Gönderen Konu: Fıkhı Ekber Serheden Molla Aliyyül Kari Vehhabi mi?  (Okunma sayısı 8492 defa)

0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Abu Naim

  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 5

FIKHI EKBER SERHEDEN MOLLA ALIYYUL KARI VEHHABIMI? ASAGIDAKI BOLUMU FIKHI EKBERDEN AKTARDIM....MATURIDI AKAIDI BOYLEMIDIR? PEZDEVI VE SERAHSI VEHHABIMIDIR? ASAGIDAKI ALINTIDA AYNI VEHHABILER GIBI DIYORLAR.


El - Yüz Gibi Sıfatlar Allah'ın Keyfiyetsiz Sıfatlarıdır:
 

Allah Teâlâ'nın zatına ve sıfatına lâyık bir şekilde eli vardır, yüzü vardır, nefsi vardır. Allah'ın Kur'an'da zikrettiği yüz, el, ve nefs kelimeleri bunların hepsi keyfiyetsiz olarak Allah'ın sıfatlarıdır.

Bunların hepsi nas ile sabittir. Cenabı Hak Kur'an-ı Kerimde şöyle buyuruyor:

“Allah'ın yüzünden başka her şey yok olacaktır.” [112]

“Celâl ve ikram sahibi olan Rabbinin yüzü kalacaktır.”   [113]

“O takva sahibi ancak malını yüce Rabbinin yüzünü talebetme için verir.” [114]

“Allah'ın eli kulların ellerinden üstündür.”
[115] elimle yarattığım varlığa secde etmekten seni   meneden[116]

“Her şeyin idaresi kendi elinde olan yüce Allah'ı tesbih ederim.” [117]

İsa aleyhisselâm'dan hikâyeten:

“Sen benim nefsimdekini bilirsin fakat ben senin nefsinde olanı bilemem.” [118]

“Ne tarafa dönerseniz Allah'ın yüzü oradadır.” [119]

Son âyette İsa aleyhisselâm'dan hikâyeten Allah Teâlâ'ya nefis itlak etmek, müşabehet babından olduğu hususunda ileri sürülen gö­rüş reddedilmiştir. Zira Allah Teâlâ'ya nefis itlâkı karşılıklı olmadan da naslarda geçmiştir. Hz. Peygamber'in münacatında buyuruluyor:

“Sen nefsini (kendini) sena ettiğin gibi ben seni medhetmeğe muk­tedir olamam.”

Gerçekten nefis kelimesi harekeli olarak “nefes”ten alınması iti­bariyle Allah için söylenmesi sahih değildir. Amma “nefis” kökünden alınması itibarıyla Allah Teâla için söylenmesi caizdir. Zira Cenabı Hak, varlıkların en nefisi ve en azizidir.

Kur'an-ı Kerimde beyan buyurulduğu üzre müfred ve cemi ola­rak gelen ayn kelimesi, sağ taraf manasındaki yemin kelimesi ve Al­lah arş üzerindedir, sözü de böyledir. Allah Teâlâ bu konularda şöyle buyuruyor:

“Bir de benim gözüm üzerine yetiştirilmen için, üzerine tarafım­dan bir sevgi bıraktım.” [120]

Yukarıdaki âyet-i kerime Musa aleyhisselâm'ın Allah tarafından, ileride kendisine en büyük düşman olan Firavn elinde himaye edil­mesi ile ilgili olarak buyurulmuştur. Göz manasına gelen ayn kelime­sinin çoğul olarak kullanıldığı diğer bir âyet de şöyledir: [121]

“O kâfirler Allah'ı gerektiği gibi takdir edemediler. Halbuki Kı­yamet günü gökler onun sağındadır. [122]

“O Rahman olan Allah Arş üzerinde duruyor.” [123]

(Bu ve benzeri âyetlerde geçen bütün sıfatlar keyfiyetsiz meçhul sıfatlar olup Allah'a aittir.)

 
Müteşabîh Âyetıler Tevil Edilemez:
 

Bu âyetlerin tevilinde: elden maksat Allah'ın kudreti, yahut ni­metidir, denilemez. Zira bu türlü tevillerde Allah'ın sıfatlarını iptal vardır. Allah'ın sıfatlarını iptal ise Kaderiye ve Mutezile taifesinin sözleridir. Lâkin Allah'ın eli, keyfiyetsiz olarak sıfatıdır. Allah'ın ga­zap ve rızası da yine keyfiyetsiz olarak Allah'ın sıfatlarıdır. Yâni bu sıfatların nasıl olduğunu biz bilemeyiz, ancak Allah kendisi bilir.

“El” sözü için olduğu gibi Allah'a izafe edilen “yüz sıfatı için de Allah Teâlâ'nın zatıdır, ayn sözünden maksat, görmesidir. Arş üze­rinde durmasından maksat da Arş'ı istilâ etmesidir, (kaplamasıdır) denilemez, Bu âyetler tevil edilemez. Çünkü Cenabı Allah özellikle bu kelimeleri kullanmış, bunların yerine; kudret, nimet, görme ve istilâ kelimelerini zikretmemiştir. Doğrusu Cenabı Allah “el” kelimesinden nimet ve kudret gibi iki manadan başkasını kasdetmiştir. Bu sıfatlar Allah hakkında müteşabih sıfatlardandır. İmam Âzam da Cumhur-ı Selefe uyarak aynı görüşe katılmıştır. Ondan sonra gelen ilim adamları da ona uymuşlardır. Allah Teâlâ'nın gadap ve rıza sı­fatlarından gazabı ile intikamı dilemek, rızası ile nimet vermeyi dile­mek kasdedilmiştir, tarzında bir tevil yapılamaz. Bunlardan maksat, esas konuluş gayeleri olan nimet ve azaptır.

