Gönderen Konu: Genetiği değiştirilmiş gıdalar tüketiyoruz  (Okunma sayısı 33665 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı helps

  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 47
Et fiyatlarını ben artırdım. Neden mi?
« Yanıtla #30 : 29 Nisan 2010, 23:06:36 »

Birkaç aydır et fiyatları hızla artıyor. 1 Kğ et 30 lira sınırına dayandı. Hatta geçti bile. Peki yüzde yüze yaklaşan fiyat artışının nedeni ne? Artıştan kim yada kimler sorumlu?

 

Hayvan yetiştiricileri mi?

Et kesim haneleri mi?

Toptancılar mı?

Kasaplar mı?

Tarım Bakanı mı?

Bunlardan hiç biri sorumluluğu üstlenmediğine göre, geriye tek bir adres kalıyor…

İtiraf ediyorum. Et fiyatları benim yüzümden arttı. Yani ben artırdım. Bunu da sizinle birlikte başardık. Yani suç ortağımda sizlerisiniz.

 

Gelirleri aşırı derece artan biz tüketicilerin, öğle ve akşam yemeklerindeki düzenli et tüketmesi yetmezmiş gibi kahvaltıda da et tüketmeye karar vermesi, et fiyatlarında artışa neden olmuş.

 

Yani tüketicinin artan et talebi, doğal olarak serbest piyasa kurallarını devreye sokmuş ve et fiyatları tırmanmış. Bunda Tarım Bakan’ı Mehdi Eker’in ne kusuru olabilir ki?

 

İki yıl önceki pirinç krizinde de aynısı olmamış mıydı? Tüketiciler üç öğün pirinç yemeye hatta pirinçten hoşaf yapmaya kalmasından dolayı karşılanamayan talep, pirinç fiyatlarının tavan yapmasına neden olmamış mıydı?

 

Bu beklenmedik tüketici talebi yüzünden, bizleri düşünmekten iş yapamaz duruma düşmüş olan Tarım Bakanı, ithalata izin vererek, bu dayanılmaz ihtiyacımıza ivedi çözümler üretmemiş miydi?

 

Allah, Tarım Bakanı Mehdi Eker’i başımızdan eksik etmesin. O olmasaydı başımıza taş yağar ya da açlıktan kırılırdık.

 

Bu kara mizah üzerine, ne dersiniz artık mizahi yazılar mı yazsam?

 

* * *

 

- Kuş gribinde tavukları katliama tabi tutarak,

 

- Hz Âdem a.s.’den bu yana ektiğimiz tabiî tohumlarımızın ekim ve ticaretini yasaklayarak,

 

- Ekim, dikim, ithalat ve ihracatı yasak olan GDO’lu ürünleri denetlemeyip fiili durum oluşturan, bununla da yetinmeyerek geleceğimizi, her biri siyonist küresel çıkar gruplarına peşkeş çekici hukukî düzenlemelerle yasal statüye kavuşturan bir Bakan’ın;

Pirinç fiyatları artmış,

Et fiyatları tavan yapmış,
Tabiî tohumların nesli kesilmiş,

Ekmeğimiz yenilemez hâle gelmiş,

Ürüne katılan katkılar, etiketine tam ve eksiksiz yazılmamış,

Gıdalara alkol, domuz, kanserojen ve alerjen maddeler katılmış,

Hayvancılık yok olmuş,
Arıcılığımıza İsrailliler el atmış,

Dere tepe dağ taş demeden yabancılar, flora örneklerimizi toplamış umurunda  mı?

 

Bakan olduğunda, Türkiye’nin
21.500.000 ton (2005) olan buğday üretimi 17.782.000 tona (2009) düşmüş,

  9.500.000 ton (2005) olan arpa üretimi 5.923.000 tona (2009) düşmüş,

  2.240.000 ton (2005) olan pamuk üretimi 1.938.000 tona (2009) düşmüş,

  2.070.000 ton (2005) olan kuru soğan üretimi 2.035.411 tona (2009) düşmüş,

     520.000 ton (2005) olan kırmızı mercimek üretimi 111.502 tona (2009) düşmüş,

       26.000 ton (2005) olan susam üretimi 19.956 tona (2009) düşmüş, umurunda mı?

 

Umurunda olsaydı bir önlem alması gerekmez miydi?

Umurunda olsaydı, tohumun mülkiyetinin küresel vampirlere aktarılarak, bağımlılığa neden olan hibrit tohumları yaygınlaştırmak için, tabiî tohumların satış ve ekimini yasaklar mıydı?

Elbette yapmazdı. Ama bütün bunlar son beş yılda oldu. Üstelik gözlerimizin önünde olup bitti.

 

Kimimiz, ‘aman bizim iktidar yıpranmasın’ diye göz yumduk.

Kimimiz, ‘bu adam ‘Müslüman’ vardır bir bildiği’ diye sineye çektik.

Kimimiz, umurumuza bile almadık. Çünkü, yediğimiz önümüzde yemediğimiz arkamızdaydı.

Kimimiz, tarımda neymiş; ‘onu çarığı çamurlu, şalvarı yamalı adamların yaptığı iş’ diye küçümsedik.

Kimimiz, tarımda neymiş,  çünkü ‘bir kamyon buğday verip, bir bilgisayar alıyoruz’ PR numarasını maske yaptık.

 

Sonuç: Ürettiğimiz kendimize yetmez oldu.

 

Kimimiz, destekleme pirimi almak için gerçek dışı beyanda bulunduk.

Kimimiz, daha çok ürün masalına inanıp, daha çok kimyasal tarım ilacı ve gübre kullandık.

Kimimiz, tamahkârlık yapıp, kendi tohumumuzu ayırmak yerine ‘sertifikalı tohumluk’ masalıyla küresel tohumcuların ağına yem olduk.

Kimimiz, gerçek yiyecekleri bırakıp, torna tezgâhından çıkmışçasına sözde gıdaların cazibesine kapılarak, elmanın içindeki kurtçuklar kadar aklımızın olmadığını ispat ettik yedi düvele.

 

Sonunda Mehdi Eker’e emanet ettik ülkemiz tarımını. Ve layık olduğumuzu sundular bize.

 

Amerika Birleşik Devletleri ‘bizim şirket, sizin bürokratlara rüşvet vermiş, bu yüzden ona ceza verdim’ diye ilan ediyor.

Bizim savcı ise elindeki belgeyi yok sayıyor.

Tarım Bakanı, elindeki rüşvetin belgesini 3 yıldır görmemeye duymamaya devam ediyor.

Anayasa değiştirme bahanesiyle, 10 gündür birbirlerine aklı zorlayıcı hakaretleri, küfürleri gözlerinin içine bakarak söyleyen siyasetçilerin, el birliği ile yönettiği bu ülkede, etin fiyatı iki katına çıkmış kimin umurunda…

 

Biz buna layığız... Kimse zulmetmiyor bize…

 

Etin fiyatı bu yüzden yüksek…

Yani etin fiyatını biz yükselttik…

Bekleyip bekleyip “ne yapıp edip etin fiyatını düşürün” diyen Başbakanımız, bu yüzden ikna edici değil.

 

Gelen bilgiler doğru ise; bazı çevreler canlı cansız et dolu gemileri limanlara yaklaştırmış bile.

Etin fiyatı bu kadar yükselmişken; menşei şaibeli, hastalıklı, yaşlı, niteliksiz, antibiyotik deposuna çevrilmiş hayvan etlerini “sözde helâl” etiketleri ile bize sunarlarsa şaşıracak değiliz.

 

Bu durumun müsebbibinin biz tüketiciler olduğunun farkında olan bazı medya kuruluşlarının “ithal ederiz sözü bile yetti” manşetleri atarak, ne kadar basiretli olduklarını bir kez daha gösterdiler.

 

Yağ, et, süt vs işleri yapmakla ünlü, iktidar milletvekilinin biri ise fırsatı yine kaçırmayarak patlatmış indirimi(!)

 

Sahi, daha ne kadar yiyeceğiz bu bayat numaraları?

 

* * *

 

Köyüne okul, elektrik, su götürmeyip çaresiz bırakmışsınız…

Köyde kalanına, sağa dönünce ordun, sola dönünce teröristin bağırmış…

Sonra yaklaşık 30 yıldır çoğu köyü kente taşıyıp, şehirlerin varoşlarına hapsederek meraları bomboş bırakmış…

Kalanların ise dağına taşına, ordu ve teröristiyle elbirliği etmişçesine mayın döşemiş…

Geri dönmek isteyene 3-5 inek, 40-50 koyun vermek şöyle dursun, zararını bile karşılamamışsın…

Bunun için acil eylem planın da, geleceğe dönük projen de olmamış…

 

Sütünün hak ettiği fiyatı almasını sağlayıcı tedbir almak bir yana, sokaklara dökmelerine ve sonunda ineklerini kesime göndermelerine göz yummuşsun…

 

Süt fiyatları, hani biri yabancı diğer ikisi de ‘dindar’ üç büyük dev gıda ve sütçülerinin, süt müstahsiline ‘bu fiyattan daha fazla vermem’ diye, ikide bir dayattıkları düşük süt fiyatları vardı ya; oda mutlaka hem tüketici hem de müstahsilin iyiliği içindir de mutlaka biz bilememişizdir.

 

* * *

 

Sayın Başbakan!

Kırmadık yumurta bırakmayanları daha ne kadar koltukta tutacaksınız?

 

Gerçeği haykıranları daha ne kadar muhalif olarak görmeye devam edilmesine göz yumacaksınız?

 

Her gün yakındığınız yıkılası bürokratik düzenin, önünüze koyduğu verilere güvenmeye daha ne kadar devam edeceksiniz?

 

Bu ülkenin tarım politikasını, tarım bürokrasisini, gıda sorununu, gıda güvenliğini, tohum sorununu, hibrit ve GDO afetini, nano gıda belâsını, tarım kimyasalları musibetini, yok edilen florayı, katledilen bal arılarını ne zaman öncelikli gündem yapacaksınız?

 

Ne zaman dinleyeceksiniz ülkenin bu sorunları için kafa patlatanları?

 

Sahi Tarım ve Sağlık Bakanlarının kara deliklerini daha ne kadar kapatacaksınız?

 

Sahi Sayın Başbakanım ne kadar?

 

 

* * *

 

Zamanın birinde bir şehirde bir halktan biri öldüğünde çan bir kez çalınırmış. Devlet görevlilerinden biri öldüğünde iki, zenginlerden biri öldüğünde üç kez kral öçlüğünde ise üç kez çalınırmış.

 

Bir gün bir kişi haksız yere cezalandırılmış. Bu kişinin masum olduğunu ve verilen cezanın haksız olduğunu herkes biliyor ama hiç ses çıkarmıyormuş.

