Gönderen Konu: En Kestirme Yol  (Okunma sayısı 6247 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9225
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
En Kestirme Yol
« : 12 Mart 2013, 14:28:11 »

En Kestirme Yol

Nefsin temizlenmesi ve kalbin nuru ilahi ile dolmasının en kestirme yolu, Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretlerinin tarif ettiği yoldur.

Bu yola girme hususunda, Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşıbend (k.s.) Hazretleri şöyle  buyurdular:

"Yolumuz, ender bulunan yollardandır. Sağlam halkadır. Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz Hazret-i Muhammed Mustafa'nın sünnetlerine tutunmaktan başka bir şey değildir. Ashab-ı Kiramın takib ettiği yolu izlemekten başka bir gaye yoktur."


İmam-ı Rabbanî (k.s.) Hazretleride 58. Mektûb-u Şeriflerinde bu yol ile alakalı olarak söyle buyuruyorlar:

"Yavrum! Büyüklerimizin seçtiği tasavvuf yolu, yedi basamaktır. Nitekim, insan da, yedi ayrı cevherden yapılmıştır. Bu basamaklardan ikisi, beden ile nefsin yolu olup, âlem-i halktandırlar. Beş basamak ise, âlem-i emirdendir ve kalb, ruh, sır, hafî ve ahfânın yoludur. Bu yedi basamaktan her biri geçildikçe, nûrdan ve zulmetten, onbin perde açılır. Nitekim, (Allahü teâlâ ile kul arasında nûrdan ve zulmetten, yetmişbin perde vardır) buyurulmuştur. Âlem-i emirde olan birinci basamakta, Allahü teâlânın (Sıfât-ı ef'âliyye)si tecellî eder. İkinci basamakta (Sıfât-i hakîkıyye)si tecellî eder. Üçüncü basamakta, Zat-i ilâhînin tecellîleri başlar. Erbâbına saklı olmadığı gibi bu tecellîler artar. Sâlik, her basamakta, kendinden uzaklaşır ve Hak teâlâya yaklaşır. Yedi basamak bitince, yakînlik de tamam olur. Fena ve Bekâ ile şereflenir. Vilâyet-i hâssa denilen makama erişir. Büyüklerimiz, bu yola Âlem-i emirdeki basamaktan başlıyor. Bu beş basamağı aşarken, Âlem-i halkı da aşıyorlar. Başka tasavvuf büyükleri ise, önce Âlem-i halktan başlıyor. Bu iki basamağı atlamak için senelerle uğraşıyorlar. Bunun için, büyüklerimizin yolu, en kısa yoldur. Başkalarının sonda kavuştuklarını, bu büyükler, başlangıçta ele geçirir.

Fârisî mısra' tercümesi:
Gül bahçemi gör de behârımı anla!


Bu büyüklerin yolu Eshâb-ı kirâmın yoludur. Hayr-ül-beşerin sohbetinde (ve mübârek nazarları karşısında) bir kere bulunmakla, Eshâb-ı kirâmdan herbiri, öyle bir dereceye yükselirdi ki, onlardan sonra gelen Evliyânın en büyüklerinden pek azı, en son olarak, bu dereceye yükselebilmişlerdir. Bundan dolayı, Uhud gazvesinde Hz. Hamzanın şehit olmasına sebep olan Vahşî îman edip, bir kere Peygamberin huzurunda bulunduğu için, Tâbiînin en üstünü olan Veysel Karânîden efdal olmuştur. [Bunun için, Vahşîye dil uzatmamalıdır. Şarap içip, had olarak sopa vuruldu sözü doğru değildir.] Büyük islâm âlimi Abdüllah ibni Mübâreke, (Muaviye ile Ömer bin Abdülazîzden hangisi efdaldir?) diye soruldukta, (Resûlullahın yanında giderken Muaviyenin bindiği atın burnuna giren toz, Ömer bin Abdülazîzden yüzlerce daha kıymetlidir) buyurdu. [Eshâb-ı kirâm onlardır ki, Allahü teâlâ onları Habîbinin meclisine, sohbetine lâyık olarak halk etmiştir.]

Büyüklerimiz, Eshâb-ı kirâmın yolunda yürüdüklerinden, başkalarının, en sonda vardıkları derecelere, daha başlangıçta ermişlerdir. Bu yolun sonunun nasıl olacağını, bundan anlamalıdır. Bu büyüklerin, nihâyette eriştikleri dereceleri kim anlıyabilir."



