Gönderen Konu: Deyimlerimiz ve Hikayeleri  (Okunma sayısı 54447 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı ruy-ı zemin

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1109
  • Seher vakti bereket vakti...
Ynt: Deyimlerimiz ve Hikayeleri
« Yanıtla #30 : 13 Nisan 2008, 11:51:55 »

İnsanoğlu Kuş Misali:

Zamanında Üsküdar’da bir “Miskinler Tekkesi” bulunurmuş. Adından da anlaşılacağı üzere buraya yurdun en tembel, en miskin insanları takılırmış. İşte burada iki miskin kendilerine iki sandalye bulup oturuyorlarmış. Gel zaman git zaman havalar gittikçe soğumaya başlamış. Tekkeninde penceresi açık ama kimsenin ayağa kalkıp pencereyi kapatmaya mecali yok.
Birinci miskin: Yahu havalar iyice soğudu, şu pencereyi kapatmak lazım.
İkinci miskin: Doğru söylüyorsun mirim, kapatmak lazım.
Aradan saatler geçer, haftalar geçer, hatta ay geçer, yine aynı diyalog aralarında sürer gider. Sonunda birinci miskin daha fazla dayanamaz bütün gücünü toplayıp karşı pencereye ulaşır, camı kapatır ve hemen oracıktaki bir iskemleye kendini bırakır. Sonra öteki miskin arkadaşına şunları der: “Ya mirim gördün mü, insanoğlu kuş misali. Dün neredeydim, bugün neredeyim”


پاى مار      چشم مور      نان منلا      كس نديد

Çevrimdışı ruy-ı zemin

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1109
  • Seher vakti bereket vakti...
Ynt: Deyimlerimiz ve Hikayeleri
« Yanıtla #31 : 13 Nisan 2008, 11:54:14 »
Şapa oturduk!:

Kızıldeniz’in eski bir adı Şap denizi imiş.Mercana benzeyen beyaz taşlar bu denizden getirilirmiş.Bu taşlar su altında hacimlerini büyüterek yayılır ve gemiler için tehlike oluşturur.
Seyir haritalarında normal gösterilen yerlerde bu şap kayaları büyüdükleri için tehlikelere neden olurmuş.
Eskiden hacca gemiyle giden hacı adayları için en sık başa gelen en önemli tehlike buymuş.Hacı bekleyen ahali –İnşAllah bizimkiler şapa oturmaz .deyip dua ederlermiş.
پاى مار      چشم مور      نان منلا      كس نديد

Çevrimdışı Asfa

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1318
  • Yoℓα giя£η ∂aяa ∂üşмez...
Ynt: Deyimlerimiz ve Hikayeleri
« Yanıtla #32 : 13 Nisan 2008, 11:59:38 »
Dolap Çevirmek

Osmanlı zamanında haremlerle selamların duvarları bitişikken haremde kahve pişiren narin hanım kızlar selamlıktaki beyzadelere kahveyi harem ve selam arasına yapılmış bir dönme dolaba koyarak gönderirlermiş. Birbirlerini beğenen hanım kızlarımızla beyzadelerimiz bu dolap vasıtası ile birbirlerine ayrıca ipek mendiller, buseler kondurulmuş güller* geçiriverirlermiş gizlice. Arada küçük mektuplar da... Ve sonra Paşa babaların da gönlü olursa bu dolap çeviren aşıklar Evlenirlemiş... Burdan Dilimize Yerleşmiş
İlimsiz ibadetin tadı olmaz!...

Çevrimdışı ruy-ı zemin

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1109
  • Seher vakti bereket vakti...
Ynt: Deyimlerimiz ve Hikayeleri
« Yanıtla #33 : 13 Nisan 2008, 12:09:34 »
Asayiş berkemal

Sultan Abdülaziz’in son yıllarında Musul ve Bağdat gibi illerde toplum içi anarşik olaylar artar.Irak ve çevresinde yabancı devletlerinde etkisi ile iyice asayiş bozulur.

