Gönderen Konu: Peygamber sevgisinin sanata yansıyan hâli: Hilye-i Şerif  (Okunma sayısı 17347 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Ber-ceste

  • yazar
  • ****
  • İleti: 551



İslamiyet’te heykel ve resmin mahzurları nedeniyle Hz. Muhammed’in (s.a.v.) sevgisi farklı bir şekilde tezahür etmiş ve hilye sanatı ortaya çıkmıştır. Özellikle Osmanlı sanatkârları Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) fizikî özelliklerini anlatan rivayetleri Hilye-i Şerif’lerde bir görsel şölene dönüştürmüşlerdir. Müzehhipler tarafından bezenen hilyeleri yazmak bir hat sanatkârı için icazetname alma manasına geliyordu.   


“Hilye” kelimesi “güzel vasıflar, süs, güzel yüz, cevher, görünüş” gibi sözlük manalarını taşır. Tarihî seyir içinde Hazreti Peygamber’e (s.a.v.) mahsus olmak üzere Şemâil, Şemâil’ün-Nebi, Hilye-i Nebevi ve Hasâisü’n-Nebi gibi değişik ifadelerin yanı sıra Osmanlılar tarafından da Resul-i Ekrem Efendimiz’in (s.a.v.) vasıflarının anlatıldığı (manzum ve mensur) edebî eserler ve levhalar, “Hilye-i Saadet, Hilye-i Şerif veya Hilye“ olarak ifade edilmiştir.
           
İslam’ın zuhurundan Osmanlı’ya kadar geçen yedi asır içinde sadece mensur (düz yazı) olarak ve hadis kitaplarında zikredilen Hz. Peygamber’e (s.a.v.) ait vasıfların anlatımına, nakline henüz kendisi hayatta iken ehemmiyet verilmiştir. Bunun sebebi ise; İslâm inancında putlar ve putlaştırılma ihtimali olan insanların tasvir ve heykellerinin yasaklanmasıdır. Hıristiyanların Hz. İsa ve Hz. Meryem’le ilgili tasvir ve heykelleri, bunların önünde yaptıkları ibadetler göz önüne alındığında Müslümanların muhtemel şirke düşmelerinin önüne geçilmiştir.

Ancak, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) gelecek Müslüman nesillere fizikî vasıflarının anlatılması, hususiyetleriyle tahayyülünün sağlanması gerekli görüldüğünden ashab, meşru arayışlara yönelmiş ve hadis-i şerifler ışığında Hz. Peygamber’e (s.a.v.) ait vasıflar tespit edilmeye gayret edilmiştir.                       

Sahabinin kendi ilimleri ve anlayışları nispetinde yaptıkları çalışmalar ve tespitlerde çok ehemmiyetli müşterek noktalar olmakla birlikte, bazen nakilde bazen İslâm’ın zuhuruyla gelişmeye başlayan Arap alfabesinde o dönemlerde bulunmayan “hareke”ler sebebiyle, bazen Arap yazısının menşei olan Nabatî yazıdan doğan imla hatalarından ve en ehemmiyetlisi, günlük Arapça’da pek fazla kullanılmayan Hz. Peygamber’in hususiyetlerini ifade eden kelimelerin okunuş ve yazımlarındaki yanlış telakkiler, birçok rivayeti de beraberinde getirmiştir.
             
Bu rivayetler temelde benzer vasıfları taşımakla birlikte, ileride büyük hatalara sebep olabilir endişesini de doğurmuştu. Sahabiden naklen gelen rivayetler, ”Şifatü’n-Nebi” ve “Fezail” adında birçok hadis kitabında kayıt altına alınmıştı. Tirmizî, Kadı İyaz ve bazı muhakkik zatlar, bu hadis kitaplarının menşelerini de dikkate alarak tasnif etme gayreti içine girmişlerdi. Bu hususta en ehemmiyetli çalışma Tirmizî’ye aittir. Bu konu, Tirmizî tarafından “Şemail” adıyla bir ilim haline getirilmiş ve aynı adla bir de eser vermiştir. Söz konusu eser, daha sonra yazılan “şemail” ve “hilye”lere kaynak kabul edilmiştir. Tirmizî‘nin eserinin muhtelif tercüme ve şerhleri de yapılmıştır.


