Gönderen Konu: Fetih ordusuna dâhil olmak!  (Okunma sayısı 2864 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Lika

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 3884
    • Herkonudan.com
Fetih ordusuna dâhil olmak!
« : 29 Mayıs 2009, 04:17:47 »



Topkapı Otogarı vardı eskiden, sur dışında. Ankara’ya, Şanlıurfa’ya, Trabzon’a ve Anadolu’nun her yerine gidecek otobüsler buradan kalkardı. Şimdi oralar açıldı; çimen, çiçek, ağaç oldu ki, iyi oldu. Çünkü fetih ordusunun yerleştiği ve nihayetinde İstanbul surlarının deşildiği mekândı burası...
*
Şimdi bir hayal kurmanızı istiyorum: Son defa İstanbul surlarına bakıyorsunuz, sağınıza... Biraz uzakta metrobüs durağı ve karayolunun sesi... İleride birkaç küçük cami, ağaçlar, çiçekler, gökyüzünde bulutlar...
Şimdi, önünüzdeki merdivenden epey aşağı iniyorsunuz. Bir koridordan yürüyorsunuz; duvarlarındaki çizimlere bakarak, yazıları okuyarak. Bir başka merdivenden dönerek yukarı çıkıyorsunuz ki gökyüzünde yine bulutlar, yine aynı yönde surlar, yerlerde çimenler, uzakta ağaçlar ama bir ufuktan ta diğer ufka kadar savaşçılar!..
Atlar kişniyor, feryatlar, top gürlemeleri, mancınık vınlamaları; Mehmed Hân, beyaz atı üstünde son emrini vermiş; etrafında mübarek hocaları. Bütün gözler hedefe kilitli; kuleler surlara dayanmış, boşluğa uçanlar ve işte! Surların tepesinde kırmızı bayrak!
Hemen yanınızda bir koca şâhi topu! Gülleler ayaklarınızın dibinde, her yana oklar saplanmış. Kargılar, kılıçlar, kalkanlar, miğferler... Biri kazdığı tünelin ağzında vurulmuş; birileri hendeğin orada yere düşmüş...
*
Bugün 29 Mayıs 2009. Bugün olmazsa yakında; 29 Mayıs 1453 gününü görmeye gidin! Fethin bir ân’ını (sanki) canlı gibi yaşayın!
1453 Fetih Müzesi bir büyük kubbe ki çapı 40 metre. Üç bin metrekarelik iç alanına yapıştırılmış (dünyanın en büyük resmi olan) panaromik tuval ile aranızda çeşitli eşyalar, nesneler, araçlar...
10 metre çapındaki dairevî platformun ortasındasınız. Gerisi hayal gücünüze kalmış...

Muammer Erkul
Stop-Türkiye Gazetesi


Ne içindeyim zamanın,Ne de büsbütün dışında;Yekpare geniş bir anın Parçalanmış akışında,
Rüzgarda uçan tüy bile Benim kadar hafif değil.Başım sukutu öğüten Uçsuz, bucaksız değirmen;İçim muradıma ermiş Abasız, postsuz bir derviş;
Kökü bende bir sarmaşık Olmuş dünya sezmekteyim,Mavi, masmavi bir ışık Ortasında yüzmekteyim

mazhar

  • Ziyaretçi
Feth-i mübin
« Yanıtla #1 : 30 Mayıs 2013, 08:27:33 »

Feth-i mübin

30 Mayıs 2013 Perşembe 00:11
Bir kez daha belirtmeliyim ki, Osmanlı Devleti, Konstantiniye’yi fethetmek üzere kurulmuştur. Başka türlü, Kayı Âşireti’nin Ahlat civarından kalkıp Bizans istikametine, yani tehlikenin içine yürümesini izah etmek imkânsızdır. Çünkü Bizans o tarihte en büyük bölgesel güçtür. Üzerine yürümek şöyle dursun, yakınından geçmek bile intihardan farksızdır.