Fahr'ul-İslâm demiştir ki: Allah içine el ve yüz isnat etmek bize göre haktır. Bu el ve yüz aslı ile bilinen ve vasfı ile müteşabih olan sıfatlardır. Vasfını yapmaktan âciz olduğumuzdan dolayı bu sıfatla­rın aslını Allah hakkında iptal etmek caiz değildir. İşte Mutezile bu yönden sapmıştır: Zira onlar, mâkul bir şekilde sıfatların vasfını bi­lemedikleri için bu sıfatların asıllarını da reddetmişlerdir. Bu şekilde onlar da Allah'ın sıfatlarını inkâr ve tatil edenlerden oldular.

Şemsül-Eimme Serahsî de bu noktayı zikrettikten sonra şöyle di­yor:

“Ehl-i Sünnet vel-cemaat nasla, yani kati âyetler ve kesin delâ­letlerle bilinen aslı ispat ettiler, sıfatların aslını ispat ettiler, fakat mü­teşabih olan keyfiyeti üzerinde ise bir şey söylemeyip sustular. Bu­nunla beraber sıfatların keyfiyetini aramakla meşgul olmayı caiz görmediler. Nitekim Yüce Allah, gerçek bilgi sahiplerini şu şekilde vasıflamaktadır:

«İşte kalblerinde şüphe bulunanlar, fitne aramak ve teviline git­mek için Kur'an'ın müteşâbih âyetlerine uyarlar. Halbuki o müteşabih'in tevilini yalnız Allah bilir. Kökleşmiş ilim sahipleri ise: biz ona inandık? açık ve kapalı bütün âyetler rabbimiz tarafmdandır, derler. Bunları ancak aklı tam olanlar iyice düşünür.”
[124]

İmanı Serahsi'nin sözü burada sona ermiştir. Râmuz'ul-Ahâdîs'de de rivayet edilen müteşâbih ibareli hadisler bulunmaktadır. Bu ha­dislerden bazıları şunlardır.

“Allah Teâlâ, Âdem aleyhîsselâm'ı, yeryüzünün her tarafından aldığı bir tutam topraktan yarattı. Toprağı muhtelif sularla yoğurdu, tesviye etti, ruh üfledi ve böylece cansız bir varlık iken hassas bir hayat sahibi varlık haline getirdi.” [125]

Müslim'de rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber şöyle buyurdu:

“Âdemoğullarının kalbleri Cebbar olan Allah'ın iki parmağı ara­sında tek bir kalb gibidir. Allah onu dilediği tarafa çevirir.”[126]

“Kıyamet gününde Cehennem, daha var mıdır? diyecek. Öyle ki Rab Teâlâ ayağını Cehennem üzerine koyacak ve ateşler büzülecek. Sonra Cehennem: Aslâ, aslâ, diyecek.” [127]

“Allah Teâlâ, gündüzün günah işleyenlerin tevbe etmeleri için, gece vakti elini açar; gece günah işleyenlerin tevbe etmesi, için de gündüzün elini açar. Tâ güneş batısından doğuncaya kadar.” [128]

“Hacer'ul-Esved Allah'ın yeryüzündeki sağ elidir. Onun vasıta­sıyla Allah Teâlâ, kulları ile tokalaşır.” [129]

Ebû Hureyre'den merfu olarak rivayet edilen bir hadîs-i şerifte de:

“Kim Hacer'ul-Esved'e yaklaşırsa, Allah'ın eline yaklaşmış gibi­dir.” [130]

İmam Âzam Ebû Hanîfe'den:

“Allah Teâlâ gökten iner” şeklinde rivayet edilen hadîs-i şeriften sorulunca, “keyfiyetsin olarak iner” cevabını verdi.

Başka bir hadis-i şerifte de Hz. Peygamber sallellahu aleyhi vesellem şöyle buyuruyor:

“Şüphesiz Cenabı Allah Âdem aleyhisselâm'ı kendi sureti üzerine yaratmıştır, yahut Rahman’ın suretinde yaratmıştır.” [131]


Bu ve buna benzer hadis-i şeriflerin zahirî manası üzerinde bıra­kılması gerekir. Bunların durumu, tevili, söyleyene bırakılır. Allah Teâlâ ise azalardan ve yaratılmışların sıfatlarına benzemekten beri­dir.

İmam Âzam Ebû Hanîfe, “El-Vasıyye” adlı kitabında şöyle diyor:

“Biz ikrar ederiz ki Allah Teâlâ ihtiyaç olmaksızın Arş üzerinde dur­maktadır. O'nun istikrarı Arş üzerindedir. Arş'ı ve Arş'tan başka her şeyi koruyan da Allah Teâlâ'dır. Allah Teâlâ, başkasına muhtaç ol­saydı yaratılmışlar gibi, bu âlemi yaratmaya ve idare etmeye kadir olamazdı. Allah eğer oturmaya ve bir yerde kararlaşmaya muhtaç olsaydı, o takdirde Arş'ı yaratmadan evvel nerede idi? Öyle ise Allah Teâlâ, oturmaktan ve karar kılmaktan münezzehtir.”

İmam Mâlik hazretleri Arş üzerinde istiva'dan sorulunca ne güzel söylemiştir,

“Allah'ın Arş üzerinde istivası malûmdur, keyfiyet meçhuldür. Bundan sormak bidattir. Bu âyete inanmak ise vaciptir.”

Bu inanç selefin yoludur. Ve en doğru bir yoldur. Allah Teâlâ ise daha iyi bilir. Bazı halef âlemlerinin yukarıda geçen âyet ve hadisleri tevil şekilleri geçmiştir. Bu âyetleri tevil etmenin daha sağlam bir yol olduğu söylenmiştir. Fakat Şâfiîlerden biri Îmam'ul-Haremeyn'in ön­ce bu âyetleri tevil ettiği, ancak ömrünün sonuna doğru bundan vaz­geçtiği, bu âyetleri tevil etmeyi yasakladığı ve Selefin müteşabih âyetlerin tevilini yasakladıkları hususundaki icmaını naklettiği ri­vayet edilmiştir. tmam'ul-Haremeyn “Risâle-i Nizamiye” adlı kita­bında da bu görüşünü açıklamaktadır. Bu görüş Mâtüridî Mezhebine mensup olan âlimlerimizin inancına da uygundur.