   
Peygamber sevgisi hilyelere taşındı

7. asırdan, 16. asra kadar yazılan bütün hilyeler ”mensur” (düz yazı) eserlerdir. İlk olarak 1598’de Hakanî Mehmed Bey tarafından (ö. 1606) İslam ve Türk edebiyatına aruz vezniyle yazılmış manzum hilye kazandırılmıştır. ”Hilye-i Hakanî” adlı bu eserde Hz. Peygamber’in vücut yapısı ve sıfatları akıcı manzum bir dille anlatılmıştır. Hakanî’nin bu eseri büyük revaç görmüş ve bu eserden sonra manzum, manzum–mensur hilyeler telif olunmuş, yaygınlaşmıştır. Osmanlı edebiyatı dışında gerek Arap ve gerekse Fars-İran edebiyatında hilye çeşitliliği yoktur. Osmanlılarda Peygamber sevgisi öyle bir muhabbet ufkuna varmıştır ki edebiyatlarında, musikilerinde, hüsn-ü hatta diğer Müslüman toplulukların hiç birinde görülmeyen şaheserler ortaya konmuştur. Bunlardan birisi de levha tarzındaki hilyelerdir.

Osmanlı toplumunda “hilye bulunan evin felaketten, musibetten mahfuz olacağına” ve gene “üzerinde hilye taşıyan bir kimsenin her türlü bela ve musibetten korunacağı”na dair yaygın bir inanç vardı. Saraydan konağa, konaktan sade ahaliye kadar da bu inanç yaygındı. Ayrıca Hz. Peygamber’den (s.a.v.)naklen Hz. Ali (r.a.) tarafından rivayet edilen "Hilyemi gören, beni görmüş gibidir. Beni gören insan bana muhabbetle bağlanırsa Allah, ona cehennemi haram kılar; o kişi kabir azabından emin olur, mahşer günü çıplak olarak haşredilmez” mealli hadis-i şerif ile bu mealdeki hadisler hilyeye talebi arttırmıştır.

Hilyelerde Hafız Osman tarzı

Hilye-i Şerif’i ilk olarak levha tarzında düşünen ve bugünkü klasik tarzını tertipleyen Hattat Hafız Osman’dır (ö.1658). Hafız Osman’dan sonra da levha tarzı hilyeler, Osmanlı hattatları tarafından aşk ve şevkle hüsn-ü hatla yazılmış, tezhiplenmiş ve 17. asırdan günümüze kadar emsalsiz numuneleriyle bizleri şereflendirmişlerdir. Hafız Osman’dan sonra şekil ve metinlerde bazı farklı tertipler yapılmışsa da “Hafız metni ve tertibi” klasik vasfını korumuştur.

İlk yazılı levha tarzı hilyeler hüsn-ü hat ile yazılıp tezhiplenerek ahşap levhalara yapıştırılırlardı. Bu levhaların da üst kısımları taçvari oyma kesilip ve sağ-sol yanlarına Mekke-Medine minyatürlerinin yapıldığına rastlanmıştır.
     
Klasik Hafız Osman hilye tertip ve metni hakkında bilgilere geçmeden birkaç hususu açıklamak faydalı olur. Şöyle ki; hilye, Osmanlı’da sadece Hz. Peygamber (s.a.v.) için yazılmamıştır. Osmanlı hattatları çeşitli hilyeler tertipleyerek Hz. Adem’den, Hz Muhammed’e kadar 28 peygamber, Aşere-i Mübeşşere, din ve tarikat büyükleri için de hilyeler yazmışlardır.

Hattat Hafız Osman tarafından tertip edilen hilye levha, 13 bölümden meydana gelmiştir.



1- Baş makam: Buraya Besmele veya euzu besmele, bazı hallerde de içinde Besmele bulunan Neml Suresi’nin 27-28-29-30. ayetleri yazılır.

2- Göbek: Hilye metninin büyük bir kısmı burada yer alır. Bu bölüm genel olarak daire tarzında tertip edilmiştir. Bazı hattatlar, bu bölümü bazen oval, bazen de dikdörtgen veya kare tarzında tasarlamıştır. Klasik tertibi daire tarzındadır.

3- Hilal: Eğer göbek daire tarzında tertip edilmişse, uçları baş makama doğru uzanan ve göbeğin üstünde hafifçe birleşen, genişliği orantılı kalınlıkta olan ve göbeği saran bir hilal bulunur.