Böyleyken, küçücük bir aşiretin böylesine bir tehlikeye atılması son derece güçlü bir motivasyon kaynağından beslenmesini gerektirir. Bence bu güçlü kaynak, Peygamber-i Âlişan Efendimiz’in, Konstantiniye (İstanbul) fethine ilişkin hadis-i şerifleridir. Bu hadis sanırım Ahmet Yesevi Hazretleri’nin “Alp Erenler”i tarafından Kayıhan Aşireti yöneticilerinin kulaklarına fısıldanmıştır. Ve aşiret, Peygamber’inin işaret ettiği istikamette “mutlu ordu” sıfatını kazanmak için Batı’ya yönelmiştir. Bence “Feth-i Mübin” bu yürüyüşle başlamıştır.
Kayı Aşireti, Horasan’dan Söğüt’e, arkasında mezar taşlarından izler bırakarak yürürken, güçlü bir devlet olma hayalini de beraberinde taşıyor, bunun kalıcı olmasının Konstantiniye’nin fethine bağlı bulunduğunu seziyor ve hiç şüphesiz, “Konstantiniye mutlaka fetholunacaktır” müjdesini mukaddes bir muska gibi kalbinde taşıyordu.
“Bir toplum çok zor şartlarla karşı karşıya kalır ve bunlara karşı kendinde direnme ve meydan okuma gücü bulursa, mutlaka büyür ve güçlenir” demekte, İngiliz tarihçi Toynbee çok haklı.
Kayı Âşireti, Anadolu’nun Doğu bölgesinde kalmak yerine Batı’ya rota tutarken, bölgede tutunabilmenin zorluklarını elbette biliyor, fetih yolunda bir anlamda ateşle imtihanı göze alıyor, hatta buna talip oluyordu. Biliyoruz ki, Konstantiniye’nin “bir gün mutlaka” fethedileceğine dair Peygamber müjdesini alan Müslümanların yüreği, o günlerden başlayarak İstanbul surları önünde vurmaya başlamıştı.
Müthiş arzu ve istekler zamanla ordulaşıp hamleye geçti. Selçuklular büyük Malazgirt Zaferi’nden sonra İstanbul’a yaklaştılar. İznik’i fethedip kendilerine başkent, yani yönetimin kalbi yaptılar. Halis niyetleri İznik’i bir atlama taşı olarak kullanıp gerektiğinde saldırılar düzenleyerek Bizans’ı taciz etmek, en azından mevcudiyetlerini hissettirmekti. Peygamber müjdesine bu kadar yaklaşmış olmaktan duydukları mutluluğu da hesaba katmak lâzım...
Çünkü özellikle o çağlarda, milletlerin yaptığı her büyük hamlenin odak noktası dindi. İhtimal o günkü imkânlarla denizi aşıp Bizans’ı fethetmenin imkânsızlığını biliyorlardı. Deniz geçilse bile Bizans’ın son kalesi ve kalbi Konstantinopolis’i çepe çevre saran kalın ve muhkem surları yerle bir edecek güçten mahrumdular.
Bu sebepten, harp meydanlarında yerden yere vurdukları “Bizans keferesi”nin muhkem kalesine giremediler. “Feth-i Mübîn”i zamana bırakırken, düşmanı taciz ve yıpratma konusunda ellerinden gelen her şeyi yaptılar.
Selçuklu Devleti misyonunu tamamlayıp tarih sahnesinden çekilirken, İlâhî bir tecelli olarak Osmanlı Devleti tarih sahnesine çıktı; fetih bayrağını devraldı.
Fetih yolunda yürüyen Kayıhan Aşireti’ninin yiğit serdarı Ertuğrul Gazi, Yassıçemen mevkiinde Selçuklularla savaşan Moğol ordusuna tereddütsüz saldırıp zafer tacına ortak oldu.
Selçuk Sultanı Keykûbad’la Kayı Âşireti’nin genç serdarı Ertuğrul Gazi arasında cereyan eden kısa çadır sohbeti, sanki bir devr-i teslim töreniydi: Anadolu’yu Müslümanlaştırma ve Türkleştirme misyonunu üstlenen Selçuklular, fetih bayrağını, yeni doğuşun müjdecisi olarak, Anadolu’ya ayak basan Osmanlı soydaşlarına teslim ediyor, şerefleri, şanlarıyla tarih sahnesinden çekilmeye hazırlanıyorlardı.
İhtimal o sıralar, bu muazzam devr-i teslimin farkında değillerdi. Ama tarihin tecellisi mezkûr buluşmanın esas mahiyetini çiziyor, Sultan Keykûbad’dan nasibini alan Ertuğrul Gazi, bir avuç kahramanıyla, aşiretine ikram edilen topraklara yürüyüp nihayet Söğüt’e yerleşmek suretiyle mukadder fethe ilk büyük adımı atıyordu.
Zaman içinde, çevredeki Bizans kaleleri bir biri arkasından düştü. Artık Osmanoğulları diye anılan Kayılar, Marmara Denizi’ne dayandılar (1308). Fetih yakındı ve “mutlaka” gerçekleşecekti.
Habervaktim.com.Yavuz Bahadıroğlu

