Gönderen Konu: Elif Şafak'ın 'Aşk' isimli kitabı hakkında  (Okunma sayısı 9995 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı izhar

  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 47
  • إظهارٌ
Elif Şafak'ın 'Aşk' isimli kitabı hakkında
« : 11 Kasım 2009, 15:49:29 »

elif şafak ın aşk isimli kitabı zahiri aşktan mı bahsediyor içeriği nedir okuyanların yorumunu bekliyorum
« Son Düzenleme: 10 Ocak 2010, 11:36:57 Gönderen: mystic »
kimsesiz hiç kimse yok herkesin var bir kimsesi kimsesiz kaldım yetiş ey kimsesizler kimsesi(RUŞENİ)

Çevrimdışı racül

  • Moderatör
  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1265
Ynt: Elif Şafak'ın 'Aşk' isimli kitabı hakkında
« Yanıtla #1 : 21 Aralık 2009, 01:29:04 »
elif şafak ın aşk isimli kitabı zahiri aşktan mı bahsediyor içeriği nedir okuyanların yorumunu bekliyorum

su linke bakiniz:



http://www.habervaktim.com/haber/97336/elif_safaki_bitiren_yazi.html
« Son Düzenleme: 10 Ocak 2010, 11:37:13 Gönderen: mystic »
Es ist keine Schande hinzufallen, aber es ist eine Schande einfach liegen zu bleiben.
                                                Theodor Heuss
                             ehemaliger Bundespräsident

Çevrimdışı Geli

  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 29
Ynt: Elif Şafak'ın 'Aşk' isimli kitabı hakkında
« Yanıtla #2 : 27 Aralık 2009, 11:00:01 »
Aybala elif şafağın kitabı hakkında yukarda verilen linki okudunuz mu?

Hangi akla hizmet o kitabı tavsiye ediyorsunuz?  Buraya alalımda iyice bir okuyun.




***


Elif Şafak'ı bitiren yazı

Elif Şafak'ın kitaplarına para vermedim. O kitabı almak için verilen paralara da yüreğim yanar. Diğer kitaplarını şimdilik bir tarafa bırakarak bu meşhur daha doğrusu meşhur edilen (!)kitabın da ki sosyo-psikolojik zehiri paylaşmak istiyorum.

Satırlara başlarken öncelikle elif şafak'ın aşk romanından aldığım hicapsız cümleler için şimdiden özür dilerim. Lakin bizi buna mecbur değil mahkûm ettiler. Biz sözü söyleyelim. İncinen dostlarımız dahi olsa. Ola ki ya bizler dostları uyandırırız. Ya dostlar bizleri.

“AŞK ile aldatmak ve Elif Şafak”
Elif şafak'ın Aşk isimli romanını okurken Yavuz Bülent BAKİLER' in “Kılık Kıyafetin sarmadı beni” dizelerini düşündüm. “Bizden renk bizden ses olmadığını” vurguluyordu şiir. Güzel Türkçemizde kılık, kılk, kılınç'ın anlamı ahlak, huy, tavır, iş, amel olarak ifade ediliyordu. Divanü Lügati't Türk, Kutadgu Bilig, yazılı ve şifahi kültür eserlerimiz Milletimize bu ifadeyi asırlarca hatırlattı. Halkımız “kılık kıyafetine yani ahlakına ve şemaline dikkat etmeyi” öğütledi evlatlarına.

Fakat “Elif Şafak”ın 100.000 pembe, 200.000 gri ve daha kaç siyah baskısının yapılacağını bilemediğimiz “AŞK” isimli romanında bu değerlerin hiç önemi yoktu. Elif Şafak'ın kitaplarına para vermedim. Velev ki bir arkadaşım veya yakınım yanlışlıkla aldıysa onlardan ödünç alır okur geri veririm. O kitabı almak için verilen paralara da yüreğim yanar. Diğer kitaplarını şimdilik bir tarafa bırakarak bu meşhur daha doğrusu meşhur edilen (!)kitabın da ki sosyo-psikolojik zehiri paylaşmak istiyorum.

“Şafak” kitabında hastanın tedavi edildiği ameliyatının yapıldığı ve son anda hastaneden taburcu edilirken hastaya virüslü bir enjektörü batıran gizli bir eldir. Diyeceksiniz ki bu hükme nasıl varıyorsun?

Eğer roman dikkatli ve hitamına kadar okunursa maksadın Tasavvuf aşkını insana tanıtmak, ilgi uyandırmak ve sevdirmek olmadığını anlayabilirsiniz. Tabii ki Tasavvuf hareketi İslam düşüncesinde mümtaz bir yere sahiptir. Milyonlarca insan O yolun açtığı gönül gözleri ile İslam'la müşerref olmuşlardır.

“Şafak” ise ne anlatır aşk romanında? İnternetten kopyala yapıştır yöntemi ile bunun gibi nice kitaplar yazılabilirdi.

Kitap günümüzde ve 1200lü yıllarda geçen iki olay üzerine kurgulanmış.

1200lü yıllardaki olayı “aziz” ismindeki günümüz tasavvuf araştırmacısı diyebileceğimiz bir gezgin tarafından yazılır. Olay Mevlana ve Şems'in arasındaki İlahi Aşk'ı, dostluğu anlatır. Bunlar konunun ilgilileri tarafından da bilinir.

Günümüz de geçen bölümü ise “ella” isimli Amerikalı evli bir bayanın ailesi ile olan ilişkisi ve “aziz” isimli yazara karşı hissettiği duygular ve aşktır.

Romanda “aziz” geçmişine tövbe etmiş “Mevlana ve Şems”i araştırmış yazıya geçirmiş örnek bir model olarak gösterilir. Fakat “şafak” bu örnek şahsiyete Boston'da “ella” ile bir otel odasında buluştuğunda nasıl bir rol verir. ella'da ki karmaşık duygular ve bunalımlar ailesine ihanet etmek isteyen bir insanı yansıtır.

Özellikle sayfa 369 da “aziz”'in şu tavırları onlarca anlatılan tasavvuf örneklerini kurallarını ise yer ile yeksan etmektedir.