Çevrimdışı ihvan

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 2354
Ynt: En Kestirme Yol
« Yanıtla #1 : 12 Mart 2013, 14:38:42 »
emeğinize sağlık...

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9225
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Tasavvuf ve Lüzumu
« Yanıtla #2 : 13 Mart 2013, 11:48:46 »
Tasavvuf ve Lüzumu

Tasavvuf, kalbin ve nefsin iyi ve kötü hallerini bilip, kötü hallerden temizlenmeyi ve iyi hallerle bezenip Allâhü Teâlâ'ya yakın olmayı öğretir.

Tasavvufun mevzuu, ma‘rifetullahtır. Yani, Allahü Teâlâyı bilmektir. Tasavvufun kurucusu (vâzıı) Hazreti Allah Celle celâlühüdür.

Tasavvuf, dinin ruhudur (özüdür).

Tasavvuf, Allahü teâlâyı, görür gibi ibadet etmektir.

Hadîs-i Şeriflerde buyuruldu ki:
(Allahü teâlâyı görür gibi ibadet et! Sen Onu görmüyorsan da, O seni görüyor.) [Buhari]
(Bir kimse, iki salih komşusundan nasıl utanıyorsa, gece gündüz, kendisi ile beraber olan iki melekten de öyle utanmalıdır!) [Beyheki]

Allahü teâlânın gördüğüne inanan, Onun beğenmediği bir şeyi yapabilir mi?
Yanındaki iki meleğin, günah ve sevapları tespit etmekle görevli olduğunu yakînen bilen kimse, kötü işler yapabilir mi?


Tasavvufun yediyüzden fazla tarifi yapılmıştır. Hepsinin özü "ehemmi, mühimme tercihtir." Yani "çok önemli işi, önemli işten önce yapmaktır."

Tasavvuf ilmine, Ahlâk ilmi de denir.
Âlimler tasavvufu çeşitli şekillerde ta'rîf etmişlerdir.Ba'zıları şöyledir:

Tasavvuf, güzel ahlâktır. (İ. Kettânî)
Tasavvuf, kalbi temizlemektir. (Ebû Ali Rodbârî)
Tasavvuf, edebe riâyettir. ( Ebû Muhammed Cevîrî)
Tasavvuf, i'tirâzı bırakıp, emredilene peki demektir. (Ebû Sehl Sa'lûkî)
Tasavvuf, nefsin kötü isteklerini terk etmektir. (Ebû Hüseyn Nûrî)
Tasavvuf, faydasız işleri terk etmektir. (Ebû Saîd İbni Arabî)
Tasavvuf, vakti değerlendirmek ve vaktin kıymetini bilmektir. (İbni Osman Mekkî)
Tasavvuf, Allahü teâlânın ahlâkı ile ahlâklanmaktır. (Cüneyd-i Bağdâdî)
Tasavvuf, kimseye ezâ ve cefâ vermemek, herkese lütûf ve ihsânda bulunmak, hastalık ve musîbetleri herkese izhâr etmemek, düşmanlarını affetmek, insanlık mertebesinin en yüksek derecesine kavuşmayı usûl ittihaz etmektir. (Ahmed Şirbâhî)


Tasavvuf, kalbi saf yapmak, kötülüklerden temizlemek demektir.

İnsanın kalbini, Allahü teâlânın muhabbetine bağlamak, Resûlullahın söz, hareket ve ahlâkına uymak, yolundan gitmektir.
Kalb ile yapılması ve sakınılması gerekli şeyleri ve kalbin, rûhun, kötülüklerden temizlenmesi yollarını öğreten ilme, tasavvuf ilmi denir.
Îmânın yerleşmesini, fıkıh ilmi ile bildirilen ibâdetlerin severek, kolaylıkla yapılmasını ve Allahü teâlânın sevgisine kavuşmayı sağlar.
Tasavvuf, İslâm ahlâkı ile ahlâklanmak için lâzım olan bilgileri öğreten bir ilimdir. Tıp ilmi, beden sağlığına âit bilgileri öğrettiği gibi, tasavvuf da kalbin, rûhun, kötü huylardan kurtulmasını öğretir, kalb hastalıklarının alâmetleri olan kötü işlerden uzaklaştırır, Allah rızâsı için güzel iş ve ibâdet yapmayı sağlar. Dinimiz, önce ilim öğrenmeyi, sonra buna uygun iş ve ibâdetin Allah rızâsı için yapılmasını emreder. Kısaca din; ilim, amel ve ihlâstan ibârettir. Bunun yoluda tasavvufdan geçer.