4-5-6-7: Bu bölümler göbeğin sağ ve sol, alt ve üst kısımlarında yer alır. Umumiyetle dört halifenin isimleri yazılır. Bazı hilyelerde Hz. Peygamber’e (s.a.v.) ait dört isim yer alır. Bazılarında ise göbek etrafında daire sayıları arttırılarak, dört halifeye ilave olarak Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin, bazı hilyelerde ise Aşere-i Mübeşşere’nin isimleri yazılıdır.

8- Bu bölümde Hz. Peygamber’in (s.a.v.) övüldüğü ayet yazılır. Burada daha çok Enbiya Suresi’nin "Biz seni âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik” mealindeki 107. ayeti yazılır.

Bazı hilyelerde bu bölüme Kelime-i Tevhid veya “Hiç şüphesiz sen büyük bir ahlak üzerinesin“ (Kalem Suresi, 4) veya ”Muhammed’in Allah’ın resulu olduğuna Allah’ın şahadeti yeter” (Fetih Suresi, 28, 29) ayetlerinden biri de yazılmıştır.
     
9- Etek bölümü: Hilye metninin tamamlandığı ve bir duanın yer aldığı, ayrıca sona doğru hilyeyi yazan hattatın imzası (ismi) ve tarihin yazıldığı kısımdır. Eğer hilyenin göbeğine hilye metni sığmışsa bu bölüm olmayabilir.

10-11- Koltuk bölümleri: Bazı hallerde hattatın künyesi yazılırsa da umumiyetle buraları tezhip için kullanılır.

12- İç pervaz: Bu bölüm, hilyenin iç çerçevesidir ve müzehhip tarafından zencerek denilen motifle veya cetvel çekilerek hilyenin sınırları belirlenir.

13- Dış pervaz: Bu bölüm müzehhip tarafından bezeme gayesiyle kullanılır.
 
Göbek bölümünde yer alan hilalin içi bazı hallerde altın varakla sıvanır, eğer altın kullanılmazsa buraya göbek dışı ile ahenkli bezeme yapılır. Göbek bölümü ile ilgili ikinci husus Hz. Peygamber Efendimize (s.a.v.) atıfta bulunulmak için, ”Efendimiz’in bu âlemi nuruyla aydınlattığını” sembolize edebilmek için göbek, güneş; hilal ise onu saran ay olarak tasarlanmıştır. Hüsnü hat dışındaki bütün bölümlere müzehhibler tarafından bezeme yapılır.

Efendimiz’in (s.a.v.) şemaili

Hafız Osman’dan bu yana günümüze kadar devam eden klasik hilye tertiplerinde, hilye metni Arapça yazılı olduğundan, bugün de metinler Arapça yazılmaktadır. Bu metnin Türkçe tercümesi şöyledir:     

“Hazreti Ali, Resül-i Ekrem’i şöyle tavsif ederdi: Peygamber Efendimiz ne çok uzun ne de çok kısa idi. O kavminin orta boylusu idi. Saçları ne çok kıvırcık ne de dümdüz idi; hafifçe dalgalı idi. Yüzü hafif değirmi ve dolgunca idi, yüzünün rengi pembe beyaz, gözleri siyah, kirpikleri sık ve uzun, kemiklerinin eklem yerleriyle omuz başları irice idi.

Vücudu kılsız olup sadece göğsünden göbeğine doğru inen ince tüy şeridi vardı. El ve ayak parmakları kalınca idi. Yürürken meyilli ve engebeli yerde yürürcesine ayaklarını sürtmeden sertçe kaldırır ve adımlarını uzunca atardı. Bir kimseye baktığı zaman yalnızca başını çevirerek değil bütün vücudu ile o tarafa yönelirdi. Sırtında iki kürek kemiği arasında peygamberler zincirinin son halkası olduğunu gösteren nübüvvet mührü vardı.

İnsanların en cömerdi, en doğru sözlüsü, en yumuşak huylusu ve en arkadaş canlısı idi. Kendisini ilk defa görenler onun mehabeti karşısında sarsılırlar, fakat dostluk kurup sohbetinde bulunanlar onu çok severlerdi. Efendimiz’i övmek isteyen kimse, ‘Ben ondan önce ve sonra eşini ve benzerini görmedim’ derdi. Allah’ın salat ve selamı onun üzerine olsun!”


Bu metnin yer aldığı hilyeler bazen cebe sığması için üçe katlanır tarzda yazılır ve katlama yerleri bez veya deri yapıştırılmış murakkalar olarak da yapılırdı.