“aziz uzanıp ella'nın saç topuzunu tutan iğneyi çekti sonra da onu usulca kanepeye doğru itti, böylece sırt üstü dümdüz uzanmasını sağladı. ella aniden Aşk Şeriatı'nı hatırladı. Ama bir şey söylemesine fırsat kalmadan aziz elleriyle ella'nın bedeninde gittikçe genişleyen daireler çizmeye başladı. Aşağıdan yukarıya, ayak bileklerinden yüreğine doğru genişleyen çemberler…Parmak uçları sıcacıktı. Dokunduğu yere tuhaf bir enerji yayıyordu. Parmakları mum gibi yanan adam…”

Şimdi okuyucuya soruyorum? Bu kitap da ne anlatıldığı iddia ediliyor. Tasavvuf hayatının iki zirvesi Mevlana ve Şems'i bize dolaylı olarak tanıtan “ aziz” isimli günümüz aşk ve irfan ehli insanların olabileceği. Peki bu insanın ella ile arasında geçen sahneyi “şafak”ın kurgusu olduğunu düşünürsek okuyucuda oluşan olumlu düşünce şöyle bir sonuca bağlanmaz mı? Demek ki İnsan-ı Kamil dediğimiz bir insanın evli bir bayanla sayfa 369'da aralarında geçen topuklarından göğüslerine kadar devam eden ten temasında hiçbir sakınca yoktur. Lütfen tasavvuf ehlinde böyle bir şey olabilir mi?

“aziz'in parmakları karnından yukarıya kaydığında ella göğüslerinin daha diri, daha dik olmamasına hayıflandı”
Demek “şafak”ın anladığı ve bu topluma öğretmek istediği tasavvuf bu imiş. Bunun reklamını yapan takva iddiasında olup istikametlerinin ne olduğu bilinmeyen gazetelere ve yazarlara ise ne söyleyebilirim? Onlar yüce Allah'ın ve Güzeller Güzeli Resulu'nun Cemaline Şems'i Tebrizi'nin Mevlana'nın cemaline nasıl bakacaklar.?
“Allah indinde Din İslam'dır” ayetine karşı romanın bitiş sayfasındaki “hilal ay, altı köşeli yıldız, haç, yin yang vd.” maksad-ı şafak'ı ne güzel anlatıyor. Vahdet-i Vucut ne elif şafakların enjekte etmeye çalıştığı gibidir ne de simgeleri bir araya getirerek zihinleri bulandırmak istendiği gibidir. Mevlana “Muhammed Mustafa'nın ayağını tozuyum” "Kur'an'ın bendesiyim" derken her halde “dinler arası diyalogcuların” söylediğini söylemiyordu. Mevlana ne demişti:

“Bu canım var oldukça ben Kur'an'a tutsağım
Muhammed Mustafa'nın yolundaki toprağım
Benden başkaca bir söz nakledenler olursa
Hem onu söyleyenden hem o sözden uzağım”

Şemsi Tanımak isteyen ise O'nun Makalat'ını (Konuşmalar)okur ve İslam'ın Güneş'ini orada görür.
Yoksa kitapda anlatıldığı gibi Şems ne fal bakar ne de evlilik gecesi kitapda kendisine atfedilen sözleri söyler.
Sayfa 372 Yazar'a göre Kimya der ki “bakire değilim sanırlar”.

Yazara göre Şems'in tepkisi:  “Ne demekti bu? Cemiyetin bu saçma sapan kuralları kanımı donduruyordu. Bu tür köhnemiş törelerin, insanı insana kırdıran adetlerin, Allah'ın yarattığı mükemmel eserle ilgisi yoktu.”

Şafak'a ve şafak gibilere göre olmayabilir di. Fakat Bunu Allah Velisi Şems'e söyletmeye hiç mi hiç hakkı yoktu.

Şems-i Tebrizi Makalat isimli eserinde “Benim hiç kimseden dünya ile ilgili bir isteğim yoktur. Bende Hazreti Peygamberin armağan kabul etmesi adetine uygun davranışta bulunmak arzusu vardır.” (Şems-i Tebrizi Konuşmalar.Hürriyet yayınları cilt.1.1974.sf.194) demektedir.

Bilgisayarın tuşlarına parmaklarımı vururken Aziz Türk Milleti üzerine daha ne kadar oyunlar oynanacak ve milletimize bunu fark ettirmemek için gözler nasıl boyanacak diye düşünüyorum. Boyamak için Aşk'ın tertemiz rengini bile kirletmekten utanmayacaklar.

Türk ve Dünya edebiyatından muhteşem kalemleri tanıtmaya hiç kimse bu kadar hevesli olmamıştı. Üç dört yıl evvel “ Ferrarisini Satan Bilge” “Ferrarisini geri alan Bilge” kitapları ile halkımız altı ayda ruhi olgunluk maceraları ile aldatılıyordu. Önceleri Kitaplar yok sattı. Sonra gazeteler hediye etmeye başladılar. Halbuki Yunus Emre'nin sembolikde olsa “kırk yıl” odun taşıması “hakikat cevherinin” Tabduk gibi Tabduk'suz, Yunus gibi Yunus'suz bulunamayacağını tembihliyordu.

Şimdi ise elif şafak ve eselerini sunmak için bir birleri ile yarışanları kendi söyleşileri ile baş başa bırakıyorum. Belki de bunları bir çoğumuz okumuş da olabiliriz. Gazeteler internet siteleri birbiri ile yarış ederek kitabı tanıtıyorlar tavsiye ediyorlar. Bulunduğum ildeki kitapçılar kitabı yok satıyor. Dini hassasiyetleri olan kitabevi mensuplarına bile yukarda bahsi geçen sayfaları okutunca sonuç değişmiyor. Sadece istek fazla PARA KAZANIYORUZ diyerek geçiştiriyorlar. Peki sahteler hakikilerden daha fazla talep ediliyorsa hakikiler niçin ön plana çıkarılmıyor diye sorunca yine sukut un tokatı geliyordu. Saf Gönüllü Temiz Yürekli Türk Milletinin güvendiği gazeteler“elif şafak”'a ve benzerlerine sutunlarını açıyorlar. Milli Haysiyetimiz, Milli Şuurumuz ruhumuzun derinliklerinden sökülüp atılmaya çalışırken sessizliklerini koruyorlar.

Yıllarca ve halen Aziz Türk Milletinin dini hassasiyetlerine hitap eden Zaman gazetesinden iki örnek vermek istiyorum.

