım bir şey yok ise bizi niçin beklettin?
- Efendim, der kız, elbette bir şey var, sizi sebepsiz bekletmiş değiliz. Tavuklarımızı kuluçkaya yatırıyorduk. Yumurtaları tavuğun akına koyarken bir kavuklunun tepesine bakılırsa piliçler de tepeli olur,horoz çıkarmış.Annem sizi geçerken gördü de yumurtaları kuluçkaya koydu.
Münasebetsizliğin bu derecesi üzerine Şeyh efendi,
-Ulan derviş, der, çıkar ağzından baklayı!..
پاى مار      چشم مور      نان منلا      كس نديد

Çevrimdışı ruy-ı zemin

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1109
  • Seher vakti bereket vakti...
Ynt: Deyimlerimiz ve Hikayeleri
« Yanıtla #17 : 12 Nisan 2008, 16:07:40 »
Lafla peynir gemisi yürümez!"

Rivayete göre bir zamanlar İsatnbul'da, Edirneli Aksi Yusuf adında bir peynir tüccarı var imiş. NMadrabaz ve cimri birisi olup Trakya'dan getirttiği peynirleri İstanbul'da satar, artanını da deniz yoluyla İzmir'e gönderirmiş. İzmir'de peynir fiyatları yükseldikçe elinde ne kadar mal varsa gemilere yükletir ama navlunu peşin vermek istemeyerek, kaptanları yalanlarıyla oyalar durur, "Hele peynirler sağ salim varsın, istediğin parayı fazlafazla veririm," diye vaatlerde bulunurmuş. Birkaç kez aldanan tüccar gemi kaptanlarından birisi, yine İzmir'e doğru yola çıkmak üzere iken diklenmiş:
   -Efendi tayfalarıma para ödeyeceğim. Geminin kalkması için masarifim var. Navlunu peşin ödemezsen Sarayburnu'nu bile dönmem.
     Aksi Yusuf her zmanki gibi,
   -Hele peynirler salimen varsın... demeye başlar başlamaz gemici.
   -Efendi, lafla peynir gemisi yürümez. Buna kömür lazım, yağ lazım.
      Aksi Yusuf parayı ödemiş. O gün akşama kadar şu bir tek cümleyi sayıklayıp durmuş.
      -Lafla peynir gemisi yürümez ha!
پاى مار      چشم مور      نان منلا      كس نديد

Çevrimdışı ruy-ı zemin

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1109
  • Seher vakti bereket vakti...
Ynt: Deyimlerimiz ve Hikayeleri
« Yanıtla #18 : 12 Nisan 2008, 16:08:55 »
Yolunacak Kaz

      Osmanlı hükümdarları içinde tebdil-i kıyafet eyleyip halkın arasına çıkanlar II.Isman, IV. Murat, III.Osman, III.Selim ve II.Mahmut ile sınırlıdır.Bunalrdan sonuncusu, bir yaz gününde yanına iki mabeyincisini alarak yollara dökülür. Sirkeci'ye gelip bir sandala binerekBeylerbeyi'ne geçeceklerdir. Şanslarına, ihtiyar bir kayıkçı düşer. Amma ne kayıkçı! Yılların tecrübesi ile artık neredeyse İstanbul Boğazı'nda görünen yolcuları hallerine, tavırlarına ve kılık kıyafetlerine bakarak köylerini söyleyecek kadar tanımaktadır. Bittabi bu seferki yolcularının da kimliklerini hemen anlar. Ancak asla ses çıkarmaz ve işini yapar.
      Beşiktaş önlerine gelindiğinde padişah kayıkçıya,
-Baba,der.32 ile nasılsın?
      İhtiyar hiç tereddüt etmeden cevaplar:
-32'i 30'a vuruyorum, 15 çıkıyor.
      Biraz sükuttan sonra padişah, yeniden kayıkçıya laf atar:
-İşitliyor ki son zamanlarda şehirde hırsızlar ziyadeleşmiş; senin evine de giren oldu mu?
-Bunan iki ay evvel biri girdi.Son günlerde birisi daha dadandı ya! Bakalım ne olacak?
       Padişah sükut eder.Kayıkçı işine devamdadır. Ancak mabeyinciler konuşulanlardan bir mana çıkarmak için kıvranıp durmaktadır. Bu durum, padişahın gözünden kaçmaz ve kayık, Beylerbeyi iskelesine yanaşmak üzereyken kayıkçıya sorar:
-Babalık, sana iki besili kaz göndersem, yolabilir misin?
-Hay hay efendi, ruhları duymaz, cascavlak ederim.