Tasavvufun Lüzumu

Tasavvufun lüzûmuna dair, iki büyük zâtın iki kıymetli sözünü buraya almakla  iktifa ediyoruz:

İmâm-ı  Azam Hazretleri buyuruyor:
—"(Tasavvufa intisabım olan son) İki sene olmasaydı, Numan helak olmuştu."  -Miftahul Kulûb-

Seyyid Şerif Cürcâni Hazretleri buyuruyor:
—"Hâce Alaeddin Attâr'ın hizmetine yüz vurmayınca, Allâhü Teâlâ'yı bilemedim"  -Nefehâtül üns-

Dünya ve âhiret saâdetine kavuşmak için ma'nen yükselmek bir uçağın uçmasına benzetilirse, îmân ile ibâdet, bunun gövdesi ve motorları gibidir. Tasavvuf yolunda ilerlemek de, bunun enerji maddesi, ya'nî benzinidir.


Tasavvufun iki gâyesi vardır

Birinci gaye, îmânın kalbe yerleşmesi ve şüphe getiren tesirlerle sarsılmayacak hale gelmesini sağlamaktır. Bu ancak nefsin mutmainne makamına çıkartılması ile mümkün olur.
Âkıl, delil ve ispat ile kuvvetlendirilen îmân böyle sağlam olmaz. Allahü teâlâ buyurdu ki:

(Kalblere îmanın yerleşmesi ancak ve yalnız zikir ile olur.) [Ra'd 28]

Zikir, her işte, her harekette Allahü teâlâyı hatırlamak, O'nun rızasına uygun iş yapmak demektir.

İkinci gâyesi, ibâdetlerde kolaylık, lezzet hâsıl olması için, nefisten doğan sıkıntıların giderilmesidir. İbâdetleri kolaylıkla, seve seve yapmak ve günâh olan işlerden de nefret edip uzaklaşmak, ancak tasavvuf ilmini öğrenip, bu yolda ilerlemek ile mümkündür.

İmâm-ı Mâlik hazretleri buyurdu ki:
(Fıkhı öğrenmeden tasavvuf ile uğraşan dinden çıkar, zındık olur. Fıkhı öğrenip tasavvuftan haberi olmayan bid'at sahibi, sapık olur. Her ikisini edinen hakikate kavuşur.) [Merec-ül bahreyn]

İmam-ı Rabbanî (k.s.) Hazretleri 46.Mektûb-u Şeriflerinin sonunda buyuruyorki:
"Nefsin kötülükleri, pislikleri demek, islâmiyetin beğenmediği, haram ettiği şeyler demektir. Şimdi bazıları, Allahü teâlânın fena dediği, yasak ettiği şeylere, 'moda, asrîlik, ilericilik' diyor. Allahü teâlânın beğendiği, emrettiği şeylere 'gericilik, câhillik' diyor. Haram işleyenlere 'sanatkâr, aydın, ilerici insan', müslümanlara 'mürtecî, yobaz, gerici' diyenler oluyor. Bunlara aldanmamalı. Dîni, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından öğrenmelidir.
Görülüyor ki, bu açık, parlak islâmiyete ve temiz, doğru yola inanmıyan kimsenin kalbi, şekerin tadını anlıyamıyan safralı gibi, hastadır.

Fârisî mısra' tercümesi:
Bir kimse, kör ise, güneşin suçu ne?


Seyr ve sülûktan [yâni tasavvuf yolunda ilerlemekten] maksat, nefsi tezkiye ve kalbi tasfiye etmektir. Yâni nefsi ve kalbi hastalıklardan kurtarmaktır. Bekara sûresinde, (Kalblerinde hastalık vardır) meâlindeki dokuzuncu âyet-i kerimede bildirilen hastalık tedâvî edilmedikçe, hakîkî îman ele geçmez. Bu âfetler var iken, akıl yolu ile kalbde hâsıl olan îman, îmanın sûretidir. Çünkü nefis, bu îmanın tersini istemekte, küfründe inat ve isrâr etmektedir. Böyle îman, safra hastasının, şekerin tatlı olduğuna îman etmesi gibidir. Her ne kadar inandım dese de, vicdânı, şekeri acı bilmektedir. Safrası düzeldikten sonra, şekerin tatlı olduğuna hakîkî îman hâsıl olur. Îmanın hakîkati de, nefsin tezkiyesinden ve kalbin itmînânından sonra kalbde hâsıl olur. [İtmînân, hakîkî inanmak demektir.] İşte böyle hakîkî îman yalnız Evliyâda bulunur ve elden gitmez. Yûnüs sûresinde, (Biliniz ki, Allahü teâlânın Evliyâsı için, azâb korkusu, nîmetlere kavuşmamak üzüntüsü yoktur!) meâlindeki altmışikinci âyet-i kerimedeki müjde, böyle îman sahipleri içindir. Allahü teâlâ, hepimizi bu kâmil, hakîkî îmanla şereflendirsin! Âmîn."