İbn-i Dakik el-İd bu konuda orta bir yol tâkib ederek şöyle diyor.

“Eğer tevil edilen mana, Arapların konuşmalarından anlaşılan mana­ya yakın ise tevil kabul edilir. Eğer bu manaya uzak ise kabul edil­mez.”

İbn-i Humam, halkın anlamasında güçlük bulunduğu için tevile ihtiyaç bulunması ile, makam iktizası tevile hacet kalmaması arasın­da orta bir yol tâkîb etmiştir.

“El-Akîdet'ül-Tahavîyye” adlı kitabın şârihi de şöyle diyor.

“Al­lah'ın rızası iyilik yapmayı murad etmek, gazabı da intikam almayı dilemektir, denilemez. Çünkü bu sözde Allah'ın sıfatlarını inkâr etmek vardır. Ehl-i Sünnet âlimleri ise dilemese de Allah'ın, sevdiği ve razı olduğu işleri emrettiği; olmasını dilese de sevmediği işleri yasakladığı ve faillerine gadap ettiği hususunda ittifak halindedirler. Şu halde Cenabı Allah kulun iradesine bağlı olarak yapılmasına iradesinin tâalluk etmediği işleri sever ve razı olur; kulun iradesini sarf etmesi sonucu murad ettiği kötü şeylerden de hoşlanmaz ve gadap eder.

Gadabi, intikam almayı dilemek, rızası da nimet verme ve ikram etmeyi istemek tarzında tevil eden kişiye: Niçin bu kelâmı tevil eltin? diye sorarız. Ya, gazab kalbin galeyana gelmesi, rıza, meyil ve şehvet­tir diyecek. Bunlar ise Cenabı Allah'a yakışmaz. O zaman kendisine: irade ve meşiet sıfatları da böyledir. Bize göre bu sıfatlar, hayat sahi­bi bir varlığın bir şeye meyletmesi, yahut münasip olana meyletmesidir. Bizlerden bir canlı kendisine menfaat getiren, ve zararı defe­den şeye meyyaldir ve dilediğini yapmaya muhtaçtır. Bir şeyin var olması ile üstünlük kazanır, yokluğu ile de noksanlık kazanır bir mânaya çekilmesi ile bir mânadan uzaklaştırılması birdir. Eğer bu caiz olursa o da caiz olur.

Eğer: Her ne kadar bunlardan herbiri gerçek ise de; Allah Teâlâ’nın vasıflandırdığı irade, kulun vasıflandığı iradeye muhaliftir, de­nilirse şöyle cevap verilir: Allah Teâlâ'nın vasıflandığı gadap ve rıza, her ne kadar bunlardan herbiri hakikat ise de, kulun sıfatı olan gadâp ve rızaya muhaliftir, irade hakkında söylediği söz gerçek olursa, bu sıfatlar hakkında tevil tayin edilmemiştir, belki onu terk etmek gerekir. Zira böyle düşününce sen tenakuzdan kurtulursun ve Allah Teâlâ'nın isim ve sıfatlarının manalarını gereksiz olarak iptal et­mekten de selâmet bulursun. Zira Kur'an'ı gereksiz olarak zahiri, ve hakikî manasından döndürmek, tevil etmek haramdır. Bu söz, Al­lah'ın sıfatlarından herhangi birini inkâr eden kimse için de söylenir. Çünkü bu sıfatın müsemması mahlûkat için caiz değildir. Zira bu tevili yapan bildiğinin hilâfına bir şeyi Allah için ispat etmesi gereki­yor. Hatta vücud sıfatında bile. Zira kulun varlığı kendine yaraşan şekildedir. Allah'ın varlığı da kendine lâyık olan tarzdadır. Allah'ın varlığı üzerine yokluk gelmesi mümkün değildir. Kulun varlığı üze­rine ise yokluk gelebilir. Hay, Kayyûm, Alîm, Kadir gibi Allah Teâlâ’nın zatının ve kullarının adları yahut kullarından bazı sıfatları ile isimlendiği sıfatlar için biz Allah Teâlâ hakkında kalblerimizle bu isimlerin manalarını düşünür ve Allah, haktır, sabittir, vardır, deriz. Yine bu isimlerin manalarını yaratıklar hakkında düşünür ve bu iki mana arasında müşterek nokta buluruz. Fakat bu mana dışarda müşterek olarak bulunmaz. Zira müşterek külli mana ancak zihin­lerde bulunur, dışarda varlık âleminde ancak muayyen ve özel olarak bulunur, dolayısıyla her iki varlık kendine yakışan tarzda var olur.


[112] El-Kasas: 28/88.

[113] Er-Rahman: 55/27.

[114] El-Leyl: 92/20.

[115] El-Feth: 48/10.

[116] Sa'd: 38/75.

[117] Yasin: 36/83.

[118] Mâide: 5/116,

[119] El-Bakara: 2/115.

[120] Tâhâ: 20/39.

[121] Tur: 52/48.

[122] Zümer: 39/67.

[123] Tâhâ: 20/5.

[124] Âl-i İmran: 3/7.

[125] Buhari, Enbiya, bab: 1; Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 251;

[126] A. b. Hanbel, Müsned, c. II, s. 173;

[127] Buharî, c. VIII, s. 225;

[128] Müslim, c. IV, s. 2113, K. Tevbe.

[129] En-Nihaye fî Carib'i ilhadis, c. V, b. 300.

[130] İbn-i Mace; c. II, s: 936; H. No; 2557.