mazhar

  • Ziyaretçi
Ynt: Fetih ordusuna dâhil olmak!
« Yanıtla #2 : 28 Mayıs 2014, 06:30:25 »
Asıl Fetih Kalplerin Fethidir


     Yıldönümleri üzerine yazı yazmak, köşe yazarlarının genel bir alışkanlığıdır. Mesela bugün meş’ûm 27 Mayıs Darbesi’nin yıldönümü. Yakın tarihimizde yaklaşık on yılda bir tekrarlanan darbeler serisini elbette unutmamak gerekir; hem ülke olarak geldiğimiz noktayı iyi görmek ve anlamak, hem de hâlâ darbe hayalleri görenlerin var olduğunu ıskalamamak bakımından. Neyse, konuyu ehline bırakalım…

İki gün sonra ise 29 Mayıs; İstanbul’un Fethi’nin yıldönümü. Bu vesileyle “Nusret”, “Fetih”, “Zafer” kavramları hakkında bazı bilgileri paylaşarak, “kalplerin fethine” kapı aralamayı murat ediyoruz.

  Önce zafer kavramı: Kur’ân’da “zafer” kelimesinin sadece Fetih sûresinde geçtiğini hatırlatalım: “O, Mekke deresinde, onlara karşı size zafer vermişken (ezfara-küm)…” (Fetih 48/24) Burada “zafer”; ‘(talep edilene, arzulanana) erişmek veya onu elde etmek, kazanmak’ anlamında kullanılmıştır. Meşhur “Men sabera, zafera: Sabreden zafere erişir” ifadesindeki “zafer” de aynı anlamdadır.