    Padişah sandala bir kese akçe atar ve karaya çıkarlar. Gel gelelim mabeyinciler meraktadır. Nihayet ertesi gün, hünkar ile kayıkçı arasında geçen konuşmayı anlamak üzere doğruca Sirkeci sahiline. Öyle ya bir vesile ile padişah hazretleri bu konuyu açar da sözlerin manasını kendilerine soruverirse!
    İhtiyarı, kayıkçılar kahvesinde bulurlar. Bir kenara çağırıp hususi görüşmek istediklerini söylerler. Dışarı çıkıp kayıkla biraz uzaklaşırlar. Adamlar hemen sadede gelerek:
-Baba dün Beylerbeyi'ne üç yolcu götürdün.
-Beli.
-Onlardan ikisi biz idik; seninle konuşan da hünkarımız hazretleriydi.
-Bir hatamız mı oldu ağalar?
-Hayır da biz konuştuklarınızı merak etmekteyiz.
-Canım mahrem şeyleri mi söyleteceksiniz bana?
-Haşa! Ancak...
    İhtiyar nazlanırken ağalardan biri bir kese altın çıkarıp avucuna sıkıştırır. O zaman ihtiyar, kayığı yönünü Sirkeci'ye doğru çevirip anlatmaya başlar:
-Sultanımız buyurdular ki 32 ile nicesin? Yani geçimin nasıldır,demek istedi. Ben de ağzımda 32 dişim var; onu bir aya göre ayarlıyorum. Ay otuz, ben ise 15 gün ancak iş bulabiliyorum, dedim.
-Eeee?
    İhtiyar yine nazlanır. Bu sefer diğer mabeyinci keseye kıyar. İhtiyar devam eder:
-Sultanımız son aylarda hırsızlar çoğaldı, sana da gelen oldu mu dedi. Yani "kaşık hırsızlarını" kastederek 'Son günlerde evlenmeler arttı. Senin çocuklarından da evlenen oldu mu' demek istedi. Ben de "Evet evime bir hırsız girdi, yani oğlumun biri evlendi; diğeri için de hazırlıklar var, bakalım, Allah Kerim dedim. Hünkarın hırsızdan kastı, kaşık hırsızı, yani gelin idi.
    Mabeyinciler "Meğer ne kadar basitmiş!"manasında birbirlerine bakarken kayıkçı sandalı iskeleye yanaştırır.
- Ya üçüncü sual ne idi?
     İhtiyar yavaşça sandaldan çıkıp misafirlerini etekleyerek şu cevabı verir:
-Aman efendim kerem buyurunuz. Padişah efendimiz buyurdular ki iki besili kaz... Allah ömrünüzü arttırsın, işte sizleri gönderdi.
     
     O günden sonra bu hadise, halk arasında şüyu bulur ve kolay para kaptıranlar için "yolunacak kaz" deyimi dilimize yerleşir.
پاى مار      چشم مور      نان منلا      كس نديد

Çevrimdışı ruy-ı zemin

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1109
  • Seher vakti bereket vakti...
Ynt: Deyimlerimiz ve Hikayeleri
« Yanıtla #19 : 12 Nisan 2008, 16:13:17 »
BAĞDATGİBİ DİYAR OLMAZ
 
Dilimizdeki "Ana gibi yâr, Bağdat gibi diyar olmaz." sözünün aslı muhtemelen "Ane gibi yar; Bağdat gibi diyar olmaz." şeklindedir- Çünki sözün aslındaki Ane kelimesi, Bağdat yakınlarındaki sarp bir uçurumun kuşattığı dik bir geçidin adıdır. Bağdat gibi (güzel) şehir, Ane gibi de (sarp, ama manzaralı) yar (uçurum) olmaz, demeye gelir. Ancak siz Bağdat'ın Osmanlı Türk'ü için önemine bakınız ki oradaki Ane'yi anne yapıvermiş. Tıpkı "Yanlış hesap Bağdat'tan döner." sözüyle Bağdat'ın eskiden beri bir ilim merkezi olduğunun altının çizilmesi gibi.
پاى مار      چشم مور      نان منلا      كس نديد

