Gönderen Konu: Güzel Ahlak [18 Şubat 2008]  (Okunma sayısı 14689 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Ay Işığı

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1163
Güzel Ahlak Müslümanın Zinetidir
« Yanıtla #15 : 04 Temmuz 2010, 13:40:50 »

Güzel ahlâk, imânın alâmeti, İslâm'ın zînetidir. Mümin­ler nefislerini kötü huylardan temizleyerek güzel ahlâk ile ahlâklanmalıdır. Kötü ahlâk insanı günahlara sevkeder. Güzel ahlâk ise dünya ve âhirette selâmet ve saadete sebep olur.

Bir şeyde ihtiyaçtan fazlasını kullanmak israf olduğun­dan mekruhtur. Bunun zıddı olan cimrilik de zemmedilmiştir. İkisinin ortası olan cömertlik güzeldir. İnsan dâima îtidâl üzere (orta yolda) olmalıdır.

Kibir, şeytânın sıfatıdır. Hakkı bilirken inat etmek ve bâtıl üzerine ısrar etmek gibi kötü ahlâklar kibirden kay­naklanır. Kibriya ve azamet Allâhü Teâlâ Hazretlerine mahsûstur. İnsan, kendi acziyet ve küçüklüğünü bilip de kibirlenmemeli, yine kibrin tam zıddı olan zilletin de mak­bul olmadığını bilmelidir. Tevazu; alçak gönüllü olmak mü'mine yakışan güzel ahlâktandır.

Müslüman, emânete hıyanet etmekten, yalan söyle­mekten, hîle ile insanları aldatmaktan uzak durmalıdır.

Riya (gösteriş) kötü ahlâktandır. Mü'min riyadan sakın­malı ve dâima ihlâs üzere olmalıdır. Allâhü Teâlâ'ya, Peygamber Efendimiz'e ve onun Ashâbı'na ve sâlih mü'minlere suizan etmek; onlar hakkında kötü şeyler düşünmek büyük günâhtır. Buğz (düşmanlık), kin, gıy­bet ve iftira gibi nice kötü ahlâk, sûizandan meydana gelir.

Haset yani diğer bir kimsedeki nimeti kıskanmak pek çir­kin bir huydur. Hasedin karşılığı olan iyiliği istemek ise İs­lâm dininde güzel bir huydur. Mü'min, kendisi hakkında re­va görmediği şeyi başkası hakkında da reva görmemelidir.

Tevekkül, kanâat, sabır ve şükür güzel ahlâktandır. Her şeyi yoktan var eden Allah'a teşekkür ve onun emrine ta'zim (hürmet) etmek kulluk îcâbıdır. İnsanlardan görülen nimet ve ihsana (iyiliklere) teşekkür de mürüvvet ve in­saniyet icâbıdır. Halka teşekkür etmeyen Hâlık'a da şükretmez. Şükretmek övülmüş, küfrân-i nimet (nankörlük) ise çirkin görülmüştür. Allâhü Teâlâ'nın emrine ta'zîm (hür­met) ve onun yarattıklarına şefkat ibâdettir. Gönül kırmak pek çirkin bir huydur ve günâhtır.

 Fazilet Takvimi

Çevrimdışı Lika

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 3884
    • Herkonudan.com
Ynt: Güzel Ahlak [18 Şubat 2008]
« Yanıtla #16 : 13 Temmuz 2010, 05:28:36 »
Allah razı olsun.
Ne içindeyim zamanın,Ne de büsbütün dışında;Yekpare geniş bir anın Parçalanmış akışında,
Rüzgarda uçan tüy bile Benim kadar hafif değil.Başım sukutu öğüten Uçsuz, bucaksız değirmen;İçim muradıma ermiş Abasız, postsuz bir derviş;
Kökü bende bir sarmaşık Olmuş dünya sezmekteyim,Mavi, masmavi bir ışık Ortasında yüzmekteyim

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9206
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
26. Risale: Güzel Ahlâk Risalesi
« Yanıtla #17 : 21 Nisan 2015, 15:00:43 »
26. Risale: Güzel Ahlâk Risalesi

İçinde yaşadığı cemiyete faydalı bir insan olmanın temel şartı, güzel ahlâka sahip olmaktır.
İslâm âlimleri, güzel ahlâkı, "Güler yüzlü, kalp kırmaz, kimseyle münâkaşa etmez, Müslümanlara kötü zanda bulunmaz, cömert, din hizmetinde bulunur" diye tarif ettiler.
Güzel ahlâka sahip kişi, kendisiyle hoş geçinilen ve başkalarıyla hoş geçinen insandır.
Güzel ahlâka: "Ahlâk-ı Hamîde", "Ahlâk-ı Muhammediye", "Ahlâk-ı Cemîle" ve "Mekârim-i Ahlâk"diye isimler verilmiş.
Cenâb-ı Hak güzel ahlâkı ahiret saadetine lâyık kimselere ihsan eder.
Resûl-ü Zişan Efendimiz, güzel ahlâkın sonsuz hazinesi ve ahlâk-ı ilâhînin muazzam nümûnesidir. Şânında "HABİBİM, SEN EN GÜZEL AHLÂK ÜZERE YARATILDIN (Sûre-i Kalem 4) buyuruldu.
Hadis-i Şerif’de: "Ben ancak güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim" buyuruldu.

* * *
 
GÜZEL AHLÂK HAKKINDAKİ HADİS-İ ŞERİFLER

- Muhakkak mü'min kul güzel ahlâkı sebebiyle ahiretin yüksek derecelerine kavuşur, hâlbuki ibadeti zayıftır.

- Kul kötü huyu sebebiyle cehennemin alt tabakalarına iner. (Taberânî)

- Güzel ahlâk dünya ve ahiretin iyiliğini beraber götürür.

- İbadetlerin en kolay ve en faydalısı, az konuşmak ve iyi huylu olmaktır.

- İmanı kâmil olan, ahlâkı güzel olandır.

- Sizin en hayırlınız, ahlâkı en güzel olandır.

- Kişinin görünen şekil ve ahlâkı güzelse, o kimse cehennem ateşine girmez.

- Aslı kerim, doğuşu temiz olan kimse ile bulunmak güzel olur. (Çünkü baba ve dedeleri, anne ve büyükanneleri kötülüklerden uzak bulunan kimsenin sohbetinde samimiyet, ciddiyet, merhamet ve hamiyet vardır, lisanından hikmetli sözler dökülür. Meclisinde zem, gıybet, hakaret ve alay gibi şeyler olmaz... Cahillerse: halkın kusurlarını araştırır, zemden zevk alır, mâye-i aslîlerini isbat ederler).

Rasûlüllah Efendimize, bir Ârâbî, karşısından gelerek,
 - Din nedir yâ Rasûlüllah?" dedi.
Rasûlüllah:
-"Güzel ahlâktır" buyurdu.
Aynı kişi sağ taraftan geldi aynı suali sordu ve aynı cevap verildi. Ârâbî sol taraftan gelip aynı suali tekrar etti. Server-i Kâinât Efendimiz aynı cevap ile mukâbele buyurdu.
Ârâbî dördüncü defa Fahr-i Risâlet'in arka tarafından gelip "Din nedir, yâ ResûlAllah?" deyince,
Rasûlüllah (S.A.V.):
- "Anlamadın mı? Din hiddetlenmemektir" buyurdular.


***

GÜZEL AHLÂKIN ASILLARI ONDUR

Bunlar, babada bulunur, evlâtta bulunmaz; evlâtta bulunur, ana-babada bulunmaz; kölede bulunur, efendisinde bulunmaz...

Cenab-ı Hak bunları dünya ve ahiret saadetine erdirmek istediği kimselere ihsan eder:

1- Doğru sözlü olmak: Doğru söylemek imandandır. Mü'minde yalan olmaz. Çünkü yalan imanın zıddıdır.

2- Harpte sebat: Düşman karşısında galip gelinceye kadar, ilâhî yardımı umarak sebat etmek...

3- İhsan ve infak etmek: Yetim, dul, miskin, muhacir ve fukara, hasılı ihtiyaç sahiplerine imkân nispetinde yardımcı olmak...

4- Mûcitlere yardım: Makbul sanatları icat edenleri takdir ve muvaffakiyetlerini temin ve teşvik niyetiyle yardım etmek...

5- Emaneti muhafaza: İnsanlar, ırz ve namusundan emin olmak... Bu rızk genişliğine, hıyânet de, fakirliğe sebeptir.

6- Sıla-i rahim: Nikâh düşmeyen akrabayı ziyaret... Ömrü uzar, rızkı genişler, birlik, beraberlik, rahat ve huzura sebeptir.

7- Zimmet-i câr: Komşuya zarar ve keder vermeyip, hakkına riayetle, her hususta yardımcı olmak...

8- Zimmet-i yârân: Dostlara rağbet; mal, can ve namuslarını muhafaza edip, sıkıntılarını gidermek...

9- Misafire ikram: Güler yüz ve tatlı sözle misafiri ağırlamak.

10- Hayâ: Cümle güzel ahlâkın başı hayâdır. Bütün iyiliklerin kaynağı olan hayâ, imanın kemâlinden ve nebîlerin hallerindendir. Hayâsızlık ise küfür alâmeti...

* Üç hal kâmil imana delildir:
a. Hâlık'tan hayâ,
b. Mahlûktan hayâ,
c. Nefsinden hayâ
(Câmi-üs-Sağır)



KÖTÜ VE GÜZEL AHLÂK'I TAM ANLATAN Hadis-i Şerif:

I. Felâkete Götüren Huylar:
- Hak Teâlâ'nın ve halkın haklarını ödemeye mânî olan BUHL (Cimrilik)
- Nefsin her istediğini yapmak.
- Kendi işini ve fikrini herkesten üstün görmek (UCB)

II. Sahibini Azaptan Kurtaran Güzel Huylar:
- Gazab ve rıza halinde adaletten ayrılmamak,
- Fakirlik ve zenginlikte orta hâli tercih etmek,
- Gizlide, açıkta ve her halde Cenab-ı Hak'tan korkar halde bulunmak.

III. Günahları örten iyi Haller:
- Bir namazı kılınca, diğer vaktin edâsını gönülde tutmak,
- Namaza vaktin evvelinde hazırlanmak,
- Soğuk günlerde, abdest alıp, mescide gitmek.

IV. Mânevî Dereceyi artıran ve Mevlâ'nın Rızasına Sebep Olan Haller:
- Misafire ve muhtaç olanlara yemek yedirmek,
- Herkes uykuda iken, gece namaz ve niyaza devam etmek,
- Bildiği bilmediği bütün Müslümanlara selâm vermek.

* * *

GÜZEL AHLÂKIN TEMELLERİ

1- SABIR: Belâ, mihnet, hastalık ve musîbetlere katlanmak, şikâyette bulunmamak...

Sabır üç türlüdür:
a. İbâdet ve tâate devam etmekte sabır,
b. Günâhları terk hususunda kararlı ve sabırlı olmak,
c. Dünya musibetlerine katlanıp, insanlara şikâyetçi olmamak.

2- TEFVİZ: Bütün işlerini Allahü Teâlâ'ya ısmarlamak. Duâ ederken "Yâ Rabbî, şunu bana ver" demeyip, "Hayırlı ise nasib et" demeli.

3- ŞÜKÜR: Allahü Teâlâ'nın ihsan ettiği ilim, iman, salih amel, güzel ahlâk, sıhhat, âfiyet, mal, evlât ve diğer nimetleri bilip, karşılığında dille, bedenle ve mâlla kulluk vazifesini yapmaktır.

4- HAVF: Gizli, âşikâr ve her halde Allahü Teâlâ'dan korkmak.

5- KANAAT: Dünya sevgisinden uzak, kalbi Allah’a bağlayıp aza kanaat etmektir.

6- CÖMERTLİK: Sâhip olduğu servetten, orta halde infak etmek.

7- İHLÂS: Niyete nefsânî ve dünyevî istek karıştırmayıp, işi Allah için yapmaktır.

8- TEVEKKÜL: Kâinâtı yaratan ve te'sir eden, hakikatte Allahü Teâlâ olduğuna inanmak. Sebeplere değil Allahü Teâlâ'ya güvenmektir.

9- TEVAZU: Kendini herkesten aşağı görmek.

10- NASİHAT: (Hasedin zıddı): Başkasının iyiliğini istemek.

11- HÜSN-Ü ZAN: İnsanlar hakkında iyi fikir ve güzel düşünce beslemek.

12- TAKVÂ: Lügatte "Korunmak" demek.

Takvâ üç mertebedir:
a) İman ile küfürden,
b) İtâatle isyandan,
c) Nûr-u ilâhî, füzüyât-ı Muhammedî ile gafletten kurtulmaktır.  (Birgivî Vasiyetnâmesi)


Hadis-i Kudsi: İSA Aleyhisselam’dan:

"Yâ İsa! Eğer mukarrep meleklerle Âlem-i Melekût'ta (Melekler Âlemi'nde) uçmak istersen:
- Yaratılmışlara şefkat ve merhamette GÜNEŞ gibi ol!
- Herkesin ayıbını örtmekte GECE gibi,
- Tevâzûda TOPRAK gibi,
- Hilim (Yumuşak huylulukta) ÖLÜ gibi,
- Cömertlikte AKAN SU gibi ol!.."

Müslüman kardeşinin hakkına riayet etmek de "Güzel Ahlâk"tandır.

Bu husustaki hadis-i şerifler:

- Hakikî Müslüman, Müslümanlar elinden ve dilinden sâlim olandır.
- Biriniz kendi nefsi için arzu ettiğini kardeşi için de arzu etmedikçe, kendisi için kötü gördüğünü kardeşi için de kötü görmedikçe kâmil imana sahip olamaz.
- Müslümanların senin üzerinde dört hakkı var:
1- İyilere yardım etmek,
2- Günahkârlar için af dilemek,
3- Bahtı kötü olanlar için dua etmek,
4- Tevbe edenleri sevmek...