“Roman içinde roman, aşk içinde aşk” Ali Pektaş 04 Mart 2009,

“Yazar Elif Şafak da yarın okurlarla buluşacak son romanı 'Aşk'ta, kalemini bu kavramın farklı katmanlarında gezdiriyor. Aşk, bir roman gibi görünse de aslında roman içinde bir başka romanı da sunuyor okuyucusuna. Şafak, günümüzle geçmiş arasında bir köprü kurarak, bugünün insanının sorunlarını ve sorularını roman kahramanlarının hayatlarıyla ve Şems'in '40 Altın Kuralı'yla cevaplıyor:

Bu romanda okura yüreğimi açtım. Tasavvuf benim sırrımdı, o sırrı aşikar ettim. Şems ve Mevlana hakkında bir kitap yazayım arzusuyla kaleme almadım bu kitabı. Ben "aşk"ı anlatmak istedim. Buydu çıkış noktam. Hem dünyevî hem manevî boyutlarıyla aşkı yazdım. Zıt gibi görünen karakterleri yan yana getirerek evrensel bir öz yakalamayı arzuladım. 2008 senesinde Boston'da yaşayan üç çocuk annesi mutsuz bir Yahudi Amerikalı kadın için Mevlana ne ifade ediyor, bu sorunun cevabını kovaladım.”

İkinci söyleşi:

“Elif Şafak: Aşk, bu dünyayı aşan bir duygudur” Sevinç Özarslan 07 Mart 2009,

“İnternette herkes Aşk romanınızın çıktığını birbirine haber veriyor. Beklenen şarkı gibi, beklenen bir roman mıydı?

İlla bir aşk romanı değil ama muhakkak bir roman beklentileri vardı. Çok e-mail alıyordum. Yolda görünce çevirip soruyorlardı. Çünkü Siyah Süt, tam bir roman değildi. Otobiyografik eserdi. Bence Türkiye'de çok iyi bir roman okuru var. Bunların büyük bir bölümü de kadın. Aralarında aşk üzerine yazmamı isteyenler oluyordu. Ama aşkı sadece kadın-erkek ilişkisi olarak düşünmeyin. İlahi aşkın da içinde olduğu bir roman beklentisi vardı.

Ella gibi kadınlar çok fazla Avrupa'da ve Amerika'da değil mi?

Evet, Ella gibi kadınlar çok fazla. Türkiye'de de çok fazla. Isparta'da ya da Rize'de yaşayan bir ev kadınına Ella gibi karakter ne ifade ediyor? Ella ilk bakışta Amerika'da Boston'da yaşayan Yahudi bir kadın. Zengin bir hayatı var. Ama bir sıkışmışlık, eksiklik hissi içinde. Bu hissi belki Burdur'daki, İstanbul'daki, İzmir'deki kadın da biliyor. Zahirideki ayrımları kaldırdığınızda altta kalan hikayeler benzer ve evrensel. Birbirimizle bu noktalarda empati kurabiliriz. Mutsuz bir evliliğin içine hapsolmuş ama oradan çıkmak için veya kendini dönüştürmek için çaba göstermeyen, hayatı akışına bırakan çok insan var.

Cesaretleri yok belki de, Ella cesaretli bir kadın.

Evet cesaretli bir kadın ama savaşçı bir kadın değil. Hatta bütün hayatı boyunca mütevazı ve munis bir yaşam sürmüş, sessiz biri. Öyle bir kadının dönüşümü beni çok heyecanlandırıyor. Bir de bütün hayatını planlar, programlar yaparak geçiren bir kadın. Böyle birçok insan tanıdım. Çantalarına ajandalar, özel notlar koyan, üç ay sonrasını inceden inceye planlamış. Böyle bir kadının "yarın" saplantısından vazgeçmesi ve şimdi, şu an aşkı yaşamayı tercih etmesi oldukça radikal bir dönüşüm. Bu kitabın en önemli bölümüydü benim için. Çünkü Aziz ona yarın vaad eden bir adam değil. Aslında kimse kimseye yarını vaad edemez bu dünyada. Ama öyle zannediyoruz ve öyle yaşıyoruz.”

“şafak”, “ella” gibi anneler Türkiye'de de çok diyor. Söyleşiyi'yi yapan gazeteci hayır yok diyemiyor. Nedir “iffet” nedir “haya” ? Vatan gibi bayrak gibi hürriyet gibi Mukaddesler mukaddesidir bunlar. Bu Kavramları, bu değerleri Türk Milletinin bildiği gibi ne eski Yunan'ın filozofları ne Yeni Batı'nın sosyologları bilebilir. Şafak'ın annelerimize sunduğu “aziz” modellerine Isparta'da, Rize'de, Burdur'da, İstanbul'da, İzmir'deki annelerimiz itibar etmez. Sarı Denizden Ak Denize kadar hiçbir Türk Anası itibar etmez. Haremine el değdirmez. Evladını ak sütü ile emzirdiği memesine değil el değdirmek “aziz” modelini kilimine, halısına bastırmaz.

Şafak'tan önce toplum olarak öncelikle tasavvuf klasiklerini okumalıyız. Muhyiddin ibn Arabi “İlahi Aşk” isimli klasiğinde “kadın” mürşidlerinden bahsederken nasıl bir edep sergiliyordu. Aşk şerefli bir makamdır varoluşun aslıdır derken tepeden tırnağa zahirden batına evvelden ahire aşk'la doluyordu. Mevlanaları, Şemsleri Yunusları, Niyazi Mısri'leri Rabiaları ve daha nice Allah dostunu destanlaştırmış romanlaştırmış nice yazarlar yazarlarımız mevcut. “Samiha Ayverdi” “Nezihe Araz” “Emine Işınsu” ve “Annemarie Schimmel” gibi kaleminin ve birikiminin hakkını veren fikir ve edebiyat insanları bunlardan birkaç bayan kalemlerimiz. Bu gönül insanları Tasavvufi şahsiyetleri kaleme aldılar. Hiç birini “şafak”kadar gazeteler, yazarlar tavsiye etmedi, takdir etmedi. Kiminin intisaplı olduğu tasavvuf yolunu eleştirdiler kiminin katılmadıkları veya eleştirdikleri satırlarına takıldılar kaldılar. Samiha Ayverdi'nin eserlerinden bazıları yetmişli yıllarda Kültür Bakanlığınca basıldığında “Akşemseddin'den” “Mevlana” dan hiçbir şey anlamadıklarını sözleri ile isbat eden sözde aydınlar politikacılar çıkmıştı. Samiha hanım Allah Aşığı, Türk aşığı, Türkçe aşığı idi.Tabii Samiha Hanımın “Türkiye'nin Ermeni Meselesi” ve “Misyonerlik karşısında Türkiye” isimli dev gibi eserleri de vardı.