    Nusret/Nasr kavramı: Kur’ân-ı Kerim’de “nasr” ve “nusret” (yardım, destek) kelimesi, daha çok “nasrullah” (Allah’ın yardımı) ve benzer terkiplerle kullanıldığı, Allah’ın yardım ve desteğinin gelmesi ile de zaferin kesinlikle kazanılması söz konusu olacağı için, “yardım” kelimesi “zafer” olarak anlaşılmıştır. Nitekim bu anlam Nasr sûresinde açıktır: Önce “Nasr: Allah’ın yardımı” gelmiş, ardından “Fetih” nasip olmuştur. Saf sûresinin 13. âyetinde “Allah’ın yardımı”nın hemen ardından “yakın bir fetih” müjdelenmiştir ki, bu durum aynı sünnetullahın (ilahi yasanın) kaçınılmaz bir sonucudur. Âl-i İmran/160. âyette de; “Eğer Allah size yardım ederse, artık size galip gelecek hiç kimse yoktur” buyurularak; Allah’ın yardımının gelmesi ile zaferin kesin olacağı vurgulanmıştır. Nitekim Allah Teâlâ peygamberlerine ve iman edenlere dünya ve ahirette yardım vaat etmiş (Mümin/51), müminlere yardım etmeyi bir “hak” olarak kendi üzerine almıştır (Rûm/47). Bu sebeple, biz müminlere de, inkârcılara karşı Allah’tan yardım (nasr-nusret) dilemek (Bakara 250, 286) ve Allah’ın yardımına lâyık olup onu celp edecek salih ameller yapmak (Muhammed/7) düşer. Allah’ın yardımını celp edecek ameller ise; her türlü olumsuzluğa göğüs gererek Allah’ın dinini yüceltmek için çalışmak, Allah’ın kullarına yardım etmek, Allah’ın koyduğu hudutları/sınırları muhafaza edip korumak, Allah’ın emirlerine, ahitlerine, öğütlerine riayet etmek, hükümlerine sarılmak ve yasaklarından kaçınmaktır.

“Şimdi sen sabret. Çünkü Allah’ın (yardım) vaadi haktır. Günahının bağışlanmasını iste. Akşam sabah Rabbini hamd ile tesbîh et.”
(Mümin/55)

Burada “yardım” ve “zafer”in kesinlikle Allah’ın elinde bulunduğu ve gerçekleşmesinin de tamamen Allah’ın yüce iradesine bağlı olduğu hakikatini bir kez daha hatırlatalım.

Fetih kelimesine gelince: Sözlükte ‘açmak, yol göstermek, yardım etmek, hüküm vermek, galibiyet ve zafere ulaşmak’ anlamlarına gelen feth, bir terim olarak, Müslümanların ül­ke ve şehirleri i’lây-i kelimetullah (Al­lah’ın ismini, kelâmını yüceltmek) amacıyla İslâmiyet’e açmaları manasında kullanılır.




   Bu anlamıyla fetih, elbette bir istilâ, işgal ve sömürü savaşı değildir. İstanbul’un Fethi de böyledir.

Fetih, öncelikle kalbi ve aklı İslâm ger­çeğine açmak, ikinci olarak da İslâm me­sajının önündeki engelleri kaldırmak, in­sanın gönlüne ve aklına ulaşmayı müm­kün kılacak ortamı hazırlamak anlamına gelir. Nitekim Nasr sûresinde; “Allah’ın yardımı/zaferi ve fetih geldiği zaman” kalplerin İslâm’a açılmasıyla “insanların fevc fevc (bölük bölük) Allah’ın dinine girdiğini görürsün” denilerek, “feth”in hem kalpleri ve akılları Din’e açmak, hem de İslâm mesajının önündeki engelleri ortadan kaldırmak anlamı açıkça vurgulanmıştır. İstanbul’un Fethi de, İslâm’la kalpler arasındaki engelleri kaldırmıştı; tıpkı Mekke’nin Fethi gibi ve bu fetih süreçlerini açan Hudeybiye Barış Antlaşması gibi…

“İnnâ fetahnâ leke fethan mübînâ: Şüphesiz Biz, sana açık bir fetih (zafer ve başarı yolu) açtık.”

Fetih sûresinin (insanın bilmesine1. âyetinde geçen “apaçık fetih”, hem ‘Mekke’nin fethi olarak, hem de Hz. Peygamber’e açılmış olan bilgiler veya ilimler, sevaba ulaşmaya vesile olan hidayetler olarak anlaşılmış; Nasr sûresindeki “fetih” de, Yüce Allah’ın ) açtığı bilgiler olarak yorumlanmıştır ki, bu bilgiler akılları ve kalpleri İslâm’a açan bilgilerdir.

(Fetih, Nasr ve Zafer kelimeleri için bkz: Rağıb el-Isfahani, El-Müfredât; D.İ.B., Dini Kavramlar Sözlüğü.)