ÂYET-İ CELİLE: Affa sarıl, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir (Sûre-i Ârâf 199)
Âyet-i Celîle’yi Rasûlüllah: "Sana dargın olup ziyâret etmeyen akrabanı ziyâret et, seni hediye ile yâd etmeyen akrabana sen hediye ver, sana zulmeden kimseyi affet" diye tefsir etmiş ve umûmî güzellikleri bir arada bildirmiştir.
Hadis-i Şerif: Birbirinize karşı kin gütmeyin, haset etmeyin, dargın bulunmayın! Ey Allah'ın kulları! Kardeş olun. Bir Müslüman’a, din kardeşiyle üç günden fazla dargın durmak, helâl değildir. (Enes R.A.)
Hadis-i Şerif: Dul ve fakir(in ihtiyaçların)a koşan, Allah yolunda mücâhede eden gibidir. (Buharî-Müslim)
Kulların iyi amellerine azim ecir ve ihsan-ı ilâhî!..

* * *

LOKMAN HAKİM HAZRETİ’NE SORDULAR:

- Hangi haslet (güzel huy) daha iyidir?

- Halis din...

- Eğer iki haslet olursa?

- Din ve mal...

- Üç haslet olursa?

- Din, mal ve hayâ..

- Dört haslet olursa?

- Din, mal, hayâ ve güzel ahlâk...

- Beş haslet olursa?

- Din, mal, hayâ, güzel ahlâk ve cömertlik... Allahü Teâlâ kime bu beş güzel hasleti ihsan ederse, o kimse, mü'min, müttakî, velî ve sevgilidir. O kimse Şeytandan uzaktır...

- İnsanda en kötü huy, nedir? Suâline,

- Allahü Teâlâ'ya küfürdür.

- İki olursa?

- Küfür ve kibir...

- Üç olursa?

- Küfür, kibir, ve şükürsüzlük...

- Dört olursa?

- Küfür, kibir, şükür azlığı ve cimrilik...

- Beş olursa?

- Küfür, kibir, şükürsüzlük, bahillik ve kötü ahlâktır...

Bu beş kötü huy bulunan kimse münafıktır, âsîdir, Hak Teâlâ'dan uzak, şeytana yakındır. (Riyâzün-Nâsihin)

* * *

GÜZEL AHLAK ONDUR:

1- Dinen ve ahlâken güzel olan işte halka uyup muhalefet etmemek, onlarla uygun yaşamak,

2- İnsaf ve merhamet sahibi olmak,

3- Kimsenin ayıbını araştırmamak, kendini kusurlu görmek,

4- Kusur gördüğünde güzel te'vil edip iyiliğe yormak,

5- Özür dileyenin özrünü kabul etmek,

6- Muhtaçların hâcetini görmek,

7- Kendi kusurlarıyla meşgul olmak,

8- Halktan gördüğü eziyete sabır ve tahammül etmek,

9- İnsanlara karşı güler yüzlü olmak, asık çehreli olmamak,

10- Tatlı dilli olmak, kırıcı olmamak... (Rişte-i Cevâhir Sûre-i 28)

 
VERA ON ŞEYLE TAMAMLANIR:

1- Gıybetten,

2- Su-i zandan,

3- Alay etmekten,

4- Harama bakmaktan,

5- Yalan söylemekten,

6- Ucubdan (Amelini beğenmekten),

7- Haram yere mal harcamaktan ve

8- Kibirden uzak olmakla,

9- Namazı vaktinde kılmakla,

10-İtikadını ehl-i sünnet vel-cemaat müctehidlerinin görüşlerine göre düzeltmekle... (M.İ.R. C.2 M.66)


* * *

GÜZEL AHLÂKIN ESASI 17'DİR:

1- SIDK: Niyette, amelde, sözde ve halde doğruluk.

2- İşlediği kötü şeylere tevbe ve nedâmet,

3- Belâya sabır,

4- Kazaya rıza ve teslimiyet,

5- Nimete şükür,

6- Havf ve recâda (Korku ve ümit halinde) orta halli olmak,

 7- Neş'e ve keder halinde, kalben Mevlâ'ya bağlı bulunup tevekkül etmek,

8- Nikâh düşmeyen yakınlıkta akrabayı ziyâret ve alâkayı muhafaza etmek  (Sıla-i rahim),

9- Dînen hayâ lâzım gelen yerde, hayâ etmek,

10- Hürmet farz olan şeylere tazim; Kâbe ve mescitlere, âlim, ârif ve evliyâlara ve imanın altı şartında dâhil olanlara hürmet,

11- İnsanlarla hoş geçinmek (Adaletli, merhametli ve yumuşak huylu olmak),

12- Haramdan sakınmak, az da olsa helâle kanaat etmek,

13- Devamlı farz ve vacip olanlara devamlı, muvakkat farz ve vacip olanlara muvakkat devam etmek,

14- Allah için sevmek, Allah için buğzetmek,

15- İcabında Allah için gazab etmek, nefsi için değil...

16- Her türlü günâhlardan sakınıp, verâ üzere olmak,

17- Allahü Teâlâ'yı sevmek ve O’ndan korkmak.

Farz ve vacipten olan güzel ahlâkın cümlesi bu 17'nin içindedir. (Tahrir-ül-Ferâiz)

Bilhassa TAKVÂ, bütün makamları kendisinde toplamıştır.

- "İlim ve güzel ahlâkın sahibi, iki âlemde bahtiyardır. Zira: Allah'ın Resûlü "Yâ Rabbî, ahlâkımı güzelleştir, ilmimi ziyade eyle" diye niyazda bulundu...
Şu halde takvâ yoluyla kalb temizliği yapan, gönül mumunu ateşler, hakkı batılı seçer.

Şu beş güzel huy kimde bulunursa evliyâdandır:
1- Takvâ,
2- Dünya tamâından sakınmak,
3- Belâya sabır,
4- Kazâ-i ilâhîye rıza,
5- Mevlâ'y gönülden sevmek... (Hakim-i Tirmizî Rh. A. "Hatm-i Velâyet" isimli eserinden)


RIZA

Hadis-i Şerif: "Din işlerine uymak ve emânete riâyet azalıp da, meşrû işler bâtıl âdetlere karıştığında, bu hususta insanlar da birbirine uyduğu zaman, halktan uzaklaş, evinde otur. Dilini kendi ihtiyacın dışında kullanma, sükûta devam et. Din işlerinde kendine lâzım olanı al. İnsanların Şeriate uymayan hallerine müda-hale etme. Hususiyle şahsınla alâkalı Şer'î amelleri güzel muhafazaya itina et!.." (Câmi-i Sağîr, İbni Ömer Hazreti'den)

Rasûlüllah (S.A.V): "İlâhî emirlere teslim, kaza ve kadere rıza ve işleri Cenab-ı Hakk'a havâle ettikten sonra, bütün işlerin sebeplerine sarılıp, Hak Teâlâ'nın kudret ve lütfuna tevekkül ve itimat etmek ve belâ ilk geldiğinde sabretmek, ehl-i imanın güzel hallerindendir. Bunlardan biri noksan olan kişide iman kâmil değil." buyurmuştur. (Meşârık-ı Şerif)

UCUB

Hadis-i Şerif: "Yâ Ebâ Sâ'lebe! Herkesin kendi yaptığını beğenip hevâsı peşinde gittiğini ve zekât vermemek gibi buhle bağlı kaldıklarını gördüğün zaman, artık o kimselere veya kavme va'z u nasihat, (iyiliği emir ve kötülüklerden men) etmenin faydası kalmamıştır. Kendi nefsinin selâmetine bak!"

Helâkin bu üç rezil sıfattan (Ucub, hevâ ve buhl) ibaret bulunduğunu ve ümmetin son hali böyle helâk yolunda olacağını beyan buyurdular. Öyleyse ey iman edenler! Nefsinizin islâhı üzerinize lâzımdır. Ma'rufa uyup hidâyette oldukça, sapkınların dalâleti size zarar vermez.
 

HALL-ÜR-RÜYUB S.32'den:

Cümle âlim ve âriflerin beyanına göre: İnsan için iki cihan selâmetine sebep olan şey, güzel ahlâka sahip olmak, nefsini kötülüklerden temizlemektir. Ve hakîkatte korkulacak olan şey, ölüm değil, kötü huylardan hasıl olan hallerdir.
Şu malûmattan habersiz olan, cahil sayılır ve insanoğlunu iki âlemde huzursuz eden de ahlâk-ı rezîlesi (kötü ahlâkı)dır.
Süleyman A.S.'a "Dünyada en alçak şey nedir ki, ondan daha zararlı ve aşağısı olmasın?", diye sual edildiğinde "Âdemoğlunun nefis ve istekleridir. Ondan alçak ve ondan zararlı şey yoktur" buyurdu. Zira cümle fenâlıkların kaynağı hevâ (nefsin arzularına uymak)dır.
KİM RABB'İNİN AZAMETİNDEN KORKUP DA, KENDİNİ NEFSİNİN ARZULARINDAN ALIKOYMUŞSA, VARACAĞI YER ŞÜPHESİZ CENNETTİR (Sûre-i Nâziât 40-41) âyet-i celilesi kendisinin hesaba çekileceğini bilip, Rabb'inden korkarak nefsini hevâ ve şehvetlerden men eden kimsenin yerinin cennet olduğu beyan buyurulduğu gibi:
AZIP DA DÜNYA HAYATINI TERCİH EDEN KİŞİNİN VARACAĞI YER CEHENNEMDİR (Sûre-i Nâziât 37-38-39) ayet-i kerimeleri, nefsinin isteklerine uyarak azıp sapıtanların ve dünya hayatını ahirete tercih edenlerin yerinin de cehennem olduğu beyan buyurmuştur.


RİYÂZÜS-SÂLİHÎN Sûre-i 369'dan:

Şu var ki, ümitsizliğe düşmemek lâzım... Çünkü güzel ahlâkın en güzellerinden biri de tevbe etmek, işlediği suçlardan uzaklaşmak, Allahü Teâlâ'dan affını dilemektir.
Buharî ve Müslim'de beyan buyurulan şu hadis-i şerif, tevbe etmenin kerâmetini ne güzel bildirir:
Hadis-i Şerif: "Çöl yolculuğundan istirahat ederken yiyip içeceği ve bütün eşyası yüklü olan devesini kaybetmiş kimse, onu tâkatı bitinceye kadar arar, çaresiz kalır, ümit keser de bir gölgede ecelini beklemek üzere uykuya dalar. Bir müddet sonra gözünü açtığında devesini baş ucunda, yemek içmek için yüklediği bütün eşyasıyla birlikte görür. İşte bu kimse nasıl  sevinirse, yemin ederim ki, Allahü Teâlâ, mü'min kulunun tevbesinden, bundan ziyâde razı ve memnun olur."

Hadis-i Şerif: "Her zaman Allahü Teâlâ indinde en çok sevilenler, tevbe eden gençlerdir".

Hadis-i Şerif: "Tevbe eden gencin cenâzesi kabristana getirildiğinde, Allahü Teâlâ meleklerine (BU KABRİSTAN MEVTÂLARINDAN AZABI KALDIRINIZ) diye nidâ eder ve o mevtâlar 40 gün azaptan kurtulmuş olurlar.

Hadis-i Şerif: "Ömrünü israf etmiş boşa geçirmiş, ihtiyarlayınca tevbe eden kişiye melekler "Utanmaz mısın! Kötülüğe gücün yetmez olunca tevbe ettin" derler.

Allahü Teâlâ, meleklerine "O KULUM YÜZ SENE SONRA NEDÂMET ETMİŞ OLSA, CELÂLİM HAKKI İÇİN MAĞ-FİRET EDERDİM. SİZ ŞAHİT OLUN, O, KULUMU AFFETTİM, CENNET VE CEMÂ-LİMLE MÜŞERREF KILDIM" buyurur.

Hadis-i Şerif: "Mü'min güzel ahlâkı ile, gündüzü oruçla, geceyi ibadetle geçiren kimsenin derecesine ulaşır".


Hazreti ALİ R.A.'IN MEKÂRİM-İ AHLÂK İSİMLİ ESERİNDEN:

Eshab-ı Resûlülah'tan bazıları, Hazreti İmam'a "Kur'an-ı Kerim'de medhedilen zatların sıfatlarından ve, KENDİNİZE AZIK EDİNİNİZ. ŞÜPHE YOK Kİ AZIĞIN EN HAYIRLISI TAKVÂDIR" (Sûre-i Bakara 197) nazm-ı celîlinin sırrından, bize haber ver" dediler.

Diğer rivayete göre "Sizi seven şia'nızı bize beyan et" dediler.