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9225
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Ynt: En Kestirme Yol
« Yanıtla #3 : 14 Mart 2013, 10:13:15 »
İlk Adım

Hakîki bir mürşidi kâmile gelip bu ilmi öğrenmek isteyen bir mümin, nefsinin terbiyesi için ilk adımı atmış olur. Artık o mürşide kendini teslim etmiş ve biat etmiş demektir.

Bu maksatla bir mürşide gelip bağlanan kişiye mürid (yani Allah'ı arzu eden kişi) denir.

Mürid, geçmiş günahlarına tövbe etmiş, farzları yapmaya ve haramlardan sakınmaya kati olarak söz vermiştir. Artık bu kişinin nefsi sıkı bir takip ve kontrol altına girmiş demektir.

Sonra mürid kalbine ve ruhuna Allâhü Teâlâ Hazretlerinden gelen nuru almayı öğrenir. Allah'dan gelen bu nuru almakta vâsıta, başta peygamberler sonra  da onun vâris ve vekili olan mürşid-i  kâmillerdir.


İmamı Rabbanî (k.s.) Hazretleri Mektubâtının 169. Mektûb-u Şeriflerinde buyuruyorki:

"Yavrum! Herşeyden önce istenilecek şey ve en çok aranılacak şey, Allahü teâlâya kavuşturan yolubulmaktır. Fakat insan, önce dünya işlerine dalmış, birçok ihtiyaçlarına sarılmış olduğundan pek kirli, çok aşağıdır. Allahü teâlâ ise, her bakımdan yüksek ve kusursuzdur. Ondan feyz gelmesi ve gelen feyzlerin, marifetlerin alınması için verici ile alıcı arasında bir bağlantı, bir yakınlık yoktur. Bunun için, bu yolu bilen ve gören bir kılavuz elbette lâzımdır. Bu kılavuzun, hem alıcı ile, hem verici ile bağlantısı olması şarttır. Ancak böyle olursa, aracılık yapabilir. Alıcı, vericiye yaklaştıkça, kılavuz kendini aradan çekmeye başlar. Tâlib yâni alıcı, matlûba tâm bağlanınca, rehber aradan büsbütün kalkar. Tâlibi, matlûba, aracı olmadan kavuşturur. Bunun içindir ki, başlangıçta ve yolda iken, aranılan şey, rehberin aynasından başka hiçbir yerde görülemez. Sona erenlere, rehberin aynası olmadan, matlûb kendini gösterir. Vasl-ı uryânî hâsıl olur. Bu zaman, 'pîr araya girerse, başını keserim' denilmesi, sersemce, aptalca bir sözdür. Doğru yolda olanlar, böyle konuşmazlar. Edebsizlik etmezler. Her istediklerini pîrin bereketinde ararlar ve bulurlar. Vesselâm."

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9225
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Peygamberimiz ve Varisleri
« Yanıtla #4 : 15 Mart 2013, 13:56:16 »
Peygamberimiz ve Varisleri

Cenâb-ı Hak Peygamberimiz hakkında kitabında buyuruyor ki:

"İçlerinden, kendilerine Allah'ın ayetlerini okuyan kötülüklerden ve inkârlardan kendini temizleyen, kendilerine kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur..." (Âl-i İmran, âyet 164)

"Muhakkak ki sana biat edenler aslında Allah'a biat etmektedirler. Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdini bozarsa, ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah'a verdiği ahde vefa gösterirse Allah ona büyük bir mükâfat verecektir." (Sûre-i Fetih, âyet 10)

"Kim Resüle itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur." (Sûre-i Nisa, âyet 80)


Diğer bazı âyeti celileler ve hadîs-i şeriflere göre Peygamberimiz, aynı zamanda kâinatın varlık sebebidir. Yeryüzünde Allahü Teâlâ'nın halifesidir. Akıl sahibi insanları cennete götürecek bir delil ve bir kılavuzdur.O sirâc-ı münirdir.