   
Hattatın icazatnamesi: Hilye

Bir hattat için en ehemmiyetli iki hadise vardır. Birincisi hilye, ikincisi ise Kur’an yazmak. Bunlar hattatlar için şereflenme mertebesidir. Birçok hattatımız icazetlerini hilye yazarak almışlardır. Yazdıkları hilyenin imza bölümünde kendi imzası yanında kendisine bu ustalık belgesini veren hattat veya hattatların da imzaları yer alır. Levha tarzında hilye tertibi ve yazılarak tezhiplenmesi sadece Osmanlılara has bir haslettir. Bu da Osmanlı dinî kültürünün çarpıcı gönül ve zevki selim yüceliğinin göstergesidir.


Bazı rivayetlere göre Hz. Muhammed’in (s.a.v.) şemaili

Ebu Hureyre’nin (r.a.) naklettiği rivayete göre Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) şemaili şöyle:

“Peygamber Efendimiz, orta boylu idi, fakat uzuna daha yakındı. Beyaz tenli idi. Sakal kılları siyahtı. Dişleri çok güzeldi. Gözlerinin kirpikleri sık ve uzundu. İki omuz arası genişti. Yanakları ne şişkin, ne de çöküktü. Ayağı bütünüyle yere basardı. Bütün vücuduyla öne döner ve bütün vücuduyla arkaya dönerdi. Ne O'ndan önce ve ne de O'ndan sonra güzellikte O'nun gibisini görmedim."

Sahabe-i Kiram'dan Câbir bin Semure (r.a.) Efendimiz’in (s.a.v.) fizikî hâlini şöyle rivayet etmiştir:
“Ben mehtaplı bir gecede Peygamber Aleyhisselam'ı gördüm. Üzerinde bir cüppe vardı. Resulullah’ın (s.a.v.) nurlu yüzü ile ayın yüzünden hangisinin daha güzel olduğunu tespit etmek maksadıyla önce Allah'ın Resulü’nün (s.a.v.) yüzüne baktım; daha sonra da aya baktım. VAllahi bana göre, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) o mübarek yüzleri aydan çok daha güzeldi.”

Sahabeden Berâ bin Azib (r.a.) Resulullah Efendimiz’i (s.a.v.) şöyle tarif etmiştir: “Peygamberimiz Efendimiz (s.a.v.) orta boylu idi. İki omuzlarının arası genişçe idi. Saçları, kulak yumuşağına kadar inerdi. Peygamber Aleyhisselam (s.a.v.) o kadar güzeldi ki, ben ondan daha güzel bir kimse görmedim.”

Osmanlı’da Hilye-i Şerif

İstanbul'da büyük zararlara yol açan yangınların artması üzerine Abdülhamid Han tarafından, bu yangınlara manevî bir önlem olarak Hicri 1304 yılında, hattat Ahmet Arif tarafından yazılmış bir Hilye-i Şerif, matbaada bastırılarak İstanbul'daki işyeri ve evlere dağıtılmıştır. Bu Hilye-i Şerif’te Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle tarif edilmiştir:

Reisü'l-Müctebi Muhammedü'l Mustafa hilkatçe ve ahlakça nev’i benî Âdem’in ekmeliydi. Bütün enbiya-i azim aleyhisselam tamm'ül aza ve güzel yüzlü olub, Habib-i Hüda onların en güzeli idi. Cismi paki güzel, bütün azası mütenasip idi. Endamı gayet metbui, alnı, göğsü ve iki omuzlarının arası genişdi. Boynu uzun ve mevzun ve gümüş gibi saf, omuzları ve pazuları ve baldırları iri ve kalın, bilekleri uzun, parmakları uzunca, elleri ve parmakları uzuncaydı..

Mübarek karnı göğsüyle beraber olup şişman değildi. Ve ayaklarının altı çukur olup düz değildi. Uzuna kırayeb orta boylu, iri kemikli, iri gövdeli, güçlü kuvvetliydi. Ne zayıf ne semiz belki ikisi ortası ve sıkı etliydi. Mübarek cildi ise ipekten yumuşaktı. Kemali itidal üzre büyük başlı, hilal kaşlı, çekme burunlu, az değirmi çehreli, subucehu yüzlü idi. Şişman yüzlü, yumru yanaklı değildi. İki kaşının arası açık ve fakat kaşları birbirine karib idi. Çatık kaşlı değildi. Ve iki kaşının arasında bir damar vardı.