Hazreti Ali (R.A.) Cenab-ı Hakk'a hamd ve senâ, Resûlüne salât ve selâmdan sonra buyurdu:
"Cenab-ı Hak, mahlûkatı yoktan yarattı, ömürlerini takdir buyurdu. Onların ibadetine ihtiyacı olmadığı gibi, isyanları da Zât-ı İlâhî'ye zarar ve noksan vermez.
Allahü Teâlâ ezelde takdir edip, mahlûkatın rızklarını dünyada sebeplerle tevzî eyledi.
Mahlûkat arasında faziletler, takvâ nuru ile mümtaz olan kişilerdir ki, onların sözleri salavât, hayır dua ve teslîmiyettir.
Elbiseleri israftan uzak, yürüyüşleri vakarlı, mütevâzî ve temkinlidir. Harama göz kaparlar. Kulakları ilim dinlemeye mahsustur.
Nefisleri belâya sabırlıdır.
Eğer Allahü Teâlâ ezelde ecel müddetini yazmamış olsaydı, azap korkusu ve sevap şevkiyle göz kırpacak kadar ruhlarının, cesetlerinde kalmasını istemezlerdi.
Allahü Teâlâ'nın emirleri onların nazarında büyük, Hak'tan gayri hep şey pek küçüktür.
Onlar cenneti ve nimetlerini görür gibi mânevî lezzetlerden zevk alır, cehennemi ve şiddetini görür gibi azaptan korkar, günâhtan kaçarlar. Kalbleri hüzünlü, şerlerinden herkes emindir.
Cesetleri ince, zayıf, insanlara ihtiyacı hafif, nefisleri rezâletten berî, Din-i İslâm'a yardımları büyüktür.
Dünyada kaldıkları müddetçe sabreder, nice günler huzura, büyük ecre ulaşır, bu sebeble Mevlâ'ya mülâkî, cennet ve nimetlerine nâil olurlar.
Dünya onları arayıp tâ ki eder, onlar dünya sevgisini gönülden siler. Dünya kendisini süsler, onları ister, onlar dünyayı nefretle tahkir eder. Dünya onları satın almak ister, onlar dünyayı hemen salıverirler.
Geceleri namazla, ayakta Kur'an okur, nefislerinde huzur ve hüzün hasıl olur. Müjde âyetlerinde şevkleri artar, meyil ve muhabbet ederler. Korku ayetlerinde cehennemin dehşetini düşünür, başlarını eğer, zilletle Cenab-ı Hakk'a, yalvarırlar; dizleri üzerine yere düşüp, nefislerinin kurtulması için niyazda bulunurlar.
Gündüzleri takvâ ve yumuşaklıkla sâfîlerden olup, gurbet âleminde tek ve tenhâ kalırlar.
Onları gören, hasta sanır; halbuki onlar hakîkî hayat sahibidir.
Amellerin azına razı olmaz, çoğunu görmezler.
Nefislerini hakir görürler. Amellerindeki kusurlardan korkarlar.
Korku içinde «Ben nefsimi daha iyi bilirim. Rabb’im de beni benden iyi bilir» derler. Ve «Rabb’im! Hakkımda söylenenlerle beni suçlu sayma. Zannettiklerinden âlâsını bana ihsan buyur. Onların bilmediği günâhlarımı da affeyle» diye dua ederler.
Bu sıfatlara sahip olan takvâ sahiplerini şöyle görürsün:
Dinde kavî, Şen ve yumuşak huylu, iman ve tasdikte yakîn sahibi, halim sıfatlı, ilme haris, mevcuda kanâatkâr, ibadetinde korkulu, fakirliğe tahammüllü, belâya sabırlı, helâle talib, hidâyete gayretli, meşakkati çok olan iyi amellerle meşgul bulursun.
Nimetlere şükreder, haşyetle zikrederek sabahlar, gaflet ve zilletten korkar, gecelerde ilâhî rahmetle ferahlar, nefsi kötülük istese, kabul etmez. Kendisiyle kabre giren güzel işleri gönülden sever, bâtıl ve fânî şeylerden nefret eder, yumuşak huyu ile karıştırır, sözü amelle birleştirirler.
Onların emeli ve arzusu az, kalbi korkuludur. Aza kanâat eder, az yerler, işleri külfetsizdir. şehvetleri ölü, gazap ve hiddetleri kırılmış, birleşme, yeme, içme gibi cismânî lezzetleri, hayvânî arzuları azalmış, zikir ve fikri çok, sözü, işi dürüst, ameline hâkim, hallerinden hayır umulur.
Küfür korkusundan emin gafiller arasında bulunsalar da zikredenlerden yazılırlar. Zikredenler arasında gafillerden ayrılırlar.
Kendine zulmedeni affeder, vermeyene verir, uzaklaşana yaklaşırlar ve her halde onları kötülükten uzak, yumuşak sözlü bulursun.
Vakûr tavırlı, kötülüğe sabırlı, şiddet halinde şükreder, kendine zulmedene yumu-şak davranır, sevgi göstereni reddetmez, hakkı olmayanı istemez, üzerine borç olan hakkı inkâr etmez, şahit gösterilmeden ikrar eder, saklanması icap edeni ifşa etmezler.
Kimseye isim takıp sevmediği sözle seslenmezler. Komşularına zarar vermez, belâya uğrayanlara sevinmezler. Beş vakit namazı vaktinde, erkânıyla kılarlar. Emaneti, hıyânet etmeden yerine getirir, bâtıl söz ve halden hâli kalır, sükût ettiğinde sıkıntı duymaz, söylerse kısa konuşur, gülerse sesini yükseltmez, israf etmez, bulunduğu hâle razı olur, nefsin istekleri akıllarına, cimrilikleri cömertliklerine galip gelmez.
Menfaatli meseleler öğrenmek için insanlar arasına girer, soranları -sözü dürüst olsun diye- sükûtla dinlerler.
Muhtaç olmamak için sanat ve ticaret eder, hayır işlerini şöhret için yapmaz, yaptığı hayrı kimseye söylemezler.
Kendilerine zulmedenden Cenab-ı Hak intikam alıncaya kadar sabreder, intikâm almaya kalkmazlar.
İnsanların rahatını ister, ihvan ve ehl-i imanın huzuru için meşakkate katlanırlar.
Halktan uzak olmaları zühd içindir. İnsanlara yaklaşmaları mülâyemet ve iyilik olup, kibir ve azamet göstermek ve hîle etmek için değildir"...
Bu beliğ ve acâib nasihatı dinleyen zât, bir sayha edip bayıldı. Ve Hazreti İmam R.A., "Rasûlüllah S.A.V. Efendimiz'in hal ve sözlerinden en son hülâsa ettiğim güzel faziletler bunlardan ibarettir" buyurdular.

Cenab-ı Hak, sözleriyle amel etmeyi ve şefaatlerine kavuşmayı müyesser eylesin!.. Amin...

* * *

AHLAKA DAİR ESERLERDEN

Kadı İyaz'ın "Şifâ" Adlı Eserinden:

Hazreti Ali R.A. Rasûlüllah S.A.V. Efendimiz'e, hal ve hareketlerine hâkim olan esasları sordu.

Fahr-i Kâinât S.A.V. Efendimiz şöyle cevap verdiler:
İlim (bilgi), sermâyemdir; akıl, dinimin esasıdır; arzu, binek taşımdır. Allah'ı zikir, arkadaşım; mahremiyet, hazinem; havf (Allah korkusu), refikim; ilim, silâhım; sabır, libâsım (elbisem)dir. Kanaat, ganimetim (zenginliğim); tevâzû, iftihar vesilemdir. Zevkten uzaklaşmak, mesleğim; açık sözlü olmak, gıdamdır. Doğruluk, şefaatçım; itaat, büyüklüğüm; mücâdele, alışkanlığımdır ve kalbimin nuru, namazdır.  (İslâma Giriş, M. Hamidullah s. 89)

* * *

İmam-ı Gazâlî Hazretleri'nin "Ey Oğul" İsimli Eserinden:

Ahlâk üç kısımdır:
a. Ferdî Ahlâk,
b. Aile Ahlâkı,
c. İctimâî Ahlâk,

Ferdî Ahlâk
Ferdş ahlakta uyulması zarûrş olan hususlar: Allah korkusu, hayrı Allah rızası için işlemek, nimete şükretmek, emânete hıyânet etmemek, sabır ve kanâat ehli olmak, vazifeyi tam olarak yapmak, günah işlemekten kaçınmak, başkalarıyla hoş geçinmek, yalan, hased, riyâ, fitne ve fesattan kaçınmak...


Ulu ve aziz olmanın üç şartı vardır:

1) Mahlûkattan hiç bir şey dilememek,
2) Bir kimsenin arkasından fenâ söz söylememek,
3) Kendi eliyle koymadığı şeyi almamak, (Hakkı olmayan şeye sahip çıkmaktan sakınmak).


Aile Ahlâkı

Anaya babaya saygı ve itaat, hattâ onlar zâlim olsalar bile onlara karşı gelmemek...
Küçükken kız ve erkek evlâdın terbiyesine itinâ göstermek; altı yaşından itibaren Kur'an okumasını, namaz, oruç gibi dşnş vazifelerini öğretmek ve yaptırmak...
Eve girip çıkarken âdâba riâyet etmek, yakınlarına iyi davranmak, kızların evlenmesinde zengin ve ştibarlı insanlardan ziyâde iyi huylu ve nâmuslu kişileri seçmek...


İçtimâi Ahlâk (Cemiyet Ahlâkı)

Alışverişte doğruluk, üstazlara ve âlimlere saygı, komşunun hakkına riâyet, halk ile iyi geçinmek, dostları iyi ve kötü günlerinde ziyâret, hastaları ziyaret, çarşı pazarda edeb ve terbiyeye dikkat etmek...

* * *


ÇOCUK TERBİYESİ

Ahlâkın temeli nefis terbiyesiyle başlar. Filiz küçükken aşılanmazsa, büyüdükçe aşısı güç olur veya hiç mümkün olmaz.
 
Kuvvetli nefis terbiyesi olmadan ahlâk zayıf düşer, çocuk boşlukta kalır, kararsız halde, sonu olmayan arzuların te'siriyle sarsıntı içinde çalkanır durur, huzur bulumaz. Ayet-i Celîle'de: MUHAKKAK NEFİS ŞİDDETLE KÖTÜLÜĞÜ EMREDER (Sûre-i Yûnus 53) buyuruluyor.
Yeryüzündeki bütün kötülüklerin kaynağı nefistir. Onun te'siri altında kalan, felâh bulmaz.
Doğuştan insanın içinde bulunan, büyüdükçe tazyikini artıran nefis, küçük yaşta yakın alâka ve ciddiyetle terbiye edilip itaat altına alınmazsa, sonunda kötü isteklerinin önüne geçilmez ve o insanın frensiz arabadan farkı kalmaz.

Hadis-i şerif'te: "YERYÜZÜNDEKİ MÜCA-DELELERİN EN BÜYÜĞÜ, NEFİSLE OLAN MÜCADELEDİR" buyurulmuş olup, akıl ve iz'ânın önünde kara bir perde gibi duran, fırsat buldukça şerrini artırıp sesini duyuran nefsin tavanı yoktur ve istekleri sonsuzdur.
Kuvvetli imanla terbiye edilip, kontrol altına alınmadıkça, çocuğu kötülüklerden korumak mümkün olmaz.
Nefsi ıslâh etmeden, Hakk'ı tanımak, iyi ve güzeli anlamak hayâldir, bu mümkün olmaz. Akıl ve imanın gözünde perde olan nefis terbiye edilmeden, insan iyi ve güzeli göremez.
İmam-ı Rabbânî Hazreti nefsin, yetmiş Şeytan kuvvetinde olduğunu beyanla, onun şer ve fenalığını uzun ve pek güzel beyan buyurmuşlar. Arzu edenler "Nefis" risâlemize müracaat etsinler...

Bir büyük velî: "İnsanlar, doğuşunda içinde bir kara yılan gibi yerleşen nefsin fenâlığını bilseler, korkudan helâk olurlardı" demiştir.
Hadis-i Şerif'te "NEFSİNİ BİLEN, RABBİNİ BİLİR" buyuruluyor. Nefsinin şerrini bilen, kendisinin aczini idrak eder, Rabb'ine sığınır da kurtulur. Nefsini terbiye etmeden, insanın huzur bulması mümkün değildir...

Bütün kötülükler onun istekleri içindedir. Şekere damlayan su gibi vücudun her yerine yayılmış, onu kara diken gibi sarmış olan nefsin ıslâhına, ömür boyu aralıksız çalışmak mecburiyetinde olan insan, bu mühim vazifeyi, evlâdı üzerinde küçük yaşta yerine getirmezse, hem ona, hem kendisine ihânet etmiş, suç işlemiş olduğunu zamanla görür ve cürmünün cezasını çeker...
Dünya yaratıldığından beri nefis terbiyesi, bütün mürşitlerin gâyesi olmuştur. Yaratılmışların en şereflisi olan insan, son nefese kadar nefisle mücadele edip şerrinden kurtulmak mecburiyetindedir.
Onun tazyikinden kurtulmadıkça doğruyu, iyiyi görmek, hakikate ulaşmak mümkün olamaz. Bu büyük mücâdelede kazanan, ebedî saadet kapısını açmış, huzura ermiş olur. Çünkü böylesi nefsin sesini değil, Hakk'ın emirlerini dinler, temiz vicdanıyla saadet yolunu seçer.
Nefis terbiyesinde baş ilaç: İman ve İslâm esaslarını kabul etmek ve Allah dostlarının izinden gitmektir.
Her Müslüman yaratılışının gayesi olan İslâm'ın icaplarıyla, kuşlar gibi yavrusunu devamlı beslemedikçe, körpe dimağları zehirle doldururlar da ıslâhı mümkün olmaz. Eğer insan âileye ehemmiyet verip sahip çıkar, onları ahlâken güzel yetiştirirse, nesline büyük sermâye vermiş ve değerli mîras bırakmış olur da çocukları yaşlandıkça doğruyu ve iyiyi görür, hakkın hâmîsi olur, hakkı müdâfaa eder... Millet ve cemiyet de ondan zarar değil, hayır görür...
Yaşadığımız dünya nefsin arzularına uygun olduğundan, çocuğu onun çekici renklerinden ve aldatan seslerinden korumak; ruhunda iman aşkını ve İslâm nurunu parlatmak, ana ve babanın en büyük vazifesidir...
Bu zamanda çocuk terbiyesi ve iyi insan yetiştirmenin ehemmiyeti büyük ve lüzûmu kat'îdir. Zira, iyiliği anlatmak kolay, fakat güzel ahlâkı nefsinde yaşamayanın sözü ölüdür. Ruhsuz kelâmın faydası olmaz, taşa düşen yağmur gibi, heder olur.
Çocuk daha çok, görerek ve gördüğünden örnek alarak gelişir. Bu da her şeyden önce ona helâl lokma yedirmeye bağlıdır. Lâmbaya mazot konursa şişeyi kirletir, ziyâ vermez olur. İnsan önce kendisine düzen verip, sonra yavrusunun yetişmesine gayret edip vatan ve millete armağan etmeli...
Şu halde çocuğa gösterilecek ilk alâka, nefsi terbiye yoludur. Bu iş ömür boyu devam edecek ve Allah'ın muvaffak kılmasıyla sonsuz saadet nasip olacaktır. Halbuki dünyanın geçici zevklerine aldananlar, ebediyen huzur bulmazlar. Çünkü ruhun huzuru, vicdanın istirahatı, güzel ahlâka muhtaçtır.
Nefis terbiyesine muvaffak olan insan, hareket ve arzularında ölçülü, cemiyete faydalı, nefsine hâkim, affedici, mütevâzî, iyilikte örnek, merhamet sâhibi ve muhîtinde aranan olgun kişidir. Böylesi hem cemiyete hem kendisine hayırlı; varlığı aranan, dostluğu istenen, Allah'ın sevdiklerindendir...
Nefis, üstü yeşil sazlarla örtülü bataklık gibidir. Câzip görünür, lâkin içine dalan kurtulamaz. Nefse esir düşüp onun hizmetinde olanın kaybı büyüktür: Maddî, mânevî musibetlere uğrar, imanı zayıflar, ahlâkı çöker, haysiyeti itibarı kalmaz; hasılı insanlık vasıflarından uzaklaşır. İrfan sahibi büyüklerin baş gâyesi, nefsin ıslâhı ile insanlığın selâmeti olmuştur.
Nefse galip gelen insan, ihtiraslarını dizginler, isteklerinde ölçülü olur, sabretmeyi bilir, müsâmahakârdır; kâmil insan demeye lâyık sıfatlara sahiptir; insanlık şahadetnâmesine mâliktir.