[131] Buharî, C. V. S. 125, İstizan, Bak. 1


« Son Düzenleme: 13 Ağustos 2008, 18:22:49 Gönderen: Tuğra »

Çevrimdışı müteallim

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 4789
  • gizli mahzenlerde kalan tarihin yeni adresi
    • www.Libv- kamp-lintfort.de
Ynt: Fıkhı Ekber Serheden Molla Aliyyül Kari Vehhabi mi?
« Yanıtla #1 : 12 Mart 2008, 00:40:38 »
Aliyyül kariden maksadiniz emaliyi yazan serh eden zatmidir.???
« Son Düzenleme: 13 Ağustos 2008, 18:23:19 Gönderen: Tuğra »
  Kuslar gibi ucmasini baliklar gibi yüzmesini ögrendik amma kardesce yasamasini ögrenemedik

Çevrimdışı Abu Naim

  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 5
Ynt: Fıkhı Ekber Serheden Molla Aliyyül Kari Vehhabi mi?
« Yanıtla #2 : 13 Ağustos 2008, 18:11:23 »
evet
« Son Düzenleme: 13 Ağustos 2008, 18:23:40 Gönderen: Tuğra »

Çevrimdışı müteallim

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 4789
  • gizli mahzenlerde kalan tarihin yeni adresi
    • www.Libv- kamp-lintfort.de
Ynt: Fıkhı Ekber Serheden Molla Aliyyül Kari Vehhabi mi?
« Yanıtla #3 : 14 Ağustos 2008, 23:53:00 »
  Kuslar gibi ucmasini baliklar gibi yüzmesini ögrendik amma kardesce yasamasini ögrenemedik

Çevrimdışı ferdi

  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 48
İmamı Azam'ın (r.h.)  Fıkh-ı Ekber Şerhin'de  Aliyyul Kari kesinlikle müteşabih ayetlerin zahiri anlamlarını almazdı ,Çünkü o İmamı Azam'ın bu konudaki  sözünü aşağıda iktibas yapacağımız Fıkh-ı Ekber Şerhin'de
şöyle ifade eder;"Ebû Hanîfe Müteşâbih sıfatlara inanır ve tevilinden sakınırdı. Allah Teâlâ'yı bu sıfatların zahirî manasından da tenzih eder".

Öncelikle Müteşabih ayet ve hadisler konusunda ulemanın tavrına kısaca bakalım:
 Selef : Müteşabih Ayet ve Hadislerin zahiri anlamlarının Allah(c.c) için, muhal olduğunu bilerek, Ayetleri olduğu gibi kabul ederler, manasını Allah'a teftiz ve havale etmişlerdir .Bu tavra meşhur misal farklı varyantları var olmakla beraber ,İmam Beyhaki'nin sahih bir isnat ile rivayet ettiği şu rivayettir: “İmam Malik’e bir adam “Allâh, Arş’a nasıl istiva etmiştir?” diye sormuştur. İmam Malik de adama “Allâh’ın istivası malumdur, yani sabittir (Kur'an'da geçtiği ve bir benzetme içermediği malumdur). Keyfiyet ise imkânsızdır ve ona iman edilmesi farzdır. Bunun hakkında "Nasıl" diye soru sormak bid’at’tır”
   
Halef ise;Bazı kimselerin Selef Ulema'sının bu tür Ayet ve Hadisleri zahiri manasıyla inandığını sanması ,bazılarınında bu manaların hiçbir müphemlik içermediğini inanarak Tecsime ve Teşbihe götüren anlamlarını kabul etmelerine karşın ,bu tür  sapmalara karşı Halef uleması haklı olarak sessiz kalamamış ,Bu ayetleri ve hadisleri Allah'ın şanına yakaşır şekilde tevil edip sonunda'da Allahu alem demişlerdir.(www.uhuvvet.org)

    İşte ! Aliyyul Kari'nin tutumu'da selefi bakıştan başka birşey değildir (Kesinlikle Vahhabiler gibi düşünmemekte ) Konuyu ve Aliyyul Kari'i(Allah ona Rahmet etsin) anlamak adına Aliyyul Kari'nin Fıkhul ekber şerhinden hiç bir oynama yapmadan alıntı yapıyoruz;


Miraç Ve Allah'a Mekân İsnadı başlığı (Fıkh-ı Ekber Şerhin'de  Aliyyul Kari)
 
Şüphe yok ki, İsra makamı, Musa aleyhisselâm'ın mikatından daha üstündür. Nerde kaldı ki Yunus b. Mettâ'nın makamından üs­tün olmasın. Ancak bizim sözümüz, her halde ve her makamda ikisinin yani Hz. Peygamber ve Hz. Yûnus'un Allah Teâlâ'ya yakın­lıklarının eşit olduğudur. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Nerede bulunursanız Allah sizinle beraberdir.” [426]

“Biz kula şahdamarından daha yakınız.” [427]

“Allah, kullarının üstünde galibtir, yegane hüküm ve hikmet sahibidir.” [428] anlaşıldığına göre Allah Teâlâ'nın kulları üzerine yük­selmesi, mekân bakımından yükseklik değil, mertebe ve makam bakımından yüksekliktir. Yani şânı yüce olmak demektir. Ehl-i Sünnet vel-Cemaat âlimleri ile Mutezile, Havariç vesair İslâm taifelerince de durum bu şekilde tesbit edilmiştir. Diğer bidat taifeleri de aynı görüştedir. Ancak, Allah Teâlâ’ya cihet ispat eden Hanbelilerle Mücessimeden bir taife bu görüşte değildir. Allah Teâlâ onların isnad et­tiklerinden uzaktır.

Şârih ne tuhaftır ki Allah Teâlâ'nın yüceliğini ispat etmekte:

“Şüphesiz bu Kur'an'ı, Emin ruh Cebrail, korkutuculardan olasın di­ye, senin kalbine indirdi.” [429] âyetini delil getiriyor. Müellifin bu âyet­le Allah Teâlâ'nın yücelik sıfatını ispat etmeye çalışmasının garibliği apaçıktır. Zira nüzul ve tenzil kelimeleri alâ harf-ı cerri ile mütâaddi olurlar. Burada Kur'an'ın gökten inmesinden murad edilen, Hz. Pey­gamber sallellahu aleyhi vesellem'in kalbine indirilen kelâmın yüceliğidir. Bu konuda bir çekişme bahis konusu değildir. Kelâmın yüce­liğinden Melik ve Allâm olan Allah Teâlâ'nın mekânının yüceliği yani ona yüce bir makam ispatı lâzım gelmez. Favk ve uluv gibi sıfatlara delâlet eden bazı âyet ve hadisleri zikrettikten sonra: “Selef âlimle­rinin, yücelik sıfatını ispat etme konusundaki sözleri çoktur.” sözü bizce de müsellemdir. Ancak selef âlimlerinin, Allah'a yücelik, yük­seklik sıfatı ispat etmeleri mekânın yüceliği ile tevil edilmiştir.