Elif şafak'ın ise “Baba ve P…” isimli romanı vardı. Türk milletine hakaret dolu satırlarını bir gecede sabaha kadar okurken yüreğim ve ciğerlerim yırtılacak sanmıştım. şafak'ın “Baba ve P…”romanındaki ithamların bu kadarını dürüst hak sahibi ermeni bir insan yapmazdı. Okuyan düşünen bir ermeni, komitacıların hayalleri ve haçlıların aldatması ile Türk Milleti'ne en zor günlerinde neler çektirildiğini bilirdi. şafak, Türk Milletinin vicdanında halen beraat etmedi, edemiyecek.

Tekrar konumuza dönersek yakınlarda Hakk'a yürüyen Nezihe Araz'ın “Dertli dolap” eserini gençlik yıllarımda kaç arkadaşıma tavsiye ettiğimi unuttum. “Aşk Peygamberi Mevlana'nın hayatı” isimli eseri de Türk klasiği olmayı hak etmişti. Nezihe Araz'ın para psikolojik, spirtualist eserleri tartışmaya açıksa da tasavvufi eserleri takdire şayandır.

Allah uzun ömürler versin Emine Işınsu'nun Tasavvufi romanlarını kaç insan okudu. Kaç insana hediye ettik, tavsiye ettik. Annemarie Schimmel, Mevlana ve Muhammed ikbal uzmanı idi. İkbal ile ilgili eserleri ve Mevlana'nın hayatını anlatan “Ben Rüzgarım Sen Ateş” eseri Türk okurunun dikkatinden uzak kaldı. O'nun daha ziyade sayıların gizemi ve benzeri popüler olabilecek eserleri tanındı, tanıtıldı.

Aziz dostum, tıbbiyeden arkadaşım “Dr. Hayati Bice”'nin “Global Planlarda Tasavvuf” (http://www.haber10.com/makale/16375) isimli makalesini okuyunca ifadelerimin stratejik açılımını da bulacağınızı düşünüyorum.
Çoğu kez olduğu gibi sahteler meydanları doldurmuş durumda. Onların isminin elif olması şafak olması bizleri aldatmasın. Unutmayalım Kainatlarda, Alemlerde ve insanda daima hakikatle sahtelerin mücadelesi vardır.
Özü (müsemması) Elif olanları şafak olanları bulmamız duasıyla.

Tanrı Türk Milletinin Yar ve Yardımcısı olsun. O'nu Hz.Muhammed Mustafa s.a.v. yüzü suyu hürmetine, Peygamberler hürmetine, Ashab-ı Güzin hürmetine, Ehl-i Beyt hürmetine ,alimler hürmetine, şehidler hürmetine, masumlar hürmetine, veliler hürmetine Kainatlara hediye olacak kıvama kavuştursun. Sözlerimi medeniyetimizin geleneği olan şu cümle ile bitirmek istiyorum: “Her şeyin doğrusunu Hz. Allah (CC) bilir.”

Yanılgılarımdan O'na sığınırım.

Sevgi, selam, dostlukla

Hilmi Özden

 

habervaktim.com
« Son Düzenleme: 10 Ocak 2010, 11:38:42 Gönderen: mystic »

Çevrimdışı Devri Âlem

  • araştırmacı
  • ***
  • İleti: 429
Ynt: Elif Şafak'ın 'Aşk' isimli kitabı hakkında
« Yanıtla #3 : 11 Ocak 2010, 20:47:16 »
Bu yazıyı mail grublarına yollamak lazım.Teşekkürler Geli.
اَلْعِلْمُ يَرْفَع بُيوتًا لاَعِمَادًا لَهَا وَالْجِهلُ يَهْدِم بِيُوتَ اْلعِزَّ وَلْكَرَمِ

Çevrimdışı aşk yolcusu

  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 13
Ynt: Elif Şafak'ın 'Aşk' isimli kitabı hakkında
« Yanıtla #4 : 12 Ocak 2010, 18:42:02 »
BAB-I ESRAR’IN KAPISIZLIĞI

PEMBE KAPAKLI AŞK AŞKSIZLIĞI

 

          Aşk; tarifi yok denir. Kimine göre kendisi dâhi yok. Kimine göre pembe renkli kitabın ön ve arka kapağı arasında, kimine göre üç harf ile beş nokta, Ayın, Şın, Kaf. Eh şimdi benim de uzun uzuna var mı, yok mu tartışması yapacak hâlim yok. İnanan var, inanmayan var. Bilen var, bilemeyen var. Tadan var, tatmayan var.

 

           Ben bir kitap okuruyum. Ben romanlarla pek ilgilenmiyorum diyebilirim. Çünkü vaktim çok kısıtlı ve kıymetli. Ben İstanbul’un ucunda bir yerinde bir tamirciyim. Ben bir kitap okuruyum. Biraz okur, biraz yazar - çizer, birazda haliyle dinlenmeye çalışırım. Kısacası sıradan biriyim. Kitaplar, bilgiler en yakın arkadaşım. Onlar benim vasıtam, bilgi benim amacım değil. Vaktimi onlara ayırırım, yani en kıymetlimi.

 

           Ben aşkın bendesiyim. Aşkın piri, aşkın sembolü Hz. Pir Mevlana Celaleddin-i Rûmi’nin bendesiyim. Onun güneşi Tebrizli Şems’in gözü yaşlı hasretlisiyim. Sevgisiz hiçbir şeye ulaşılamayacağına inanırım.

 

           Okurduk, duyardık, neler, neler söylerlerdi onlar hakkında. Üzüldük hemde çok. Açtım Mâkâlatı dedim ki: “ Ey Tebrizli Şems! Sen bana konuş, ben seni dinliyorum.” Rastgele bir sayfaydı, ilk paragraf ve sözler şöyleydi. “ Bana ne zaman söverlerse hoşuma gider, övdükleri zaman da üzüntü duyarım. Çünkü övme öyle olmalıdır ki, arkasından sövme olmasın.” Birden bir sıcaklık düştü içime, bir rahatlık, bir rahat ol denilmişti sanki. RAHAT OL!  “Demek sen övme ile sövmeyi böyle ayırıyorsun.” dedim.

 

            Sonra bana ısrarla aynı dönemde çıkmış iki kitabı okumam tavsiye edildi. Biri Bab-ı Esrar, diğeri pembe kapaklı Aşk. Okudum. Sanmayın şimdi şuraları şöyleydi, böyleydi, şu yanlış, bu hatalı diyeceğimi. Demeyeceğim. Anlayan var, anlamayan var. Tarifi görecek göz var, kör var. İşitecek kulak var, sağır var.