Bu hususları yavrularına öğretenler, öz ailesine vatan ve milletine hizmet etmiş, istikbâlin büyükleri arasına namzet hazırlamıştır.
İnsana, insan demek kâfî değildir. Çok doğan olur amma, pek azı insan olur...
Meşrû gıda ile beslenmeyen ruh, kendisini tatmin için gayri meşrû yol arar...
"Her koyunu kendi bacağından asarlar" sözü bozuktur. Bunu kabul etmeyiniz. Sonra seni de baş aşağı asarlar."

Allahü Teâlâ Dâvud (A.S.)'a: "Yâ Dâvud! Kavminin şerlilerinden altmış bin, hayırlılarından kırk bin kişi helâk edeceğim" buyurdu. Dâvud (A.S.): - "Yâ Rabbi, hayırlıların suçu nedir?" diye niyaz etti. Cenab-ı Hak, "ONLAR KÖTÜLERİN KÖTÜLÜĞÜNÜ ÖNLEMEDİKLERİ GİBİ, HALLERİNDEN DE EZÂ DUYMADILAR, ONLARLA HAŞIR NEŞİR OLDULAR" buyurdu.


Komünizmle Mücadele Derneği Başkanlarından biri, ilk kuruluş senelerinde, soylu bir aileye mensup olduğu sözünden anlaşılan bir gence:
- Mehmet, hastaneden aldığın 290 lira ile nasıl geçineceksin? sualine,
- Geçinirim amma herkes anlayamaz, der.
Başkan:
- Anladığımı farz et de bir anlat, der.
Mehmet, ruhunda yerleşen derin duygu ve asâlet cevherlerini dökerek,
- Efendim! Ben vazifemi hakkıyla yaparım, hîle yolları düşünmem. Kazancım helâl olur da, bereketi bitmez..., der.
Peygamberimiz, fakirlikten şikâyet eden bir işçiye, ne kadar yevmiye aldığını sual edip, "Üç dirhem (lira)" cevabı üzerine, adama: "İki dirheme çalış. Sen ancak o kadarını hak ediyorsun, diğer kısmı haram olduğundan hepsini götürüyor" buyurdu. Çünkü herkesin dilinde olan mübârek "BEREKET" kelimesinin mânâsı, "Servet çokluğu" değil, "Huzur veren kazanç"tır.

Yine o senelerde Adana'da köftecilik yapan bir asilzâde, kendisine hitaben "Arkadaş, bize rey verirsen şu tarlaları size taksim edeceğiz" diyenlere, duvarda asılı aynayı alıp, tozunu sildikten sonra yüzlerine tuturak "Bir bakın, hiç birbirinize benzer misiniz?" diye hakîmâne söz ve sitem ettikten sonra, devamla: "Cihanı yaratan Allah, herkesin ömrünü, rızkını servetini de taksim etmiş. Ben hakkıma razıyım, kimsenin malında gözüm yok. Görmez misiniz? Beş parmak bile bir değil... Hem, mal emniyeti olmayan yerde ne din ne de can emniyeti olamaz" demiştir...

Küçük yaştan itibâren iyi yetişen insanda bulunan güzel ahlâkın vesîle olduğu saadet ve nimetler saymakla bitmez...
Hadis-i Şerif "Her Müslüman’ın mükellef  olduğu vazifelerin en küçüğü, iman sahiplerine ezâ veren (rahatsız eden) şeyleri yollardan kaldırmaktır".
Cenâb-ı Hak cümlemize lütuf ve inâyet, yavrularımıza kâmil hidâyetler nasib ve müyesser eylesin. ÂMİN.



İnce Meseleler - www.incemeseleler.com

İnce Risaleler - http://www.incemeseleler.com/ince-risaleler.html

Güzel Ahlak Risalesi - http://www.incemeseleler.com/ince-risaleler/1517-26-risale-guzel-ahlak.html
« Son Düzenleme: 22 Nisan 2015, 17:05:07 Gönderen: Mücteba »

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9206
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Ynt: Güzel Ahlak [18 Şubat 2008]
« Yanıtla #18 : 21 Nisan 2015, 15:47:38 »
استعيذ بالله : الذين ينفقون فى السراء والضراء والكاظمين الغيظ والعافين عن الناس و الله يحب المحسنين
قال رسول الله (صلعم) : ان المؤمن ليدرك بحسن خلقه درجة الصائم القائم     { ابو داوود}

İnsanların, Allah'ın rızasına muvafık bir hayat yaşayıp dünya ve ahirette saadet ve selamete kavuşmaları için gönderilen Din-i Celil-i İslam; iman, amel ve ihlas olmak üzere üç cüzden mürekkeptir. Hz. Üstazımız (k.s.) bu hususu şu sözleriyle ifade etmişlerdir: “ Yine malumları olsun ki  Dini Celil-i İslam üç cüzden mürekkeptir. Bunlar İlim, amel ve ihlas’tan ibarettir. Bu üç cüzden her biri tahakkuk etmedikçe İslam’ın kemali tahakkuk eylemez. Ne zaman ki İslam tahakkuk eder, rızay-ı Bârî hâsıl olur. Rızay-ı Mevla ise bütün dünyevi ve uhrevi saadetlere kefildir.”  (Mektublar Risalesi Sayfa 175)

Bu cüzlerin kendisinde tahakkuk ettiği bir insanın sahip olacağı mühim hususiyetlerden biri de güzel ahlaktır. Ahlâk-ı hamîde sebebiyle insanın elde edeceği iyi haller, kazanacağı güzellikler, yapacağı güzel fiiller sayılamayacak kadar çoktur. Çünkü ahlakını güzelleştiren bir insandan sadır olan fiiller de elbette güzel olur. Mesela güzel ahlak sahibi mü'minlerin, bu hususiyetleri sebebiyle elde edecekleri bazı güzel meziyetler,  Âl-i İmran Suresi’nin 134. ayet-i kerimesi’nde şöyle ifade olunmaktadır: "O takvâ sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah iyilik sahibi olanları sever.”

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) her hususta olduğu gibi, ahlakının güzelliği hususunda da insanların en mükemmeli idi. Onun ahlakı hakkında Kalem Suresi'nin 4. âyet-i kerîmesinde şöyle buyruluyor: "Ve sen elbette büyük bir ahlak üzeresin"

Rasül-i Ekrem (s.a.v.) Efendimizin, bu güzel ahlakının mü'minler üzerindeki tezahürleri de başka bir âyet-i kerîmede şöyle ifade olunuyor: “Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O size çok düşkün, ancak mü’minlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir.”  (Tevbe Suresi, Ayet 128) Hz. Aişe (r.anhâ) Validemiz, kendisine Rasülullah (s.a.v.) Efendimiz'in ahlakı sorulunca, soran zata hitaben "Sen Kur'ân okumuyor musun? Onun ahlakı Kur'ân idi."  ( Sahih-i Müslim)  buyurmuşlardır.

Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: "Ben Rasülullah (s.a.v.)'in elinden daha yumuşak ne bir atlasa ne de bir ipeğe dokundum. Rasülullah'ın kokusundan daha güzel bir râiha koklamadım. Tam on sene O'na hizmet ettim; bana asla 'öf' bile demedi. Yaptığım bir şey için 'bunu niye böyle yaptın' demediği gibi; yapmadığım bir şey sebebiyle de 'niye şöyle yapmadın' demedi."  (Sahih-i Buhari)

Böylesine mükemmel bir ahlaka sahip olan Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir çok hadîs-i şerîfleriyle güzel ahlakın ehemmiyetini ve kazandıracağı dereceleri ifade buyurmuşlardır.
Abdullah ibn-i Amr (r.a.) Hz. şöyle rivayet ediyor: "Rasülullah (s.a.v.)'in sözlerinde ve hareketlerinde hiçbir çirkinlik bulunmadığı gibi çirkin olan hiçbir şeye de özenmez ve 'Sizin en hayırlınız ahlakı en güzel olanınızdır' buyururdu "  (sahih-i Buhari)

 Başka bir hadîs-i şerîfte de "Kıyamet gününde mü'min kulun terazisinde güzel ahlaktan daha ağır bir şey olmaz. Allah (c.c.) çirkin hareketler yapan, çirkin sözler söyleyen kimseye buğz eder."  buyrulmuştur.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'e insanların cennete girmelerine en çok hangi amelin sebep olacağı süal edilince "Takvâ ve güzel ahlak" diye cevap vermişler  (Sünen-i Tirmizi)   ve “Mü’min güzel ahlakı sebebiyle gündüzleri oruç tutan geceleri namaz kılan insanların derecesine ulaşır”  (Sünen-i Ebu Davud) buyurmuşlardır.


Büyük âlimlerimizden Kâdı Iyaz Hz. güzel ahlakın insanlarla güzel geçinmek, onlara kendini sevdirmek, merhamet etmek, verdikleri sıkıntılara katlanmak, yaptıkları kötülüklere sabretmek, kibirlenmemek, şiddet göstermemek, öfkelenmemek ve azarlamamak olduğunu söylemiştir.  (Riyazü’s-Salihin)

Netice olarak ahlak-ı hamide ile ahlaklanmak ve kâmil manada mü'min olabilmek,  "ben ancak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim"  (el-camiu’s-Sahih)  buyuran Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in sünnetine sarılmak ve nûr-i Muhammedî ile alakadar olmakla mümkündür. Bu sebeple ilim ve maneviyat yolunun yolcularına düşen, eldeki fırsatı iyi değerlendirip bu hususta pirânın himmet ve teveccühlerine sığınarak gayret göstermektir.


Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9206
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Güzel Ahlâk Hutbesi
« Yanıtla #19 : 21 Nisan 2015, 16:16:46 »
Muhterem Müslümanlar!

Mensubu bulunmakla iftihar ettiğimiz islâm dini üç şeyden mey­dana gelmektedir. İman, vazife ve ahlâk. Bunlar, mahiyet itibariyle, birbirinden ayrı gibi görünseler de aslında bir bütünü meydana geti­ren üç ayrı unsur gibidir. İman olmadan vazifenin, vazife yapılma­dan ahlâkın bir değeri yoktur. Bizden bunların hepsi birden istenil­mektedir.

İman, kalbe; vazife, vücudumuza mahsustur. Ahlâk ise ruhta yer­leşen bir seciyye ve huydur.
Ahlâk, insanın nefsinde sabit bir melekedir.
Ahlâk; gerek yaratılışta, gerekse sonradan eğitim yolu ile kaza­nılan ruhî hallere verilen bir isimdir.
Ahlâk; âlemin nizamına, âdemin kemâline hizmet eder.
Ahlâk, iman ağacının en tatlı meyvesi ve mü'minin âhiret ser­mayesidir.

Ahlâk, imanla dolmuş bir kalbin, faziletle doymuş bir ruhun dış-daki tezahürüdür.

Makbul bir ahlâkın İslâmî esaslara uygun olması şarttır. İslâmî yetten ayrı bir ahlâk, türese de üreyemez. İman bulunmadan ahlâk olacağım iddia, güneş doğmadan gündüz olacağını söylemek kadar gülünç olur. Köksüz bir ağacın yaşaması, temelsiz bir binanın durma­sı nasıl kabil değilse iman temeline ve İslâm köküne istinad etmeyen bir ahlâk da uzun ömürlü olamaz.

Koparılmış çiçekler, suyun içine ıslatıldığı zaman, birkaç gün dayanır daha sonra pörsümeye başlar. Değerini İslâmdan ve ferini imandan almayan bir ahlâk da solup bozulmaya mahkûmdur.

Gücünü, iman denilen muharrik kuvvetten alan; yönünü, Haz-ret-i Muhammed'in sünnet pusulası ile tayin eden ahlâka güzel huylar adı verilmektedir.
Nefsin tahriki, şeytanın teşviki ile kazanılan alışkanlıklara da çirkin huylar denilmektedir.
Dinin getirdiği ahlâk, vahye dayandığı için,

asırlarca payidar ol­muştur. Halkın dinî bağları gevşemedikçe ahlâkı da ebediyyen ayak­ta duracaktır. Akla dayanan ahlâkta yanılma çok ve yaşama ümidi yoktur

Ahlâk, maddeci görüşün zannettiği gibi, beşerin kendi düşünce­sine değil, Allah'ın emirlerine ve vahye dayanır. Din fazileti emreder. Dinsiz kimsenin fazilet ve ahlâk anlayışı olamaz.

Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır:
«Hayırlılarınız, ahlâkça en güzel olanlarmızdır» (1).

Ahlâk, imanın ayrılmaz bir lâzımıdır. Bunları birbirinden ayır­mak mümkün değildir. İmandan ayrı bir ahlâk olamaz, ahlâk olma­dan iman kemal bulamaz
.
İbadetlerini yapan bir mü'min, güzel ahlâka da sahip olursa de­vamlı namaz kılıp her gün oruç tutan bir kimse gibi ecre nail olur.