 

Cezanın infaz edilmesinden bir gün sonra bir çan çalmış. Herkes ‘garibanın biri öldü’ demiş. Fakat can ikinci kez çalınca ‘devlet erkânından biri öldü’ demişler. Ama çan üçüncü kez çalmış. Bu kez de ‘zenginin biri ölmüş’ demişler. Çan dördüncü kez çalınca ‘işte kralımız öldü demiler’ ama çan bu beşinci kez çalmış.

 

Herkes ‘hayırdır çan hiç beş kez çalmazdı’ diye sokağa fırlamış. Bakmışlar ki çanı beş kez çalan kişi dün ceza verilen adam. ‘Kralda ölmediğine göre ne oldu da beş kez çaldın?’ demişler.

 

Adam “-Çünkü bu kez adalet öldü” demiş. Evet, adaletin öldüğü yerde etin fiyatı artsa ne olur?

 

GDO’yu yasakladık diyerek reklâm edilmemiş miydi? Tarım Bakanlığı bugünkü Resmi Gazete yayınlanan yönetmelik değişikliğiyle tümüyle gerçeğin ve adaletin öldüğünü bir kez daha ispat etti hükümetimiz.

 

İşte yeni cinayet: “İnsan ve hayvan tedavisinde kullanılan antibiyotiklere karşı direnç genleri içeren GDO ve ürünlerinin ithalatı ve piyasaya sunulması yasaktır" hükmü, yürürlükten kaldırılmıştır.


Kemal Özer
timeturk
Fani dünyada kendini hiç edersen, hep olursun.

-Hz. Mevlana-

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Tohum bankası fikri şeytani bir plan
« Yanıtla #31 : 18 Mayıs 2010, 10:53:51 »
Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar yani GDI ile ilgili yaptığı açıklamalar ile gündeme gelen Willİam Engdahl dün verdiği bir konferansta önemli açıklamalar yaptı.

Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi’nin davetlisi olarak Türkiye ye gelen Willam Engdahl, "nasıl insan kalırız" adlı programda konuştu.

Programın açılış konuşmasını yapan Gıda Hareketi Başkanı Kemal Özer in “ekolojik dünya ekonomik dünya arasında bir savaş yaşanıyor. Bu savaşta kazananların sayısı bir elin parmağını geçmezken kaybedenlerin sayısı milyarlarca insan ve tabii düzendir” dedi.

Yıllarca kullanılan kimyasal tarım ilaçları nedeniyle toprakların zarar gördüğünü belirten Eıllıam Engdal, toprağın kendini toplamasının uzun zaman alacağını belirtti.

Engdal ayrıca tohum bankası fikrinin şeytanı bir plan olduğunu, kutuplardaki tohum bankasının kırlı bir tezgâhın parçası olduğunu söyledi. Engdal, "bu yerler neden bir askeri üs gibi korunuyor?”, "Bankalarının atom bombasına bile dayanıklı hale getirilmesinin sebebi nedir?" diye sordu. Engdal, bu bölgelerin Bill Gates vakfı ve Monsanto tarafından korunduğunu söyledi.

Engdal, dünyaya GDO’lu gıda ve ilaç ihraç eden Monsanto’nun, kendi çalışanlarına GDO’lu ürün yedirmediğini söyledi. Türkiye’deki et ithaline de değinen Engdal, "Türkiye ben Amerika’dan et ithal etmek istemiyorum derse Amerika Türkiye’yi Dünya Ticaret Örgütü’ne şikâyet eder ki Dünya Ticaret Örgütü artık tümüyle Amerika’nın çıkarlarını koruyan bir örgüttür" dedi.

Engdal, GDOlu ürünlerin güvenli olduğuna dair yapılan araştırmalarında gerçeği yansıtmadığını ifade etti. Bu testlerin Monsanto, Rockfeller, Dupont gibi şirketler tarafından yapıldığını kaydeden Engdal "bu karteller testlerin sonuçlarını istedikleri gibi değiştiriyorlar" dedi.

iylikgüzellik
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
İthal mısır hayırlı olsun!!!
« Yanıtla #32 : 22 Haziran 2010, 22:10:55 »

Tarım bakanlığı gerçek yüzünü gösterdi ve GDO Yönetmeliği kapsamında kurulan Bilimsel Komite’nin ilk icraatı, Avrupa Birliği (AB) listesinde yer alan GDO’lu (genetiği değiştirilmiş) soya ve mısırların ithaline izin vermek oldu.
   
Komite GDO’lu mısırların ithali için yapılan 17 başvurunun 16’sını kabul etti. Buna göre mısırlar, “taze, konserve, un, irmik” dışında gıda amaçlı tüketilebilecek ve hayvan yemi olarak kullanılabilecek.

T25’e izin çıkmadı

GDO Yönetmeliği kapsamında kurulan ve ağırlıklı olarak Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’na bağlı kurumlardan, üniversiteler, TÜBİTAK ve araştırma enstitülerinde görevli konuyla ilgili uzman veya öğretim üyelerinden oluşturulan Bilimsel Komite ilk başvuruları değerlendirdi.

İthalatçı firmaların soya ve mısır için yaptığı başvurulara olumlu yanıt veren komite, GDO’lu mısır ithalatı için yapılan 17 başvurunun sadece biri olan, T25 kodlu mısır çeşidini, “sağlık ve çevre açısından risk oluşturabileceği” gerekçesiyle reddetti.

İzinli 16 çeşit mısır
Bitki ve böcek öldürücülere karşı direnç gösteren ve Türkiye’de de kullanımına için izin verilen GDO’lu mısır çeşitleri şöyle:

DAS59122, DAS1507 x NK603 kodlu melez mısır çeşidi, MON89034, MON88017, 59122 x NK603 kodlu melez mısır çeşidi, MIR604, Bt11, DAS1507, MON810, MON863, NK603, NK603 x MON810 isimli mısır tohumlarının taze, konserve, un, irmik ve mamulleri gibi doğrudan tüketim dışında yem ve gıda olarak kullanıldığında bir risk oluşturmayacağı kanısına varıldı.

MON863 x MON810 (melez mısır çeşidi), MON863 x NK603 (melez mısır çeşidi), MON863 x MON 810 x NK603 (melez mısır çeşidi) mısır tohumları sadece yem olarak kullanılabilecekler.

Hürriyet
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
GDO cenneti Türkiye!
« Yanıtla #33 : 01 Temmuz 2010, 23:24:45 »

 
Tarım Bakanlığı, çok tartışılan GDO yönetmeliğinde birkez daha değişiklik yaptı. GDO’lu mısır ve soya resmi izinle Türkiye'de...!

Türkiye 2009 Ekim’inde yayınlanan yönetmelikten sonra “Var mı yok mu” diye tartışılan GDO’lu ürünlere resmi olarak kapılarını açtı. Genetiği değiştirilmiş 16 çeşit mısır ve üç çeşit soyanın gıda ve yem amaçlı kullanılabileceğine karar verildi.

Genetiği değiştirilmiş organizmalar (GDO) için uygunluk denetimi yapan bilimsel komite, iki önemli karar aldı. İlk kararla, bir ürünün GDO’lu sayılabilmesi için öngörülen eşik değer belirlendi. Eşik değer, Avrupa Birliği’nin kabul ettiği binde 9 oldu.

Eşik değeri aşan oranda GDO içeren ürünlerde bu durum etikette belirtilecek. Binde 9′un altında GDO içeren ürünlerde ise etiketleme zorunluluğu yok. Komite, aynı kararda, genetiği değiştirilmiş üç çeşit soyanın gıda ve yem amaçlı kullanımında risk olmadığına hükmetti.

Bilimsel komitenin diğer kararı ise 17 çeşit genetiği değiştirilmiş mısırla ilgili sonuçları içeriyor. Komite, genetik olarak değiştirilmiş T25 kodlu mısır için uygunluk vermedi.

Ancak diğer 16 mısır çeşidinin 12’si yem ve gıda, dördü ise sadece yem amaçlı kullanılabilecek. Kararı Tarım ve Köyişleri Bakanlığı da onayladı.

Karar, bazı tartışmalara da yol açacak gibi görünüyor. Uzmanlar, komitenin yeterli ve gerekli incelemeyi yapmadığını öne sürüyor ve Avrupa Birliği’nin onay verdiği genetiği değiştirilmiş türlere otomatik bir onay verildiğini savunuyor.

Karardaki bir ayrıntıya da dikkat çekiliyor. Bilimsel komite, onay verdiği genetiği değiştirilmiş mısır türlerinin konserve, un, irmik ve mamulleri gibi doğrudan tüketim dışında kullanılmasını risksiz buldu. Uzmanlar, bu ürünlerde kullanımın ne tür riskler içerdiğinin açıklanması gerektiğini vurguluyor. (EurActiv)

iyilikgüzellik
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Trakya’da üretilen kavunlar GDO’lu
« Yanıtla #34 : 18 Eylül 2010, 00:26:50 »

“Trakya’da üretilen bütün kavunlar böyle artık; genetiğiyle oynanmamışı yok. Hadi bir şey daha diyeyim: Bu Kırkağaç kavunlarının neredeyse tamamı genetiğiyle oynanmış.”
 


Neleri yiyebiliriz sorusunu geçeli çok oldu. Neleri yemiyoruz ki? Son 15 yılda gıda teknolojisindeki gelişmeler bu soruyu tekrar gündeme getirdi. Genetiği değiştirilmiş gıdaları yiyebilir miyiz? Atalarımız, doğada karşılaştıkları ürünlerin hangilerini yiyebileceklerini hayvanlara bakarak öğrenmişti; onlar zehirlenmiyorsa, yenebilirdi. GDO’lu ürünleri yiyen kimi hayvanlarda hiç de hoş olmayan alametler görülebiliyor.

Peki, biz ne yapmalıyız? Net bir cevap veremiyoruz şu anda, ama ne olduğunu bilmediğimiz birçok gıda da hayatımıza ve midemize girmiş durumda. Tabii, cüzdanlara giren paranın büyüklüğü de tartışmayı kızıştıran ve çetrefilleştiren önemli bir unsur.

İki sene önce NTV haber merkezinden muhabir arkadaşlar, bir dizi haber için gittikleri Trakya’dan dönmüşlerdi ve kavun partisi veriyorlardı. Trakya çiftçilerinden aldıkları kavunları dilimleyip bütün haber merkezine ikram ettiler. Bana da bir dilim düştü; şeker gibiydi. Bir dilim daha almak için kuyruğa girdim. Yediğim ikinci ve üçüncü dilimler de tatlı mı tatlıydı. Şehirde, nasıl yetiştirildiğini bilmediğimiz, lezzet istikrarı olmayan kavunlardan sonra, doğrudan çiftçiden alınmış bu doğal lezzet güllelerini takdir ettim: “Vay be, hepsi de çok iyi çıktı kavunların!” Trakya’dan gelen arkadaşlardan biri durumu açıkladı: “Çünkü genetiğiyle oynanmış kavun bunlar.”