Çevrimdışı Pırıltı

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1045
  • ~~Pembe Şeker ~~
Ynt: Deyimlerimiz ve Hikayeleri
« Yanıtla #20 : 12 Nisan 2008, 17:07:18 »
~~~Saman Altından Su Yürütmek~~~

Vaktiyle köyün birinde ahalinin tarlaları ve meyve sebze bahçelerini suladığı bir su kaynağı varmış. Bu kaynak köyün ortak malıymış. Civarda başkaca su kaynağı olmadığından bütün köylü arazisini bu kaynaktan nöbetleşe sıra ile sularmış.Kimin ne vakit, ne kadar su kullanacağı belliymiş ve herkes kendi sırasını takip eder, komşularının hakkına da saygı gösterirmiş. Ancak her köyde olduğu gibi bu köyde de açıkgöz bir adam varmış. Sebze bahçesi su kaynağının hemen yakınında bulunan bu adam,herkes gibi sırası geldiğinde gider, kaynaktan suyunu alırmış ama bununla yetinmeyip kaynak ile bahçesi arasına gizli bir su yolu kazmış.Kimseler farketmesin diye de su yolunun üzerini taşla tahtayla kapatıp üstüne de saman balyaları yığmış. Su , diğer vakitlerde bu saman altından aka aka açıkgözün tarlasına kadar gidermiş.
Yaz ortasında herkesin tarlası susuzluktan yanıp kavrulurken, onun ki fidanların boy üstüne boy attıkları, yemyeşil bir halde olurmuş.Üstelik bostanın ortasındaki sulama havuzu da, her zaman silme doluymuş. Köylüler "Bu işin içinde bir iş var" diyerek araştırmışlar ve kısa bir süre sonra da bu uyanığın saman altından su yürüttüğünü farketmişler.


Bu deyim "gizlice iş görmek,kimselere farkettirmeden işler çevirmek"anlamında kullanılır....
« Son Düzenleme: 12 Nisan 2008, 17:08:50 Gönderen: Parıldıyan Yıldız »
İyi ağaç kolay yetişmez; rüzgar ne kadar kuvvetli eserse, ağaçlar da o kadar sağlam olur.

Çevrimdışı ruy-ı zemin

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1109
  • Seher vakti bereket vakti...
Ynt: Deyimlerimiz ve Hikayeleri
« Yanıtla #21 : 12 Nisan 2008, 20:16:37 »
İLK GÖZ AĞRISI

Eskiden savaşlar şimdikinden çok olduğu için, Anadolu' nun hemen her köyünden, hemen her hanesinden şu yada bu cephede savaşan bir asker olurmuş.

     Bu askerlerin geride kalan anaları, kardeşleri, hanımları, nişanlıları, yavukluları olurmuş elbette.

Bu biçareler, vatanını, milletini, dinini muhafaza için cephe cephe koşan yiğitleriyle elbet gurur duyarlarmış ama ağlamadan, göz yaşı dökmeden de gün geçirmezlermiş.

     Bazen aşikar, bazen gizli gizli ağlayan genç kız ve gelinlerimizin göz pınarları kuruyup gözleri çapaklanmaya ve ağrımaya başlarmış.

     Birbirleriyle konuşurken, o zamanın terbiyesi icabı:

   "Senin yavuklun, senin kocan" diyemezler, utanırlarmış.

     "Benim göz ağrımdan hiç mektup gelmiyor, seninkinden haber var mı?" diye sorarlarmış.

     Bu deyim; "sevdiklerimiz içinde en birincisi anlamında kullanılır."
پاى مار      چشم مور      نان منلا      كس نديد

Çevrimdışı ruy-ı zemin

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1109
  • Seher vakti bereket vakti...
Ynt: Deyimlerimiz ve Hikayeleri
« Yanıtla #22 : 12 Nisan 2008, 20:19:52 »
KEL BAŞA ŞİMŞİR TARAK

Şimşir sözcüğü, kılıç anlamına gelir. Deyimde kullanılan şimşir sözünün aslı çok sert ve dayanıklı olduğundan, tarak, cetvel v.b. yapımında kullanılan 'şimşir' ağacından gelmektedir.