Sonra şarih şöyle diyor: Bu delillerden biri Ebû Muti' el-Belhi'den nakledilen şu rivayettir. Ebû Muti' Ebû Hanîfe'ye: “Allah'ın, yerde mi gökte mi olduğunu bilmiyorum.” diyen kişiden sormuş; Ebû Hanife de: “Kâfir olmuştur, zira Allah Teâlâ şöyle buyuruyor”:

“Allah Arş üzerinde duruyor.” [430] Allah'ın Arşı ise yedi kat göğün üs­tündedir.” buyurdu.

Ben derim ki; Ebû Hanîfe “Eğer bir kimse, Allah Teâlâ Arş üze­rindedir, fakat Arş'ın gökte mi yerde mi olduğunu bilmiyorum.” derse, kâfir olduğunu söylemiştir, Çünkü o, Allah'ın gökte olduğunu inkâr etmiştir. Allah'ın gökte olduğunu inkâr eden kişi ise kâfirdir. Zira Allah Teâlâ yücelerin yücesindedir. Allah Teâlâ yüksekten çağrılır, aşa­ğıdan değil.”                                     

Buna cevabımız şöyledir: İmam Abdusselâm, “Hallür-Rumûz” adlı kitabında İmam Âzam'ın şu sözünü kaydediyor:

“Kim Allah'ın yerde mi gökte mi olduğunu bilmiyorum derse, kâfir olur. Çünkü bu söz, Allah'ın bir mekânı olduğu düşüncesini akla getirir. Allah'ın me­kânı olduğunu düşünen kimse ise Allah'ı yaratıklara benzeten ki­şidir.”

Şüphe yok ki Abdullah b. Selâm ilim adamlarının büyüklerinden biri olup güvenilir bir âlimdir. Şarihin naklettiğine değil, onun naklettiğine itimat etmek gerekir. Ebû Muti, aynı zamanda Hadis âlimlerince hadis uydurucusudur.                                                       

Hulâsa, sarih Ebû Mutî teşbih'i nefy etmekle beraber Allah'a yüksek bir mekân isnad ediyor. Bu konuda Bidat ehli bir taifeye uymuştur. Daha önce geçtiği üzre Ebû Hanîfe Müteşâbih sıfatlara inanır ve tavilinden sakınırdı. Allah Teâlâ'yı bu sıfatların zahirî manasından da tenzih eder, dolayısıyla Selef âlimlerinin görüşünde olduğu gibi bu husustaki bilgiyi Allah Teâlâ'ya havale eder. Halef âlimlerinin çoğunluğunun görüşü de budur. Selefin Mezhebi daha  sağlam, daha doğru ve daha kuvvetlidir.               

Şarihin sarf ettiği şu söz de ne tuhaftır. “Mekâneh” kelimesi mekanın müennesidir. Bu şekilde şârih ikisinin de mana bakımından bir olduğunu kasdediyor, manevî menzile ile hissî mertebe arasında bir ayırım yapmıyor. Bununla beraber şu hadis-i şerifi de getiriyor.

“Sizden biri, Allah katındaki menzilesinin ne olduğunu bilmek isterse, Allah'ın kalbindeki yerine ve menzilesine baksın. Allah Te­âlâ kulunun kendisine kalben yakın olduğu nisbette kulunu kendi­sine yaklaştırır, ona bir derece verir.” [431]

Bu hadis-i şerifi getirdikten sonra diyor ki; Allah Teâlâ'nın kulun kalbindeki yeri, kalbindeki Allah sevgisi, Allah marifeti ve saygısıdır.

Şarihin bu düşüncesi Hz. Peygamberin:

“Bir şeyi sevmen, kör ve sağır eder.” hadisinin mefhumu kabilindendir, Îmam'ul-Haramayn'den, Allah'ın yücelik ve yükseklik sıfatının nefyi hususunda şöyle de­diği sabit olmuştur: Allah Teâlâ var iken Arş yoktu. Allah Teâlâ ha­len olduğu gibidir. Allah Teâlâ'nın mekan yönünden yüksekliğini nakzeden hususlardan biri de, Allah Teâlâ yer cihetinde olmadığı hal­de secde esnasında kulun alnını yere   koymasıdır. Kul başını secde için yere koyup, en yüksek olan Allah'ı noksanlıklardan berî kılanın, derken bu tenzihin mekân cihetinden olmadığını ittifakla ifade et­miş oluyor. Bişr el-Merîsi'nin secdede: “Â'lâ ve esfel olan Allah'ı tesbih ederim.” söylemesi ise zındıklıktır, küfürdür. Allah'ın isimle­ri hakkında ilhaddır. Garib olan husus şudur ki, şârih kendi batıl mezhebine göre duada elleri yukarıya doğru kaldırmayı Allah’ın yüksekte olduğuna delil getirmiştir. Bu düşünce ise reddedilmiştir. Çünkü gökyüzü duanın kıblesidir. Elleri göğe doğru kaldırmanın manası çeşitli nimetlere sebep olan rahmetin inme yeri olmasına binaendir. Eğer durum onun dediği gibi olsaydı, duada yüzümüzü gö­ğe doğru yöneltmek gerekecekti. Halbuki şârih dua halinde, Allah Teâlâ'nın gökte olduğunu hatıra gelmemesi için bizleri bundan menetmiştir. Nitekim Allah Teâlâ'nın şu kavli de buna işaret etmektedir:

“Kulum benden sana sorduğu zaman (de ki), ben ona yakınım. Dua ettiği zaman dua edenin duasını kabul ederim.” [432]

“Ne tarafa yönelirseniz Allah'ın yüzü o taraftadır.”  [433]

Şeyh Ebû Man en-Nesefî, bu konuda diyor ki; araştırıcı âlim­ler; dua halinde elleri göğe doğru kaldırmanın halis bir kulluk oldu­ğunu kararlaştırmışlardır. Şârih Allâme Sığnakî demiştir ki; bu söz rafızî, Yahudi, Kerrâmiye ve bütün Mücessime taifesinin Allah Te­âlâ'nın Arş üzerinde bulunduğu noktasında dayandığı ve yapıştığı düşünceye cevaptır.