Genetiğiyle oynanmış gıdaların, bütün dünyada yıllardır –kimi zaman hırçın–tartışmalara konu olduğunu, Türkiye’de ise hiç de öyle büyük ve ciddi tartışmalar olmadan atı alanın Üsküdar’ı geçtiğini de biliyordum, ama yine de bu kadarını tahmin etmiyordum. Arkadaşım beni daha da hayrete düşürecek bilgiler vermeyi sürdürdü: “Trakya’da üretilen bütün kavunlar böyle artık; genetiğiyle oynanmamışı yok. Hadi bir şey daha diyeyim: Bu Kırkağaç kavunlarının neredeyse tamamı genetiğiyle oynanmış.”

Birkaç gün sonra bindiğim bir taksinin şoförü de Çanakkale-Biga’lıydı ve o da başka bir bilgi verdi: “Yok, kalmadı o eski ‘Çanakkale’nin domatesi’; hepsi genetiğiyle oynanmış.” Domates, ilgilendiğimiz konu bakımından önemli; hatta bir başlangıç noktası.

FlavrSavr, 1994’te Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi’nin (FDA) izniyle üretilen ilk genetiği değiştirilmiş domatesin ticari adı. FlavrSavr, domatesin raf ömrünü uzatmak ve taşınmasını kolaylaştırmak için üretilmişti. Tam olgunlaşmadan, daha yeşil haldeyken toplanan domates, nakil sırasında sandıklarda, karanlık odalarda olgunlaşıyordu. Bu yarım yamalak olgunlaşma nedeniyle de içi ham bir ürün ortaya çıkıyordu.

Bu duruma çözüm olarak da etilen gazıyla domatesin kabuğu kızartılıyordu; ama kabuk kızarsa da domatesin içi ham kalıyor, yani doğal yapısındaki besin içeriğine sahip olamıyordu. Üretici şirket Calgene, FlavrSavr’ı işte bu duruma çözüm bulmak amacıyla üretti.

Ama sonuç arzu ettikleri gibi olmadı. Nakil sırasında bu sefer de ezilmeler oldu. Fakat domateslerin ezilmesinden daha vahim şeylere de neden oldu genetiği değiştirilmiş bu domatesler; deneyler gösterdi ki bunları yiyen farelerin mideleri delinmişti. Firma bu sonuçlardan sonra ürünü piyasadan çekti.

Gülbün Akbaba/ ntvmsnbc
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Aaah ah, nerede o eski mısırlar
« Yanıtla #35 : 19 Eylül 2010, 23:38:50 »
 
Yarın öbürgün mısır ve diğer GDO'lu ürünlerin zararları ortaya çıktığında bunun hesabını kim verebilecek? Yitirilen değerler, doğanın dengesi, sağlığımız geri gelebilecek mi?

Bundan birkaç yıl önce yiyebildiğimiz yerli, şekilsiz ama lezzetli mısırlar, yerlerini 'kısır' tohumlardan elde edilmiş, taneleri inci gibi dizili ama lezzetsiz mısırlara bıraktı. Yerli mısırların lezzetini özlemek bir yana, GDO'lu mısırların istilası altında nasıl sağlıklı bir yaşam süreceğimiz de merak konusu

Geçende fotoğraf editörü arkadaşım Tijen, "Alıştığım mısır tadını o kadar özledim ki! Yediğim mısırların hiçbirinde o tadı bulamıyorum," diye yakınıyordu. Ben de aynı dertten muztaribim. Bu nedenle de bir süredir mısır yemekten vazgeçtim. Çünkü hiç değilse böylelikle yakın zamanlara dek alışageldiğim o lezzetli mısırların tadını damak hafızamda koruyabiliyorum. Eğer birkaç kez daha piyasada satılan mısırlardan yiyecek olsam, modern kısır tohumlardan üretilmiş daha pek çok sebze ve meyvede olduğu gibi, eskisi, damak belleğimden tümüyle silinip gidecek.

Ama hayır! Eski mısırların izini sürmeyi bırakmadım. Nerede bir mısırcıyla karşılaşsam, kazanı açtırıp bakıyorum. Eğer mısırlar son derece muntazam sıralar halinde, boncuk gibi, albenili tanelerden oluşuyorsa, boynumu büküp, yoluma devam ediyorum. Çünkü bunlar kısır tohumlardan üretilen yabancı kökenli mısırlar. Yerli, lezzetli mısırlarımızın taneleri böyle muntazam olmazdı. Koçanın uç kısmındaki taneler henüz tam gelişmemişken, sapa doğru olanlar olgunluktan patlamaya başlarlardı. Sıralar da düzenli değildi; koçanların albenisi yoktu.

Ne var ki onlar lezzetliydi. İşte o mısırların hasretini çekiyorum. Belki haşlanmış ya da közlenmiş mısır yemiyorum ama hepimizin olduğu gibi, mısır, benim de hayatımın ayrılmaz bir parçası. Gündelik yaşamımızda artık mısır değmemiş hemen hiçbir ürün yok. Hatta yediğimiz tavuk ve kırmızı etlerde bile mısır var; çünkü mısır en iyi hayvan yemi sayılıyor. Dolayısıyla içtiğimiz süt de mısır yiyen besi hayvanlarından sağılıyor.

Meşrubat ve hazır pudinglere altın sarısı ya da açık kahverengi tonları veren gıda boyası mısırdan elde ediliyor. Konservelerin içindeki koruyucu sıvıda mısır var. Mısırdan üretilen mısırözü yağı sadece doğrudan mutfakta kullanılmakla kalmıyor, margarinlerin de önemli öğesi. Mısır yağı sabunlarda, mayonez ve salata sosları gibi hazır ürünlerde değerlendiriliyor. Tat artırıcı glütomat da mısır proteininden yapılıyor, böcek ilaçlarında da mısır var.

BEBEK MAMALARI BİLE MISIRLI

Gelelim mısır şurubuna; şeker şurubuna göre çok daha ucuz, daha az tatlı bu şurup bonbon şekerlerinin, ketçap ve hazır dondurmaların ana malzemesi. Meşrubatta, birçok bira çeşidinde, cin ve votkada mısır var. Bebek mamaları bile mısırsız olamıyor. Reçellere, sirke ve mayalara, kabartma tozlarına, akışkanlık sağlaması için sofra tuzuna, pudra şekerine, suda çözülen kahvelere, süttozu ve toz patatese de mısır damgasını vuruyor.

Mısır nişastası baş ağrısı haplarından diş macununa, kozmetik ürünlerinden çamaşır tozuna, köpek mamasından kibrite kadar giriyor. Kurutulduktan sonra doğru biçimde saklandığında, mısır, en dayanıklı gıda ürünlerinin başında geliyor. Bir arkeolojik kazıda bin yıllık mısır taneleri bulunmuş. Tesadüfen oradan geçen bir eşek bu tarihi mısırları afiyetle yemiş.

Dolayısıyla bin yıllık bir sürecin bile mısırların tadını bozmadığı kanıtlanmış. Mısır, Orta ve Güney Amerika'da en az 10 bin yıldır yetişen bir bitki olduğu halde, Avrupa'ya çok sonraları gelmiş. Kristof Kolomb 4 Kasım 1492'de bugünkü Küba kıyılarına ayak bastığında, onu karşılayan yerli halk kendilerince kutsal sayılan tütün ve yerli dilinde 'mais' denen bir bitkiyi ona armağan etmişlerdi. Bu iki bitki bu sayede Avrupa'ya ulaştı, oradan da dünyanın dört bir yanına dağıldı. Kolomb, 5 Kasım 1492'de geminin seyir defterine şu notu düşmüştü: "Burada geniş tarım alanları var. 'Mahiz' dedikleri bir tür tahıl ekiyorlar.

Bunu kızartıp ya da kurutarak yiyorlar. Hoş bir tadı var. Ayrıca öğütüp ununu da kullanıyorlar." Amerika yerlileri türlerin çeşitliliği ilkesine büyük önem veriyor, melezleşmenin önüne geçmek gerektiğini biliyorlardı. Derken 1893 yılında Şikago'daki Dünya Fuarı'nda üstün özellikleri olan bir mısır cinsi büyük ödül kazandı. 'Reid's Yellow Dent' adlı bu mısır kısa sürede bütün Amerika kıtasını fethetti. O günlerde pek farkına varılmadı ama çağımızın büyük bir sorununu başlatan ilk tarım ürünü bu mısır oldu.

GELENEKSEL ÇİFTLİKLER YOK OLUYOR

Reid's Yellow Dent o denli iyi bir mısır cinsiydi ki, öteki mısırların pabucunu dama attırdı ve bunlar ekilmemeye başlandı. Dolayısıyla o türler dünyamızdan yok olup gittiler. Kızılderililerin tek tek türlerin yozlaşmamalarına büyük özen gösterdikleri, Amerikalı çiftçilerin de ıslah ederek korudukları binlerce mısır cinsi tarih sahnesinden silindi. 1922 yılında ilk ticari olarak değerlendirilebilecek hibrid, yani kısırlaştırılmış mısır piyasaya çıktı. 1950'den itibaren de o zamana dek hayal bile edilemeyecek miktarlarda ürün veren kısır tohumlar pazara egemen olmaya başladı. Bugün bütün dünyada 500 milyon ton mısır üretiliyor.

Bunun yarısına yakını Amerika'da yetiştiriliyor. 1930'larda önce ABD'de, hemen ardından Kanada'da modern tarım makineleri ortaya çıktığında, bunların çiftçilerin işini kolaylaştıracağı düşünülüyordu. Bugün mısır tarımı sadece makinelerle yapılıyor. Makineli tarımı yapılan birçok üründe olduğu gibi, bu yolla ürün miktarı artırılırken iş yerleri hızla kayboluyor. Geçen yüzyılın başlarında Kuzey Amerika'da toplumun yüzde 90'ından fazlası kırsal kesimde yaşarken bugün halkın yüzde 97'si kentlerde yaşıyor.

ABD halkının sadece yüzde 3'ü tüm toplumu besliyor. Büyük miktarlarda gübre ve ilaçlama gerektiren kısır tohumlarla yapılan makineli tarım ancak çok güçlü sermayeye sahip şirketlerin altından kalkabilecekleri bir iş. Dolayısıyla geleneksel çiftlikler hızla yok oluyor. Kısır tohumlar ancak bir kez kullanılabildiği, ertesi yıl bunlardan alınacak tohumlar ürün vermeyeceği için, her yıl dev tohum fabrikalarına büyük paralar ödenmesi gerekiyor.