Durumları İstanbul’dan gizlemeye çalışan devrin yetkilileri ,
Vilayet gazetesine her baskısında şu şekil manşet atarlardı:

‘’Saye-i asayiş –vaye-i padişahide ,vilayetin her bir tarafında emn-ü asayiş berkemaldir..’’

<Padişahın şahane idaresi altında,vilayetimizin her tarafında asayiş ve huzur hakimdir.>

Yine büyük olaylardan sonra ertesi gün aynı manşet verilince ,
Bölgenin ünlü şairlerinden Kerküklü Şeyh Rıza Efendi dayanamayıp
Aşağıdaki beyti yazıp gazeteye gönderir.

‘’Katl ü nehb-i eşkiyadan millet oldu payimal,
Emn-ü asayiş yine,elhamdülillah berkemal!!’’

<Eşkıyanın cinayet ve yağması yüzünden millet ayaklar altında kaldı ama,
Allaha şükür asayiş yinede sağlanmış durumda
پاى مار      چشم مور      نان منلا      كس نديد

Çevrimdışı ruy-ı zemin

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1109
  • Seher vakti bereket vakti...
Ynt: Deyimlerimiz ve Hikayeleri
« Yanıtla #34 : 13 Nisan 2008, 12:11:58 »
İki dirhem bir çekirdek.

Keçi boynuzunun ,Yunanca adı keration ,İngilizce’de carob,Arapçada kırrıt tır.
Keçi boynuzunun tohumu yıllarca elmas ölçmek için kullanılmış.
Elmaslar,keçiboynuzu tohumları ile tartılıp satılırmış.
Bu nedenle keçiboynuzu ,kırat veya karat dediğimiz ölçü birimine isim babalığı yapmış.
Prof Dr.Aydın Akkaya açıklamasına göre;
Keçiboynuzu çekirdeği doğada ağırlığı değişemeyen bir tohumdur.
Tohumlu bitkilerden yalnız keçiboynuzu uzun süre suda bekletildikten sonra filiz verebilir.Bu ,hem çok kuruduğu ve meyvesinden çıktıktan sonra son ve sabit ağırlığını aldığı için hemde içine su alması ihtimalinin
çok az ve çok uzun süreye bağlı olduğu içindir.
Bu sebeple Araplar,Selçuklular,Osmanlılar dönemlerinde ağırlık ölçüsü olarak kullanılmıştır.
Dört tanesi bir dirhem eder.
Dirhem 3 gr. ağırlığa eş kabul edilir.
Satıcı , iki dirhemlik bir şey satarken (sekiz çekirdek) deyip,buda benim ikramım olsun derse,müşterinin saygın ve itibarlı olduğunu gösterirmiş.

Çok şık ve gösterişli giyinen kişilere ‘’iki dirhem bir çekirdek ‘’ denmesinin kökü buymuş
پاى مار      چشم مور      نان منلا      كس نديد

Çevrimdışı ruy-ı zemin

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1109
  • Seher vakti bereket vakti...
Ynt: Deyimlerimiz ve Hikayeleri
« Yanıtla #35 : 13 Nisan 2008, 12:17:36 »
İPTEN ADAM ALMAK

Halk arasında "ipten adam almak" diye bir söz vardır; avukatlar için
kullanılır. "Çok başarılı bir avukat ipten adam alır" gibisinden.
Yargıtay  başkanı Osman Arslan'ın ağzından bu sözün nereden geldiğinin
hikayesi :

Bir tarihte varlıklı bir İngiliz, ağır bir suç işlemiş. O suçun cezası
"idam". Adam hemen ülkenin en ünlü avukatını tutmuş.

Avukat demiş ki: - Merak etme... Ben seni kurtarırım.,
Mahkeme başlamış. Avukat savunmasını yapmış. Ve hakim kararını
açıklamış.  -İdam!..