Kirpikleri uzun, gözleri kara ve güzel ve büyücek idi. Gözlerinin akında az kırmızılık vardı. Levni ezher idi. Yani ne kireç gibi ak, ne de kara yağız, belki ikisi ortası ve gül gibi kırmızıya mail beyaz ve nurani ve berrak olup, mübarek yüzünde nur lemean ederdi. Dişleri inci gibi, abdar ve tabdar olup, söylerken ön dişlerinden nur saçılır ve gülerken fem’i saadeti, bir latif şimşek gibi ziyalar saçarak açılırdı. Saçları ne pek kıvırcık ne pek düz idi. Ve saçlarını uzattığı vakit, kulak memelerine kadar uzatırdı. Sakalı sık ve tam idi; uzun değildi. Ve bir tutamdan uzununu keserdi.

Âlemi bekaya rıhlet buyurduklarında, saçı sakalı henüz ağarmaya başlayıp, başında biraz ve sakalında yirmi kadar beyaz kıl vardı.  Cismi nazif, kokusu latif idi. Koku sürünsün, sürünmesin teni ve teri en güzel kokulardan âla kokardı. Bir kimse onunla musafaha etse, bütün gün onun rayihai tayyibesini duyardı. Mübarek eliyle bir çocuğun başını mesh etse rayihai tayyibesiyle ol çocuk, sair çocuklar arasında mâlum olurdu. Doğduğu vakit dahi pâk ve latifti. Ve sünnetli ve göbeği kesik olarak doğmuştu. Ve İnneke lealiyyü'l halikın azim. Hevası fevkalâde kavî idi.

Pek uzakdan işitir ve kimsenin göremeyeceği mesafeden görürdü. Ve hep hareketi mutedildi. Bir yere azimetinde, acele ve sağ ve sola meyl etmeyip kemali vakar ile doğru yolunda gider ve fakat sürat ve suhulet ile yürürdü. Şöyle ki; adeta yürür gibi görünür, lâkin yanında gidenler sürat ile yürüdükleri halde geri kalırlardı. Yüzünde nur ve melahat, sözünde selaset ve letafet, lisanında talakat ve fesahat, beyanında fevkalade belagat vardı. Beyhude söz söylemeyip, her kelamı hikmet ve nasihat idi. Herkesin aklı ve idrakine göre söz söylerdi. Güler yüzlü tatlı sözlüydü.  Kimseye fena söz söylemez ve kimseye kötü muamele etmez ve kimsenin sözünü kesmezdi. Mülayim ve mütevazıydı.

Haşin ve galiz değildi. Fakat mehîb ve vakur idi. Gülmesi dahi tebessümdü. O’nu ansızın gören kimseyi mehabet alırdı. Ve O’nunla ülfet ve müsahabet eyleyen kimse O’na canı gönülden âşık ve muhîb olurdu.  Ehl-i fazl'a derecelerine göre ihtiram eylerdi. Akrabasına dahi pek ziyade ikram eylerdi. Lakin onları kendilerinden efdal olanların üzerine takdim etmezdi. Ehli beytine ve Ashabına güzel muamele ettiği gibi diğer halka dâhi rıfk ve lütuf ile muamele ederdi. Hizmetkârlarını pek hoş tutardı.

Kendisi ne yer ve ne giyerse, onlara da onu yedirir ve onu giydirirdi. Sahiy ve kerim, şefik ve rahim ve halim idi.  Ahd ve vaadinde sabit ve kavlinde sadık idi. Hüsnü ahlakça ve akıl ve zekâvetçe bütün halka faik ve her türlü medh ve senaya layıkdı. Elhasıl sureti güzel, misli yaratılmamış bir vücud-u mesud ve mübarek idi. Allahümme salli aleyhi ve ala alihi ve sahbihi ecmain.





Kısası enbiyadan hulasa olunmuştur / Hukuku imtiyazı mahfuzdur / Matbuayı Osmaniyye’de tab olunmuştur / Harrerehu: El fekir, esseyyid, El Hac Ahmed Arif. 1304 Hicri Miladi 1883 Kaynaklar: 1: Tirmizi, Şemail ve Menakıb, h. 3638.  2: Nesai, 8/183. 3: Müslim, Fezail b. 9193. 4: Buhari, Libas: 7/57/58; Menâkıb: 4/164/1655, Edebu'lMüfret: 2/520, 659.


Muin Eriş - Moral Dünyası

Sükût etmek gibi alemde nadana cevab olmaz..