Bir kavle göre namaz kılarken Kabe bedenlerin kıblesi olduğu gibi dua anında Arş da kalblerin kıblesi olmuştur. Daha önce de geçtiği üzere bu düşüncenin kabul edilmesine imkan yoktur. Zira kul dua anında da kıbleye yönelmek, elleri göğe doğru kaldırmak ve yüzünü göğe doğru kaldırmamakla emredilmiştir. Daha önce de belirttiğimiz gibi gerçekten yöneliş ancak kalbten göklerin yara­tıcısına karşı olur. Evet, duada ellerin göğe doğru kaldırılmasının sebebi gökler, rızık deposu olduğu içindir. Nitekim Allah Teâlâ bu konuda söyle buyuruyor:

“Sizin rızkınız göklerdedir.” [434]

Bununla beraber insan, maksadının hâsıl olacağı yöne yönelme­ğe meyletme alışkanlığına sahiptir. Meselâ; devlet başkanı gibi. Or­dusuna ve halkına rızık vaad ettiği zaman, devlet başkanının orada olmadığını kesinlikle bilmemelerine rağmen bütün insanlar onun hazinesine doğru yönelirler.

 Aliyyul Kari'nin sözü burada bitti

 Görüldüğü gibi Vehhabilikle alakası olmayan sözler.Selefin(İlk 3 Dönem Alimleri ) Müteşabih Ayet ve Hadisleri tevil etmemekteki görüşleri ne kadar doğru ise,Halef ulemasının bunları makul bir şekilde tevilide  o kadar haklılık içerir .Selef ve Halef''in hemfikir olduğu konu Ümmetin icaması ile Bu tür ayet ve hadislerin zahiri anlamlarının Allah için muhal olduğudur. Yoksa Vehhabiler ve günümüzde Selefiye diye kendilerini adlandıran  gruplar ve de Ümmülkura ,Guraba gibi bunların propagandasını yapan yayın evlerinin izahları doğru değildir.

Bu tür gurupların(Vehhabiler,Selefiyeler) ve yayın evlerinin Müteşabihata bakışlarının,o dönemdeki savunucularından olan " Ebû Mutî" için  Aliyyul Kari'nin yaptığı ve günümüzdekilerinde Akaiddeki yerlerini belirleyeci  tanımı, aslında Aliyyul Kari'nin bu görüşlerden nasılda beri olduğunu, gerçek Selefi-salihin Akidesine sahip olduğunu gösterir.
İşte o söz ;
  ''Sarih Ebû Mutî teşbih'i nefy etmekle beraber Allah'a yüksek bir mekân isnad ediyor. Bu konuda Bidat ehli bir taifeye uymuştur."

Bu mükemmel tanımı  esas alarak hem Aliyyul Kari'yi hemde günümüzdeki sözde Selefiyecilerin iddialarının  arasındaki farkı daha iyi anlamamızı sağlıyacaktır.
          Allah en doğru olanı bilmeyi bizlere nasip etsin .   
« Son Düzenleme: 30 Ağustos 2008, 17:11:56 Gönderen: ferdi »

Çevrimdışı racül

  • Moderatör
  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1266
Ynt: Fıkhı Ekber Serheden Molla Aliyyül Kari Vehhabi mi?
« Yanıtla #5 : 31 Ağustos 2008, 01:25:17 »
Ferdi kardes bu alinti iyi olmus..

Abu Naim,
bu yazdiklarini nereden buldu acaba`?

Bu yazdiklariyla ne aliyyül kari bizim tandigimiz aliyyül kari ne fikhi ekber bizim tanidigimiz fikhi ekber..

Vehhabilerin kitablari tahrif etme adetinin bir neticesi olmasin?
Es ist keine Schande hinzufallen, aber es ist eine Schande einfach liegen zu bleiben.
                                                Theodor Heuss
                             ehemaliger Bundespräsident

Çevrimdışı ferdi

  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 48
Yukarıda Aliyul kari ‘nin Şarih diye itiiraz ettiği kişi ,günümüzdeki sözde Selefiyecilerin ve Vehhabilerin kaynak eserlerden biri olarak gördükleri Akîdeti't-Tahâviyye’nin İbn Ebi'l-İzz şerhidir.Ebubekir Sifil hocanında da dediği gibi el-Meydânî’in  Şerhu'l-Akîdeti't-Tahâviyye ‘sine aykırı tarzda olduğunu görülüyor. Akîdeti't-Tahâviyye tercümesini okuyanlarda farkedeceklerdir ki Cehennemin Ebediliği ve Yön ve Mekan Hususunda bariz bir şekilde İbn Ebi'l-İzz ‘in şerhinin muteber olmadığını.
 İmam Tahavi’yi bu sözlerden beri olduğunu hatırlatma gereği duyuyoruz,Çünkü  Akîdeti't-Tahâviyye tercümesine baktığımız zaman   Cehennemin Ebediliği ve Allah’ı 6 yönün ihata edemeyeceğini çok açık  ifadelerle görebiliyoruz. (1)

İmam Tahavi der ki;  “Kim Allahı, beşer sıfatlarından bir sıfatla vasıflandırırsa. muhakkak kafir olur.  Allah, sınır, son, azalar, ve alet ve edevattan yücedir, münezzehtir. (Hiçbir şeye ihtiyacı yoktur.) Diğer yaratılan her şeyi kuşattığı gibi altı yön (ön-arka-alt-üst-sağ-sol), Allahı kuşatamaz.”