     Eskiden zengin bir aile, kızlarını gelin ediyorlarmış. Oğlan evine, adet olduğu üzere, bohça bohça hediyeler gitmiş. Kayınvalide, iki görümce ve eltilere, yaş ve aile içindeki durumlarına göre; altın, gümüş kaplamalı, fil dişi ve şimşir taraklar, diğer armağanlarla birlikte verilmiş.
 Küçük elti ağır ve ateşli bir hastalık geçirdiğinden saçları dökülmüş. Aile içindekilerden başka kimsenin, kadıncağızın kelliğinden haberi yokmuş.

     Kendisine verile verile şimşir tarak verilmesi, küçük eltinin çok canını sıkmış. Kelliğini unutup, armağanları getiren kadına sızlanmış:

     "Herkese altın, gümüş tarak, bana da şimşir öyle mi? Yemi gelin, daha bu eve adımını atmadan benimle uğraşmaya başladı..." Oğlan anası gelininin bu hareketinden utanmış ve üzüntü duymuş. O kızgınlıkla çıkışmış: "Senin ki gibi kel başa, şimşir tarak çok bile" deyivermiş.

Bu deyim; "yoksul, ya da durumu kötü bir kişinin, vaziyetine uymayan, pahalı, gereksiz şeyler almaya kalkması gibi durumlarda kullanılır." 
 
پاى مار      چشم مور      نان منلا      كس نديد

Çevrimdışı ruy-ı zemin

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1109
  • Seher vakti bereket vakti...
Ynt: Deyimlerimiz ve Hikayeleri
« Yanıtla #23 : 12 Nisan 2008, 20:23:52 »
SULU DEREYE GÖTÜRÜP SUSUZ GETİRMEK

Zengin ve büyük bir aşiretin obasında, genç ve yakışıklı, yoksul bir çoban varmış. Aşiret reisinin kızına aşık olmuş. Kızın da çobanda gönlü varmış ama babası, kızını zengin biri ile nişanlamış.

     Bir gün yoksul çobanla genç kızı kuytuda konuşurken görenler, aşiret reisine haber vermişler. İki aşık yakalanmış. Kızı çadırına hapsetmiş, çobana da bir ceza vermek üzere obanın yaşlıları toplanmışlar. Akçakocalardan, çobana acıyan biri şöyle bir teklifte bulunmuş:
 "Bu çoban, bize işinin ehli olduğunu ispat etsin. Sürüsünü iki gün susuz bırakalım. Üçüncü gün sürüyü dereye götürsün ama su içirmeden geri çevirsin. Bunu başarırsa, kızı ona verelim" demiş.

     Bunun imkansız olduğuna inanan ötekiler ve aşiret reisi teklifi uygun bulmuşlar. Sürüyü iki gün susuz bekletmişler. Üçüncü gün oba halkı toplanarak çobanı izlemeye koyulmuş.

Kavalını çala çala sürüyü dere kenarına kadar getiren çoban, suyun kıyısına gelince, öyle içli çalmaya başlamış ki, sürünün başı olan koyuna adeta yalvarmış. Sürüyü geri döndürüp obaya getirmiş. Sonra kızla da evlenmiş.

     Bu deyim, bir kimseden daha akıllı olmak, başkalarını kolayca aldatabilecek kadar kurnaz kimseler için kullanılır.
پاى مار      چشم مور      نان منلا      كس نديد

Çevrimdışı ruy-ı zemin

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1109
  • Seher vakti bereket vakti...
Ynt: Deyimlerimiz ve Hikayeleri
« Yanıtla #24 : 12 Nisan 2008, 20:28:37 »
 
EL SÖZÜNE UYMAK

Kurt acıkmış. "Gidip karnımı doyurayım" demiş. Dere tepe dolaşırken ne görsün; körpecik bir ceylan aşağıdan çıkılmaz, yukarıdan inilmez bir kayanın başında duruyor.

     "Ben şimdi ne edeyim de bu yavruyu oradan alayım" diye düşünmüş, taşınmış. Sonunda; en iyisi "konuşup ikna etmek" demiş.
"Ah badem gözlüm. Ah yavrum, ah ciğerim. Sen çok toysun, böyle sarp kayalıklarda, sivri dişli taşların üzerinde, dibi gelmez uçurumlarda ne dolaşırsın. Düşersin, ayacığın kırılır. Başın yarılır. Parça parça olursun.

     Şu yemyeşil çayırlar, taze otlar, şu dereciğin kıyıcığı neyine yetmiyor da, o tatlı canını tehlikelere atarsın. Hadi gel, in aşağıya. Ben seni gezdirir, tozdururum..." diye dil üstüne dil dökmüş.