Çevrimdışı Ber-ceste

  • yazar
  • ****
  • İleti: 551
Ynt: Peygamber sevgisinin sanata yansıyan hâli: Hilye-i Şerif
« Yanıtla #1 : 09 Mayıs 2008, 11:48:04 »
Yukarıda da yazılı olduğu gibi hattatların Hilye-i Şerif yazması şereflenme mertebesi olarak kabul edilmiş ve bir çok hattat icazetini Hilye-i Şerif yazarak almış.

Hilye-i şerif tezhiplemek ehemmiyeti bakımından cesaret isteyen bir iş olmalı.
Sükût etmek gibi alemde nadana cevab olmaz..

Çevrimdışı maslak

  • araştırmacı
  • ***
  • İleti: 454
Ynt: Peygamber sevgisinin sanata yansıyan hâli: Hilye-i Şerif
« Yanıtla #2 : 08 Haziran 2008, 18:29:53 »
teşeekkür ederim kardeş güzel paylaşım.

Çevrimdışı cevher

  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 26
Ynt: Peygamber sevgisinin sanata yansıyan hâli: Hilye-i Şerif
« Yanıtla #3 : 08 Haziran 2008, 19:45:28 »
teşeekkür ederim kardeş güzel paylaşım.
hersey Allah icin olmali,
gül bile Allah icin solmali...