Ne yazık ki geleneksel toplumların çok çabuk modern tarım yöntemlerine geçmelerinin sadece zenginlerin işine yaradığı, küçük çiftçileri ortadan kaldırdığı bir kez daha iş işten geçtikten sonra anlaşıldı. İşsiz kalan köylüler için büyük şehirlere göçmekten başka çare kalmadı. Kızılderililer mısır tohumlarının çeşitliliğini korumayı her şeyin üstünde tutuyorlardı. Günümüzün modern mısır üreticileri ise daha kolay ekildiği, toplandığı ve satıldığı gerekçesiyle tek tip mısırı savunuyorlar.

Ancak doğa için tek tip ürün daima felaketler getiriyor. Doğanın gücü çeşitliliğinde ve farklılıklarda. Oysa 1970'lerde 10 bin yıllık kültür bitkileriyle tarımına teknolojik bir yenilik getirildi. Bitkilerin genlerine bakteri, farklı bitki ya da hayvan genleri katılarak onların böceklere, kuraklığa, taşınmaya daha dayanıklı hale gelmeleri sağlandı.

Ancak genleri değiştirilmiş organizmalar, kısaca GDO'ların insanlara ve çevreye ne gibi felaketler getireceği henüz yeterince ortaya çıkmadan, 2008 yılında dünyada 125 milyon hektar alanda genleri değiştirilmiş bitkiler yetiştirilmeye başlanmıştı bile. Bizde de GDO Yönetmeliği kapsamında 2010 yılında kurulan Bilimsel Komite'nin ilk icraatı 17 GDO'lu mısır cinsinin 16'sına ithalat izni vermek oldu. Bizde ithal izni çıkan MON 810 adlı mısır çeşidinin Almanya'ya sokulması yasak. Meksika'da da GDO'lu tüm mısır çeşitlerinin kullanımı 1998'den bu yana yasaklanmış durumda. AB ülkeleri içinde Yunanistan ve Polonya da MON 810 cinsi mısır ithalatını engellemeye devam ediyor.

Doğrusu bundan birkaç yıl öncesinin mısırlarındaki o olağanüstü lezzeti özlemek bir yana, GDO'lu mısırların istilası altında nasıl sağlıklı bir yaşam süreceğimi, çocuklarımın ve torunumun geleceğini nasıl güvence altında tutabileceğimi bilmiyorum. Yarın öbürgün mısır ve diğer GDO'lu ürünlerin zararları ortaya çıktığında bunun hesabını kim verebilecek? Yitirilen değerler, doğanın dengesi, sağlığımız geri gelebilecek mi? Ben hiç umutlu değilim!.

Kaynak: Pazar Sabah Ahmet Örs
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı racül

  • Moderatör
  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1265
Ynt: Genetiği değiştirilmiş gıdalar tüketiyoruz
« Yanıtla #36 : 20 Eylül 2010, 02:55:03 »
Iktidar partisi GDO'lu ürünlere izin verdi. Hatta ürünlerimiz GDO'suzdur diye ürünün üzerinde bir aciklama yaziliysa, bunu da haksiz rekabet saydi.
Iktidara yakin ilim filim ve bilim adamlari vs.'lerden de bu uygulamayi savunanlar oldu.
Onun icin, su firma dindardir, bu adam GDO'lu ürünlere bulasmamistir gibi bir hüsni niyetle, kendimizi kandirmayalim.
Fabrikasyon gida maddelerinden olabildigince kacinmaya calisiyorum.
Almanyada bildigim kadariyla GDO'lu ürün kullanimi oldukca sinirli. Ama Türkiye'de iktidara yakin bazi firmalar, uygun fiyata "okyanus ötesi"nden mal bulup burada satma hirsiyla, bu konuda hic bir düzenleme yapilmamasini sagladilar gibi.
Türkiye'deki kardeslerimizin Mevla yardimcilari olsun..
Es ist keine Schande hinzufallen, aber es ist eine Schande einfach liegen zu bleiben.
                                                Theodor Heuss
                             ehemaliger Bundespräsident

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
GDO’lu somon alır mısınız?
« Yanıtla #37 : 28 Eylül 2010, 00:43:33 »

Alıntı
Türkiye'deki kardeslerimizin Mevla yardimcilari olsun..


Amin

------------------------------------------------------------------------------

GDO’lu somon alır mısınız?

Balıkların daha hızlı büyümesi için genlerine insan geni aktarıldığı biliniyordu. Şimdi ise bu balıkların Türkiye pazarına girdiği iddia ediliyor. Prof. Dr. Adem Tekinay, GDO'lu somon balığının ithalatı konusunda dikkatli olunması gerektiğini belirtti.

ABD'de, genetiği değiştirilerek normalden iki kat hızlı büyümesi sağlanan somon balığının tüketime sunulması girişimine ilişkin, ''Bana bir şahıs olarak, 'siz çocuğunuza bu GDO'lu somonu yedirir misiniz?' diye soracak olursanız, ben bunu yedirmem'' dedi. Tekinay, GDO'lu ürünlere karşı dünyada tartışmaların devam ettiğini ve şu an Türkiye'nin gündeminde olmayan GDO'lu somon balığının ithalatı konusunda dikkatli olunması gerektiğini belirtti.

Dünyada kullanılan soya fasulyelerinin büyük çoğunluğunun ABD ve Güney Amerikada üretilerek dünyaya ihraç edildiğini vurgulayan Prof. Dr. Tekinay, ''Şu an bizim de yediğimiz soya fasulyelerinin büyük bir bölümü ithal soya fasulyesidir. Bunların da büyük çoğunluğu genetiği değiştirilmiş soya fasulyesidir. Biz bunu yıllardır yiyoruz. AquaBounty firması tarafından üretilen somon balığı ise bu hayvanlara yönelik ilk uygulamadır'' dedi.

TÜRKİYE'DE ÜRETİLEN KÜLTÜR BALIĞI SAĞLIKLI

GDO'lu somon balığının tüketimi konusunun ABD'de çok ciddi bir şekilde tartışıldığını hatırlatan Tenikay, ''Yani Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) bu konuda şu an tam olarak ne yapacağını bilmiyor. Bir kısım diyor ki, bu doğadaki stoklar kadar sağlıklı, bir kısmı da bu insanları olumsuz etkiler diyor. Fakat bunu biraz da zaman gösterecek'' dedi.

Gidişatın ABD'nin GDO'lu somon balığı üretilmesine izin vereceği yönünde olduğunu ifade eden Tekinay, ABD'de mısır ve soya gibi bitkisel ürünlerin bir çoğunun genetiği değiştirilmiş ürünler olduğunu ve bu nedenle somon balığına da üzerine etiket yapıştırarak satılmasına müsaade edeceklerini düşündüğünü kaydetti.

Tekinay, "Kamuoyunda kültür balıklarının tamamının GDO'lu olduğu yönünde bir spekülasyona fırsat verilmemesini ümit ediyorum. Kültür balıkları son derece sağlıklıdır ve Türkiye'de üretilen kültür balıklıklarını yiyebiliriz. Ama ithal edilen ürünlere karşı da, bundan sonra daha dikkatli olmamız gerekiyor" diye konuştu.

Gazetegıda

*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
' Türkiye bu domatesle biter !'
« Yanıtla #38 : 01 Ekim 2010, 22:34:12 »

YÖK Başkanı Özcan, ABD ve İsrail'in domatese yerleştirilecek bir genle Türk milletini 20 yıl içinde yok edebileceğini söyledi.
   
Yükseköğretim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan, Nevşehir Üniversitesinin akademik yılı açılışı dolayısıyla Nevşehir Kültür ve Sanat Merkezi'nde düzenlenen törende yaptığı konuşmada, üniversitelerden çok daha fazla yayın, patent, yenilik, çevreyle, ülkenin ekonomik sorunlarıyla ilgili yenilikler beklediklerini söyledi.

Bir üniversitenin, içinde bulunduğu toplumun ihtiyaçlarından soyutlanamayacağını vurgulayan Prof. Dr. Özcan, YÖK olarak üniversiteleri değerlendirirken etrafına ne kadar faydalı oluşuna da bakacaklarını kaydetti.

Türkiye'de zaman zaman çeşitli adlarla grip salgını görüldüğünü, her seferinde büyük paralar sarf edilerek aşı ithal edildiğini anlatan Özcan, şöyle konuştu:

''Son olayda da gördünüz, aşıların büyük bölümü kullanılmadı, geri gitti ama biz büyük paraları yurt dışına transfer ettik. Bu arada hiçbir üniversiteden şöyle bir talep gelmiyor: Madem bu kadar acil bir sorun var, insanlarımız ölüyor, her 6 ayda bir değişik şekilde karşımıza çıkıyor, acaba kendimiz bu aşıyı elde edemez miyiz? Bir-iki üniversite çıksın, Başbakanımıza gitsin, 'Biz bu işi çalıştık, bu aşıyı ürettik, desteğe ihtiyacımız var' desin. 25 milyon lirayla böyle bir projeye başlamak mümkün oluyor.

Bunu talep etsinler isterdim ama hiçbir üniversiteden ses çıkmadı. Ses çıkmıyor, dışarıdan büyük miktarda ilaç alıyoruz, büyük miktarda serum alıyoruz, orada da ses çıkmıyor. Tıbbi cihazların hemen hepsi dışarıdan alınıyor. 'Bunlar burada üretilemez mi?' diyen bir üniversite yok. Sağlık sektöründe çok büyük ilerlemeler oldu ama bağımlılıkta bir azalma yok. Bence sağlıkta ve diğer sektörlerde bağımlılığı azaltacak olan üniversitelerdir.''

Türkiye'ye ABD ve İsrail'den domates ve buğday tohumu ithal edildiğini anımsatan Özcan, şunları söyledi:

''Ülkemizde yetiştirilen domates ve buğdayın tohumlarının büyük bir kısmı, yerli tohumumuz olmadığı için Amerika ve İsrail'den geliyor. Bir Türk aydını olarak bazen gerçekten kendimi çok küçük hissediyorum. Yani biz ihtiyacımız olan domates tohumunu bu ülkede üretemez miyiz? Evvelden atalarımız bu tohumları kendileri üretip, yıllarca bu üretimin devamını sağlamışlar.

Biz niye yapmıyoruz? Tohumculukla ilgili bir araştırma enstitümüz olsa, buna birkaç üniversitemiz öncülük etse fena mı olur? Sonunun ne olacağı da belli değil. Bu domates tohumunu alıyorsunuz, artık genetik programlama diye bir şey var, içine bir genetik mekanizma yerleştirirler.