Ceylancık bir kurda bakmış, bir de kurdun salyalı sulu ağzına:

     "Yok kurt amca. Anacığım bana dedi ki; el sözüne uyma, ben burada iyiyim. Sen var git yoluna."

     Bu deyim; "tanımadığın kişilerin sözüne, öğüdüne kulak asma manasında kullanılır."
پاى مار      چشم مور      نان منلا      كس نديد

Çevrimdışı ruy-ı zemin

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1109
  • Seher vakti bereket vakti...
Ynt: Deyimlerimiz ve Hikayeleri
« Yanıtla #25 : 12 Nisan 2008, 20:40:20 »
 
AKIL TAHTASI NOKSAN

İstanbul' un en büyük mezarlıklarından biri olan Karacaahmet, Üsküdar semtinde bulunur. Eskiden bu semtin marangozları, normal işlerinin yanında tabut yapıyla da uğraşırlarmış.

     Böyle bir marangoz dükkanında kalfa olarak çalışan pek evhamlı ve ödlek bir genç varmış. Onun bu zaafını bilen komşu dükkanlardaki arkadaşları da, kendisine etmedik eşşek şaksı bırakmazlarmış.

     Günlerden bir gün, ustasının bir hafta dükkanı tümüyle kendisine bıraktığı bir sırada, arkadaşları muzipliklerini iyice abartmışlar. Zavallıya, aklını oynatacak derecede bir şaka yapmışlar.

     Zavallı kalfa bir ikindi üzeri dükkanda tek başına çalışırken, duvara dayalı tahtalardan bir kaçı kımıldamaya başlamış. Bir ikisi devrilmiş ve arkalarından beyaz çarşaflara bürünmüş, elinde, tepesinde bir kuru kafa takılı sopayla biri çıkmış.

     "Usta, bu benim tabutu hala çakmadın mı? Ortada kaldım. Bekletme beni" diye bağırmış.

     Zavallı kalfa "Tahtalar oynadı! Tahtalar oynadı!" diyerek dükkandan fırlamış. Bir daha da aklını başına toplayamamış.

     Bu deyim, aklından zoru olanlara, ya da böyle davranışlarda bulunanlara söylenir.
پاى مار      چشم مور      نان منلا      كس نديد

Çevrimdışı ruy-ı zemin

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1109
  • Seher vakti bereket vakti...
Ynt: Deyimlerimiz ve Hikayeleri
« Yanıtla #26 : 12 Nisan 2008, 20:48:40 »
AKLI KESMEK

Deyiminin kullanıldığı söz gelişi:
Bir işe girişmeden önce, onu yapmak akıl gücünün ve kabiliyetlerinin
elverişli olup olmadığını tartmak, yollamak ve hesaplamak gerektiğini
belirtmek için söylenen bir deyim.
Bu ünlü tâbirin hikâyesi şöyledir:
Bilindiği gibi, Halk arasında Lokman Hekim diye ün salan meşhur bilgin ve
filozof İbni Sina (Ebu Al'i Hüsyeyin) -980-1037 aslen Belh şehrinin
yerleşmiş bir Türk ailesinin çocuğudur.

Samani Devletinin başkenti olan Buhara yakınlarındaki Afşan kasabasında
doğdu. On yaşında Kur'anı ezberledi, 18 yaşına kadar devrinin bütün
bilimlerini okuyup en yüksek dereceyi buldu. En çok Tıp dalına merak etti,
tıpla uğraştı.

Yüzden fazla eseri olup Doğu ve Batı dillerinin hepsine tercüme
edilmiştir. Eserlerin pek çoğu: Tıp, Fizik ve Astronomiye aittir. İbni
Sina, tahsil hayatının ilk çağlarında (Riyaziye) denilen Matematik
derslerim pek kavrayamamıştı. Bir türlü aklı eriniyordu.

Bir gün kırda gezerken bir kuyu gördü. Kuyunun ağzında mermerden oyulmuş,
çember şeklinde bir bile­zik vardı, kuyu ağzının büyüklüğüne göre yapılmış
ve konulmuş olan bu taşa dikkatle baktı, mermer bileziğin iç tarafları,
kova ipinin sürtüşmesiyle sanki oluk oluk oyulmuş ve kesilmiş gibiydi.
Kovanın bağlı bulunduğu urgan, kuyu dibine her iniş ve çıkışta bu mermere
sürte sürte onu aşındırmış ve nerede ise kesecek kadar derin oluklar