zaman_1453

  • Ziyaretçi
Hilye-i Şerif
« Yanıtla #4 : 03 Ekim 2008, 16:50:20 »
HİLYE-İ ŞERİF


Hilye-i Şerife ( Peygambere mahsus vasıf ) ve şemâil-i Muhammediyye’nin ( Peygamber Efendimize( s.a.v.) ait tabiat ve huyların ) târifi.
Resûl-i Ekrem ve Fahr-i Alem Muhammed Mustafa sallâllahü aleyhi ve sellem hazretleri, hilkatçe ve ahlâkça nev-i ben-î Adem’in ( insan cinsinin ) ekmeli en mükemmeli idi.
Hep Enbiyâ-i izâm ( bütün büyük Peygamberler ) aleyhimüsselâm hazeratı  tâmmü’l-a’za ( uzuvları tamam ) ve güzel yüzlü olup, Habib-i Hudâ ( Allah’ın sevgili Peygamberi ), onların en güzeli idi.
Mübarek cismi güzel, hep âzası mütenâsib, endamı gayet matbu ( boy ve bedeni çok uygun ) alnı ve göğsü ve iki omuzlarının arası ve avuçları geniş, boynu uzun ve mevzun ve gümüş gibi saf, omuzları ve bâzuları ve baldırları iri ve kalın, bilekleri uzun, parmakları uzunca, elleri parmakları kalınca idi. Ve mübarek karnı göğsüyle beraber olup şişman değil idi. Ve ayaklarının altı çukur olup düz değil idi. Uzuna karib ( yakın ) orta boylu, iri kemikli, iri gövdeli, güçlü kuvvetli idi. Ne zaîf ne semiz ( şişman ) belki ikisi ortası sıkı etli idi. Mübarek cildi ipekten yumuşaktı.
Kemâl-i îtidal üzere büyük başlı, hilâl kaşlı, çekme burunlu, az değirmi çehreli ve söbüce yüzlü idi. Şişman yüzlü ve yumru yanaklı değil idi.
Kirpikleri uzun, gözleri kara ve güzel büyücek ve iki kaşının arası açık, fakat kaşları karib ( yakın ) idi. Çatık kaşlı değil idi ve iki kaşının arasında bir damar var idi ki, vakt-i gazabda  ( öfkelendiği zaman ) kabarıp görünür idi.
O Nebiyyü’l- Mücteba, ezherü’l-levn idi ( Peygamberimiz (s.a.v.) renklerin en güzeli idi ), yâni ne kireç gibi ak, ne de karayağız, belki ikisi ortası ve gül gibi kırmızıya mâil ve beyaz nuranî ve berrak olup mübarek yüzünde nûr lemean ederdi ( parlardı ). Gözlerinin akında dahi az kırmızılık var idi. Dişleri, inci gibi âbdar ( lâtif ) ve tâbdar ( parlak ) olup söylerken ön dişlerinden nûr saçılır; gülerken fem-i saâdeti (mübarek ağızları), bir lâtif şimşek gibi ziyalar saçarak açılır idi.
Saçları ne pek kıvrık, ne de pek düz idi ve saçlarını uzattığı vakit kulaklarının memelerini geçer idi. Sakalı sık tâm idi. Uzun değil idi ve bir tutamdan ziyâdesini alırdı.
Alem-i bekaya rıhlet ( göç ) buyurduklarında ( vefatlarında ) saçı, sakalı henüz ağarmaya başlamayıp başında biraz ve sakalında yirmi kadar beyaz kıl var idi.
Cismi nazif (temiz), kokusu lâtif ( güzel ) idi. Koku sürünsün, sürünmesin, teni ve teri en güzel kokulardan âlâ kokardı. Bir kimse onunla musafaha ( el sıkışma ) etse bütün onun râyiha-i tayyibesini ( güzel ve hoş kokusunu ) duyardı ve mübarek eliyle bir çocuğun başını mesh etse râyiha-i tayyibesiyle o çocuk, sâir çocuklar arasında malûm olur idi.
Doğduğu vakit dahi nazif ve pâk idi ve sünnetli ve göbeği kesik doğmuş idi.
Havassı ( duyguları ) fevkal’ade kavî idi. Pek uzaktan işitir ve kimsenin göremeyeceği mesafeden görür idi.
Hep harekâtı mûtedil idi. Bir yere azîmetinde acele ve sağ ve sola meyletmeyip kemal-i vekar ile doğru yoluna gider ve fakat sür’at ve sühûlet ile (kolaylıkla ) yürürdü.
Şöyle ki: Adetâ yürür gibi görünür, lâkin yanında gidenler, sür’at ile yürüdükleri halde geri kalırlar idi.
Elhâsıl beyan olunduğu üzere en mükemmel ve vakuur idi. Beyhude söz söylemezdi. Gülmesi dahi tebessüm idi.
Güler yüzlü, tatlı sözlü idi. Kimseye fena söz söylemez ve kimseye bed muamele eylemez ve kimsenin sözünü kesmez, mülayim ve mütevâzı idi.
Haşin ve galîz değil idi. Fakat mehîb ( heybetli ) ve vakuur idi. Onu ansızın gören kimseyi mehâbet alırdı ve onunla ülfet ve müsâhabet eyliyen kimse, ona cân ü gönülden âşık ve muhib olurdu Ehl-i fadla ( iyi insanlara ) derecelerine göre ihtiram eylerdi. Akrabasına dahi pek ziyade ikram eylerdi.Lâkin onları kendilerinden efdal olanların üzerine takdim etmezdi.
Hizmetkârlarını pek hoş tutardı. Kendisi ne yer ve ne giyerse onlara dahi onu yedirir ve onu giydirirdi.
Sehî ( cömerd ) ve kerîm, şefîk ( şefkatli ) ve rahîm ( merhametli, lütufkâr ), şecî (cesur) ve halîm ( yumuşak huylu ) idi. Ahd ü va’dinde sâbit, kavlinde ( sözünde ) sâdık idi. Elhâsıl hüsn-i ahlâkca ve akl ü zekâvetce cümle nâsa fâik ve her türlü medh ü senâya lâyık idi.
Kitap okumamış, yazı yazmamış olduğu halde avam ve havassın ( halk ve alimlerin ) zâhiri ve Bâtınî umûrunda ( dış ve iç işlerinde ) vâki olan hüsn-i tedbir ve tasarrufunu bir adam düşünse, ol hazretin ne mertebe akl ü fehim ve zekası olduğunu anlar ve zulümat-ı cehil içinde kalmış kabâil-i Arab arasında büyüyüp ve cezîret’ül-Arab gibi bir hücre mahalde zuhur eyleyip de ümmi olduğu halde enfüs ve âfâkı ilim ve irfan nurlariyle münevver ettiğini bir akl-ı selîm sâhibi teemmül etse, bilâ tereddüd onun dâva-yı nübüvvetini cezmen tasdîk eyler.
Yemede, giymede kadr-i zarûret ile iktifa ve ziyadesinden ibâ eylerdi (sakınırdı). Bulduğunu yerdi, bulduğunu giyerdi ve tam doyuncaya ve karnı doluncaya kadar yemezdi. Üzerinde uyuduğu döşek, deriden mamûl olup içi dahi hurma lifi idi.
Az vakit içinde bunca fütuhata mazhar olmuş ve vâridat-ı İslâmiyye çoğalmış iken dünya malına asla iltifat eylemezdi ve ganâimden kendisine ait olan emvâlin ekserini müstahaklarına sadaka edip kendi teayyüşü için pek az şey alı koyardı. Bu cihetle bazan istikzara ( borç almaya ) mecbur olurdu.
Ehl-i Beytinin ekseriya yedikleri arpa ekmeği, yahut hurma idi ve dâr-ı ukbaya azimetinde en sevgili zevcesi olan Aişe radıyyalahü anhâ hazretlerinin hücresinde cüz’i arpadan başka yiyecek yok idi ve zırhı bir yahudî yedinde (elinde) merhun ( rehinde ) idi ki, iyâlinin nafakası için otuz sağ arpa ödünç alıp zırhını rehin etmişti.( Bir sağ, bin kırk dirhemdir. ) 
 