Büyük müfessir ve mutasavvıf İsmail Hakkı Bursevi Hazretleri, Resülüllah Efendimiz hakkındaki bu hitaplarla alakalı şöyle buyuruyor:

"Peygamberimiz hakkındaki ilahi hıtablar bil ibâre, Peygamberimize; bil işâre ise,  kıyamete kadar 0'nun meşrebi üzere olan vârislerinin her birerlerine hıtabdır." (Rûhu'l-Beyân C.5 S.528)

İmam-ı Rabbanî Hazretleri de Peygamberin varisleri hakkında şöyle buyurmaktadır:

"Hakikatte ehlüllahın verdiği, kerâmetlerden bir kerâmettir. Onların Halkı Hakka davetleri de Allahü Teâlânın rahmetlerinden bir rahmettir. Ölü kalbleri ihyâları ise büyük ayetlerinden bir âyettir. Onlar ehli arzın emânı, günlerin ganimeti ve bereketidir. 'Yağmur onlar hürmetine yağar, rızıklar onlar hürmetine gelir.' sözü onlar hakkında söylenmiştir. Onların kelâmı deva, nazarları ise şifâdır. Onlar cülesâullahtır. Onlarla beraber olan şakî olmaz. Onlarla ünsiyet kuran da mahrum olmaz." (Mektubat-ı Şerife C, 2. S. 140. M. 92)

Dîni Celîli İslâmı ta'lim, tebliğ, yayma, ihya ve insanlığı saâdet ve selâmet yollarını gösterme vazifesi, Peygamberin hakiki varisi olan silsile-i sâdâta intikal etmişve Onlar tarafından devam ettirilmiştir. Kıyamete kadar da böyle devam edecektir.


mazhar

  • Ziyaretçi
Ynt: En Kestirme Yol
« Yanıtla #5 : 16 Mart 2013, 17:40:12 »
"Euuzü billâahi mineşşeytaanir raciym Bismillâahi'r- rahmâani'r - rahıym"

“Yâ Ebâ Râfi’, Allâhü Teâlâ’nın senin ellerinle (vasıtanla) bir kişiye hidâyet etmesi, senin için güneşin üzerine doğup battığı şeyler(in hepsin)den hayırlıdır.”

(Hadîs-i Şerîf, Taberânî, el-Mu'cemü'l-Kebîr)
« Son Düzenleme: 18 Mart 2013, 10:09:57 Gönderen: Mücteba »

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9225
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Silsile-i Saâdât
« Yanıtla #6 : 18 Mart 2013, 10:12:30 »
Silsile-i Saâdât

Bu büyük veliler, Kur'ânı Kerim'de neml sûresinde anlatılan, Yemen'den Kudüs'e, göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir zamanda Belkıs'ın sarayını getiren Süleyman aleyhisselamın veziri gibi çok büyük salâhiyet ve tasarruflara sahiptirler.

Sahâbe-i Kiram bu hususta en öndedir. Bu yüksek hallerin sahibi Allah dostları Sahâbe-i Kiram'dan sonra da devam etmiştir.

Hatta, birbirlerine bağlı zincir halkaları gibi bir silsile halinde,  biri diğerine vazifesini devrederek günümüze kadar gelmişlerdir. Bu sebeple bunlara Silsile-i Sâdât = Seyyidler zinciri denmektedir.

Tasavvufta iki silsile mevcuttur. Biri, gizli zikir silsilesi, diğeri açık zikir silsilesi. Gizli zikir silsilesi Hazreti Ebu Bekir Efendimize dayanır. Açık  zikir  yapan silsile de Hazreti Ali Efendimize dayanır. Tasavvuf erbâbı her fert, mutlaka bu iki silsileden birine dayanır. Bütün tarikatlar, bu iki ana koldan gelmiştir. Daha sonraları bu iki kol, Nakşî Silsilesi ve Kaadirî Silsilesi  diye anılmıştır.

Bu silsilelere Silsile-tüz zeheb (Altun silsile),  Silsile-i kibrîti ahmer, isimleri de verilmiştir.