Hiç bilmediğimiz hastalıklara kapılabiliriz. Böyle şeylerle, zamanla bir milleti yok edebilirsiniz. Öyle bir şeyler yerleştirirler ki 20 yıl içerisinde o tohumdan yiyen insanlar ölür. Öyle tehlikeler de var. Sadece 'aman paramız dışarı gidiyor' endişesiyle söylemiyorum. Üniversitelerimizin bu konularda bize yardım etmesini istiyoruz.''

Türkiye'de iki üniversitenin dünyadaki ilk 500 üniversite arasında yer aldığını belirten Özcan, şöyle devam etti:

''Üniversiteleri ölçmek için dünyada kullanılan sıralamalar var. Times'ın, yükseköğretim dünya üniversiteleri sıralaması var. Geçen hafta çıkan bir yayında iki üniversitemizin çok büyük başarı elde ettiği ortaya çıktı. Bir üniversitemiz 112'nci, bir başka üniversitemiz de 183. oldu. Türk üniversitelerinin ilk 500'de yer almadığı eleştiriliyordu.

İlk 200'de yer almaya başladı. Böyle büyük başarılar istiyorsanız, büyük finansal kaynakları yükseköğretime ve eğitime vereceksiniz. Dünyada ekonomide 17. sıradayız, yabancı dergilerde yayımladığımız makaleler sıralamasında da 17. sıradayız. Ekonomiyle bir paralellik var. Ne kadar koyarsanız o kadar alıyorsunuz.''

Avrupa'daki üniversitelerin belirli standarda ulaşmak için birbirleriyle yarıştıklarını anlatan Özcan, ''Okul dışında alınan kredilerin bir şekilde okul kredisi haline çevrilmesiyle ilgili bir sistem uyguluyorlar. Örneğin siz çalışıyorsunuz ama üniversiteye gidip, birkaç ders alabiliyorsunuz. O dersleri artırıp, lisans diploması almaya yetecek kadar kredi toplayabilirseniz, o üniversite size lisans diploması veriyor.

Biz de dışarıdaki iş tecrübelerini akademik kredilere çeviremiyoruz. Bu yönde bir eksiğimiz var. Onun dışında diğer Avrupa ülkelerindeki üniversiteler gibi elimizden gelen gayreti gösteriyoruz. İyi bir yerdeyiz ve bu yerimizi koruyoruz'' diye konuştu.

iyilikgüzellik
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Bu bedeli ödemeye hazır mıyız?
« Yanıtla #39 : 12 Ekim 2010, 00:22:45 »


   
Bir süre önce NTV'de de gösterildi, Oscar'a aday olan 'Food Inc' belgeselini görmediyseniz çok şey kaçırdınız demektir. Karşı karşıya olduğumuz kimi tehditlere karşı hepimizin ortak bir duyarlılığının olması belki beklenemez ama gıda konusu herkesi ilgilendiriyor. Çünkü herkes yemek yiyor, besleniyor.

İşte 'Food Inc' yiyecek üzerinde oynanan oyunları, GDO'lu gıdaları, yanlış beslenen hayvanları, bunun sonucunda doğan hastalıkları, kapitalizmin soframızdaki yemeği bile nasıl sömürdüğünü ve özünde hepimizin tehlikede olduğumuzu gösteriyor.

Belgeselin sonunda birkaç tane de öneri var.

Biri, süpermarketlerde alışveriş yaparken aldığımız ürünlerin ne içerdiğine dikkatlice bakmak. Ne olduğunu bilmediğimiz bir madde görüyorsak o ürünü almamak.

Bir diğer öneri de mümkün olduğu kadar yerel üreticilerden gıda temin etmek. Mümkünse çiftliği, mezbahayı, kasaba kadar kendimiz tespit etmek. Hatta kıyma alacaksak bunun tek bir hayvanın kıyması olduğuna özen göstermeliyiz; farklı farklı hayvanlardan kesilen etlerin işlenmiş halindense...

Aslında bu belgesel bir anlamda en başa dönmeyi, en basit yaşam tarzını, süpermarketsiz, dev şirketlerin olmadığı eski yılları öneriyor. Kapitalizm canavarına karşı mücadelenin bu tür bir 'komün' yaşantısından geçtiğini gösteriyor. Amerikalı tüketici için belgeselin sonunda pek çok iletişim adresi var; gıdalar nereden temin edilir, nereden daha fazla bilinçlenilir.

'Food Inc' eminim izleyen pek çok kişiyi etkilemiştir. Son yıllarda yiyecek üzerine yapılan belgesellerin hepsinin böyle bir özelliği var. Ben bile 'Supersize Me'den beri McDonald's'a ve genel olarak bütün fast-food'lara acayip mesafeliyim. Kilo vermek ya da fit kalmak için değil; genel olarak sağlıksız oldukları kanıtlandığından.

'Food Inc' de düpedüz ürkütücü bir belgesel. İzlediğimden beri kesin olarak tavuk tüketmeyi -serbest dolaşım ya da organik değilse- neredeyse tümden kestim. Paketlenmiş içecekleri, meyve sularını, hazır limonataları vs. almamaya başladım.

Dahası, canımın istediği, canımın çektiği her şeyin -dondurma dahil- evde yapılabilir olduğunu görmeye, daha fazla mutfakta vakit geçirmeye, daha fazla 'ev işi' yemek tüketmeye başladım. En azından böylece kullandığım ürünler üzerinde belli bir oranda kontrol sahibi olmaya başladım.

Doğal olarak, dışarıda yemek yediğim yerlerin de sayısında epey bir kısıtlama oldu.

Ancak bu geçişin epey masraflı olduğunu da belirtmem gerek. Hele gıdaya çok ama çok ucuza ulaşılabilen Amerika Birleşik Devletleri'nde. Eğer sağlığınıza ve ne yediğinize çok dikkat etmiyorsanız bu ülkede günde birkaç dolara karnınızı doyurabilirsiniz.

Süpermarketlerde Türkiye'de altın fiyatına satılan etler indirime gidiyor, Amerikalı tüketici bunları toptan satın alıyor ve buzluklara dolduruyor.
Ama bu ucuzluğun bir bedeli olduğunu da 'Food Inc' benzeri 'uyandırma şoklarıyla' öğreniyoruz; doğal dengesi bozularak mısırla beslenen inekler, normal zamanından daha kısa sürede gelişen ve talep doğrultusunda göğüs kısmı geniş tavuklar...

Ve bunlarla beraber yıllar içinde çıkan salgın hastalıklar, vak'alar, hatta ölümler... Birkaç dolara biftek yendiği için...

Amerika'da dikkatimi çeken bir gelişme oldu bu sefer. Zincir olmayan bazı hamburgercilerde, restoranlarda mönülerin altına bir not düşülüyor: 'Etiniz organik olsun mu? Çimle beslenmiş dana kıyması kullanılmasını ister misiniz?' gibi. Mezbahaların, çiftliklerin adlarını yazanlar bile var.
Bu tercihler birkaç dolar fazladan hesaba ekleniyor. Lezzeti de değişiyor, riski de doğal olarak azalıyor.

Ancak et, genel olarak da bütün gıda piyasası dev şirketlerin kontrolünde olduğundan böylesi küçük üreticilerin yaşama şansı da ancak tüketicinin desteğine bağlı. Küçük üreticinin sayısı az olduğu için sattığı ürünün de bedeli pahalı.

Ama hiç değilse bu bilincin gelişmesi, giderek yayılması önemli. Bir tür sivil hareket sonuçta bu; dev şirketlere karşı ufak ama önemli adımlar.
Türkiye'deki et fiyatlarına da bu açıdan bakmak gerek.

Yerel üreticiler giderek yok edildiği için Türkiye'de dünyanın en pahalı kırmızı etlerini yiyoruz. İthal et hem hükümet tarafından bir nimet gibi sunulurken hem de tüketici tarafından bir kurtarıcı olarak karşılanıyor. Ama illa ki bir bedeli olacak. Peki bu bedelin ne olduğunu tartışmaya hazır mıyız? İşte bunu hiç sanmıyorum.

Oray Eğin / Akşam
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
GDO'yu zararsızmış gibi gösteriyorlar
« Yanıtla #40 : 20 Ekim 2010, 23:40:18 »

Ülkenin sıradışı Profesörü Oktay Sinanoğlu, Ülke TV’nin ‘Sıra Dışı’ programına konuk oldu ve ilginç açıklamalarda bulundu.

Dünyada kültürel ve biyolojik soykırım olduğunu iddia eden Prof Oktay Sinanoğlu, "Kültürel soykırımın ilk imzasını eğitimi 1946’da ABD’ye bırakarak İsmet Önünü atmıştır. Yabancı dille eğitim bilim yaptırmak kültürel soykırımdır. Hala aklınız oradaysa bilin ki ABD batmıştır. Üstelik hem toplum hem de ekonomi olarak batmıştır. California’da yaşayan insan kalmamıştır. Herkes ABD’yi terk ediyor” dedi.
 
BİRKAÇ VAKIF ABD’Yİ SOYDU
 
Birkaç Vakfın ABD’yi soyup soğana çevirdiğini belirten Sinanoğlu; “ABD nüfusunun çoğu kobaydır. Çünkü halkının çoğunluğu kara cahildir. 1946’dan bu yana Türkiye halkına da ABD halkına uygulanan muamele uygulanıyor. Bir halkı cahil bırakırsanız gidin şuraya saldırın dediğinizde gider saldırır. ABD’yi bütün kaynakları ele geçirmiş olan üç şirket idare ediyor. Bunlar enerjiye sahip oldukları gibi gıdayı ele geçirdiler. "
 
DÜNYANIN YÜZDE 80’NİNİ YOK ETMEK İSTİYORLAR
 
Bu bir avuç adam, dünya nüfusunun yüzde 80’nini yok edip yüzde 20’sini de kendilerine hizmet olarak bırakacaklar. Köle olarak kullanacaklar. Bu şirketler bakanları ayarlıyor. Hatta bakanlıklar akimin geleceğini belirliyor. Bazı adamları araştırmacı diye adayıp sözde raporlar hazırlatıyorlar.
 
GDO’YU YALAN RAPORLARLA ZARARSIZMIŞ GİBİ GÖSTERİYORLAR
 
Tohumun sahibi olan bu şirketler aslında kimyasal şirketleridir. Bunların tohumlarını kullandığınızda onların zehirli ilaçlarını kullanmak zorundasınız. Basın yayın organları da bunların elinde. Ellerinde sahte raporları yayınlatıyorlar. GDO’lular böylece zararsızmış gibi gösteriyorlar” dedi.
 