 

            Çok heyecanlandım konularını duyunca. Başladım okumaya bazen tebessüm ettim, bazen ise eski üzüntülerimden kat be kat üzüldüm, yıkıldım.

 

            Namazı, vaazı terk etti denilen Celaleddin, bir kitabın içinde konu olup zahiren ululanan Celaleddin! Nasıl olur da bâtinen, bâtının içinde zahiren bu kadar aşağılanırsın. Ya Tebrizli Şems! Ya sen nasıl olurda senin gizemin, çekiciliğinin sırrı olan meşrebin aranmazda senin gözünle ne çirkinlikler görünür, ne çirkinlikler anlatılır. Yerin dibine batsın böyle övme. Demek ki kovaya dolana kadar süt sağmak zor da, bir anda devirivermek bu kadar kolay.

 

           Ne güzel olmalı değil mi ünlü romancıların son yapıtlarına konu olmak, moda olmak?  Romancının kurgularında anlatılmak güzel olmalı. Ya o kurgu tüm edep sınırlarını zorlayıp, edep dağının zirvesinden aşarsa? Ortaya ne mi çıkar? Bunlar çıkar.

 

           Tebrizli Şemseddin, neden geldin Konya’ya. Bir şaire ilham olmak için mi? Birini yakıp, şair yapmak için mi? Diyor ki Hazreti Mevlana “ Şiir nedir ki? Şairlik ne ki? Ben bir baktım ki bu Anadolu insanı ritimli, uyaklı sözleri seviyor, ben de meramımı bu yolla anlattım.” 

 

            Ya sizler! Mesnevi-î Şerif, Divan-ı Kebir, Mecalis-i Seba, Fihi Ma Fih, Mektûbat ve sizlerin, hepinizin ikizi, sebebi Mâkâlat! Sizler okundunuz mu, sizlerde yüzüldü mü? Beyefendi, hanımefendi yüzme, yüzme metotları kitabı okumakla öğrenilmez. Akşamları biraz ondan, biraz bundan, iki tutam beyit mesneviden, iki kıta Yunus’tan, iki sırlı özdeyiş ibn-i Arabî’den karıştırmakla olmaz. Hukuk kitaplarını yüzünden okuyarak Avukat olunamayacağı gibi, Tıp kitaplarını yüzünden okuyarak Doktor olunamayacağı gibi… Yüzmek ancak bizim milletimizden başka hiçbir yerde bulunmayan, lügatlerde bulunmayan gönlün, edep havuzuna girerek öğrenilir. Çıkılır sonra okyanuslara, dalınır diplere inci – mercanlar çıkar ağızdan. Korkmayın sokun ayaklarınızı, boğulmak yok bu havuzda. Bu su ne üşütür, ne yakar, ne boğar. En güvenli sudur bu. Belki de ab-ı hayat.

 

            Demek ki çok hoşgörü sahibisiniz, demek ki Mevlana’yla aranız bu kadar iyi olmalı ki; bu derece hoşgörü sahibisiniz. Peki, siz hakiki hoşgörü nedir bilir misiz? Övmenin arkasındaki sövme mi? Yoksa onların büyüklüğünde kendi küçüklüğümüz mü? O okyanuslarda bir kum tanesinden daha küçük olmak mı?

 

             Ya sizler! Kırk kurallı gönlü geniş, ruhu gezgin sûfi meşrepliler! Roman yazarının fantezilerine konu oldunuz mu? Olmuşsunuz, olmuşsunuz.

 

             Evet Sizler! Yeni moda tasavvufu bu kitaplardan öğrendiğini, Şemseddin ile Celaleddin’i biz artık tanıyoruz diyenler. Sözün özü, cümlenin noktası size… Bir kimseyi tanımanın en güvenli ve kısa yolu o kişinin kendi yazdıklarını okumaktır, dinlemektir. Yoksa ki onlar; erotik tasvirlerle anlatımlarla dolu kitaplarda, terbiyesiz kelimelerde bulunmazlar. Bizler biliriz ki; roman kahramanları yazarın ta kendisidir. İçindeki çeşitli simalar akseder kitapların içine, gözükürler kahraman gibi, kahraman misali, bol çeşitli.

             

             Diyor ki Hazreti Mevlana: “Canım bedenimde oldukça, kulum, köleyim, seçilmiş Muhammed'in yolunun toprağıyım. Birisi sözlerimden bundan başka söz naklederse, o kişiden de bezmişim ben, o sözden de.” Bu sözü (onun ilk sözü olan) DİNLEmek lazım.

 

             Ey BAB-I ESRAR! İçin rahat olsun, sen AŞK’ın yanında kırk kere zemzemle yıkanmışsın. AŞK! İyi güzel de bir şey eksik sende, en önemli olan olgu, olmazsa olmaz illa edep, illa edep…

 

            Bana gelince; sanmayın ki sizden nefret ediyorum. Ben hiçbir şeyden nefret etmedim ki. Roman kitapları, sizleri okumak istemiyorum artık bu kesin.

 Duyar gibiyim seslerinizi “ derdin verdiğin para mı, yoksa o kıymetlin, vaktin mi?” dediğinizi.

           

             —Benim kıymetli olan vaktim denilen, işte onların ta kendileri.

             —Biz ne kadar kabak da olsak, kelek de olsak, cahil de olsak, gereksiz de olsak, sıradan biri de olsak, sevdiğimiz, rabbimizin dostları ve rabbimiz var. Bizim gücümüze gitmez belki ama ya rabbimin, rabbimizin gücüne giderse?

 

             Sonuç: Eski üzüntülerim katbekat arttı. Sanılmasın ben kitap eleştirdim. Ne haddime, ben bir tamirciyim. Unutmayalım ben sadece en önemliden bahsettim. Tek derdimiz o çünkü. EDEP YA HÛ!  Ey Edep! Neredesin?

 

             Kusuruma bakmayın.

             —Bugün Celâleddin benim ama dünkü Celâleddin değil.

             —Bugün Şems benim ama dünkü Şems değil.

             —Ben o sözlerden bezmişim, şikâyetim iletmişim vesselam.