İmamı Rabbani (k.s.) hazretleri Mektubatının 250. Mektûb-u Şeriflerinde bu yol ile alakalı olarak buyuruyorki:

"Evliyâlık yolları arasında Silsile-tüz zeheb yolu, Sıddîk-i ekberin  yolu olduğundan, bu yolun yolcuları uyanık olur. Onun için de, yolların en üstünüdür. Başka yoldaki Evliyâ, bunların kemâlâtına nasıl yetişebilir? Onların içyüzünü nasıl anlıyabilir? Bu yolun yolcularının, bu işte kârları müsâvîdir demek istemiyorum. Belki milyonda biri böyle olabilirse nîmettir, saadettir. Peygamberimizin haber verdiği hazret-i Mehdî, vilâyetin en yüksek derecesinde olacağına göre, o da bu yoldan yetişmiş ve bu yolu temâmlamış ve düzeltmiş olacaktır. Çünki bütün vilâyet yolları, bu yoldan aşağıdır ve ulaştıkları vilâyetlerde, Peygamberlik makamının kemâllerinden az birşey vardır. Bu yoldan kazanılan Evliyâlıkta ise, Sıddîk-ı ekberin yolu olduğu için, o kemâlâttan pekçok bulunur."

mazhar

  • Ziyaretçi
Ynt: En Kestirme Yol
« Yanıtla #7 : 18 Mart 2013, 21:07:02 »
Meâl e’mâli zâhirle bir insan,gece gündüz ibâdet etse her an
Oruç tutsa dâhi çok hayru ihsan, bulur vuslat sene dörtyüzde ey cân
Aman mürşid bulup Hakk’a gidelim,cemalî bâ kemâle seyr idelim.

***

Eğer dersen bize mürşit ne hâcet,cevap oldur birinci buda sünnet
Ebûbekir ile ashâba inâyet, Habîbullah idüp tê’limi vuslet
Hemen kâmil mürşidi bul Hakk’a gidelim, cemâli bâ kemâle seyr idelim

***

Muhammed kâfidir dirsen muazzam,ya sıddıktan niçin sêlman muallêm
Dâhi câfer ki kasımdan mükerrem, Cüneyd-û Şibli hep böyle müsellêm
Gerek mürşid bize Hakk’a gidelim,cemâli bâ kemâle seyr idelim

Mesnevî
« Son Düzenleme: 20 Mart 2013, 12:25:28 Gönderen: Mücteba »

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9225
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
İnsan
« Yanıtla #8 : 20 Mart 2013, 11:45:24 »
İnsan

Tasavvufun hedefi insan olunca, tasavvufun insana nasıl baktığını bilmek lazımdır:

İnsanın iki cephesi vardır.

1- Maddî vücut ,  2- Mânevî vücut.


Maddi vücut herkes tarafından bilinen ve görülen vücuttur. Mânevî vücut ise gözle görülmez.

Kur'an-ı Kerim'de ve Hadîs-i Şeriflerde isimleri geçen, Kalb, Ruh, Akıl, Nefs gibi unsurlar hep mânevî vücudun azalarıdır. Bu unsurlar hayvanlarda yoktur.

İnsanın maddî vücûdunun yaşaması için yemeye, içmeye, teneffüs etmeye ihtiyacı olduğu gibi, mânevî vücudun da gıdaya ihtiyacı vardır.

Mânevî vücûdun gıdası ise nurdur. Nur, Allâhü Teâlâ Hazretlerinden gelir. Mürşid-i kâmil denilen büyük velîlerin mânevî kalbi vasıtasıyla dağıtılır. Mânevî vücut ancak, bu nûru aldığı takdirde sıhhatli yaşayabilir. Nûru alamayan mânevî vücut önce hastalanır, sonra da ölür. Bu, mânevî ölümdür.  Bu durumdaki bir insan, yaşayan ölü gibidir.
"Onların Kalbleri vardır; anlamaz, gözleri vardır görmez, kulakları vardır, işitmez. Dikkat edin onlar hayvanlar gibidir; belki de dalâlet hususunda ondan daha aşağıdadır."  ayeti kerimesi bu kimseleri tarif eder. (A'raf - 7/179)

Cenâb-ı Hak, Kur'ân-ı Kerîm'in;  191 yerinde "mânevî  kalb"den, 49 yerinde "nur"dan , 59 yerinde  "akıl"dan,  9 yerinde de "ruh"tan bahsediyor. Tasavvuf işte bu; kalb, ruh, akıl ve nefs gibi  mânevî unsurlarla alâkalanır.

Tasavvufun hedefi, insanın mânevî vücudunu, mânevî ölüm ve mânevî hastalıklardan korumak, dünya ve ahirette insanı mânen, huzurlu ve sıhhatli yaşatmaktır.

Tasavvuf ilmine göre İnsanın mânevî vücudunda iki zıt varlık vardır.
Bunlardan biri  Ruh, diğeri de Nefstir.  (Cenâb-ı Hak Kur'an-ı Keriminde her ikisinden de bahsetmektedir.) Bu iki zıt varlık insanın vücuduna hakim olmak için mücadele ederler. Vücut ülkesinde her ikisi de sultan olup idareyi ele almak isterler. İnsanın vücudu, bu iki varlığın savaş ve mücadele alanıdır.