Bir hadîs-i şerif de şöyle buyrulmaktadır:

«Muhakkak Allah kerimdir. Kerem sahibini ve ahlâkın yüksek olanını sever. Kötü ahlâktan da hoşlanmaz» (2).

Güzel huyun ölçüsü; güler yüzlü, tatlı sözlü, yumuşak huylu ve ağır başlı olmaktır. Bunlar hangi Müslümanda toplanırsa o, güzel ahlâka sahip sayılır. Resûlullah Efendimiz Ashabdan Aiz oğlu Eşec Münzir'e şöyle buyurdu;

«Sende iki huy vardır. Yüce Allah onları sever: Yumuşak huylu-hık ve ağır başlılık!»
O sahâbi dedi ki:

«Ben mi bu iki huyla ahlâklamyorum yoksa Allah mı beni bu huylar üzerine yaratmıştır?». Resûl-i Ekrem:
«Allah seni bu iki huy üzerine yaratmıştın> buyurdu. O sahâbi:

«Allah ve Resulünün sevdiği huylar üzarine yaratan Cenab-ı Hak: ka hamdolsun» dedi (3).

Kıyamet günü mü'minin mizanında en ağır basacak şey güzel huyunun ecridir. O gün, Peygamber Efendimizin himayesinde ve ya­kınında bulunacak bahtiyarlar, güzel ahlâk sahipleridir. Bir insan, dünyada iken Resûlullah'ın yolunda yürümüş ve huyunu ahlâk cdin-mişse ebedî hayatta onun yanında olacaktır. Zira kişi sevdiği ile be­raberdir. Faziletin canlı bir timsali bulunan Peygamber Efendimiz şöyle buyurmaktadır:

«Ben ancak iyi ahlâkı tamamlamak için Peygamber gönderildim» (4)-
(Dikkat: Buradan aşağısı haftaya okunacak

Aziz mü'minler!

Mücessem bir ahlâk sahibi bulunan Resûl-i Ekrem Efendimiz şöyle dua ederlerdi:

«Yâ Allah, senden sıhhat, iffet, emânet ve bir de güzel huy iste­rim» (5). «Yâ Allah, ayrılık ve muhalefetten, iki yüzlülükten ve kötü huydan sana sığınırım» (6).

Maddî ve manevî güzelliklerin tamamına sahip bulunan Peygam­berimiz, aynada mübarek yüzüne baktığı zaman, «Yâ Allah, beni güzel yarattığın gibi ahlâkımı da güzelleştir» (7) buyururlardı.
Bizdeki düşük ahlâk, Resûlullah'm ruhunu incitir.

Pazardaki ih­tikâr, mahkemede söylenen yalan, komşusunun malına ve ırzına te­cavüzden tutunuz da umumi halâların duvarlarını kirleten müsteh­cen çizgi ve yazılar, onun ümmetinde görülmemesi icap eden bayağı­lıklardır.

Güzel ahlâk iki cihan saadetine vesile olduğu için bir hadîs-i şe­rifte şöyle buyurulmaktadır:
«Ahlâk güzellikleri, cennet işlerindendir» (8).

Din kardeşlerim!

Kalbdeki iman; kemâl derecesine yükselerek göze perde olup ha­rama baktırmazsa, ellere bağ olup kötülüğe uzandırmazsa, ayaklara zincir vurup fena yollarda gezdirmezse; yüzün haya perdesi, vicdanın sızısı, yüreğin merhameti olursa, ahlâk kemâle ulaşmış olur. O insan, yüksek bir idrake sahip bulunur. Bir hadîs-i şerifte şöyle buyurul-muştur:

«Allah'a imandan sonra akıllılığın başı, haya ve güzel ahlâk­tır» (9).

Resûlullah Efendimize, «insanları en fazla cennete koyan şey ne­dir?» diye sorulmuştu. Peygamber Efendimiz:

«Allah korkusu ve gü­zel huydur». «Ya insanları en fazla cehenneme sokan şey nedir?» suâline, «Ağız ve ırz» (10) cevabını - verdi.

Güzel ahlâkın devamı için en çok dikkat gösterilecek husus, öf-kelenmemektir. Altının ayan, mihenk taşında; insanın kaç ayarlık Müslüman olduğu da öfkelendiği zaman belli olur. Kızmamak, güzel huyda muvaffak olmanın ilk ve son şartıdır.

Dil, kalbin tercümanıdır. Bu 'itibarla Peygamber Efendimiz asha­bına hitaben:

«İbadetin en, kolayını ve bedene en hafifini (n hangisi olduğunu) haber vereyim mi? Sükût ve güzel huydur» (11) buyurdular.

Ağaçları aşılamak ve hayvanları terbiye etmek suretiyle nasıl ıs­lah kabilse, ahlâkı güzelleştirmek de kabildir. İnsan dünyaya geldi­ği zaman yalan bilmez, dedikodu yapmaz, harama el uzatmazdı.

Bun­ları hep sonradan öğrendi ve itiyat haline getirdi. Yaratılışı ile ilgili olmayan bu gibi şeylerin ondan ayrılması da mümkündür. Bunun için ahlâkımızı güzelleştirmekle emrolunmuşuz. Mümkün olmayan bir şey

Allah ve Resûlullah tarafından emredilmemiştir. Hutbemize bir hadîs-i şerif meâliyle son verelim:

«Nerede olursan ol, Allah'tan kork. Bir kötülüğün peşinden onu giderecek iyilik yap. insanlara güzel ahlâk ile muamele et»


(Yeni Hutbe Kitabı - Mehmed EMRE)

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9206
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Güzel Ahlâk Hutbesi 2
« Yanıtla #20 : 21 Nisan 2015, 16:22:10 »
Bir müminde bulunması gereken güzel huylar konusunda, Ebu Hureyre (ra) Sevgili Peygamberimiz (sav)’den şu hadisi rivayet etmişlerdir:

"Şu kelimeleri, onlar ile amel etmek veya onlar ile amel edecek olana ögretmek için benden kim almak ister?" Bunun üzerine, "Ben, ya RasulAllah" dedim. Rasul–i Ekrem (s.a.v.) elimden tutarak beş şey saydı ve buyurdu ki:
"Haramdan sakın. İnsanların en çok ibadet olanı, olursun. Allahu Teala’nın sana ayırdğına razı ol. İnsanların en zengini olursun. Komşuna iyilik et, mümin olursun. Kendin için sevdigini, insanlar için de sev müslüman olursun. Çok gülme. Çünkü fazla gülmek kalbi öldürür" (Tirmizi, Ahmed b. Hambel).

Yine Hz. Peygamber (sav) "Sizden asağı olana bakınız. Sizden yüksek olana bakmayınız. Zira size layık olan, sizin üzerinizdeki Allah’ın nimetini hor görmemenizdir"(Buhari, Müslim–Tirmizi).

"Kardeşinin yüzüne gülümsemen senin için sadakadır. İyilikler ile emretmen sadakadır. Bir kimseye yolunu kaybettiği yerde yol göstermen sadakadır. Âmâ’ya kılavuzluk yapman senin için sadakadır. Yoldan taşı, dikeni ve kemiği gidermen senin için sadakadır, kendi kovandan kardeşine boşaltman sadakadır" (Buhari, Müslim, Tirmizi)

Abdullah b. Amr (ra)’dan, Rasul–i Ekrem (s.a.v) şöyle buyurdu:
"Allah’ın rızası ana ve babanın rızasındadır. Allah’ın gazabı da ana ve babanın gazabındadır" (Tirmizi).

"... Anne ve babanıza iyilik edin ve ihsanda bulunun ki, çocuklarınız da size karşı itaatli ve hürmetkar olsunlar. Bir kimseye, kardeşi, haklı olsun haksız olsun, özür dileyerek gelirse, onu kabul etmezse (ahirette) Havz–ı Kevsere yanaşamaz" (Hakim, Et–Tergib, ve’tTerhib).

"Annene, babana, kızkardeşine erkek kardeşine ve bunlardan sonra gelen yakınlarına ve (sende) hakkı bulunan ve ziyareti şart olanlara ihsanda bulun" (Ebu Davud).

"İyiliklerin en iyisi, evladın, baba dostlarının aile efradına ilgi göstermesidir" (Müslim, Ebu Davud Tirmizi)

Enes b. Malik (ra)’dan Rasul–i Ekrem (s.a.v.) söyle buyurmuştur:
"Rızkının çoğalmasını ve ömrünün uzamasını isteyen, anne ve babasına ihsan ve ikramda bulunsun ve akrabalarını ziyaret etsin" (Ahmet b. Hanbel).

Bir kişi Resul–i Ekrem’e (s.a.v.) gelerek:
"Ya RasulAllah, Allah’tan başka ibadete layık kimse olmadığına, Allah’u Teala’nın birliğine, Senin de Allah’ın Resulu olduğuna şehadet ettim, malımın zekatını verdim ve Ramazan–ı Şerif orucunu da tuttum" dedi. Rasul–i Ekrem (s.a.v): "Anne ve babana asi olmamak şartıyla, bu durumda ölenler, kıyamet gününde, peygamberler, sıddıklar ve şehidler ile yanyana –iki parmağını kaldırıp göstererek– beraber bulunurlar" buyurdu. (Ahmet b. Hambel, Tebarani ve Ibn–i Mace).

Konuyla ilgili bir başka hadis ile yazımızı tamamlayalım. Resulullah (sav): "Kişinin Cennette derecesi yükselir" buyurdu. Sahabeler, "Bu nereden geldi" diye soruncu; "Çocuğunun senin için istiğfar etmesindendir" dediler (Ibn–i Mace).


Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9206
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Hazreti Ömer’in Şahsında İslam Ahlakı
« Yanıtla #21 : 21 Nisan 2015, 16:24:07 »
Hazreti Ömer’in Şahsında İslam Ahlakı
 
Adaletiyle dünyaya ün salan Hz. Ömer (r.a.) in, bir Kudüs'e girme hadisesi var ki, dillere destan ol muştur. Hz. Ömer, kölesiyle beraber Kudüs'e gitmektedir. Bu mukaddes şehre giden Hz Ömer'le kölesinin, sadece bir develeri vardır. Dolayısıyla yolda deveye nöbetleşe binmektedirler. Kudüs'e yaklaştıkları zaman, deveye binmek sırası köleye gelmiştir. Her ne kadar sıra kendisine gelmişse de deveye binmek istemeyen köle:
- Efendim, sıra bana geldi ama Kudüs'e yaklaştık. Benim binitli, sizin yaya olmanız doğru olmaz. Şehre girerken devenin üzerinde siz olunuz, dedi.
Hz Ömer (r.a.) itiraz etti:
- Biz müslümanız. Ben her ne kadar halife isem de, seninle benim aramda Allah indinde hiç bir fark yoktur. Sıra senindir, deveye sen bineceksin, dedi.
Köle, "Kudüs'te bulunan hıristiyanlara karşı iyi olmaz. Lütfen siz bininiz" diye israr ettiyse de Hz Ömer (r.a.) sırayı bozmuyordu.
Nihayet köle deve sırtında, Hz. Ömer yaya olarak devenin yularını tutmuş vaziyette, Kudüs'e girdiler.
Kudüs'lü bütün hıristiyanlar büyük halifeyi karşılamak ve ona şehrin anahtarını sunmak için şehir dışında onu bekliyorlardı. Devenin üstündeki zatı halife zannederek, ona hürmet göstermek istedilerse de köle, kendisinin değil devenin yularını tutan ve yaya olan zatın halife olduğunu söyledi. Bütün papazlar hayret ettiler. Nasıl olur da; düşmanlarını titreten halife Ömer, bir kölenin hayvanının yularını tutarak gelirdi. Üstelik de kendisi yaya olarak.
Bunun sebebini sorduklarında şöyle dedi:
- Biz müslümanlar arasında halife ile köle Allah indinde birdir. Üstünlük sadece Allah'a bağlılıktadır. Bir tane devemiz olduğu için nöbetleşe biniyorduk. Kudüs'e yaklaşırken sıra ona gelmişti. Onun için o bindi. Bunda anormal olacak bir şey yok.
Bu durumu gören hıristiyanların birçoğu daha fazla dayanamayıp müslüman oldular.
Hazreti Ömer böylece Kudüs şehrini teslim aldı.
Kimsenin canına ve malına dokunmadı.
Namaz vakti gelmişti ve Hz. Ömer (r.a.) namazı kılacaktı. Kendisine namaz kılmak için kiliseyi gösterdiler ve ''Burada namazınızı kılabilirsiniz" dediler. Kabul etmedi ve
"Ben kilise de namaz kılarsam, müslümanlar benim burada namaz kıldığımı duyarlar ve burayı cami yaparlar. Halbuki biz, fethettiğimiz yerlerdeki insanların inançlarına karışmadığımız gibi onların ibadethanelerine zarar da vermeyiz" dedi.
Gerek Hz. Ömer ve gerekse ondan sonraki bütün müslüman idareci ve kumandanlar, fetettikleri toprakların halkına karşı dini hiç bir zorlamada bulunmamışlardır. Onların bu hareketini gören başka dinden olan insanlardan birçokları, bu yüksek ahlak karşısında, dayanamayıp müslüman olmuşlardır.


Ali Eren - Dini Hikayeler

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9206
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Rasûl-i Ekrem'in Güzel Ahlâkı
« Yanıtla #22 : 21 Nisan 2015, 16:25:08 »
Rasûl-i Ekrem'in Güzel Ahlâkı

Güzel ahlâkın en canlı mümessili bulunan Efendimiz, hiçbir zaman pörsümiyecek ahlâk-ı hamidenin esaslarını, hadis-i şerifleriyle tesbit etmiş ve kurmuş olduğu bu esaslara ömrü boyunca riayet etmiştir. En güzel bir ahlâk üzere bulunduğu Kur'an-ı Kerim'de tescil edilmiş olmasına rağmen o, daima güzel ahlâkın tâlibi olmuş; yaptığı dualarda Cenâb-ı Hakk'tan sıhhat, âfiyet ve güzel bir huy istemiştir.