vücuda getirmişti... Büyük bilgin daha çocuk yaşta idi, fakat bu olay ona
çok tesir etmişti.

Derin derin düşündü ve şöyle dedi:

-Urgan gibi yumuşak bir cisim nasıl oluyor da Mermer gibi en sert ve çetin
bir taşı böyle kesiyordu? demek ki herhangi.bir işte azmetmek, çaba
harcamak, sabır, sebat ve direniş göstermek başarının temeliydi.
Urgan mermeri nasıl kesmiş ise, benim aklım da matematik derslerini aynı
şekilde ve zaman harcayarak kesebilir.

O günden sonra Matematik derslerine büyük bir sebat ve dikkale sarıldı ve
sonunda muvaffak olup eserler yazdı.

Dilimizdeki: (Aklın kesiyor mu?) deyiminin kökü bu olaydan geldiği
söylenmektedir.
پاى مار      چشم مور      نان منلا      كس نديد

Çevrimdışı ruy-ı zemin

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1109
  • Seher vakti bereket vakti...
Ynt: Deyimlerimiz ve Hikayeleri
« Yanıtla #27 : 12 Nisan 2008, 20:51:59 »
AKIL TOKMAĞI

Kişinin aklını başına getiren, olumlu yöne döndüren, ani olaylar­dan söz
edilirken, akıl tokmağı deyimi kullanılır. Eskiden sinirleri bozulanları,
evliyalara, türbelere götürüp, oku­turlardı.
Türbenin postnişini, türbedar olan zat, hastayı muayene eder, sonra ya alı
koyar veya başka bir türbeye götürülmesini tavsiye ederdi.
Bazen, birkaç gün için türbede bırakılan hasta, gündüzleri türbedar
tarafından okunup, üflenir, kimi zaman, akıl Tokmağı denilen, ağaçtan
yapılmış bir tokmağı türbedar, ansızın hastanın başına hafiften indirirdi.
Habersiz başına indirilen tokmak darbesiyle hasta, aklını hafızasını
yeniden toplardı. Belki de şimdiki şok tedavisinin elektriksiz bir çeşidi
olan bu usul, kişilerin üzerinde ani ve olumlu tesiri olan olaylarda, akıl
tokmağı deyiminin kullanılmasına neden olmuştur.
پاى مار      چشم مور      نان منلا      كس نديد

Çevrimdışı ruy-ı zemin

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1109
  • Seher vakti bereket vakti...
Ynt: Deyimlerimiz ve Hikayeleri
« Yanıtla #28 : 12 Nisan 2008, 20:56:44 »
ASLINA HUUUUU NESLİNE HU

Bazen, soysuz, yerini hak etmeyen kişiler de yüksek yerlere gelir. Ama
zaman zaman küçük, soysuz davranışlarla kendini belli eder. Bu gibi
kişiler için söylenen "aslında huu, nesline huu" deyiminin yakıştırma
hikayesi şöyledir:

Vaktiyle bir hükümdar, vezirlerine emir vermiş: "Her kim bana Hızır
Aleyhisselâmı bulur, getirirse, onu zengin edeceğim."
Kimse bu işe cesaret edememiş. Çok fakir bir ihtiyar adam, uzun uzun
düşündükten sonra; "Şurada kaç gün ömrümüz var. Karım da, ben de bu yaşa
kadar yoksulluk içinde yaşadık. Bu işi yaparım diye ortaya çıkıp,
Padişah'tan zaman istersem, hiç değilse o zaman süre­since rahatlık ve
bolluk içinde yaşarız. Süre dolunca, ortadan kayboluruz" demiş. Kadıncağız
da razı olunca, sarayın yolunu tutmuş.

Hükümdar, ihtiyara kırk gün gün süre tanımış. Kırk gün içinde Hızır'ı
bulup getirmezse, başından olacağını söylemiş.
İhtiyarla karısı, kırk gün bolluk ve mutluluk içinde yaşamışlar. Yemiş
içmiş, rahat etmişler, kırkıncı gün kaçmayı planlamışlar ya, uyuya
kaldıklarından, becerememişler.

Saray adamları, erkenden gelip almış ihtiyarı, saraya götürmüş. Saraya
giderken, cüceye benzer biri, ihtiyarın arkasına takılmış. İhtiyar adam,
hükümdarın ayaklarına kapanmış, yoksulluk yüzünden yalan söylediğini
anlatıp, af dilemiş.