Nefsin gıdası günahlar, yardımcısı da Şeytandır. İnsanın içinden gelen her türlü kötü düşünce, fiil ve ahlaksızlığın sebebi nefstir.

"Nefs (insana) mübalağa ile kötülüğü emreder." (Yusuf Sûresi, âyet 52)

"İnsanın en büyük düşmanı iki kaşının arasındaki nefsidir." (Hadis-i Şerif)

"Nefs kötülüklerin deposudur." (Mektubat-ı İmam-ı Rabbani)


İşte din ve tasavvuf, insanın içindeki bu habis ve kötü varlığın terbiyesi ve temizlenmesi ile alakalanır. Başta peygamberler, sonra da peygamberlerin hakîki vârisi olan âlimler ve evliyâullah = Mürşid-i kâmiller (aleyhimüsselam)  hep insandaki bu kötü varlığın temizlenmesi, nefsin mağlub olup ruhun galib gelmesi için çalışırlar.

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9225
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Peygamberimize Varis Kılınan İlimler ve Tasavvuf
« Yanıtla #9 : 27 Mart 2013, 11:58:21 »
Peygamberimize Varis Kılınan İlimler ve Tasavvuf

Peygamberimiz (s.a.v.) kendisine bir takım ilimlerin verildiğini ifade ettiği hadisi şerifinden yola çıkarak tasavvufa bakış açımız nasıl olmalıdır?


Evvelînin ve âhirînin ilmine vâris kılınan Hz. Muhammed Aleyhisselâm’da üç türlü ilim mevcuttur: Tasavvuf tarihinin müstesna siması ve en büyük merkezlerinden biri olan İmam-ı Rabbâni Hz.nin tasavvuf ilminde en sahih kaynaklardan biri olan Mektubât-ı Şerife’sinin mukaddimesinde bu üç ilim şu hadisi şerifle beyan edilmiştir.

Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki:

وسالنى ربى فلم استطع ان اجيبه فوضع يده بين كفتيه بلا تكليف ولا تحديد فوجدت بردها فاورثنى علم الاولين ولاخرين وعلمنى علوماشتى فعلم احد على كتمانه اذ علم لا يقدر على حمله احد غيرى وعلم خيرنى وعلم امرنى بتبليغه الى الحاص والعام

“Rabbim bana sual etti, ben cevaba muktedir olamayınca kudreti ile şekilsiz ve hudutsuz olarak tecelli edip iki omuzum arasına (manevi mührünü) vurdu, ben onun serinliğini hissettim ve beni evvelden ahire bütün ilimlere varis kıldı. Bir ilim ki gizlemekle emrolundum, çünkü bunu taşımaya benden başkası güç yetiremezdi. (Bu ilim, risalet-peygamberlik ilmidir.) Bir ilim ki (havâss’a) tebliğ edip (avâm’dan) gizlemek hususunda muhayyer bırakıldım. (Bu ilim, tasavvuf-bâtın-maneviyat-velâyet ilmidir.) (…) Bir ilim ki onu herkese tebliğ ile emrolundum. (Bu ilim: ise şeriat ahkâmıdır)”

Görüldüğü gibi bu iş çok hususidir ve havâss işidir. Velhasıl tasavvuf (maneviyat) ilmi dinin ruhudur ve dindarın koruyucu kalesidir. Çünkü din, maneviyatsız muhafaza edilemez ve hakkıyla yaşanamaz. İslam müçtehitleri arasında diğerlerinin ıyal(ev halkı) ve kendisinin sahibül-beyt(ev sahibi) kabul edildiği ve en büyük amelî mezhep olan Hanefîliğin kurucusu,

İmâm-ı Âzam Ebû Hanife hazretleri bile engin ilmine ve çok ibadetine rağmen:
لولاالسنتان لهلك النعمان
“(Maneviyat üzere geçirdiğim) Son iki sene olmasaydı, Numan elbette helak olurdu.”[1]
buyurarak hüsnü hayat ve hüsnü akıbet için maneviyata duyulan ihtiyacı dile getirmiş ve tarihi mesajını vermiştir.