Kâinâtın efendisinin bu duaları, güzel huyun kendisinde devamlı olması isteğini aksettirirken değer ve kıymet bakımından ahlâk-ı hamidenin ehemmiyetini ortaya koymaktadır.

Mübarek ayağını öpme şerefine ermiş kum zerreciklerini bile ulvîleştiren Fahr-i Kâinat Efendimiz, âlemlere mir'at olan "Hüsn"ünü, aynada temâşâ ettikleri zaman tevazuun yüce zirvesinden şu duayı te-rennüm ederdi:

"Ya Allah, yaratılışımı güzel kıldığın gibi ahlâkımı da güzelleştir."

Peygamber Efendimizin ahlâktaki kemâlini ve faziletteki üstünlüğünü en salâhiyetli ağızdan dinlemek isteyen bazı sahabîler, bu arzularını Hz. Aişe'ye açtıklarında, mü'minlerin annesi kendilerine:
"Siz Kur'ân okumuyor musunuz?" diye sordu.
Ashab:
"Evet, okuyoruz" dediler.
Hz. Aişe:
"Resulullah'ın ahlâkı Kur'an(a muvafık) dı" diye sözünü tamamlamıştır.

O, evinin köşesinde oturan saadet asrı kızlarından daha hayalıydı. Çile ve ibtilâlara tahammül göstermede insanların en sabırlısı bulunuyordu.

O; korkaklık ve cimrilikten hoşlanmazdı. Harp meydanlarında ashabı ile birlikte savaşa katılır, en tehlikeli anlarda şecaat ve sebatın eşsiz örneklerini verirdi. Cömertlikte, esen yelden; hayırhahlıkta, akan selden daha öndeydi.

O; tevazuda toprak, merhamette güneş gibiydi. Sofrasını yere serer, hiçbir yemeği beğenmezlik yapmaz, ekmeğini sirkeye banarak yer ve "Sirke ne hoş bir katıktır" buyururdu. Yemeğe besmele ile başlar, sonunda "Mün'imi Hakîkî"ye hamd ederdi. Efendimiz, binekte tercih yapmaz, merkebe bindiği de olurdu.
O; çocuklara dahi selâm verir, kölelerin bile davetine varırdı. Yüksek yer aramaz, hasır üzerinde uyuduğu çok olurdu. Şefkat elini müşriklere bile uzatan efendimiz; yüzünü yaralayan ve dişini kıran müşrike bile beddua etmemekle, âlemlere rahmet olarak gönderilişinin en açık örneğini vermişti.
Gözü uyusa bile kalbi uyanık duran efendimiz, az gülerdi. Kahkaha ile gülmeyi sevmez; tebessüm ederken eliyle ağzını örterdi.

Hikmet güneşinin kalp ufkunda doğmasına ve mânâ hazinesinin kalbe dolmasına sebep olan tefekkürü çok severdi. "Tefekkür gibi (na-file) bir ibadet yoktur" buyurur idi.

Nafile ibadetin en kolayını ve vücuda en hafif gelenini "Sükut ve güzel huy" diye tarif eden efendimiz, ahlâk-ı hamideye ulaşmakta sükutun tesir ve değerini kendi hareketiyle açığa koymuş bulunmaktaydı. Sözün değerlisini ifadeye muktedir olduğu halde sükutu sevmesi, tefekkür yoluyla daha yüce mânâlara mazhar olmak içindi.

Bu sükut, hakkı söylememek mânâsında bir susma değil; hayrı ifade etmeyi bilmeyenin zararlı veya faydasız söz konuşmamasına işaret içindir. Bu sebeple O, "Hayrı söyle, aksi halde sus" buyurmuştur.

O, ağzını açtığı zaman, dilinden ebediyyetin selsebilleri akardı. Buna rağmen sükutta daha büyük fazilet bulunduğunu gördüğünden dolayı "Sükut eden kurtuldu." (1) buyururlardı.

"Güzel ahlâkı tamamlamak için (peygamber olarak gönderildim" (2) buyuran Efendimiz, su ve benzeri bir şey dağıttığında, en son içen kendisi olurdu.
Gül yüzünden tebessüm eksik olmazdı. Bir kimse onun konuştuğu kelâmı saymak dilese buna imkân bulurdu. Çünkü o, açık olarak ve tek tek konuşurdu. Yolda giderken konuşmaktan hoşlanmazdı.

O, güzel koku takdim edildiğinde geri çevirmezdi. Sadaka yemez, hediye kabul eder, karşılığında ikramda bulunurdu.
Vicdanların mürebbisi bulunan Efendimiz, aksıracak olsa elini ağzı üzerine koyarak yapardı.

Temizlik, onun şiarıydı. Her cum'a günü boy abdesti alırdı.
Gayr-i müslim milletlerden murahhas bir hey'et geldiğinde elbise-lerinin en güzelini giyerek yanlarına çıkar ve İslâm düşmanları karşı-sında şeref ve vakarını korurdu.

Allah'a imandan sonra, akıllı olmanın en başta gelen sebebini güzel ahlâk olarak gösteren Efendimiz (s.a.v.) kimseye yük olmak istemez, kendi işini bizzat yapmayı severdi. Gömleğinin söküğünü diker, yırtığını yamardı. Ayakkabısını onarır, koyununu sağdığı olurdu.
Onun dostluğunda vefa çok, cefa yoktu. Sevdiklerine yâr olur, bâr olmazdı.

Ashabından birini üç gün görmese, nerede ve ne durumda olduğunu sorardı. Seyahate çıktığını duyarsa hayır duada bulunurdu; Şayet memleket içinde ise ziyaret eder; hasta olduğunu işitirse "Geçmiş olsun"a giderdi.
Ashabından biriyle karşılaştığı zaman onunla musâfaha eder, o ayrılmak istemedikçe efendimiz çekilip gitmezdi. Yolculuk yaptığı sırada, yaya kalan sahabiyi devesinin ardına bindirirdi.

Onların rüyalarını dinler ve tâbir ederdi. Derdlerine çare arar, sevinçlerine ortak olurdu, elindeki imkânlarını ümmetinin ihtiyaçlarını karşılamakta sarfederdi. Kul, kardeşine yardımcı olduğu müddetçe Allah'ın kuluna yardımcı olacağını ashabına haber verip onları hayırhah olmaya teşvik ederdi.
Akrabasını ziyaret eder, onlara iyilikte bulunurdu. Amcasına, çocuğun babasına göstermesi gereken saygıyı gösterirdi. Aile efradına ve çocuklara acımakta insanların en merhametlisiydi.

İki cihan saadetini, iman ağacının ahlâk meyvelerini vermekte gören Nebiyy-i Âhirzaman, ümmetlerini bu değerler etrafında toplamak gayretini gösterirdi. Bu yoldan ayrılmanın felâkete sebep olacağını bildiğinden "Ya Allah, ayrılık(lar)dan, nifak (imanda iki yüzlülük yapmak) dan ve kötü ahlâktan sana sığınıyorum" (3) diye dua ederdi. Bir âyeti kerime meâliyle sohbetimize son vermek isteriz:

"Andolsun ki Resulullah'ta sizin için, Allah'ı ve ahiret gününü umar olanlar ve Allah'ı çok zikredenler için güzel bir (imtisal) nümune(si) vardır" (4).

Dipnotlar
(1) Feyzü'l-Kadir, c. 6, s. 171.
(2) Keşfüi-Hafâ ve Müzîlü'l-İlbâs, s. 287.
(3) et-Terğıb ve't-Terhib, c. 3, s. 413.
(4) Sûre-iAhzâb,21.


Müslümanca Yaşama Sanatı-2, Medenî Vazifeler, MEHMED EMRE
« Son Düzenleme: 21 Nisan 2015, 16:38:00 Gönderen: Mücteba »

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9206
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Mazideki Ahlakımız ve Bugünkü Ahvâlimiz
« Yanıtla #23 : 21 Nisan 2015, 16:40:37 »
Mazideki Ahlakımız ve Bugünkü Ahvâlimiz

Milletleri ayakta tutan değerlerin maziden hâle aktarılabilmesi, o milleti asırlarca ve yüz aklığı ile yaşama imkânına sahip kılar. Fakat geçmişini unutmuş veya inkâr etme küstahlığını gösteren topluluklar, çöküntünün en acı örneklerini vermişlerdir.

Şerefli geçmişe sahip bir millet, mazi ile istikbâl arasında köprü kurabilmiş ve geleceğe ışık tutabilmiş ise varlığını devam ettirme düşüncesini sağlam temeller üzerine oturtmuş demektir.

Tarihe sığmayan mâzimizi unutturma gayesiyle, yolumuza kurulmuş tuzakların farkına varmayacak olursak ve hele düşmanların savurduğu yalan ve iftiralara inanmak gibi ahmakça bir dalâlet örneği verirsek, tarla köstebeklerinin itlâfında kullanılan usulle, kendi intiharımızı hazırlamış oluruz.

Maziyi yaşamış ve yuğurmuş bulunan ecdâdın kurduğu sağlam ahlâk binası, yüce bir milleti asırlarca sakfı altında barındırmış ve üç kıt'a üzerinde hükümranlık hakkına sahip kılmıştır. Dörtyüz çadırlık bir aşiretin, kısa bir zamanda koca bir imparatorluk hâline gelişindeki sırrı, şerefli mâzisini korumuş ve ona ters düşmeyecek yeni müesseseleri o temel üzerine kurmuş olmasında aramak gerekir.

O bünyân-ı mersusu ayak altına almakla kendini yükselteceğini umanlar, taksiyi direksiyondan ve marşa basma suretiyle değil de bağajına çıkıp üzerinde tepinmekle yürüteceğini sanan mecnundan daha gafildirler. Onun bu tepinişleri ile vitesden kurtulan araba, harekete geçecek olursa hem vasıta hem de tepesindeki beyinsiz helâk olur.

Bir gözü mazide, diğer gözü âtî'de olan milletlerin yükselişindeki âmilleri görmezlikten gelmek, onların ilerlemesini sihirli bir değneğin ucuna bağlamak, şimdiye kadar kimi kandırabilmiş ve neyin seyrini değiştirmiştir?
İşte Japonya, işte İsrail ve başkaları! İkinci cihan harbinde mağlup bir millet olarak çıkan Japonya, silkinerek yeni hamlelere girişmiş ve gelişmiş bulunmaktadır. An'anesine sadâkati, milliyetçilik ruhunu koruması, mazisine bağlılığı ve nihayet gelişen tekniği bu temeller üzerine oturtabilmesi sebebiyle hem varlığını korumuş ve hem de süper devletlerle yarışta ön saftaki yerini muhafaza edebilmiştir.

Menfur İsrail devletinin bu günkü başarısını sadece para'ya ve ta-kip ettiği politikaya bağlamak yanlıştır. Bu milletin ulaştığı neticeyi an'anesini ve millî mefkuresini inkâr etmemesinde aramak daha isa-betli bir davranış olur.
Bize gelince Eskiyi unut, yeniyi tut" sloganlarıyla maziden kopmuş bir topluluk haline geldik veya getirildik. Ayağının altındaki emekdâr merdiveni beğenmeyen mirasyedi edası ile, millî mefahirimizi arkaya attık, yenisini de kazanamadık. "Kekliğin sekmesini taklit edeyim" der-ken, kendi yürüyüşünü unutan saksağanın iki ayağı üzerinde kalgıma-sı gibi bir hâl-i pürmelâle giriftar olduk.

Neydi o, esnafın müşterisine "Efendi, ben yaptığım alışverişle sizden bir miktar kâr temin ettim. Fakat, şu karşıdaki komşum hiç aksatâda bulunamadı. Diğer ihtiyacınızı oradan alınız" diye fazileti, maddi kazanca tercih edişindeki ruh asaleti ve tok gözlülüğü!

Harp meydanında son nefesini vaşamakta bulunan yaralının, ağzına verilmek üzere getirilen suyu, diğer bir yaralının su isteğini aksettiren iniltisini duyduğu zaman, ağzını kapayıp, gözleriyle "Ona götür' mânâsına gelen işareti ile din kardeşini kendi nefsine tercih edişindeki faziletin sebebi neydi?
Zengin bir mü'minin getirdiği zekâtı, "Şu komşum, benden daha fakirdir" diyerek, kabul etmeyen fakirin tebcile lâyık olan ahlâkı neydi?
Yük taşıyan bir hamal yorulursa, sırtındaki yükü koyup biraz dinlensin de sonra yoluna devam etsin, diye evlerinin köşesine, binanın estetiğinin bozulacağına hiç ehemmiyet vermeden, "Mola taşı" koyduran ecdâdımızın faziletperver davranışındaki sebep neydi?

Neydi ecdâd-ı pakimizin "Pis" kelimesine benzerliğinden dolayı kediyi kovarken "Pist" demeyip "Git" lafzını tercihteki terbiye ve nezâketi!
Neydi o tarihe şân veren, tarihte çığır açıp çığır kapayan milletlerin efendiliğini yapmış atalarımızın şecaatle birlikte yürüttüğü merhamet ve hamiyyeti!

Onları sevmek kadar övmemiz de en tabiî hakkımızdır. Ecdadımı-zın ahlâk ve faziletini gelecek nesillere aktarmak ise, ehemmiyeti haiz vazifelerimizin başında gelmektedir.

Muhterem okuyucu! Onların bize örnek olacak seciyelerini gayri müslim yazarların medh etmesi, torunlarının övmesinden daha fazla ehemmiyet arzeder. Zira bunu itiraf etmek, bir gayri müslim için zordur. Böyle olduğu için de, hakikatin ifadesi ve vicdanının sesidir. İsterseniz onların bir kaç cümlesini beraber tetkik edelim.

Napolyon Bonapart: "İnsanları yükselten iki büyük meziyet vardır: Erkeklerin cesur, kadınların iffetli olması... İşte, Türkler bu çeşit kahra-manlardandır" demektedir.