Hükümdar, ateş püskürerek, en büyük vezirine sormuş:

-Sen söyle, koca Vezirin, bu herife ne ceza verelim?

-Hakanım bu adamı kırk katırın kuyruğuna bağlayıp süründürelim, demiş
büyük vezir.

-Aslında huuu... nesline huuu... diye seslenmiş ihtiyarın yanındaki cüce
Hükümdar ortanca vezirine de sormuş. Ortanca vezir:

-Hükümdarın, bu herifi keşkeş gibi ezelim, leşini köpeklere verelim, demiş
Cüce tekrar konuşmuş:

-Aslına huuu... nesline huuu....

Hükümdar, küçük vezirine de sormuş: "Sen ne dersin" diye.

-Yüce Hakanım, demiş küçük vezir... Bu zavallı ihtiyar zaten ömrünün
sonuna gelmiş. Yokluk yüzünden bir yalancılık etmiş. Büyüklük şanına
bağışlamak yakışır... Bağışlayın gitsin.

-Aslına huuu... nesline huuu... Diye duyulmuş cücenin sesi yeniden.
Hükümdarın dikkatini çekmiş; ihtiyara sormuş:

-Cüce, Hükümdarın yanına yaklaşarak selâm vermiş:

-Ey hükümdar... demiş. Senin büyük vezirinin babası katıra idi. Ondandır.
Ortanca vezirin babası keşkeşçi idi. Herkes babasının izini güder. Şu en
küçük vezirin yok mu? İşte onun babası da yine vezirdi. Vezir oğlu vezir
olan vicdanlı insan, şu zavallı ihtiyarın bağışlanmasını senden istedi. Bu
nedenle deminden beri hepsine "Aslına huuu... nesline huuu..." dedim.,
Hakanın merakı bir kat daha artmış:

-Peki, sen kimsin? Bunları nereden biliyorsun? diye sormuş.

-Ya sen bugün kimi bekliyordu? diye sormuş cüce, bir düşün ve hatırla
bakayım.

Sonra, küçük veziri işaret ederek:

-İşte vezir.

Kendini işaret ederek:

-İşte Hızır.

deyince, oracıkta kayboluvermiş.
پاى مار      چشم مور      نان منلا      كس نديد

Çevrimdışı ruy-ı zemin

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1109
  • Seher vakti bereket vakti...
Ynt: Deyimlerimiz ve Hikayeleri
« Yanıtla #29 : 12 Nisan 2008, 21:40:51 »
Ağzına Tükürmek

Bebek yahut küçük çocukların, manevi itibarına ve ermişliğine inanılan kişilere götürülerek ağzına tükürttürülmesi ve ardından da ileride o kişi gibi ulu bir zat olması için dua istenmesi yakın zamanlara kadar geçerli olan Anadolu adetlerinde biriydi. Eski tekkelerin eşikleri bu sebeple çok aşınmış olsa gerektir.

Bütün bunlardan anlaşılan o ki argodaki ağzına tükürmek deyiminde bir üstünlük mücadelesi vardır. Birisinin ağzına tükürdüğünü veya tükürmek istediğini “ağzına tükürdüğüm” veya “ağzına tüküreyim” gibi basma kalıp deyimlerle ifade eden kişi, söz konusu meselede ağzına tükürülenden daha usta olduğunu veya olabileceğini ima etmeye çalışmakta, “bu konu da ben onun ağzına tükürürüm!” diyerek de bir nevi tehdit savurmaktadır.

Ağza tükürmenin yalnızca hasta okumağa özgü bir gelenek olmadığını şu hikayeden anlamak mümkündür:

Vaktiyle, saçma sapan şiirler yazan bir şair, Molla Camii’nin meclisinde,

-Üstat, demiş, dün gece rüyamda şiirler yazıyordum ki Hızır aleyhisselamı gördüm. Mubarek ağzını tükürüğünden bir parça benim ağzıma tühledi.

Molla cami adamın şiirlerinde keramet sezilmesi için böyle söylediğini ve güya Hızır’ın feyiz verici nefesine mas har olduğuna dair yalancı şöhret peşinde koştuğunu anlayıp cevabı yapıştırmış:

- Be ahmak, öyle değil. Bence Hızır aleyhisselam bu şiirleri senin yazdığını görünce yüzüne tükürmek istemiş, ama o sırada ağzın açık olduğundan, tükürük suratına geleceği yerde ağzına girmiş!..
پاى مار      چشم مور      نان منلا      كس نديد