Sonuç olarak: İstanbul’un Fethi vesilesi ile “nusret”, “fetih” ve “zafer” kavramları çerçevesinde söyleyelim ki; Allah’ın yardımına lâyık olacak cehd/cihad ve gayreti ortaya koyup Allah’ın emirlerini yerine getirmeye ve yasaklarından kaçınmaya çalıştığımız sürece, gönülleri İslâm’a açacak “apaçık fetih”ler nasib olacaktır. O halde Nasr sûresinin devamındaki emre uyarak; Allah’ı hamd ile tesbih edip hatalarımız için istiğfarda bulunmaya kesintisiz ve sürekli olarak devam edelim, inşaAllah.
Abdullah Yıldız. Haber Vaktim.com

mazhar

  • Ziyaretçi
Ynt: Fetih ordusuna dâhil olmak!
« Yanıtla #3 : 28 Mayıs 2014, 07:27:12 »
.
« Son Düzenleme: 28 Mayıs 2014, 23:02:16 Gönderen: mazhar »

mazhar

  • Ziyaretçi
Ynt: Fetih ordusuna dâhil olmak!
« Yanıtla #4 : 28 Mayıs 2014, 23:09:02 »

FETİH MARŞI

 Yelkenler biçilecek, yelkenler dikilecek;
 Dağlardan çektiriler, kalyonlar çekilecek;
 Kerpetenlerle surun dişleri sökülecek

 Yürü, hala ne diye oyunda oynaştasın?
 Fatihin İstanbul u fethettiği yaştasın.!

 Sen de geçebilirsin yardan, anadan, serden....
 Senin de destanını okuyalım ezberden...
 Haberin yok gibidir taşıdığın değerden...

 Elde sensin, dilde sen, gönüldesin baştasın...
 Fatihin İstanbul u fethettiği yaştasın.!

 Yüzüne çarpmak gerek zamanenin fendini...
 Göster: Kabaran sular nasıl yıkar bendini?
 Küçük görme, hor görme, delikanlım kendini

Şu kırık abideyi yükseltecek taştasın;
 Fatihin İstanbul u fethettiği yaştasın.!

 Bu kitaplar Fatihtir, Selimdir, Süleyman dır.
Şu mihrap Sinanüddin, şu minare Sinan dır.
 Haydi artık uyuyan destanını uyandır.!

 Bilmem, neden gündelik işlerle telaştasın
 Kızım, sen de Fatihler doğuracak yaştasın.!

 Delikanlım, işaret aldığın gün atandan
 Yürüyeceksin... Millet yürüyecek arkandan!
 Sana selam getirdim Ulubatlı Hasandan....

 Sen ki burçlara bayrak olacak kumaştasın;
 Fatihin İstanbul u fethettiği yaştasın.!

 Bırak, bozuk saatler yalan yanlış işlesin!
 Çelebiler çekilip haremlerde kışlasın!
 Yürü aslanım, fetih hazırlığı başlasın...

 Yürü, hala ne diye kendinle savaştasın?
 Fatihin İstanbul u fethettiği yaştasın.! 

Yazar : ARİF NİHAT ASYA

mazhar

  • Ziyaretçi
Ynt: Fetih ordusuna dâhil olmak!
« Yanıtla #5 : 27 Ağustos 2014, 06:52:37 »