Avukat , hapishaneye gitmiş, müvekkiliyle konuşmuş:
-Merak etme, seni kurtarırım.
-Nasıl?
-Bu işin temyizi var... Temyiz, idamı bozacak.
Dava dosyası temyize gitmiş. Temyiz mahkemesinin kararı:
-Mahkeme kararının onanmasına... İdam!

Adam "hani beni kurtaracaktın" diye avukatına çıkışmış. Avukat hala
sakin: -Merak etme. Seni kurtarırım. Daha her şey bitmedi. Konu, Avam
Kamarasına  gelecek.
Gerçekten, Avam Kamarası'na gelmiş. Konuşulmuş. Sonunda, parmaklar
kalkmış:  -İdam!...

Adam sinirli mi sinirli. Avukat da sakin mi sakin:
-Merak etme. Seni kurtarırım. Lordlar Kamarası, idamı geri çevirir.
Endişen  olmasın. Lordlar Kamarası toplanmış. Olayı incelemiş. Kararını
vermiş:  -İdam!...
Adam elinden gelse avukatı bir kaşık suda boğacak. Ama avukat hiç
oralı  değil:
-Merak etme. Seni kurtarırım. Kraliçe onay vermeden, hiçbir idam
cezası  infaz edilmez. Kraliçe bu kararı bozar. Dosya kraliçe'nin önüne
gelmiş.  Kraliçe imzayı basmış: -İdam!...

Londra'da bir meydanda idam sehpası kurulmuş. Hakim, savcı, avukat,
güvenlik görevlileri, halk orada. Adamı idam sehpasına çıkarmışlar. Adamın
avukata dönük bakışlarından alev fışkırıyormuş. Avukat ise adama "sus"
işareti yapmaktaymış; "Merak etme, seni kurtarırım." gibisinden.

Ve cellat, yağlı ilmeği, adamın boynuna geçirmiş. Alttaki iskemleye de
tekmeyi vurmuş. Adam, ipte sallanmaya başlarken avukat yerinden fırlamış,
cebinden bıçağı çıkarmış ve adamın boğazındaki ipi kesivermiş. Adam zar
zor  nefes alır bir halde yere yuvarlanmış.

Hemen hakimler, savcılar koşup gelmişler:
-Avukat... Sen naptın?
Avukat, cebinden İngiliz Ceza Yasasını çıkarmış:
- Yasada , müvekkilimin işlediği suçun cezası idam... Siz de onu idam
ettiniz... Ama yasada "idam edilerek öldürülür" diye bir hüküm yok... Bu
durumda ceza infaz edilmiş sayılır.

Bunun üzerine İngiltere'de bir hukuk tartışması başlamış. Kraliçe ,
avukatın bu becerisinden dolayı adamı affetmiş.

Ve İngiliz Ceza Yasası'nın idamla ilgili maddesi yeniden düzenlenmiş.

- "İdama mahkum edilen kişi, asılmak suretiyle öldürülür."olarak değiştirilmiş..
پاى مار      چشم مور      نان منلا      كس نديد

Çevrimdışı ruy-ı zemin

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1109
  • Seher vakti bereket vakti...
Ynt: Deyimlerimiz ve Hikayeleri
« Yanıtla #36 : 13 Nisan 2008, 12:20:54 »
AĞACA ÇIKSA PABUCU YERDE KALMAZ

"Çok ihtiyatlıdır, kolay kolay başı derde girmez" mânâsında bir deyim. Nasreddin Hoca merhum bir gün ayağında yeni papuçları ile dolaşırken, mahallenin şakacı afacanları, papuçlarını saklamak ve Hocaya arattırmak için bir plan kurmuşlar. Hoca karşıdan gelirken, güya kendi aralarında bahse giriyormuş gibi davranarak, yüksek sesle konuşmuşlar. Hoca şu ağaca çıkar çıkmaz diye çekişmişler. Hoca çocukların yapmacık hallerinden kuşkuya düşmüş; işin içinde bir bit yeniği sezmiş.