İmam Tahavi der ki; “ Cennet ve cehennem yaratılmışlardır; ebediyyen yok olmazlar, zail olmazlar. Allahu Teala mahlukatı yaratmadan evvel cennet ve cehennemi yarattı. Cennet ve cehennem ehlini yarattı. Kimin cennete girmesini dilerse bu, Allahın fazlındandır. Kimin cehenneme girmesini dilerse bu, Allahın adaletindendir. Herkes kendisine tayin edileni yapar ve kendisi için yaratılana gider. Hayır ve şer kullar üzerine (Allah tarafından) takdir edilmiştir. (Kesb eden kuldur, yaratan Allahtır)”

  İmam Tahavi'nin sözleri bundan ibaret iken  ,İbn Ebi'l-İzz’in sanki bu sözleri tekzip eden şerhini yazımızın muhtevasını genişleteceği için buraya almadım ,zikredilen kitaba bakılabilir.

 Hülasa; İbn Ebi'l-İzz’in ve günümüzdeki Selefiyecilerin ,Vehhabilerin çizgisinde olanların ,bu konularda yalnız kalmamak için Selefi Salihini ve Ulemayı kendilerinin tarafına çekme gayretinden öteye gidemeyişlerini   ilmi sorumluluk sahibi insanlar her asırda göstermişlerdir.

Aliyyul Kari’nin de(Yukarıda) itiraz edip ilmi sorumluluğunu yerine getirdiği  İbn Ebi'l-İzz’in Akîdeti't-Tahâviyyedeki şu sözleridir

 İbn Ebi'l-İzz diyor ki;
Yüce Allah’ın uluvv (üstünlük, yücelik) sıfatını kabule dair selef’in sözleri oldukça çoktur. Bunlardan bazıları şunlardır:
Şeyhu’l-İslam Ebu İsmail el-Ensarî "el-Faruk" adlı eserinde senedini kaydederek Ebu Mutî’ el-Belhî’den şunu nakletmektedir: Ebu Mutî’, Ebu Hanife’ye: Ben Rabbimin semada mı yoksa yerde mi olduğunu bilmiyorum, diyen bir kimsenin durumu hakkında soru sormuş. Ebu Hanife’de: Bu kimse kâfir olur demiştir. Çünkü Yüce Allah: "Rahman Arş’a istivâ etti." (Tâhâ, 20/5) diye buyurmaktadır. O’nun Arş’ı ise yedi semanın üstündedir. Ben: Eğer O Arş’ın üzerindedir, dediği halde bilemiyorum Arş semada mıdır, yoksa yerde midir? diyecek olursa (durumu ne olur) diye sordum. Yine: O kâfirdir, çünkü o Yüce Allah’ın semada olduğunu inkar etmiş olur. O’nun semada olduğunu inkar eden de kâfir olur, dedi. Başkası da şunu da ilave etmektedir: Çünkü Allah a’lâ’yı illiyyindedir. O’na yukarıdan dua edilirken, eller yukarıya kaldırılır aşağıya indirilmez.

Aliyyul Karinin bu sözlere cevabı yukarıdadır

1- www.uhuvvet.org ve www.Tahavi.com sitelerinde Akîdeti't-Tahâviyye tercümesi tam metni vardır .
« Son Düzenleme: 02 Eylül 2008, 01:50:19 Gönderen: ferdi »

Çevrimdışı Fatihan

  • Administrator
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 7005
  • Milimi milimine Ehli sünnet...
    • Evlilik Mektebi
Ynt: Fıkhı Ekber Serheden Molla Aliyyül Kari Vehhabi mi?
« Yanıtla #7 : 10 Kasım 2010, 11:56:51 »
teşekkürler

Çevrimdışı ferdi

  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 48
Ynt: Fıkhı Ekber Serheden Molla Aliyyül Kari Vehhabi mi?
« Yanıtla #8 : 02 Aralık 2010, 18:46:19 »
İmam-ı Azam Ebu Hanife

İmam-ı Azam Ebu Hanife Fıkhu'l Ebsat'ta  Allah-u Teala nerededir? sorusuna ''Yaratılmadan önce mekan yoktu,halbuki Allah vardı.Mahlukattan hiçbiri yokken , ''nerede'' mefhumu mevcut değilken Allah vardı.O her şeyin yaratıcısıdır '' cevabının verilmesini ister. (İmam-ı Azamın 5 eseri,Fıkhu'l Ebsat terc.Mustafa Öz Marmara Üniversitesi İlahiyyat Fakültesi Vakfı yayınları-İmam-ıAzam Ebu Hanife ve Eserleri Fıkh-ı Ebsat sh.102 ,ter.şerh Doç.Dr.Abdülvehap Öztürk-Şamil yay.)

İmam Ebû Hanîfe rahime-hullahü teâlâ el -Vasiyye 'de  şöyle demiştir:

"Allahü teâlâ, kendisi için bir ihtiyaç ve (Arş'ın üzerine) istikrar (yerleşme, mekân tutma) olmaksızın Arş'a istiva etmiştir. O, Arş'ı da diğer mahlukatı da korumaktadır. Eğer (Arş'a ve bir yerde yerleşip mekân tutmaya) muhtaç olsaydı, tıpkı mahluklar gibi alemi yoktan var etmeye ve idareye muktedir olamazdı. (Bir mekânda) oturmaya ve karar kılmaya muhtaç olsaydı, Arş'ı yaratmadan önce Allahü teâlâ nerede idi? Yüce Allah bundan münezzehtir." (İmam Ebû Hanîfe, el-Vasıyye; bkz. Dr. E. Sifil, Milli Gazete, 8 Ocak 2006)

İmam Ebû Hanîfe, el-Fıkhu'l-Ebsat'ta şöyle diyor:

"Rabbimin gökte mi yoksa yerde mi olduğunu bilmiyorum diyen kimse kâfir olur. Aynı şekilde, "Allahü teâlâ Arş'ın üzerindedir; Arş'ın gökte mi yoksa yerde mi olduğunu bilmiyorum" diyenin durumu da böyledir."