 

                                                                        26 Aralık 2009

                                                                           İSTANBUL

 

                                                                    Abdülkâdir KALAY

                                                             Çilimlinin Sesi Gazetesi Yazarı
                                                               


Çevrimdışı sehzade bey

  • Sıtkı
  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 19
Ynt: Elif Şafak'ın 'Aşk' isimli kitabı hakkında
« Yanıtla #5 : 12 Ocak 2010, 22:40:09 »
Yenişafak gazetesinin yazarlarından Dücane Cündioğlunun bu kitap hakkında güzel tenkidi var.
BİR KİTAP,İÇİNİZDEKİ DONMUŞ DEĞERLERİ PARÇALAYACAK BİR BALTA GİBİ OLMALIDIR.
OKUDUĞUNUZ KİTAP BİR YUMRUKTA SİZİ UYANDIRMIYORSA NE İŞE YARAR....

Çevrimdışı Ay Işığı

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1163
Ynt: Elif Şafak'ın 'Aşk' isimli kitabı hakkında
« Yanıtla #6 : 13 Ocak 2010, 13:14:38 »
Alıntı
Evet Sizler! Yeni moda tasavvufu bu kitaplardan öğrendiğini, Şemseddin ile Celaleddin’i biz artık tanıyoruz diyenler. Sözün özü, cümlenin noktası size… Bir kimseyi tanımanın en güvenli ve kısa yolu o kişinin kendi yazdıklarını okumaktır, dinlemektir. Yoksa ki onlar; erotik tasvirlerle anlatımlarla dolu kitaplarda, terbiyesiz kelimelerde bulunmazlar. Bizler biliriz ki; roman kahramanları yazarın ta kendisidir. İçindeki çeşitli simalar akseder kitapların içine, gözükürler kahraman gibi, kahraman misali, bol çeşitli.


Ne güzel mesaj, anlayana!

Alıntı
Biz ne kadar kabak da olsak, kelek de olsak, cahil de olsak, gereksiz de olsak, sıradan biri de olsak, sevdiğimiz, rabbimizin dostları ve rabbimiz var. Bizim gücümüze gitmez belki ama ya rabbimin, rabbimizin gücüne giderse?


Bizimde gücümüze gider, hem de çok.

Alıntı
Sonuç: Eski üzüntülerim katbekat arttı. Sanılmasın ben kitap eleştirdim. Ne haddime, ben bir tamirciyim. Unutmayalım ben sadece en önemliden bahsettim. Tek derdimiz o çünkü. EDEP YA HÛ!  Ey Edep! Neredesin?

Kaybolalı çok oldu.

« Son Düzenleme: 13 Ocak 2010, 13:18:34 Gönderen: Ay Işığı »

Çevrimdışı Günbatımı

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 2490
  • Görelim Mevlâ'm neyler, neylerse güzel eyler...
Ynt: Elif Şafak'ın 'Aşk' isimli kitabı hakkında
« Yanıtla #7 : 13 Ocak 2010, 18:03:18 »
Okuyan birkaç arkadaşıma bu yorumlardan bahsettim. Kitabı o kadar beğenmişler ki, ne demek istediğimi anlamadılar bile...

En iyisi gerekli kısımları e-maille bildirmek. Belki anlarlar o zaman...
Dua'sız üşürmüş yürekler!
Sana bir dua eden olsun, senin de bir dua ettiğin...
Bilmezsin hangi kırık gönlün duasıdır karanlıklarını aydınlatan,
Sana ummadık kapılar açan.
Bilmezsin kimin için ettiğin duadır, seni böyle ayakta tutan...


Hz. Mevlana 

Çevrimdışı keka1975

  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 18
Ynt: Elif Şafak'ın 'Aşk' isimli kitabı hakkında
« Yanıtla #8 : 13 Ocak 2010, 23:13:29 »
ben de okumak istiyordum tşkler bilg,lendirdiğiniz için..
a e olun..

Çevrimdışı Emir-ül Bahr

  • aktif okur
  • **
  • İleti: 231
Ynt: Elif Şafak'ın 'Aşk' isimli kitabı hakkında
« Yanıtla #9 : 13 Şubat 2010, 02:56:24 »
elif şafak ın aşk isimli kitabı zahiri aşktan mı bahsediyor içeriği nedir okuyanların yorumunu bekliyorum

 Nefisti okuyun derim...Diğer eserlerinide tavsiye ederim..
Kitabı elimde tutmak dahi büyülüyor adete ....Ses tınımda az biraz  kıskançlık var  :usgunn:  sanırım.

Bab-ı Esrar ve Aşk'ı okuyan biri olarak şunları söylemeliyim; Tarihin fon olarak kullanıldığı özellikle İslam alimleri gibi şahsiyetlerin üzerine hayal ürünü elbiseler kesip biçilerek roman adı altıda yazılanlara itibar edilmemesi kanaatindeyim . Tasavvufun içerisindeki ilahi aşk, sevgi gibi mefhumları tiraj yapmak için kullanıp rant elde etmeye çalışan avamlar Allâh dostlarını kaleme alabilecek eğitime sahip olmadıkları gibi bu uğurda tasavvufu satılığa çıkarmaları kabul edilecek bir durum değildir. Hz. Mevlana'nın tasavvur ehli ile değil tasavvuf ehli kimselerce kaleme alınması gerektiğini savunuyorum.

Bu konuda Dücane Cündioğlu'nun arşivlediğim bir yazısı vardı paylaşayım ;


Mevlana ve Şems ve Aşk

Ramazan, bir yıl içerisinde sadece kendime sakladığım ay! Nâdandan uzaklarda, içinde saklanabildiğim tek ay! Çengelköy'deyim. Evde. Yalınız.

Bildiğim en iyi işi yapıyorum. Okuyorum.

"Ne zaman karanlık artar ve sevgili sana çirkin görünmeye başlarsa, ona daha çok yaklaş!" diyen ustanın, Tebrizli Şems'in öğüdüne uyuyorum. Geceleri, yatağıma uzanıp iki dizimi de karnıma çekiyor ve sevgiliyi ancak üşürken zikredebiliyorum.

Sırf ısınabileyim diye... iniltilerime karşılık vermekte "Yetimlerin Efendisi" gecikmesin diye...

* * *
Ne tuhaf değil mi, Hz. Ali, "Perde açılsaydı yakîn yine artmayacaktı" diye uyarmış hakikat talibini. Yani günün aydınlanmış olması, hakikati görmenin güvencesi değil.

Ürküyorum bu yüzden. Beyaz ölüm'ün hemen yanıbaşına, bu sefer, âdetim hilâfına, siyah ölümü de iliştirmek istiyorum. (Yani kendimi aç bırakmakla yetinemem artık, halka tahammül de etmek zorundayım.)