Çocuklar aralarında bahse tutuştuklarını söylemiş, Hoca'ya ağacı çıkıp çıkamayacağını sormuşlar.

-Çıkarım elbet, demiş Hoca, ve yeni papuçlarını koynuna soktuğu gibi başlamış ağaca tırmanmaya.'

Çocuklar hep bir ağızdan:
Hocam, papuçlarını yerde bırak, ağacın üstünde onları ne yapacaksın? diye sorunca, işi anlayan Hoca, cevabı yapıştırmış:

-Belki ağaçtan öteye, karşıma bir yol çıkar.

Akıllı ve uyanık kişiler için "ağaca çıksa, papucu yerde kalmaz" denmesi bu fıkradan kalmıştır.
پاى مار      چشم مور      نان منلا      كس نديد

Çevrimdışı ruy-ı zemin

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1109
  • Seher vakti bereket vakti...
Ynt: Deyimlerimiz ve Hikayeleri
« Yanıtla #37 : 14 Nisan 2008, 17:14:34 »

ALTI KAVAL ÜSTÜ ŞEŞANE


Parçalan birbirine benzemeyen ve uygun olmayan, dolayısıyla bir işe yaramayan aparatlar hakkında veya giyim kuşam konusunda birbirine uymayan ve yakışmayan kıyafetler İçin altı kaval üstü şeşhâne deyimini kullanırız. Buradaki şeş-hâne kelimesinin İstanbul'da bir semt adı olan Şişhane ile herhangi bir alâkası yoktur ve Şişhane söylenişi yanlıştır. Çünki şeş-hâne diye namlusunda altı adet yiv bulunan tüfek ve toplara denir. Yivler mermiye bir ivme kazandırdığı için ateşli silahların gelişmesinde önemli bir yere sahiptir. Evvelce kaval gibi içi düz bir boru biçiminde imal edilen namlular, yiv ve set tertibatının icadıyla birlikte fazla kullanılmaz olmuş ve gerek topçuluk gerekse tüfek, tabanca vs. ateşli silahlarda yivli namlular tercih edilmiştir. Merminin kendi ekseni etrafında dönmesini ve dolayısıyla daha uzağa gitmesini sağlayan yivler bir namluda genellikle altı adet olup münhani (spiral) şeklinde namlu içini dolanırlar. Altı adet yiv demek, namlunun da altı bölüme (şeş hâne = altı dilim) ayrılması demektir ki halk dilinde şeşâne (şişane değil) şeklinde kullanılır.

Bu izahtan sonra üstü kaval, altı şeşhâne biçiminde bir silah olmayacağını söylemeyi zaid addediyoruz. Çünki kaval topların attığı gülle ile şeşhânelerden atılan mermi farklıdır. Keza kaval tüfekler ile fişek atılırken şişhane namlulu tabancalardan kurşun atılır. Bu durumda bîr silah namlusunun yarısına kadar kaval, sonra şişhane olması da mümkün değildir. Ancak yine de vaktiyle bir avcının, yivlerin icadından sonra çifte (çift namlulu) tüfeğinin kaval tipi namlularının üst kısımlarını teknolojiye uydurmak için şeşhâne yivli namlu ile takviye ettiğine dair bir hikâye anlatılır. Hattâ bu uydurma tüfek öyle acayip ve gülünç bir görünüm almış ki diğer avcılar uzunca müddet kendisiyle alay etmişler ve "Altı kaval üstü şeşhâne / Bu ne biçim tüfek böyle" diyerek kafiyelendirmişler. O günden sonra halk arasında bu hadiseye telmihen birbirine zıt durumlar için altı kaval üstü şeşhâne demek yaygınlaşmış ve giderek deyimleşerek dilimize yerleşmiştir.
_________________
پاى مار      چشم مور      نان منلا      كس نديد

Çevrimdışı ruy-ı zemin

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1109
  • Seher vakti bereket vakti...
Ynt: Deyimlerimiz ve Hikayeleri
« Yanıtla #38 : 14 Nisan 2008, 17:26:17 »
       ÇİN ATASÖZÜ

    Uzun yıllar önce Çin'de Li-Li adlı bir kız evlenir ve ayni evde >
kocası ve kaynanası ile birlikte yasamaya baslar. Lakin kısa süre sonra
kayınvalidesi ile geçinmenin çok zor olduğunu anlar. İkisinin de kişiliği
tamamen farklıdır. Bu da onların sık sık kavga edip
tartışmalarına yol açar.