Lamartin: "Türkler, insan olarak, millet olarak şarkın en üstün ve şerefli ırkıdır. Çok asîl ve necîp karakterlidirler. Cesaretleri sonsuzdur. Dinî, ailevî ve beşerî faziletleri bütün tarafsız insanlara takdir ve hayranlık ilhâm edecek çaptadır" diyerek mâzimize ışık tutmaktadır.

James Poter: "Türklerde yol kesme vak'aları ile ev soygunculukları ve hatta dolandırıcılık ve yan kesicilik vak'aları adeta meçhul gibidir. Yollar da evler kadar emindir" diye itirafta bulunmaktadır.

Garanvil Murray: "Türkler, yeryüzünün en nâzik milletlerinden biridir. Bir menfaat elde etmek yahut göze girmek için asla dalkavukluk etmezler" demekten kendini alamamaktadır.

Dr. Brayer: "Osmanlı Türkleri, umumî ve ferdî ahlâkının ciddiyetini, şeriatın iffet ve hayâ ahkâmına borçludurlar" sözü ile en mühim bir noktaya parmak basmaktadır.

Aziz milletim!
İşte mefahir dolu mâzimiz ve işte elem verici hâlimiz! Artık silkin ve kendine dön. Şerefli geçmişine sahip çık. Bu hissiz ve idraksiz gidişe son vermiyecek olursak zillet ve meskenet yakamızdan el çekme-yecektir. Bu değerleri koruduğumuz takdirde istikbâl ve istiklâl bizim olmakta devam edecektir.


Müslümanca Yaşama Sanatı-2, Medenî Vazifeler, MEHMED EMRE
« Son Düzenleme: 23 Nisan 2015, 16:17:36 Gönderen: Mücteba »

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9206
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Hayanın Güzel Ahlaktaki Yeri ve Değeri
« Yanıtla #24 : 21 Nisan 2015, 16:41:40 »
Hayanın Güzel Ahlaktaki Yeri ve Değeri

Utanma hissi, imanın ayrılmaz bir lazımı ve güzel ahlâkın en yüksek derecelerindendir. Hayasız kimsede iman aramak, ölüde can ara-mak gibidir.
Hayâ, iman ile o derece kaynaşmış bulunmaktadır ki, birinin varlı-ğı, diğerinin mevcudiyetine bağlıdır. Eğer bir vücutta can varsa hare-ket ve faaliyet de vardır. Bunların yokluğu, o cesetten canın ayrıldığı-nın delilidir. Aynen bunun gibi, iman bulunan kimsede Hakk'tan ve halktan utanma duygusu olacaktır, olmalıdır. Hayasız insan imansız, imansız kimse de hayasızdır.
Vücut ikliminde haya güneşi ışımaya başlayınca, fert ve cemiyet-te, derece derece haya müşahede edilmeye başlar. Utanma hissinin ilk mertebesi, ayıplanmaktan çekinerek çirkin şeyleri terk etmektir. Bu duygu kuvvet kazandıkça, sahibini hem fenalıklardan alıkor hem de iyi ve güzel şeyleri işlemeye sevk eder.
Hayanın kemal derecesini, Cüneyd-i Bağdâdî şöyle açıklamakta-dır: "Bir, Allah Teâlâ'n nın ihsan ettiği nimetlere ve bir de kendi kusurları-na bakmaktan insanda bir sıkılma hissi doğar. İşte "Hayâ" budur."
Dini vazifeleri öğrenmeye engel olacak derecedeki sıkılganlıktan başka, utanmanın her şekli makbuldür. Zira o, iman ağacının en tatlı meyvesidir.
Hayâ, ahlâksızlık seline karşı ilâhî bir "Sed"dir ki bir çok kötülüğün işlenmesine ve yayılmasına engel olur. O; yerine göre ayakta bağ, gözde perde, elde kelepçe ve dudakta kilittir. Büyük veli Zünnûn-i Mısrî "Sevgi konuşturur, haya ise sükut ettirir" demiştir.
Zengin, sahavetinden; genç kız, iffetinden dolayı nasıl kınanamaz ise, mü'min de "Utangaç" olduğundan dolayı ayıplanamaz.
Utanmayı "Aşağılık duygusu" diye vasıflandıranlar kendi alçak se-viyelerini ortaya koymuş olurlar. İki ellerini yere koyup, ayaklarını ha-vaya kaldıran bir kimse, yeri baş üstünde, semayı da ayağının altında sanır. Bu çarpık görüş, onun aldığı şekilden doğmaktadır. Yoksa gök, ayak altına inmiş değildir.
İnsanlardan bir kısmı, elde edemediği veya avucundan çıkardığı şeyin düşmanı kesilmektedir. Hayasız insanlar, kendilerinde bulunma-yan bu şerefe sahip olan kimseleri çekemezler. Kıskançlıkları, kendile-rini rahatsız eder de hayalı insanlara düşman kesilirler. Şair ne hoş ifa-de etmektedir:
Erbâbı kemâli çekemez nâkıs olanlar, Dide-i huffâş rencide olur zivâdan.
Bir kısım anne ve baba vardır ki, hayalı olan evladını, açılsın diye, utanmamaya zorlar. Çocuk, bu zorlama ve baskının tesirinde kalarak, utanmayı atmak ve açılmak için şuursuzca davranışlardan fayda umar. Sonunda kabak çiçeği gibi açılır da serseri bir tip olur çıkar.,.
Ensardan bir sahâbî, utangaç olan kardeşini, fazla hayalı olmak-tan zarar göreceğini zanneder ve onu aşırı utangaçlıktan vaz geçirme-ye çalışırken Efendimizin yolu, bu iki kardeşin bulunduğu yere varır, Resul-i Ekrem, duruma muttali olunca "(Bırak onu, zira) utanma iman-dan (doğmakta)dır" (9) buyurdu.
Aklı başında bir kimse, hayadan bir zarar geleceğini iddia ede-mez. Esasen böyle bir endişe de yersizdir. Buhari ve Müslim'in ittifakla rivayet ettikleri bir hadis-i şerifte de "Utanma, hayırdan başka bir şey getirmez" (10) buyurulmaktadır.
Hayâ, ferdin yüz akı ve toplulukların zinetidir. Utanma hissi, hangi sebebe bağlı olursa olsun, sahibini iki cihan saadetine ulaştırır. Yüce Halikımızın hayâsız olarak yarattığı hiçbir kimse yoktur. Rızık, insanlar arasında nasıl taksim olunmuş ise haya da öylece tevzi olunmuştur. Hayasız insan, verilen bu cevheri yitirmiş bulunduğu için ondan mah-rum bulunmaktadır.
ayağa düşürmüş olur. Çamura düşen cevheri, cam kırığından ayırmak güç olur. Zira bu kadar kıymeti olan taşın, çamur içinde işi olmamalı-dır.
Hele genç kızda utanma hissi en üstün seviyede olmalıdır. Geç-miş zamanlardan günümüze kadar intikal eden bir mesel vardır: Utan-gaç erkeklere "Kız gibi hayalı" denirdi. Şimdi bu ölçü, oldukça örselen-miş ve kıyas noktası olma değerini kaybedecek duruma düşmüştür. Zamanımızın pekçok kızı, hayasını yitirmiş ve utanmazlığı biraz daha öteye götürmekte birbiriyle yarış halindedir.
Asrımızın utangaç bir erkeği, kıza benzetilecek olsa övülmekle ye-rilmekten hangisine muhatap bulunduğunu tahminde güçlük çeker. Zi-ra "müşebbehün bih" de haya kalmadığı için, utanma hissinden soyun-muş bir kıza benzetildiğini sanıp üzüntü duyar. M. Âkif Bey bu hâli ne güzel dile getirmektedir:
Hayâ sıyrılmış inmiş, öyle yüzsüzlük ki her yerde, Ne çirkin yüzler örtermiş, meğer bir incecik perde.

Dipnotlar:
(9) Müslim, c. 1, s. 46.
(10) Müslim, c. 1, s. 47.



Müslümanca Yaşama Sanatı-2, Medenî Vazifeler, MEHMED EMRE

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9206
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Ahlâkın Düzeltilmesi Mümkün müdür?
« Yanıtla #25 : 21 Nisan 2015, 16:43:49 »
Ahlâkın Düzeltilmesi Mümkün müdür?

İslâm dini ahlâk güzelliğine büyük bir değer vermiş ve bizleri bu seciyyeye sahip olmaya teşvik etmiştir.
Büyük bir ahlâk üzerine bulunduğu Kur'an-ı Kerim ile tescil ve tebcil edilen Peygamber Efendimiz, güzel ahlâka sahip olmayan kimseleri, huylarını güzelleştirmeye teşvik edip "Ahlâkınızı güzelleştiriniz" (8 ) buyurmuştur.
Bazı kimseler, huyun değişmeyeceğini ileri sürüp fena alışkanlık-larına devam etmekte; "Huylu huyundan geçmez" diyerek sövüp saymada, yalan söylemekte ve bir çok kötü huylara devamla kendini ma-zur saymaktadır. Bir kısım şahıslar da efendimizin ahlâkı güzelleştir-meye dair emrini dikkate alıp kötü huyu iyi hale getirmenin mümkün olacağı görüşünü müdafaa etmektedir.
Acaba bu iki görüşün haklılık dereceleri nedir, hangisi daha isa-betli bulunmaktadır? Buna cevap vermeden önce bir hususu belirtmek isteriz: Ahlâkın düzelmeyeceği iddiası, mutlak mânâda doğru değilse de tamamen yanlış da değildir. Bu bahis, izaha ihtiyaç gösteren bir meseledir.
Ahlâk, cibillî ve iktisabî olmak üzere ikiye ayrılır. Cibillî huylar, evlâda anne veya babasından irsiyet yolu ile geçen huylardır. Meselâ, çabuk alıngan bir annenin çocuğu, hiçbir tenbih yapılmadığı ve eğitime tabi tutulmadığı halde kendisinde annesinin huyları görülür. Küsme ve darılma gibi çocukta müşahede edilecek huylar, irsiyet yolu ile anne-den evlada geçmiş "Cibillî" huylardır.
Öfkeli bir babanın, hırçın çocuğunu düşününüz. İstediği bir şey kendisine verilmediği zaman, eline geçen şeyleri kırıp döker. Çocukta göze çarpan bu kabil huylar da "Cibillî ahlâk" adını almaktadır.
İnsan hayatını tetkik edecek olursak, iktisabî huylara nisbetle, cibillî huyların daha az bir yer işgal ettiğini görürüz. Çocuğun, büyüdükten sonra, çevrenin tesirinde kalarak veya eğitilmek suretiyle kazandığı iyi veya kötü alışkanlıklar, insan hayatında büyük bir yer işgal etmektedir.
Karşısındaki insanı alaya alan, önüne gelene iftiralar savuran, vadinde durmayan bir kimsenin bu davranışları "İktisâbî huylar" sınıfına dahildir.
"Cibillî ahlâk" diye ifade edebileceğimiz huyların düzelmesi mümkün değilse de sonradan, çevrenin ve kötü akranın tesiri ile kazanılan huyların düzelmesi imkân dahilinde bulunmaktadır. Bu, bir sabır ve karakter işidir.
Şayet çirkin huyların düzelmesi kaabil olmasaydı, Efendimizin ahlâkı güzelleştirmeye dair emri, insan kudretinin dışında kalan bir şeyi istemek olmaz mıydı?
Resûl-i Ekrem Efendimiz, yapılması mümkün bir şeyi bile "ümmetime güçlük vermiyeceğimi bilmiş olsaydım" kayd-ı ihtirâzisine bağlı olarak tavsiyede bulunurdu. Hâl böyle iken ifası kaabil olmayan bir şeyi Resulullah (s.a.v.)'in emredeceğini aklen kabul etmemiz mümkün değildir. "Ahlâkınızı güzelleştiriniz" emri, istenen şeyin imkân dahilinde bulunduğunu ortaya koyan mantıkî bir neticedir.
Etrafımızdaki birtakım varlıkları dikkatle incelediğimiz zaman, ruhta yerleşmiş bir çok huyların düzelmesinin kaabil olacağını ispatlıyan deliller görürüz. Şöyle ki:
a) Bir ağaç, aşılanmak suretiyle daha verimli bir hâle getirilmektedir. Aynı soya dâhil bulunan ağaçlar bir başkası ile aşılandığı zaman, fışkıran yeni filiz, gelişip yeni bir hüviyyet ortaya koymaktadır.
b) Güvercinler, eğitilmek suretiyle haberleşmede; köpekler yetiştirilerek polis birliklerinde faydalı hizmetler görmektedir.
c) Süvari birliğindeki atlar, borazanın çaldığı boruya göre, yürüyüşünü değiştirmektedir. Hücum borusunu duyduğu zamanki koşusu ile talim borusu çaldığı zamandaki yürüyüşü arasındaki fark, atın ıslâhını isbatlayan bir delildir.
d) Tutî ve saksağanın uygulanan bir ameliyat sonunda, tekrarlanan bazı kelimeleri öğrendiği bilinen gerçekler arasındadır.
e) Tamamen vahşi bir hayvan olan A..., burnuna takılan toka ve sahibinin elinden düşmeyen sopanın korkusu ile, bir çok oyunlar öğ-renmektedir. Eli değnekli şahıs, tefi tıngırdatmaya başlayınca bahsi geçen hayvanın iki ayağı üzerine kalkıp salınması, hayvanların terbiyeye ve düzelmeye olan istidadını gün ışığına çıkaran başka bir örnektir.
f) Uçan veya kaçan hayvanları avlamakta kullanılan kupayların terbiye edilerek "Kelb-i muallem" hâline geldiği, fıkhî eserlerde açıklan-mış bulunmaktadır.
İddiayı isbat için bir çok misaller daha gösterilebilir. Gören gözün sahibi, kırmızı rengi yeşilden ayırmakta güçlük çekmez. Duyan kulak, bülbül nağmesini karga sesinden kolayca ayırır.
Hiçbir tasnife tâbi tutmadan, ahlâkın güzelleşmiyeceğini savun-mak, insanı ağaç dalından ve akılsız varlıklardan daha aşağı bir sevi-yeye düşürmek olmaz mı? Düşünebilen bir insanın böyle bir iddiada bulunması, kaabil değildir.
Kötülükleri, iyiliklere tebdil eden Yüce Rabbimiz, çirkin huylan bı-rakıp güzel ahlâka sahip olmamızı da mümkün ve kulunun iktidarı da-hilinde kılmıştır.