Hedefin Fethi Bir Günlük İş Değildir
Doğu Roma, Osmanlı Devleti’nin “kuruluş gayesi” idi...
Osman Gazi, Orhan Gazi ve Sultan I. Murad bu hedefe doğru attılar ilk adımları...
Osman Gazi, tutunmak için çevresindeki kaleleri bir bir fethetti.
Ardından Orhan Gazi Bursa ve İznik’i fethetti. Rumeli’ye geçti: Böylece Doğu Roma’nın Avrupa yolu denetim altına alınıyor, gelebilecek yardımların önü kesiliyor ve kuşatma hem Anadolu, hem Rumeli tarafından fiilen başlıyordu.
Sultan I. Murad, Rumeli fethini genişletip o bölgede tutunmayı sağladı. Bu uğurda canını verdi.
Ve Yıldırım Bayezid Bizans’ta bir Osmanlı mahallesi kurulmasını İmparator’a kabul ettirdi.
Yıldırım Bayezid, Bizans üstünde hak iddiasındaydı. Bizans İmparatoru Beşinci Yoannis Paleologos’un, kendine haber vermeksizin, tamir bahanesiyle surları tahkim ettiğini öğrenince, hiddetle ayağa fırlayarak şöyle haykırdığı meşhurdur.


“Surlarda yapılacak herhangi bir tamir, alınacak herhangi bir tedbir bize karşı yapılmış, bize karşı alınmış sayılır. Kuleler ya derhal yıktırılsın, veya Ordu-yu Hümâyûnumuzla gelip yıkmamız beklensin.” (Yıldırım Bayezid, Yavuz Bahadıroğlu, Nesil Yayınları, s.32)


Ve İmparator Beşinci Yoannis’in ölümü üzerine tahta geçen İkinci Manuel Paleologos’a, bazı davranışları sebebiyle, şöyle bir protesto notası gönderdi:


“Eğer emirlerime itaat edip rahat yaşamak istiyorsan şehrin kapılarını kapatır, içerde istediğin gibi saltanat sürersin. Şehir haricinde ne varsa hepsi benimdir.” (İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, İ.Hami Danişmend, c.1, s.93) Sonra İstanbul’u fiilen ablukaya aldı (1391).


İstanbul, tarihte ilk defa Türkler tarafından kuşatılıyordu. Kuşatma yedi ay sürdü. Ve Bizans’a “Fetih Fermanı” sayılabilecek bir anlaşma imzalatıldıktan sonra, abluka kaldırıldı. Anlaşma, Bizans aleyhine korkunç hükümler ihtiva ediyordu.


Öncelikle İstanbul’da bir Müslüman mahallesi tesisi için, İmparator tarafından yedi yüz ev tahsis edilecek, bir şer’iye mahkemesi kurulacak, mahkemeye kadı tayin hakkı Osmanlı padişahına ait olacak, bir cami inşa olunacak ve camiin her türlü masrafı İmparator tarafından karşılanacaktı. Ayrıca sur dışında Galata’dan Kâğıthane’ye kadar uzanan geniş arazi şeridinde üretilecek mahsul Osmanlılara bırakılacak, burada bir Osmanlı garnizonu inşa edilecek, öteden beri Bizans’ın Osmanlılara ödediği yıllık haraç miktarı da arttırılacaktı.


Böyle bir hükmü imzalatabilen kudret, şayet Balkanlardan ciddi endişeler duymasaydı, teknik imkânsızlıklara ve dezavantajlara rağmen, belki İstanbul’u da fethedebilirdi. Kuşkusuz bu ümit içinde İstanbul’u ikinci (1395), üçüncü (1396) ve dördüncü (1400) kez kuşatır.


Ama her seferinde, çoğu Bizans imparatorlarının dessaslığı yüzünden başına açılan gaileleri def için muhasarayı gevşetmek durumunda kalır. Sonuncu muhasarayı ise, Timur’la karşılaşmak zorunda kaldığından kaldırır, maalesef bir daha geri dönemez.


Babasının yarım bıraktığı işi Musa Çelebi tamamlamak ister. Kardeşleriyle mücadeleden arta kalan bir solukluk zamanı, Konstantiniye’nin  fetih müjdesini veren Hadis-i Şerif’in ihyasına adayıp 1412’de İstanbul’u muhasara altına alır: Ne çare ki o da meşhur “Bizans Oyunu”na toslayıp geri dönecektir.


Bizans’ın yerini günümüzde İngiltere ve ABD aldı, dikkat!
YavuzBahadıroğlu. Habervaktim.com