    Bu Çin geleneklerine göre hoş bir davranış değildir ve çevrede tepkiyle karşılanır. Birkaç ay sonra bitmez tükenmez gelin- kaynanakavgalarından ev, o ve eşi için cehennem haline gelmiştir. Artık bir şeyler yapmak gerektiğine inanan genç kadın, doğru babasının eski bir arkadaşı olan baharatçıya koşar ve derdini
anlatır. Yaşlı adam o'na, bitkilerden yaptığı bir ekstre hazırlar ve bunu 3 ay boyunca her gün azar
azar kaynanası için yaptığı yemeklerin içine koymasını söyler. Zehir az az verilecek, böylece onu gelininin
öldürdüğü belli olmayacaktır. Yaşlı adam genç kıza kimsenin ve esinin şüphelenmemesi için kaynanasına çok iyi davranmasını, ona en güzel yemekleri yapmasını söyler.

     Sevinç içinde eve dönen Li-Li, yaşlı adamın dediklerini aynenuygular... Her gün en güzel yemekleri yapar. Kaynanasının tabağına azar azar zehiri damlatır. Kimseler şüphelenmesin diye de ona çok iyi
davranır. Bir süre sonra kayınvalidesi de çok değişir ve ona kendi kızı
gibi davranmaya baslar. Evde artık barış rüzgarları esmeye baslar. Bunun üzerine genç kadın, kendisini ağır bir yük altında hisseder..

    Yaptıklarından pişman bir vaziyette baharatçı dükkanının yolunu tutar ve yaşlı adama su ana kadar kaynanasına verdiği zehirleri o'nun kanından temizleyecek bir iksir yapması için yalvarır. Yaşlı kadının
ölmesini artık istememektedir. Yaşlı adam, yaşlı gözlerle karşısında konuşup duran Li-Li'ye bakar ve kahkahalarla gülmeye baslar... -"Sevgili Li-Li " der -"Sana verdiklerim sadece vitaminlerdi. Olsa olsa
kayınvalideni, daha da güçlendirdin. Hepsi bundan ibaret. Gerçek zehir ise senin beyninde olandı. Sen ona iyi davrandıkça o da dağıldı ve yerini sevgiye bıraktı; böylece siz gerçek bir ana-kız oldunuz." dedi.

   Eski bir Çin atasözü söyle der: "Gül verenin elinde gül kokusukalır.

 ***Sevilen insan, sevgisini insanlara veren insandır.****"
پاى مار      چشم مور      نان منلا      كس نديد

Çevrimdışı ruy-ı zemin

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1109
  • Seher vakti bereket vakti...
Ynt: Deyimlerimiz ve Hikayeleri
« Yanıtla #39 : 14 Nisan 2008, 17:32:14 »
      Her işte bir hayır vardır...

      Eski devirde, bir medrese talebesi şöhretli bir şeyhin dergahına gidip ona talebe olur. Okuyup çalışmaya, aynı zamanda dergahın işlerini de görmeye başlar.

     Bir gün çeşmeden su doldurup tekkeye dönerken, mahallede oynayan çocuklardan biri, bir taş atıp adamın elindeki testiyi kırar. Üzülerek hocasına gider olayı anlatır. Hocası; "Zararı yok evladım. Her işte bir hayır vardır, aldırma" der.