"Moleküler biyoloji birimleri kurmak için İstanbul’daki iki üniversiteye müracaat ettim. Hiçbir şey istemedim. Üstelik ücretsiz ders vermeyi taahhüt ettim. Ama rektörler önce kabul ettikleri halde vazgeçtiler. Birileri engel oldu" diyen Sinanoğlu; “Genetik değişiklik ilk olarak ineklerde yapıldı. İneğin DNA’sını değiştirdiler. Bu inekler önce çok sit verdiler. Sonra patır patır öldüler. Doğan yavrularda 5-6 altı bacaklı olarak doğmaya başlayınca sessiz sedasız bu projeden vazgeçtiler. Sonra bitkilere yöneldiler. Bunlar geni tanımıyorlar. ‘Her gen bir iş yapar’ mantığını doğru zanneden matematik bilmeyen bazı saf bilim adamlarını kullandılar” dedi.
 
Ayrıca Sinanoğlu "Bilmiyorlar ki her gen tek bir iş yapmadığını söyleyen Prof Dr Oktay Sinanoğlu; “Bunların bu işi çözmesi imkânsız. Bunun çözümünü ben ta 19732de bulmuştum ve yayınlamıştım” dedi.
 
ARTIK GÜVENLİ GIDA BULMAK ÇOK ZOR
 
Bugün ne ete, ne süte ne ekmeğe ne de herhangi bir gıdaya güvenilemeyeceğini belirten Sinanoğlu, "bu gıdaların birçok soruna hatta ölümlere neden olduğunu biliyoruz. Rocekfeller’in ve Microsoft’un kurucusu Bill Gates’in vakfının desteklediği üç şirket tüm tohumların patentli sahibidir. Klasik tohumları bile toplayıp kendi adlarına tescil ettirdiler. Tekelleştiler.
 
KÜÇÜK ÇİFTÇİLERİ YOK ETMEK İSTİYORLAR
 
Bunların girişimleriyle tohum kanunları çıkartılıyor. Geleneksel tohum üretimini bile yasaklatıyorlar. Küçük çiftçileri ortadan kaldırmak için patent ihlali yaptığı gerekçesiyle dava açıp tarlalarını ellerinden alıyorlar. Aynı işlem için son birkaç yılda Türkiye’de benzer tohum yasaları çıkarttılar" görüşlerini dile getirdi.
 
FİZİKÇİLER YOK EDİLDİ
 
Fizik sahasında da ince oyunlar oynandığını iddia eden Oktay Sinanoğlu; “Geçtiğimiz yıllarda Türkiye’de fizikçiler ortadan kaldırılarak, fizik sahasında geriletildi” dedi.
 
Bu tür meselelerin konulmasını engellemek için konuşanlara komplo teorisi yaftası katarlar diyen Sinanoğlu; “ormanda gidiyorsunuz, karşınıza aslan kalan çıkmış, ‘bak aslan kaplan var’ diyorsunuz. Adam komplo teorisi diyor. Bunun neresi komplo teorisidir. Komplonun teorisi mi olur?” diye sordu.
 
Hiçbir şey yok diyenleri batının sesi ve batı uşağı olmakla suçlayan Prof Sinanoğlu; “Ortada çok büyük bir şeytanlık var şeytanlık” dedi.
 
ORGANİKTE GDO’LU
 
"Organik morganik diye ileri sürülenler palavradır" diyen Oktay Hoca, "Organik denilenlerde GDO’ludur. Sokaklarda köpek gezdiren ve organikçilik yapan sahte çağdaşların olduğunu iddia eden Sinanoğlu; “Bu tipler kendi halk ve kültürlerinden kopuk batıcı ve sömürge kültürünün kalıntılarıdır. Bunlar kültürel soykırımı ürünleri” şeklinde konuştu.

timetürk
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
GDO zararsız diyenlere cevap!
« Yanıtla #41 : 20 Ekim 2010, 23:41:38 »
'GDO zararsız' diyen GDO yandaşlarına ABD'den cevap

Üçüncüsü gerçekleştirilen Clinton Küresel Girişimi (CGI-Clinton Global Initiative)'ne toplantısına katılan ABD Tarım Bakanı Tom Vilsack'dan ilginç açıklama...
ABD Tarım Bakanı Tom Vilsac’dan GDO itirafı:

Tom Vilsac: “ABD genelinde yaygın olarak ekilen ve tüketilen GDO'lu ürünlerin insan ve hayvan sağlığı açısından etkileri üzerinde çalışmaların ve bilimsel araştırmaların halen devam ediyor. Bu çalışmalar tamamlanıp kesin bir kanıya varılmadan net bir cevap vermek  zor”

GDO zararsızdır diyenlere ithaf olunur.

gıda hareketi

GDO'lu kakaolar piyasada mı?
 
Şimdi de gen haritası tamamlanan kakao ağacının genetik yapısı değiştirildi.

Tartım Bakanlığı ve IBM'in desteklediği proje için 10 milyon dolar harcandı.Genetikçiler çikolata üretiminde kullanılan kakao ağacının DNA haritasını çıkardı.

Şekerleme üreticisi Mars şirketi tarafından finanse edilen proje, 5 yıl olarak planlanmasına rağmen 2 yılda bitirildiği açıklandı.

Mars Şekerleme ABD Tarım Bakanlığı, IBM ve üniversitelerin desteğiyle yürttüğü proje için 10 milyon dolar haracadığını ve genetik yapısı değiştirilen kkaoların daha sağlam, daha yüksek mahsul veren, kuraklığa ve hastalığa dirençli ağaçların yetişmesine öncülük ettiklerini belirtti.

Dünyada her yıl, çoğu küçük çiftliklerde olmak üzere 3 milyon ton kakao elde ediliyor. GDO'lu kakaoların kısa sürede piyaya sürülmesi bekleniyor.

gıda hareketi

*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Pat pat patlayan GDO'lu mısırlar ?
« Yanıtla #42 : 03 Kasım 2010, 21:26:17 »

Yeşiller Partisi Tarım Çalışma Grubu’ndan Hakan Ozan Erzincanlı, cin mısır denen ve patlamış mısır yapmak amaçlı satılan mısırların genetiği değiştirilmiş olduğu konusunda halkı uyardı.

GDO’lu gıdaların biz fark etmeden hayatımıza girmeye başladığı gerçeğine dikkat geçen Hakan Ozan Erzincanlı şunları söyledi:

“Süpermarketlerde bulunan patlatmalık tüm mısır paketlerinin üzerinde menşei Arjantin yazıyor. Biliyoruz ki Arjantin’in bitkisel üretiminin %75′i genetiği değiştirilmiş tohumlarla gerçekleşmekte ve mısır ekim alanlarının % 84’ünde genetiği değiştirilmiş tohumla üretim yapılmaktadır.

Arjantin’ in GDO’suz olarak ürettiği % 16’ lık kısmı Türkiye’ ye gönderdiğini ummak saflık olur.

Tübitak’ta mısırların GDO’lu olduğuna dair analizlerin de yapılmış olduğuna dair iddialar var. Bu analizlere göre mısırların aynı büyüklük ve kalitede olabilmesi için genetiği ile oynanıyormuş.

Ağustos ayında yayınlanan Resmi Gazete’ye göre 26 Eylül’den itibaren GDO’lu ürünleri etiketinden görmek ve istemiyorsak tüketmemek hakkımız var. Ancak şu anda marketlerde bulunan mısırlar bu geçiş sürecinde GDO’ lu olabiliyor.”

Özellikle çocukların severek yediği patlamış mısırların yatay gen transferi, GDO kökenli yiyecek alerjileri, GDO geliştirmede kullanılan işaret genleri ve antibiyotiklere direncin artması, GDO’ lardan elde edilen gıdalardaki toksin birikimi, GDO’ larda ve tüketicilerdeki metabolizma değişikleri gibi insan sağlığına olumsuz etkileri olmasının muhtemel olduğu bildiriliyor.

iyilikgüzellik
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
GDO yasada var 'etiket'te yok
« Yanıtla #43 : 27 Kasım 2010, 23:55:43 »
GDO yasada var 'etiket'te yok
 
"Yasaya rağmen GDO(Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar)’lu ürünler etiketlenmiyor." Ali Ekber Yıldırım yazıyor...

Yasaya rağmen GDO(Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar)’lu ürünler etiketlenmiyor.
Biyogüvenlik Yasası ve Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar(GDO) ve Ürünlerine Dair Yönetmelik 26 Eylül 2010’da yürürlüğe girdi. Yasa ve yönetmeliğe göre, GDO’lu ürünler ve eşik değerin( genellikle binde 9 olarak belirleniyor) üzerinde GDO olan ürünlerin etiketinde “Genetik yapısı değiştirilmiştir”, “genetik yapısı değiştirilmiş … üründen üretilmiştir” ibaresinin yazılması gerekiyor. Ancak, yasanın yürürlüğe girmesinden bu yana 2 ay geçmesine rağmen etiket zorunluluğu uygulanmıyor. Market raflarında satılan hiçbir gıda maddesinin etiketinde GDO’ lu olduğuna ilişkin ibare yok.

32 çeşit GDO’ lu ürün nereye gitti?
GDO ile ilgili ilk yasal düzenleme 29 Ekim 2009’da çıkarılan Gıda ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerinin İthalatı,İşlenmesi, İhracatı,Kontrol ve Denetimine Dair Yönetmelik’ten bu yana 32 çeşit GDO’lu ürünün ithalatına izin verildi. Ülkeye girişine izin verilen GDO’lu ürünlerin gıda ve yem amaçlı kullanılması kabul ediliyor. Bu ürünlerin büyük bölümünü mısır, soya, pamuk ve kanola oluşturuyor. Ayrıca, GDO’lu şekerpancarı, maya, patates ve bakteri biyokütlesi ithalatına da izin verildi. Özellikle mısır,soya ve kanolanın yaklaşık 700- 800 gıda maddesinde kullanıldığı biliniyor. Ancak, market raflarına bakıldığında hiçbir gıda maddesinin etiketinde GDO olduğuna ilişkin ibare olmaması dikkat çekiyor. İthalatına izin verilen GDO’ lu ürünler normal diğer ürünler gibi tüketiciye sunuluyor.

GDO yazan batar
DÜNYA’ya bilgi veren ancak adlarının açıklanmasını istemeyen firma yöneticileri, bugünkü şartlarda hiçbir gıda firmasının ürününde GDO olduğunu açıklayamayacağını dile getirdi. Firma yöneticileri: “Türkiye’de GDO adeta zehirle eş değer görülüyor. GDO’lu ürün yiyen hemen kanser olur gibi bir düşünce var. Bu nedenle hiçbir firma benim ürünüm GDO’lu demez, diyemez. Bunu açıklayan firma batar. Bu nedenle GDO’lu ürün kullananlar bunu etikete yazmıyor. Tarım Bakanlığı da gerekli denetimleri yapmadığı için GDO’lu ürünler de diğer doğal ürünler gibi piyasada satılıyor” görüşünü dile getiriyor.