Nitekim Silsile-i Âliyye’nin son halkası Ebûl-Fâruk Hazretleri bu hususu, bariz bir misalle anlatarak dikkatlerimizi püf noktaya çekmiştir. “Macaristan vaktiyle Müslüman’dı, fakat bir gün geldi ki orada yalnız zâhiri ulema (tasavvuftan mahrum ilim sahipleri), kaldı. Zâhiri ulema, maneviyattan mahrum olduğu için dengeyi tartamadı ve işte gördüğünüz gibi Hıristiyan olup gittiler; bu din maneviyatsız muhafaza edilemez.”

Hadîs-i Şerif’le müjdelenen İstanbul’un fethi kendisine nasip olan Sultan Fatih Hân Hz. cephede çok iyi hazırlanmış ordusu ile beraber secdelerde teveccüh eden mânâ ehli Akşemseddin Hazretleri ve büyük mutasarrıf Ubeydullah El-Ahrâr Hazretlerinin desteğini alarak fethe müyesser olmuştur. Fetihten sonra “Sûrî fetih tamam oldu, şimdi sıra hakiki fetihtedir” buyurarak ilminde rusuh (kemal) bulmuş zevat ile mânâ (gönül) sultanlarını manevi imar için İstanbul’a davet etmesi çok manidardır.
Kendisine “Fâtih” diye tezahürat yapanlara, Akşemseddin hazretlerini göstererek “‘Fâtih’ odur.” buyurması ve “Enbiyâ-ü evliyaya istinadım var benim” sözü şayanı dikkattir.

İslam tarihi bunun sayısız örnekleriyle doludur. Mesela dört mezhebin imamlarına bakalım:

İmâm-ı Âzam Hazretleri, Caferi Sadık Hazretlerine; İmâm-ı İdris-i Şafii Hazretleri, Şeyh Şeyban-ı Râi Hazretlerine; İmâm-ı Malik İbn-i Enes Hazretleri, Caferi Sadık Hazretlerine; İmâm-ı Ahmed Bin Hanbel Hazretleri, Şeyh Şeyban-ı Râi Hazretlerine intisab ederek “Bizde olanlar onlarda var, fakat onlarda olan bizde yok”[2]  diyerek manevi tekâmülü o füyûzât kaynaklarından temin etmişlerdir. Görülüyor ki mezhep imamlığı, ilimde rusuh bulmak, cihan fatihi olmak gibi üstün vasıflar, onları tatmin etmemiş ve “Dikkat edin! Kalpler ancak Allah’ı zikirle tatmin olur”[3] ayeti kerimesinin sırrına koşmuşlardır. Böylece fiili bir icma vaki olmuştur.

Tarihin en büyük fetihleri kendilerine nasip olan Yavuz Sultan Selim Han’ın: (meâlen):
“Pâdişâhı cihân olmak bir kuru kavgâ imiş,
 Bir velîye bende olmak cümleden a’lâ imiş”

Mısraları ve Kanuni Sultan Süleyman Han’ın:
“Görünüşte kıtaların hakanıyım, Hakikatte ise Üstazımın ayağının tozuyum”
sözleri anlama kabiliyeti olanlara kâfidir.
Ulu Hakan Abdulhamîd Han dahi Salâhuddîn İbni Mevlânâ Sirâcuddîn Hazretlerinin kalbinden feyz almıştır. Hüccet-ül İslâm unvanının sahibi İmâm-ı Muhammed Gazâlî hazretlerinin Silsile-i âliyye’nin 7. halkası Ebû Ali Farmedî (k.s.)’ye intisabı dahi çok manidardır.

Yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerim bu hakikatlerin hepsini haber vermektedir. Kur’ân-ı Kerim’in 191 yerinde manevi kalpten, 49 yerinde nurdan, 9 yerinde ruhtan bahsedilmektedir. Yani bu hakikatlerin dayanağı da Kitabullâh ve Sünnet-i Rasûlüllâh’tır. Tatbikatta ise Eshâb-ı Kiramın, Selef-i Salihîn’in(geçmiş büyüklerimizin) ve evliyaullâh’ın hayatı bizlere sunulan fiili birer delildir. Büyük İslam Âlimi İmamı Muhammed Birgivi hazretleri “El-makaamât” isimli risalesinde şu teşbihi yaparak mevzuu anlamamızı kolaylaştırmaktadır:

الشريعة شجرة والطريقة اعضانها والمعرفة اوراقها والحقيقة اثمارها
“Şeriat bir ağaçtır, onun dalları, yaprakları ve meyveleri ise tarikat, marifet ve hakikattir(yani tasavvuftur)”




[1] Miftah-ul Kulub,
[2] Feteva-i Ömeriyye,
[3] R’ad Suresi 28

incemeseleler.com