İmam Ebû Hanîfe, el-Fıkhu'l-Ebsat'ta ki şu sözü üzerine şüphe uyandıranların iddialarına cevaplar;



Molla Aliyyülkârî de İmam-ı a'zam Ebu Hanife'nin bu sözü hakkında şu açıklamayı yazmaktadır:

"İmam İzz bin Abdusselâm, Hillu'r-Rumûz adlı kitabında İmam Âzam'ın şu sözünü kaydediyor: Kim Allah'ın yerde mi gökte mi olduğunu bilmiyorum derse, kâfir olur. Çünkü bu söz, Allah'ın bir mekânı olduğu düşüncesini akla getirir. Allah'ın mekânı olduğunu düşünen kimse ise Allah'ı yaratıklara benzeten kişidir. Şüphe yok ki İbn Abdusselâm alimlerin büyüklerinden biri olup sika (güvenilir) bir âlimdir." (bkz. Fıkh-ı Ekber Şerhi, "Miraç ve Allah'a Mekân İsnadı" kısmı)

el-Bayâdî rahimehullah İşârâtu’l-Merâm’ında bunu şöyle îzâh eder:

"Bunun sebebi, kâilin bu söz ile Hâlık-ı Zülcelâl (celle celâluhû)’ya cihet ve hudud tâyin etmesidir; zîra ciheti ve hudûdu olan her şey bizzarûre mahlukdur. Binâenaleyh bu söz, Allah (celle celâluhû)’ya kusûr atfetmekdir. İlâhî cismâniyyete ve cihete inanan o kimsedir ki, hevâss ile idrâk edilemeyen her şeyin varlığını münkîrdir. Onlar, fevkettabî‘a olan ulûhiyyet cevherini reddederler. Bu da onları kat‘î sûretde îmânsızlığa götürür." (el-Kevserî, Makâlât, s.368-369; nakleden: Yusuf Hanîf)

Yusuf-i Nebhanî de bu açıklamayı nakletmektedir:

"Bir kimse, "Allah'ın yerde mi gökte mi olduğunu bilmiyorum" derse, kâfir olur. Zira bu söz, Allahü teâlâ için bir mekân var da o kimse bunda şüphede imiş vehmini verir." (Şevahidü'l-Hakk, s.218)

Allahü teâlâya cihet ve mekân isnad eden Haşviyye taifesi, İmam-ı a'zam Ebû Hanîfe'nin sözlerini  saptırmaktadırlar. Halbuki, İmam-ı Azam buyuruyor ki:

"Cennet ehlinin Allahü teâlâya keyfiyet, teşbih ve cihet olmadan mülaki olmaları haktır." (el-Vasıyye)derken  ve yukarda kendi eserlerinden verdiğimiz örneklerde ciheti inkarı açıktır...


Büyük alim Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî (vefatı m. 1893) diyor ki:

"Bir kimse, Allah kullarını muhakeme için oturur, kalkar derse, O’na yukarıda olmak veya aşağıda bulunmak gibi şeyler izafe ederse kâfir olur.” (Camiu’l-Mütun tercümesi, s. 118)

Muhammed Hâdimî (vefatı m. 1762) rahimehullah diyor ki:

“Allahü teâlâ bize Arştan veya gökten bakıyor veya görüyor demek küfürdür....Yine Allahü teâlâyı dış uzuvla sıfatladığı veya onun kemâl sıfatlarından bir sıfatı nefy ettiği (kaldırdığı) zaman veya hülul [içine girmek] veya ittihad [birleşmek] ile [O'nu vasıfladığı zaman] yani Allahın alemin içine girdiğine veya alemle bir olduğuna kail olduğu zaman veya mekân ile onu vasıfladığı zaman da yine böylece kâfir olur.” (Berika, Kahraman Yayınları, c.2, s.445-446)

Feteva-i Hindiyye tercümesinde şu ifadeler var:

"Allahü Teâlâ için, mekân iddia eden kimse kâfir olur. ... "Allahü Teâlâ, insaf için oturuyor." diyen kimse, kâfir olur. Allahü Teâlâ'yı, "yukarıda", "aşağıda" diye vasıflandıran kimse, kâfir olur. ...Bir kimse: "Benim, gökte ilâhım; yerde filanım var." dese; kâfir olur. Fetâvâyi Kâdîhânda da böyledir. ..." (Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/312-319.)

Molla Aliyyülkârî rahimehullah diyor ki:

"Allahü Teâlâ'nın cisim olduğunu, mekânı bulunduğunu, Allahü Teâlâ üzerine zaman geçtiğini söyleyen kimse de kâfirdir. Böyle bir kimse için iman hakikati sabit olmamıştır.... Allah bir mekânda değildir. Yukarıda değildir, aşağıda değildir, başka cihetlerde değildir. Allahü Teâlâ üzerinden zaman geçmez. Allah bir şeyin içine girmiş değildir, bir şeyin mahalli de değildir." (Fıkh-ı Ekber Şerhi)


İmam Ebu Hanife'ye isnad edilen gerçek dışı söylemler

İddia ; Bir kadının Ebu Hanife'ye geldiği ve  ''Dinini terk ettiğin halde insanlara çeşitli meseleleri öğretmeye kalkışan sen misin? Kendisine ibadet edilen ilahın nerede'' dediği .Ebu Hanife'nin de susup 7 gün sonra ''Şüphesiz Allah yerde değil ,semadadır'' demiştir.

Cevap; Ebu Hanife'nin kendi eserinde bu soruya verdiği cevabı görmüştük.Lakin bu iddiaları dillerine pelesenk yapan Selefiyye ekol  mensuplarının tassubu bilinmektedir.Bu yüzden kendi meşreblerinden,saygı duydukları Albani'nin Zehebi'in Uluvv'un tahkikinde söylediklerine bakalım:

''Derim ki (Albani) ; Hem bu nasıl sahih olabilir ki bunu rivayet eden uydurmakla itham edilmiş bulunan Nuh el-Cami 'dir. Hatta bazıları ; O doğrunun dışında her şeyi toplamıştır..demiştir.''


Çevrimdışı 33.yıldız

  • araştırmacı
  • ***
  • İleti: 345
Ortak paydamız, İbrahimi dinler değil! EHLİ SÜNNET, EHLİ SÜNNET...