Hilye-i Şerif’i Yazan İlk Hattat ( Hafız Osman Efendi)
 
Hafız Osman Efendi bir gece rüyasında, Resûl-i Ekrem Efendimizi (s.a.v.) görmekle şereflenerek aldığı emir üzerine, ilk defa levha şeklinde Hilye-i Saâdet’i yazdı. Bu hilyelerde Resûl-i Ekrem Efendimizin (s.a.v. ) şemâil-i şeriflerini, mübarek yüzlerinin şekillerini, Hz. Ali’nin (r.a.) rivayetine göre tarif etti. Asırlarca elden ele, duvardan duvara dolaşan Hilye-i Saâdet levhaları, Cemâl-i Resûlullah’a âşık (s.a.v.) insanların yetişmesine vesile oldu. Onun (s.a.v.) mübarek şemâil-i şeriflerini geceleri rüyalarında, gündüzleri âşikâre gören bu mübarek insanlar Hattat Hafız Osman Efendiye binlerce duâlar gönderdiler.

Halife Hârun Reşid’e Sunulan Hediye

Rivâyete göre bir gün Halîfe Hârun Reşid’in huzuruna,dilenci kılıklı bir zât gelip şöyle der:
“Ey Melik! Sana öyle bir hediye getirdim ki; senden evvel gelen hiçbir melik onu görmüş değildir.O mücevherlere sahip olmak ister misin? Halife meraklanır ve; göster bakalım,” der.
Bunun üzerine adam, sarığının içinden, katlanmış bir kâğıt çıkarıp uzatır. Kağıtta Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’nin hilyesi (Onun sûret ve sîretini-vücut ve ruh yapısını anlatan bir yazı) vardır. Hârun Reşid kâğıttaki satırları okudukça ferahlar ve fakire bağış üzerine bağış yapar. Her cümlede ayrı bir ihsanda bulunur. En sonunda da sırtında ki musanna ‘ (çok güzel bir sanat eseri olarak dikilmiş) kaftanını çıkarıp omuzlarına koyar ve onu zengin bir kişi olarak yolcu eder.
Resûlullah (s.a.v.)’ın aşkına tutulmuş olan Halife, bütün gün elinde ki kâğıtta yer alan satırları tekrar okur ve ezberler. Geceleyin Fahr-i Kâinat Efendimiz onun rüyasına girer ve kendisine şöyle der:
“Ey Hârun! Hilyemi görüp sevindiğin ve onu sana getiren fakire sayısız ihsanlarda bulunduğun için, şimdi ben de şu haberi vererek seni sevindireceğim.Allah Teâlâ bana buyurdu ki:”
“Ya Muhammed (s.a.v.)! Hilyemi gören şâd (mesrur, gönlü ferah) olsun. Onu üzerinde taşıyan belâdan emîn olsun. Kıyamet gününde de cehennem ateşi ona haram olsun. O kişi ne bu dünyada, ne de ukbâda azap görmesin; dîdârımı (Cemâlimi )görmeye lâyık olsun.” (Amin!)

Kaynaklar:
•   Ahmed Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya ve Tevârih-i Hulefâ, cilt 1, shf. 252-255.
•   Fazilet Takvimi, “Halife Harun Reşid’e Sunulan Hediye”, 22 Mart 1999 tarihli takvim yaprağı.
•   İslam alimleri Ansiklopedisi, “Hattat Hafız Osman”, cilt. 16, shf. 359.
 
 

Çevrimdışı Ay Işığı

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1163
Ynt: Peygamber sevgisinin sanata yansıyan hâli: Hilye-i Şerif
« Yanıtla #5 : 17 Şubat 2010, 22:02:24 »
Harika, teşekkürler.

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6606
*~*~* TUĞRA *~*~*