Denetim sorunu yaşanıyor

Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker, etiket zorunluluğu ile ilgili yaptığı bir açıklamada 26 Eylül itibariyle ürünlerin etiketleneceğini ve bakanlık olarak gerekli denetimleri yapacaklarını, GDO’ lu ürün kullandığı halde etikete yazmayanların cezalandırılacağını söylemişti.  Ancak, 26 Eylül’den bu yana yaklaşık 2 ay geçmesine rağmen GDO’lu ürünlerle ilgili nasıl bir denetim yapıldığı bilinmiyor. İmalatçılara göre, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı yılbaşına kadar  olan süreyi bir geçiş süreci olarak görüyor. Yılbaşından sonra denetimlerin başlaması bekleniyor.

“GDO yok” diyene ceza

GDO’lu ürünlerde yasaya rağmen etiket zorunluluğu uygulanmazken, ürününde GDO olmadığını belirten Konya Şeker Fabrikası’na ceza verildi. Reklam Kurulu 21 Eylül 2010 tarihli toplantısında Konya Şeker Sanayi ve Ticaret A.Ş.’ye ait “Şeker Küpü Küp Şeker” adlı ürünün ambalajı üzerinde yer alan ;“ % 100 doğal pancar şekeri” ve “Hiçbir şekilde GDO (Genetiği Değiştirilmiş Organizma) içermez” şeklindeki ifadeler nedeniyle firmaya reklamları durdurma cezası verdi. Sanayi ve Ticaret Bakanlığı bünyesinde faaliyet gösteren Reklam Kurulu’nun 21 Eylül 2010 tarihli toplantısında  alınan karar şöyle: “Konya Şeker Sanayi ve Ticaret A.Ş.’ye ait “Şeker Küpü Küp Şeker” adlı ürünün ambalajı üzerinde yer alan ;” % 100 doğal pancar şekeri” ve “hiçbir şekilde GDO (Genetiği Değiştirilmiş Organizma) içermez” şeklindeki ifadelerin, Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı’nca firmaya verilen “Üretim İzin Belgesi”nde yer almadığı, bu nedenle kullanılamayacağı; ayrıca bu ifadelerin “özellikleri açısından benzer olan gıdalara üstün olduğunu beyan edecek biçimde” ve ” tüm benzer gıda maddeleri ile aynı karakteristiklere sahip olduğu halde, gıda maddesinin özel karaktere sahip olduğunu ileri sürecek şekilde” olduğu tespit edilmiş olup, söz konusu tanıtımların Gıdaların Üretimi Tüketimi ve Denetlenmesine Dair Yönetmeliğe uygun olmadığına, bu durumun, 4077 sayılı Kanunun 16 ncı maddesi hükmüne aykırı olduğuna, reklam veren Konya Şeker Sanayi ve Ticaret A.Ş. hakkında anılan reklamları durdurma cezası verilmesine karar verildi.”

Konya Şeker mahkemeye gitti

Konya Şeker’i de bünyesinde bulunduran Anadolu Birlik Holding CEO’su Baydu Veznedaroğlu, konuyla İlgili DÜNYA’ya şu bilgileri verdi: Konya Şeker olarak  ” % 100 doğal pancar şekeri” ve “hiçbir şekilde GDO (Genetiği Değiştirilmiş Organizma) içermez” şeklindeki ifadeleri kullandık. Tarım İl Müdürlüğü bize bu ibareyi kaldırın dedi. Daha sonra da Tüketici Haklarının Korunması Genel Müdürlüğü’nden 30 Eylül 2010 tarihli bir yazı elimize ulaştı. Bu yazıda da haksız rekabete neden olduğu gerekçesiyle GDO içermez ibaresini kaldırmamız isteniyor. Bu arada 26 Eylül’de GDO Yönetmeliği yürürlüğe girdi. Yönetmeliğe göre bu ibareyi yazmamız bizim yasal hakkımız. Biz de konuyu mahkemeye götürdük. Mahkeme sürüyor. Fakat 26 Eylül’de yönetmelik yürürlüğe girince biz tekrardan bu ibareleri yazmaya başladık. Şu anda ürün paketlerimizde bu ibare var. Bu bizim yasal hakkımız.”

Yönetmeliğe göre “GDO’suz” yazılabilir

GDO Yönetmeliğine göre, ürünlerinde GDO kullanmayanlara  bunu etiketlerinde belirtme hakkı veriliyor. Yönetmeliğin 18. maddesinin g bendinde  “GDO’suz eşdeğer gıdaların etiketlerinde GDO içermediğini, GDO’ dan oluşmadığını, GDO’dan elde edilmediğini ifade eden beyanlar yer alabilir” deniliyor. Yönetmelikteki bu düzenlemeye rağmen GDO’lu ürün kullananlar etiketine GDO’yu yazmazken, Konya Şeker A.Ş.’nin, ürününün GDO içermediğini etikete yazdığı için cezalandırılması dikkat çekiyor Yasaya uymayanlar değil, uyanlar cezalandırılıyor.

Yemde de etiket zorunluluğu var

Türkiye’ye girişine izin verilen GDO’lu ürünlerin büyük bölümü yem sektöründe kullanılıyor. GDO Yönetmeliği’nin 19. maddesine göre yemlerde de etiket zorunluluğu var. Yönetmeliğin “Yemlerin etiketlenmesi” başlıklı 19. maddesi özetle şöyle: “GDO içeren veya GDO’lardan oluşan yemin özel adının yanında parantez içinde “genetik yapısı değiştirilmiş ………” ibaresi bulunur. Bu ibare yem bileşen listesi altında dip not olarak da yer alabilir. Bu durumda yazı karakter büyüklüğü listede belirtilen ürünlerin karakter büyüklüğünden az olamaz. GDO’dan elde edilen yemin adının yanında parantez içinde “genetik yapısı değiştirilmiş ……… den elde edilmiştir” ibaresi yer alır. Bu ibare yem bileşen listesi altında dip not olarak da yer alabilir. Bu durumda yazı karakter büyüklüğü listede belirtilen ürünlerin karakter büyüklüğünden az olamaz. Dökme yemlerin beraberinde, etiket bilgilerini içeren belge bulundurulur. GDO’suz eşdeğer yemlerin etiketlerinde GDO içermediğini, GDO’dan oluşmadığını, GDO’dan elde edilmediğini ifade eden beyanlar yer alabilir.”

Yemcilerin yüzde 20-25′i uyguluyor

Türkiye Yem Sanayicileri Birliği Başkanı Ülkü Karakuş, yemde etiketlemenin kısmen uygulandığını özellikle büyük üreticilerin buna riayet ettiğini ancak küçük firmaların  henüz uygulamaya geçmediğini söyledi. DÜNYA’ya bilgi veren Karakuş: “ Satın alınan yani ithal edilen GDO’lu ürünlerin tamamında  transgenik olduğu ibaresi var. Fakat bu ürünü üretimde kullanıp iç piyasaya sunarken  etiket uygulaması yüzde 20-25 oranında  uygulanıyor. Özellikle büyük köklü firmalar bu uygulamaya geçti. Etiketler değiştiriliyor. Fakat, takdir edersiniz ki Anadolu’daki küçük işletmelerin uygulamaya geçmesi zaman alabilir. Yılbaşından itibaren bunun daha sıkı ve yaygın uygulanabileceğini söyleyebiliriz. Kısa zamanda bu yasayı dört dörtlük uygulamak kolay değil.” dedi.

Biyogüvenlik Kurulu çalışıyor

Biyogüvenlik Yasası ile GDO konusunda olağanüstü yetkilerle donatılan ve 9 üyeden oluşan Biyogüvenlik Kurulu çalışmaya başladı. Kurul’un başkanlığına Prof. Dr. Hakan Yardımcı atandı. Yasa gereği, Kurul Başkanı Tarım ve Köyişleri Bakanı tarafından atanıyor. Ankara Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi Öğretim Üyesi olan Hakan Yardımcı, Biyogüvenlik Yasası’nın hazırlık taslağı komisyon başkanlığı yapmıştı. Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker ile meslektaş olan Prof. Dr. Hakan Yardımcı, Biyogüvenlik Kurulu’nda GDO konusunda çalışmaları olan iki üyeden biri.

Biyo Güvenlik Kurulu’nun Başkan Yardımcılığına Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Tarımsal Araştırmalar Genel Müdürü Doç. Dr. Masum Burak seçildi. Sert çekirdekli meyveler, özellikle elma, vişne ve şeftali konusunda uzman olan Masum Burak’ın GDO ile ilgili herhangi bir çalışması yok.
Biyogüvenlik Kurulu’nda iki raportör görev yapıyor. İki raportörden biri Ankara Üniversitesi Biyoteknoloji Enstitüsü Müdürü. Prof. Dr. Mustafa Akçelik. Meslek örgütlerinin aday göstermesi ile  kurula seçilen Akçelik, GDO konusundaki çalışmaları ile tanınıyor.

Diğer raportör ise, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Koruma Kontrol Genel Müdür Yardımcısı Ahmet Arslan. Aynı zamanda Toprak Mahsulleri Ofisi Yönetim Kurulu Üyesi olan Ahmet Arslan’ın’da GDO konusunda çalışması bulunmuyor.

Biyogüvenlik Kurulu’nun diğer üyeleri ise şöyle: Çevre ve Orman Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Dr. Mahir Küçük, aynı bakanlığın Çevre Yönetimi Genel Müdür Yardımcısı Recep Şahin, Dış Ticaret Müsteşarlığı İthalat Genel Müdürü Mustafa Sever, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı Sanayi Araştırma ve Geliştirme Genel Müdür Yardımcısı (otomotiv konusunda uzman) Yusuf Demiröz  ile Sağlık Bakanlığı Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdür Yardımcısı Uz.Dr. Hasan Irmak.

Biyogüvenlik Yasası’nda ve GDO Yönetmeliği’nde Biyogüvenlik Kurulu’nde görev yapacakların bu alanda en az 5 yıllık deneyime sahip olmaları şartı var. Ancak, Biyogüvenlik Kurulu’nun resmi web sayfasındaki kurul üyelerinin özgeçmişine bakıldığında, GDO’ lu ürünlerle ilgili tek yetkili konumundaki 9 kişilik Biyogüvenlik Kurulu’nun sadece iki üyesinin GDO konusunda çalıştıkları görülüyor.