     Ertesi gün yine aynı şey olur. Tekrar hadiseyi korkarak hocasına anlatır. Hocası;
"Böyle şeyler olur evladım. Zararı yok. Her işte bir hayır vardır" der.

     Üçüncü günü, tekrar çeşmeden su doldurup dönerken bu sefer testiye atılan taş adamın gözüne gelerek kör eder. Can acısıyla perişan, şeyhine giderek felaketi anlatır. Şeyh yine soğukkanlı; "Onu tedavi ederiz. Korkma evladım geçer" diye her günkü gibi; "Her işte bir hayır vardır" deyince, adam içinden; "Senin hayrına da şerrine de" diyerek geceyi bekler ve herkes yattıktan sonra pılını pırtını toplayıp, geldiği köyün yolunu tutar.

     Sabah şafak sökerken yolun kenarında çalılıktan bir ses gelir: "Tutun şu adamı, derhal yatırıp kurban edin." Her tarafı silahlarla dolu iki kişi adamı tuttukları gibi yere yatırırlar ve ellerindeki keskin bıçakları boğazına dayarlarken bir tanesi bağırır:

     "Ağa, bu adamın bir gözü kör, ne buyurursun keselim mi?"

     Ağa cevap verir: "Yok olmaz, bırakın gitsin." Neye uğradığını şaşıran adam, yerden kalkıp üstünü başını temizledikten sonra korka korka sorar;

"Beni neden kesecektiniz?"

     "Dün rakiplerimizle vuruştuk. Tutulduğumuz kurşun yağmurlarının altında bir tek can kaybetmedik. Bu bize Allah' ın bir lütfu deyip, sabah ilk gördüğümüz bir canlı mahluku kurban etmeye karar verdik. Yolumuza ilk sen çıktın. Seni kurban edecektik."

     Adam şaşkın bir halde tekrar sorar; "Ee, peki o halde beni niye bıraktınız?"

     "Dinimizde sakat bir kurbanın sevabı yoktur. Caiz de değildir. Senin gözünün birini kör görünce bıraktık. İşte bu! Hadi geç git yoluna" diye adamı iteleyince, adamcağız yolunu ters düz edip doğruca hocasının yanına döner.

     Bu deyim; başına gelen her kötü hadisede, ya o an ya da çok sonra farkına varacağımız bir hayırlı hikmet vardır, manasında kullanılır.
پاى مار      چشم مور      نان منلا      كس نديد

Çevrimdışı ruy-ı zemin

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1109
  • Seher vakti bereket vakti...
Ynt: Deyimlerimiz ve Hikayeleri
« Yanıtla #40 : 04 Temmuz 2008, 14:48:30 »