Siyah ölüm uğruna, bu ilk hafta, ne yapıp edip okumalarım arasına dört de roman sıkıştırdım: Hz. Pir-i Mevlâna ile Şems-i Tebrizî hakkında yayımlanmış ikisi tercüme, ikisi telif olmak üzere dört roman...

1. Nefrin Tokyay, 'Tebriz'in Kış Güneşi' (Aralık 2005)

2. Ahmet Ümit, 'Bab-ı Esrar' (Kasım 2008)

3. Saide Kuds, 'Kimya Hatun' (Şubat 2009, Farsça'dan)

4. Elif Şafak, 'Aşk' (Mart 2009, İngilizce'den)

Üşüdükçe, Şems-i Tebrizî'nin —'Hırka-i Şems' olarak da bilinen— 'Makalât'ıyla bir kez daha ısınmayı beceremeseydim, acaba bu dört kitaplık gürültünün üstesinden gelebilir miydim, bilemiyorum.

Neyse ki hepsini okudum. Hem de altını üstünü çize çize.

* * *
Bir vesileyle, rahmetli babamın hususî nüshasını bulup çıkardım kütüphanemden, ve artık iyice sararmış ve yıpranmış yapraklarını karıştırırken, kendisinin sayfa kenarlarına düştüğü bazı notlara tesadüf ettim. Hepsi de "Mart 1982" tarihli...

Bir sayfada bir paragrafı daire içine almış ve yanına şöyle bir not çıkmış:

— "DÜCANE'nin kulağı çınlasın!"

Hemen karşı sayfada Şems'in bir ayetle ilgili teviline şu notu düşmüş:

— "DÜCANE okusun! Ayeti de inkâr edemez ya! Kendine yakın olandan kaçmasın yeter!"

Bir yerde Şems, "Bal içindeyiz, kanadımızı çırptıkça daha çok yapışıyoruz" demiş, babam da yanına şu notu düşmüş:

— "O senin yüzüne bakıyor hâlde iken, (ey oğul), sen hâlâ arkasından gıybetinde bulunuyorsun." (Yani, gönül aynanda O'nunla yüzyüze konuşacağına, başkalarının aktardığı bilgilere güvenip habire o dedi, bu dedi diye dedikodu yapıyorsun!)

Ve daha bu minval üzre yazılmış muhtelif notlar...

Şaşırıp kalmıştım. Niçin sanki çok uzaklardaymışım gibi, babam bana böyle uyarılar gönderme gereği duymuştu acaba?

O tarihlerde ben neredeydim?

Derken, hatırladım; o tarihte, babamla aramda geçen şeriat-hakikat, zahir-batın münakaşaları yüzünden koca (!) kütüphanemi de sırtıma alarak evi terketmiştim. Beş parasızdım. Fakat izzet-i nefsimi de ezdiremezdim ya! Ne de olsa bir dâvâ adamıydım. Zahire sımsıkı sarılan genç bir adam!. Babasına rağmen, kendini kendine ispatlamaya ihtiyaç duyan küçük bir adam! İnsanlar sırf kendisini incitti diye, hakikati insanda arayıp bulmak yerine, onu sadece kitaplarda bulacağına ahdetmiş zavallı bir adam!

19-20 yaşlarında kendimce tutunacak muhkem bir kulp ararken, rahmetli babam her tutamağın bir tasallut sebebi olduğunda ısrar ediyordu. Ben hakikati ötelerde, yücelerde arıyordum, o ise, her defasında "Bir kez de insana baksan â evladım!" deyip işimi zorlaştırıyordu. "Gönlüne baksana!... Kendine!"

Gönül de neymiş!? Ben uçmak istiyordum, bu nedenle de kanatlarıma dayanıyordum. O ise kanatlarıma (ilmime) değil, ayaklarıma (irfanıma) dayanmam gerektiğini söylüyordu. Üstelik uçmak için değil, icab ederse birgün, inmek için!

Hâlâ kanatlarım çok güçlü, ve fakat ayaklarım zayıftır! 30 yıldır kanatlarıma dokunamayan mü'min dostlarım, nedense hep ayaklarıma tekme atmaktan zevk aldılar; yere inersem yürüyemiyeyim diye... ilk fırsatta sol kulağımdaki küpeyi çıkarıp atayım diye...

Hakikat şu ki hâlâ yere iyi basamam. Kolay incinirim. Kolay incitirim. Yedi kat gökte savaşmaya yarayan kılıcım da, kalkanım da ilim cevherinden olduğu için aslâ uzun süre ayakta kalamam, hemen düşerim.

Baba sözü dinlemedim çünkü!

* * *
Her neyse, işte ben böyle, bir kez daha Şems'in Hırkasıyla ısınırken, bari şu romanları da topluca okuyup aradan çıkarayım dedim.

Acaba kimler ne kadar içebilmişti o pınardan?

HAKİKATİN EDEBİYATININ EDEBİYATI

Ne de olsa romandı... şiirdi... sanattı... mecazdı.... bunlar, sözümona kanatları güçlü olanların semâsıydı... Hz. Pir'in nefesi, acaba onları ne kadar yücelere çıkarmıştı, Şems'in ışığı kendilerine hangi hakikati hangi açıklıkta göstermişti?

Sonuç gayet acı vericiydi. Çünkü ortada hakikat değil, hatta hakikatin edebiyatı bile değil, hakikatin edebiyatının edebiyatı vardı. Bildik mağara gevezelikleri... gölgelerle âşinalık... kokusuz edebiyat... tatsız tuzsuz ifadeler... aşksız tutkusuz kelimeler... şiiriyetten yoksun cümleler... yığınla klişe... hep bildik teraneler... pembeleşmiş aşk lafazanlıkları...

Neymiş, ilâhî aşkmış!

İlâhî aşk, beşerî aşk, hepsi de nâdân edebiyatı! Hepsi de birer dil oyunu!

Evet, hepsi de yaşanmamış bir âleme öykünmenin ürünü!

Hakikatten yoksun! Ve samimiyetten! Ferd planında çekilen ızdırabın kokusu duyulmuyor; ne şahsî bir hesaplaşmanın, ne de gerçek bir acının.

ŞARAP ÜZÜMDEN YAPILIR, TERSİ OLMAZ

Mecnundan habersiz bin Leyla! Leylâ diye diye başından yetmiş nikâh geçmiş bin Mecnun!

Hakikatin kokusundan eser olmadıkta, o aşkın adı ilâhî olsa n'olur, beşerî olsa n'olur?