Biyogüvenlik Kurulu 3 toplantı yaptı

Biyogüvenlik Kurulu bugüne kadar 3 kez toplandı. 27 Eylül’deki ilk toplantıda üyelerin tanışması ve başkan yardımcısı ile iki raportörün seçimi yapıldı. İkinci toplantı  26 Ekim’de yapıldı. Türkiye Yem Sanayicileri Birliği’nin yemde kullanılmak üzere genetiği değiştirilmiş soya ve soya fasulyesi ithalat başvurusu incelendi. Bir sonraki toplantıda değerlendirilmesine karar verildi. Soyada eşik değerin binde 9 olması için Tarım Bakanlığı’na öneride bulunulması kararlaştırıldı. Ayrıca Biyogüvenlik Kurulu’nun oluşumundan önce 32 çeşit GDO’ lu ürüne izin veren bilimsel komitenin kararları da ele alındı.

1 Kasım’da yapılan son toplantıda ise, Türkiye Yem Sanayicileri Birliği’nin ithal etmek istediği soya ve soya küspesi ile ilgili risk değerlendirme ve sosyo-ekonomik değerlendirme komitesinin oluşturulması ve komitelerin bir ay içinde rapor vermesi yönünde karar alındı.

Biyogüvenlik Kurulu

Başkan: Prof. Dr. Hakan Yardımcı (Ankara Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi Öğretim Üyesi)
Başkan Yardımcısı: Doç. Dr. Masum Burak (Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Tarımsal Araştırmalar Genel Müdürü )
Raportörler:
Prof. Dr. Mustafa Akçelik (Ankara Üniversitesi Biyoteknoloji Enstitüsü Müdürü)
Ahmet Arslan (Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Koruma Kontrol Genel Müdür Yardımcısı)
Üyeler:
Dr. Mahir Küçük (Çevre ve Orman Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı)
Recep Şahin (Çevre Yönetimi Genel Müdür Yardımcısı)
Mustafa Sever (Dış Ticaret Müsteşarlığı İthalat Genel Müdürü)
Yusuf Demiröz ( Sanayi ve Ticaret Bakanlığı Sanayi Araştırma ve Geliştirme Genel Müdür Yardımcısı)
Uz.Dr. Hasan Irmak (Sağlık Bakanlığı Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdür Yardımcısı

GDO yönetmeliğine göre gıdaların etiketlenmesi

Yönetmelik kapsamında yer alan gıdaların Bakanlık tarafından belirlenen eşik değerin üzerinde; onaylanmış GDO’dan elde edilmiş olması veya onaylanmış GDO’dan elde edilmiş bileşen içermesi veya GDO içermesi veya GDO’dan oluşması durumunda Türk Gıda Kodeksinde yer alan gerekliliklere ilave olarak;
1- Etiketinde bileşen listesinin bulunması zorunlu olmayan gıdalar için “genetik yapısı değiştirilmiştir” veya “genetik yapısı değiştirilmiş ……… dan üretilmiştir” ibaresi etiket üzerinde açıkça görülecek şekilde belirtilir.
2- Gıdanın birden fazla bileşen içermesi durumunda; “genetik yapısı değiştirilmiş …..” veya “genetik yapısı değiştirilmiş ……… dan üretilmiştir” ibareleri bileşen listesinde parantez içinde ve söz konusu bileşenden hemen sonra gelecek şekilde aynı punto büyüklüğünde yer alır.
3- Bileşen listesinde grup adı ile belirtilen bileşen bulunan gıdalarda “genetik yapısı değiştirilmiş ……… içerir” veya “ genetik yapısı değiştirilmiş ……. dan üretilmiş ……. içerir.” ibareleri grup adından hemen sonra gelecek şekilde parantez içinde aynı punto büyüklüğünde yer alır.
4- Bu Yönetmelik kapsamındaki dökme gıdaların etiketleri, tüketicinin görebileceği yerlerde bulundurulur veya gıda maddesi ile birlikte tüketiciye sunulur.
5- Bu Yönetmelik kapsamındaki gıdaların GDO’suz eşdeğer gıdalardan; bileşimi, beslenme etkileri veya beslenme değeri, kullanım amacı açısından farklılık gösterdiği durumlarda, bu hususların etiket üzerinde belirtilmesi, besin bileşeninde farklılık gösteren söz konusu gıdalarda, beslenme açısından etiketleme yapılması zorunludur.
6- Bu Yönetmelik kapsamındaki gıdaların GDO’suz eşdeğer gıdalardan farklı olması durumunda, tüketilmesi sonucunda sağlık riski oluşturabilecek tüketici gruplarına ait uyarılar etiket üzerinde belirtilir.
7- Bu Yönetmelik kapsamındaki gıdaların GDO’suz eşdeğerinin olmaması durumunda, söz konusu gıdanın doğası ve özelliklerine ait bilgiler Türk Gıda Kodeksinde belirtilen hükümlere uygun olarak etiket üzerinde belirtilir.
8- GDO’suz eşdeğer gıdaların etiketlerinde GDO içermediğini, GDO’dan oluşmadığını, GDO’dan elde edilmediğini ifade eden beyanlar yer alabilir.

Yemlerin etiketlenmesi

Bu Yönetmelik kapsamında yer alan yemlerin, Bakanlık tarafından belirlenen eşik değerin üzerinde; GDO içermesi veya GDO’lardan oluşması veya onaylanmış GDO’lardan elde edilmiş olması hâlinde, 5996 sayılı Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanununda yer alan etiket gerekliliklerine ilave olarak; her bir yem aşağıdaki şekilde etiketlenir.

1- GDO içeren veya GDO’lardan oluşan yemin özel adının yanında parantez içinde “genetik yapısı değiştirilmiş ………” ibaresi bulunur. Bu ibare yem bileşen listesi altında dip not olarak da yer alabilir. Bu durumda yazı karakter büyüklüğü listede belirtilen ürünlerin karakter büyüklüğünden az olamaz.
2- GDO’dan elde edilen yemin adının yanında parantez içinde “genetik yapısı değiştirilmiş ……… den elde edilmiştir” ibaresi yer alır. Bu ibare yem bileşen listesi altında dip not olarak da yer alabilir. Bu durumda yazı karakter büyüklüğü listede belirtilen ürünlerin karakter büyüklüğünden az olamaz.
 3- Bu Yönetmelik kapsamındaki dökme yemlerin beraberinde, etiket bilgilerini içeren belge bulundurulur.
4- Bu Yönetmelik kapsamındaki yemlerin GDO’suz eşdeğerinden farklı olması hâlinde bileşimi, besleme özellikleri, kullanım amacı, belirli hayvan türü ya da kategorisi için yapılan sağlık ile ilgili uyarılar etiket üzerinde bulundurulur.
5- Bu Yönetmelik kapsamındaki yemlerin GDO’suz eşdeğeri yoksa, o yemin yapısı ve karakteristikleri ile ilgili bilgiler etiket üzerinde bulundurulur.
 6- GDO’suz eşdeğer yemlerin etiketlerinde GDO içermediğini, GDO’dan oluşmadığını, GDO’dan elde edilmediğini ifade eden beyanlar yer alabilir.

Kaynak:tarimdunyasi.net

Ali Ekber Yıldırım'ın yazısı:

*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
1940 model domates istiyorum
« Yanıtla #44 : 30 Aralık 2010, 01:03:10 »


1940 model domates istiyorum
 
"Modern tarım yöntemleri doğayı mahvetmekle kalmıyor insanları da telef ediyor."

Modern tarım yöntemleri doğayı mahvetmekle kalmıyor insanları da telef ediyor. İngiltere’de piyasaya çıkan: Gerçek Gıda Neden Yediklerimizin Besin ve Mineral Değerleri Düşük -Bunu Bertaraf Etmek İçin Ne Yapabiliriz adlı kitabın özeti bu.

Bol taze sebze ve meyve yiyor olsanız bile durumunuz sandığınız kadar parlak olmayabilir. Toprağın hor kullanılması, suni gübreler, genetik yapısı değiştirilmiş tohumlar aldığımız gıdaların besin değerini talan etti. Meyve ve sebzeye sinen tarım ilaçlarının zehirleyici etkileri caba.

İngiltere’de yapılan bir araştırmaya göre 1940 ila 1991 arasında sebzeler içerdikleri magnezyumun %24’ünü, kalsiyumun %46’sını, demirin %27’sini ve bakırın %76’sını kaybetti. Bir tek domatesin 1940’ta ihtiva ettiği bakırı almak için 1991 ürünü 10 domates yemek gerekiyor. Bugün, Allah bilir, bir kasa.

Birleşmiş Milletler tarafından yayınlanan bir rapora göre dünyada iki milyar insan “gizli açlık” çekiyor. Yani demir, zinc, çinko, iyot, A vitamini ve folik dahil birçok vitamin ve mineralleri yeterli miktarlarda alamıyor. Bunların eksikliğinin yol açtığı sayısız hastalık var.

Gerçek Gıda İstiyoruz yazarı Graham Harvey’e göre disleksiyadan kalp rahatsızlıklarına birçok hastalığın aldığımız gıdanın yoskulluğuyla ilişkisi var.

İnekler doğada değil ahırlarda yapma yemlerle karınlarını doyurdukları için sağlıksız oluyorlar (deli dana hastalığını hatırlayın) ve sütleri de insanlara pek yaramıyor. Doğada beslenen hayvanların sütünde bol miktarda bulunan bazı yağ asitleri, özellikle Omega 3, ahır hayvanlarının sütünde çok az var.

Gıdasında yeterli miktarda Omega 3 türü yağ asidi bulunmayan insanların depresyon, şizofreni, hiperaktivite, Alzheimer gibi hastalıklara tutulma olasılığı daha büyüktür. Kansere eğilim daha yüksektir. Meyve ve sebzenin besin değerlerinin düşük olmasının nedeni tarımda kullanılan suni gübrenin besin zengini ürün alınmasını sağlayan doğal dengeyi bozmasıdır.

Organik ürünlerin gittikçe revaç kazanmasının nedeni modern yöntemlerle elde edilen meyve ve sebzenin tatsız olması dışında sağlıksız olmasıdır. Organik ürün en az üç yıl tarım ilacı kullanılmamış, otoyollardan uzak topraklardan, genleriyle oynanmamış tohum kullanılarak ve tarım ilaçlarından kaçınılarak elde edilen ürüne denir.

Gerçek gıda almak istiyorsanız kırlarda karnını doyuran inekler, günışığı gören tavuklar ve iyi toprakta yetişen meyve ve sebzede ısrarlı olun, diyor Harvey.

Ya da mümkün olduğu kadar kendi sebze ve meyvenizi yetiştirin.

Metin Münir/ Milliyet
*~*~* TUĞRA *~*~*