Bülbül İle Bağcı

Gül bahçesi Kırmızı, pembe, sarı güller Çevreyi gül kokusuna boğan, rengarenk güllerin yetiştiricisi ihtiyar bir bağcıydı Geçimini sağlamak bir yana, bir gülün açmasıyla sanki bayram ederdi Bahçede değil de sanki kalbinde büyütüyordu tomurcukları
Gül mevsiminde bağcı kendisini kaybederdi adeta
Bu yıl yeni bir gülün aşısını  yapmıştı Açılmasını sabırsızlıkla bekliyordu Onu veren bahçıvan, "Bu gül, güllerin sultanıdır Rengi, kokusu çok farklıdır Diğer güllere benzemez" demişti
Bağcı, gülü özenle büyütüyordu Daldaki tomurcukları gözü gibi koruyordu
Sonunda tomurcuklar goncaya dönüştü Gonca patladı ve bahçeyi güzelliğe boğan bir gül çıkıverdi ortaya Bağcının içi içine sığmıyordu sevinçten
O günü akşama dek bağda geçirdi
Gece uzadı da uzadı Bağcının gözüne bir türlü uyku girmedi Sabahı zor etti Şafaktan sonra, günün ilk ışıklarıyla birlikte bağa gitti Baktı ki ne görsün!
Bir bülbül, güle konmuş, hoyratça yapraklarını yoluyor
Bağcı dehşet içinde olup biteni seyretti bir süre Bülbülü yakalamak için çok uğraştı Fakat kaçırdı
Ertesi gün, bülbül yine aynı güle konmuş, kalan yapraklarını yolmuştu Bağcı bu kez de bülbülü kaçırdı
Artık kararını vermişti Bir tuzak kuracaktı bülbüle
Ustaca hazırladı tuzağı
Bülbül geldi yine ağaca konmak için, bir güzel tuzağa düştü, bağcı alıp eve götürdü, kafese hapsetti
Bağcı ertesi gün bülbülü kafeste bırakarak bağına gitti Akşam dönüp geldi, ağlıyordu
- Ben sana ne yaptım da beni buraya hapsediyorsun?
Sesimi beğendiysen kafese koymana gerek yok, ben, zaten senin bahçenin bülbülüydüm
Bağcı:
- Sen, dedi, kızgın kızgın; benim en güzel gülümü yoldun
- Nasıl olsa, birkaç gün sonra kendisi solacaktı, yaprağını dökecekti, dedi bülbül
Bağcı baktı, doğru söylüyor bülbül Kızgınlığı geçti, acıyarak serbest bıraktı onu
Bülbül, pencereye kondu Uçmadan önce:
- Beni özgür bıraktın Çok teşekkür ederim Ben de buna karşılık sana bir sır söyleyeceğim Bağının kuzey ucunda, o büyük dut ağacının yanında bir hazine gizli, dedi
Sonra kanatlanarak gözden kayboldu
Bağcı, başlangıçta inanmadı kuşun söylediğine Sonra, içine bir kuşkudur düştü, "belki doğrudur" diyerek kazdı bülbülün sözünü ettiği yeri Kazdı ki ne görsün Büyük bir küp, içi dolu altın
Ertesi gün bülbül yine bağdaydı
Bağcı, bülbüle:
- Bir şeyi, dedi, çok merak ediyorum
- Neyi?
- Sen, hazinenin yerini bildin de, tuzağı nasıl fark edemedin?
- Kurduğun tuzak, kaza ve kaderin önüme sürdüğü bir araçtı Bu gibi durumlarda hikmet gözü kapanır insanın, göremez Ne kadar gözü açık olsa da farkına  varamaz
Kelile ve Dimneden
پاى مار      چشم مور      نان منلا      كس نديد

Çevrimdışı Günbatımı

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 2490
  • Görelim Mevlâ'm neyler, neylerse güzel eyler...
Ynt: Deyimlerimiz ve Hikayeleri
« Yanıtla #41 : 01 Mart 2010, 12:18:27 »
Çok güzel bir başlık, çok güzel paylaşım. Teşekkürler, emeğinize sağlık ruy-i zemin kardeşim...
Dua'sız üşürmüş yürekler!
Sana bir dua eden olsun, senin de bir dua ettiğin...
Bilmezsin hangi kırık gönlün duasıdır karanlıklarını aydınlatan,
Sana ummadık kapılar açan.
Bilmezsin kimin için ettiğin duadır, seni böyle ayakta tutan...


Hz. Mevlana 

Çevrimdışı aydeniz

  • yazar
  • ****
  • İleti: 560
  • Hakka kul olmak
Ynt: Deyimlerimiz ve Hikayeleri
« Yanıtla #42 : 01 Mart 2010, 21:20:56 »
teşekkürler,deyimlerin hikayelerini hep merak etmişimdir

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Ynt: Deyimlerimiz ve Hikayeleri
« Yanıtla #43 : 23 Kasım 2010, 17:40:01 »
Alıntı
Teşekkürler, emeğinize sağlık ruy-i zemin
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı dora

  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 1
Ynt: Deyimlerimiz ve Hikayeleri
« Yanıtla #44 : 27 Nisan 2012, 21:42:17 »
çok saolun hocam çok güzel olmuş ellerinize sağlık