Şems ile Mevlâna aşk şarabından içip sarhoş olmuşlar ama işe bakınız ki sekiz asır sonra kimileri —hem de ayık oldukları hâlde— 'agora'da nârâ atıyorlar!

Hakikat talibinin, bir putperestin sadakatine, bir ateşgedenin içtenliğine, bir fahişenin inkisarına, bir sâkinin hürmetine, bir karıncanın inadına ihtiyacı var; tasavvuf edebiyatı üzerinden aşk klişelerini piyasaya arzeden kısık gözlere değil!

Şarap üzümden yapılır, tersi olmaz!

* * *
Bu romanları okurken, bir İspanyol ressamın, Pablo Picasso'nun beklentisi, benim de biricik beklentimi teşkil etmişti:

— "Hepimiz biliyoruz ki sanat, hakikat alanına ait bir şey değildir. Hakikati —en azından, anlamamız için bize dayatılan hakikati— farketmemizi sağlayan bir yalandır sanat! Sanatçı, yalanlarının doğruluğuna başkalarını ikna edecek yolu bulmalıdır."

Böylesi bir beklentiyi karşılayabilecek bir sanatsal titizlik tarafından iknâ edildiğimi söyleyebilir miyim?

Ne yazık ki hayır!

Sanat üzerinden hakikate el uzatan dört yazar da "yalanlarının doğruluğuna başkalarını iknâ etmek" gibi sahici bir endişeye sahiplenmeyi düşünmemişler.

KAHRAMANLARDAN KUKLALARA

Sihirli bir sözcük var ellerinde. Sorulursa söylüyorlar: Kurgu.

En nihayet bizimki bir kurgu! Abartıp da kurgumuzu her safhasında gerçekle karşılaştırmayın!

Kim ne diyebilir? Öyle ya, yazarın özgür ve yaratıcı muhayyilesine kim karışabilir?

Hz. Pir-i Mevlâna, oğulları Sultan Veled ile Alâeddin, ikinci eşi Kerra Hatun, ve divânesi Şems-i Tebrizî ve kılıktan kılığa sokulan zavallı eşi Kimya Hatun...

Romancılarımızın hepsinin de ucundan kenarından, kendilerince ve fakat farklı nisbetlerde kuklalaştırdıkları ortak kahramanlar işte bu birkaç tarihî isim. Ne rol verilmişse kendilerine, onu oynamak zorunda kalmışlar. Yazarların özgür muhayyileleri, iplerini ne tarafa çekmeyi dilemişse, kuklalar da çaresiz o yöne meyletmişler.

Sorumluluk sahibi her vicdanın itiraf edeceği üzere, sadece hakikati değil, sanatı da incitmişler.

* * *
Yazarlar, öte dünyada —meşrebimce, bizzat "bu dünyada"— Hz. Pir'le veya Şems'le karşılaşabileceklerini hiç akıllarından geçirmişler midir acaba?

Muhakkak bir şekilde yüzyüze geleceklerini...

Ve o zatların hikâyeleri hakkında yazdıkları (ve/veya vurdukları) her satırın, bir insan olarak kendi kişisel öykülerini de belirleyeceğini...

Hiçbir muhayyile hakikatin sınırlarını aşamaz.

Hangi romancının muhayyilesi Hz. Pir-i Mevlâna ile Şems-i Tebrizî'nin hakikatini, olduğundan daha yukarıya çıkarabilir?

Hangi kalem, onların öykülerini, olduğundan daha ilginç, daha zengin, daha hüzünlü ve daha gerçek hâle getirebilir?

GAZOZ İÇİP SERHOŞ TAKLİDİ YAPMAK

Yazarları hakikate ihanetle suçluyor değilim. Hâşâ! Bilâkis mecaz ve misal'in, metafor ve allegori'nin özüne sadakatsizlik ettikleri için kendilerini eleştiriyorum.

Meyhaneye girip ayık çıktıkları için... Gazoz içip serhoş taklidi yaptıkları için... VE dahi 'Hâmuşan'da susmak yerine nârâ attıkları için...

* * *
Değilse, sarhoş olanınız bir adım öne çıksın! Günah çukuruna batmış olanınız! Aç kaldığı için kendi yaptığı putu bizzat yemek durumunda kalanınız! Bir kez olsun Tanrı'yla başı belâya girmiş olanınız! Küfr-ü hakikî'nin asaletiyle yeryüzündeki tüm tasdikleri redde cesareti olanınız! Terki terk edeniniz!

Şems'in şöyle dediğini duyar gibiyim:

— Siz neyi inkâr ettiniz, neyi terkettiniz? Hani küfrünüz nerede? Reddiniz? İtirazınız? İnkârınız? Öfkeniz? Safi imansınız maaşAllah! Hiçbir itikadı (!) incitmeyecek denli sığ suları yeğleyen ikiyüzlü kalbinizin kılavuzluğunda yürüyorsunuz! Zarar edenlerin zararından kâr etmeyi başarıyorsunuz.

Bezirgân takımının ayakları ne de güçlü! Kanatsız iskeletler... dertsiz tasasız kafatasları... tam ortasındaysa aşksız, tutkusuz, kısık gözler... hakikate çok uzaklardan, isteksizce bakan gözler...

* * *
Utanmadan bir de diyorsun ki: Ben kâfirim!

Hayır efendim, sen müslümansın! Müslümanlık kâfirde de vardır.

Bu âlemde hakikî kâfiri nerede bulacaksın? Hadi bul da önünde secdelere kapanayım! Yeter ki hakikatiyle "Ben kâfirim!" desin de bûseler vereyim ona! (Şems-i Tebrizî, Makalât)

Not: Yarın Elif Şafak'ın 'Aşk'ına atf-ı nazar edeceğim.


Dücane Cündioğlu
Gönlünün idrakını duyacaksın
Gönlünü şiirlere, sazlara söyleteceksin
Bütün bunlara söyletemeyecek sırların varsa
Susacaksın...

Hz. Mevlana

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Ynt: Elif Şafak'ın 'Aşk' isimli kitabı hakkında
« Yanıtla #10 : 30 Aralık 2010, 01:00:04 »
Alıntı
Yazarlar, öte dünyada —meşrebimce, bizzat "bu dünyada"— Hz. Pir'le veya Şems'le karşılaşabileceklerini hiç akıllarından geçirmişler midir acaba?

Muhakkak bir şekilde yüzyüze geleceklerini...
*~*~* TUĞRA *~*~*