Dipnotlar:
(8 ) Ömer Nasuhi Bilmen, Yüksek İslâm Ahlâkı, s. 6.



Müslümanca Yaşama Sanatı-2, Medenî Vazifeler, MEHMED EMRE

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9206
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Ahlakın Korunması ve Öfke
« Yanıtla #26 : 21 Nisan 2015, 16:45:59 »
Ahlakın Korunması ve Öfke

Ahlâk dini olan İslâm, güzel huylara büyük bir değer vermiş ve mensuplarını bu yüce hasleti korumakla mükellef tutmuştur.
Mânevî değerlere sahip olmak, her insanın arzusudur. Lâkin onu korumaya pek az kimsenin dikkat gösterdiği gün ışığı kadar açıktır.
İnsanlık şerefini ayaklar altına düşüren ve güzel ahlâkı bozan davranışların başında "Öfke" gelmektedir.
Öfke, nefse dayanan bir gadap halidir. Doğuşu ve gelişmesi, bâtıla dayandığı için neticesi zararla son bulur. "Buğdu fillah" adı verilen hak nâmına kızmayı, öfke ile karıştırmamalıdır. Öfke, faziletleri soldurur. Allah için buğz ise ahlâkı oldurur ve kemâle ulaştırır.
Hz. Ali, bir harbde, hasmının sırtını yere getirmiş ve başını kesmek üzere kılıcını boğazına dayamıştı. Kendini müdâfaadan.âciz kaLan düşman, yattığı yerden, Hz. Mürtaza'nın yüzüne tükürmüştü. Bunun üzerine Hz. Ali (r.a.), kılıcını düşmanın boğazından çekti ve:
"Kalk ayağa, al kılıcını eline! Seninle tekrar döğüşeceğiz" dedi. Düşman, şaşkın bir halde:
"Neden beni öldürmek imkânı eline geçmiş iken istediğini yapma-dın da tekrar döğüşmek üzere serbest bıraktın?" diye sordu.
Hz.Ali
"Sana olan önceki öfkem, Cenâb-ı Hak içindi. Fakat, yüzüme tükürünce nefsimin zoruna gitti de sana kendi adıma kızdım. Bu öfke ile başını kesmiş olsaydım, kendi namına kılıç sallamış olacaktım. Hâlbuki biz, ancak Allah adına harp ederiz" cevabını verdi.
İşte aziz okuyucu, İslâm bu kadar yüce ve ölçülü olmayı nizam haline getirmiş bir dindir. Şifa verici ilâç imâlinde, zehirden bile faydalanmasını bilen bir kimyager gibi, İslâm laboratuvarı öfkeyi bu ölçüler içinde zararsız hale getirmektedir.
Allah adına kızma, farz; nefs namına öfke ise haramdır. Bu sebep-le Resul-i Ekrem Efendimiz "Bana bir şey tavsiye ediniz" diyen sahâbiye" (Nefsin adına) kızma"(5) buyurdular.
En güzel ahlâka sahip bulunan Efendimiz, Uhud harbinde yüzünü yaralıyan ve iki dişini kıran İbni Kamîe'ye ve o bedbahtın suç ortağı müşriklere beddua etmedi, gelmesi ihtimâl dâhilinde bulunan kahrı ilahiye karşı kollarını semaya doğru, manevi bir siper-i saika (Paratoner) olarak, kaldırdı ve "Allahım, kavmime hidayet et, çünkü onlar bilmiyorlar (da) onun için böyle davrandılar" demek asaletini ve nefs adına öfkelenmemenin en yüce örneğini verdi.
Öfke, seviyesi düşük insanların mahiyetlerini meydana çıkarır. Kişinin kaç ayarlık müslüman, kaç kıratlık insan olduğu öfkelendiği zaman belli olur. Kâmil bir imana sahip olan insan, öfkesine mağlup olmaz.
Şair ne güzel söylemiş:
"Öfke güheri âdemi temyize mehenktir."
Tasavvuf sâhasının mümtaz simalarından Ebû Yezid Bistâmî, cuma günü tertemiz yıkanıp, en güzel elbiselerini giymiş camiye gitmek için yola çıkmıştı. Kadının biri, ocağın külünü biriktirdiği bir kabı pencereden aşağı boşaltıverdi.. Ne garip tesadüftür ki o sırada bu büyük veli pencerenin altından geçmekte idi. Dökülen tozlar ve küller, vücudunu ve elbisesini tamamen kirletmişti.
Bu tablo karşısında, en sâkin bir insanın bile kan beynine hücum eder. Kadının bu dikkatsizliği karşısında harekete geçen menfi hisler, kendisini öfkelenmeye zorluyordu. Akıl ipiyle nefis düşmanını kıskıvrak bağlamayı başaran o Allah dostu, nefsine şu cevabı verdi:
"Ey zâlim nefsim, neden kızdın? Sen, işlediğin fenalıklar sebebiyle, ateşte yanmaya lâyıktın. Fakat, Allah senin başına soğuk kül döktürdü. Şükretmen gerekmez mi?"
Büyüklerin sözleri, sözlerin büyüğüdür. Büyük fazilet örnekleri, kemâl sahiplerinin yaşama safhalarında müşahede edilebilir. Onların sevgilerini kalblere nakşeden ve manevi varlıklarının gönüllerde taht kurmasına sebep olan şey, öfkeyi vücut ikliminden sürüp çıkarmaya muvaffak olmalıdır.
"Kil"e sormuşlar:
"Diğer topraklar ayaklar altında! Senin başlarda dolaşmanın sebebi nedir?"
O, şu cevabı verdi:
"Gül ile isim benzerliğim ve bir kaç gün de komşuluğum var. Onun için!"
Resulü Ekrem Efendimiz, her hangi bir hususta öfkelenen kimseye abdest almayı tavsiye etmişlerdir. Çünkü öfke, şeytanın tesiriyle kalbte doğar ve onun teşvikiyle gelişme kaydeder. Şeytan, ateşten yaratılmıştır. Ateş, ancak su ile söndürülebilir. Bu itibarla abdest alındığı zaman şeytanın körüklemesiyle meydana gelen öfkenin harareti düşerek tabii hale avdet eder.
Öfkelenen insan, ayakta ise oturmalı; bununla gadabı yatışmazsa yan tarafına uzanmalıdır.
Bir gün Efendimizin huzuruna bir şahıs geldi ve: "Hangi iş daha üstündür?" diye sordu.
Resûl-i Ekrem:
"Güzel huydur" cevabını verdi.
O kimse, sağ tarafa dolandı ve aynı suali tekrarladı, Efendimiz de aynı cevabı verdi. O şahıs sol taraftan gelip aynı soruyu tekrar etti.
Efendimiz:
"Güzel huydur" cevabını verdi.
Bu defa o adam arka taraftan gelerek:
"Ey Allah'ın Resulü, hangi iş daha faziletlidir?" dedi.
Resul-i Ekrem (s.a.v.) ona doğru döndü ve şöyle buyurdu:
"Sana ne oldu ki, anlamazlıktan geliyorsun? O (iş), güzel huydur. Bu da kudretin yettikçe kızmamandır"(6).
İnsanda tomurmaya başlayan ahlâk meyveleri öfkenin körüklediği samyeliyle kavrulur ve dökülür. Ahlâkın gelişip olgunlaşması için vücul ikliminde gadaba yer vermemek gerekir. Yapmak zor olan bir iş. Yakmaya gelince bir kibrit, yıkmaya bir kazma kâfi gelir.
Sözlerimize Peygamber (s.a.v.) Efendimizin bir hadis-i şerifi ile son verelim:
"Zorlu pehlivan, hasmını yenen değil, öfkelendiğinde nefsine sahip olandır."(7)

Dipnotlar
(5) et-Terğib ve't-Terhib, c. 3, s. 445.
(6) et-Terğib ve't-Terhib, c. 3, s. 406.
(7) et-Terğib ve't-Terhib, c. 3, s. 447.



Müslümanca Yaşama Sanatı-2, Medenî Vazifeler, MEHMED EMRE

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9206
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Ahlakın Menşei ve Felsefe
« Yanıtla #27 : 21 Nisan 2015, 16:47:38 »
Ahlakın Menşei ve Felsefe

İnsanoğlunun fıtratında her şeyin aslını ve kaynağını araştırma temayülü vardır. Beşer, bu merakın sevkiyle, kelimelerin iştikak noktalarından tutunuz da sanatkârların pîrine varasıya kadar pek çok şeyin menşeini araştırmak lüzumunu duymuştur.
Ahlâkın menşeini tedkik de bu meraktan doğmuştur. Bu incelemede varılan netice ise iki kelimede hülâsa edilmektedir: Din ve felsefe!
Felsefe; insan aklının, aklî kanunlara dayanarak, araştırıp ortaya koyduğu bir takım görüş ve hükümlerdir.
Akıl, iman nurundan faydalanmadıkça, İslâm'ın kumandası altına girmedikçe daima yanlıştır ve yanılmaktadır da. Akıl, bazı şeyleri tedkike çalışan bir âlet; iman, bu vasıtaya ışık tutan far gibidir. Gece karanlığında, iniş ve yokuşta, farsız araba ile yolculuğa çıkan şöför misali aklına güvenen felsefeciler; hata uçurumlarından aşağıya yuvarlanıp durmuşlardır. Ayakta kalabilenler de birbirini tekzip etmişlerdir.
"Bir ekol diğerini, bir filozof başka bir meslektaşının görüşünü inkara yeltenirken kendi fikrini isbat hevesine düşmüştür. Daha sonra gelen başka bir felsefeci de onun tezine karşı çıkmış ve kurduğu felsefe mektebini çatır çatır yıkmıştır.
Bu yıkma ve yıkılma, köhne felsefenin dayanağı bulunan aklın aczinden doğmuştur. Zira felsefe, Allah'ın vaz ettiği dine dayanmamış, mahlûka (akla) güvenmiş ve onun peşine takılmıştır.
Din, vahye dayandığı için, sarsılmaz bir müessesedir. Semavî dinler, birbirini teyid ettiği için aralarında her hangi bir çelişme ve çatışma olmamıştır.
Peygamberler, beşer topluluğunun ilk ahlâk hocasıdırlar. Haktan aldıkları emri halka aynen aktardıkları için, tebliğleri arasında tenakuz ve inanç ayrılığı mevcut değildir.
Din, Hâlikın kurduğu; felsefe ise mahlûkun tesise çalıştığı bir müessesedir. Aralarında kıyas yapılamıyacak kadar büyük farklar vardır.
Felsefeciler, ahlâka gidişte aklı temel unsur olarak aldıkları için sağlam bir ahlak esası kuramamışlardır. İkibin beşyüz seneden beri kurulamıyan bu müessesesinin bundan sonra tesis edileceğini sanmak, çınar dalında üzüm hayâl etmeye benzer. Felsefecilerin ağababası Sokrat'ın, Aristo ve Eflâtun'un muvaffak olamadıkları bir işi, bu günün cücelerinden beklemek; serçenin kaf dağını kaldıracağı iddiası kadar gülünç olur.
Geçmiş zamanlardaki bir kısım filozofların ahlâktan bahsetmeleri, felsefenin ahlâkın kaynağı olmasından değil; o filozofun ya bir peygamberin yaşadığı devreye veya onun dininin hâkim olduğu bir asra tesadüf etmesi sebebiyle, onun tebliğlerinden ve fikirlerinden faydalanmış olmasından ileri gelmektedir.
Filozof diye isimlendirilen bu kimselerin ahlâk hakkında yaptıkları tarifler; cılız, vüzuhsuz ve kifâyetsiz bulunmaktadır. Meselâ Sokrat, ahlâk ve fazileti "Hayrı bilmektir" diye tarif ederken, Eflâtun fazileti "Âhenk" diye izaha çalışmıştır. Aristo da daha başka bir tarif ile ortaya çıkmış "Ahlâk ve fazilet, meleke alışkanlığıdır" demiştir.
İşte vahiy pınarından kanmış bulunmayan üç filozofun "fazilet" hakkındaki tarif ve izahları!
İnsan, sadece hayrı bilmekle faziletli olabilir mi? Ahlaklı olabilmek
için bildiğini işlemek gerekmektedir. Bunu tesbit edemiyen Sokrat fazi-leti tarifte efradını toplayan bir izaha muvaffak olamamıştır.
Eflâtun aradığı ahengi; önce ruhî melekeler arasında, sonra ferd ile diğer insanlar arasında daha sonra kainat arasında aramış ve tesise çalışmıştır. Bunu başarmakta acze düşünce, karşısına çıkan engelleri kaldırma hevesine kapılmış; din, ferd mülkiyeti ve aile müessesesinin lüzumsuzluğunu savunmuştur.
Sokrat'ın tilmizlerinden Aristip, hayrı "zevk" olarak kabul etmiş ve lezzet nâmına her türlü rezaleti irtikâp ederek hem Sokrat'ın yolundan ayrılmış hem de ahlâksızca bir yaşayışın en çirkin örneklerini vermiştir.
Kant, vazifeyi açıklarken "Bir işi ahlâk kanununa hürmeten işlemek zaruretidir" demiş fakat "insanlık âleminde hakîkaten ahlâklı bir iş yapılmış mıdır?" diye sorarak tereddüdünü açıklamaktan da kendini alamamıştır.
Akıl, itici bir kuvvet değil bilici bir vasıtadır. İman ve bu sisteme bağlı vicdan muharrik kuvvettir. Felsefeci, fazileti tarifte iman nurundan feyz alamadığı ve İslâmî esaslara dayanmadığı için, ahlâkı tayinde açık ve seçik bir tarif yapamamış hele ahlâklı yaşama örneği verememiştir. Gökte yıldız ararken önündeki kuyuyu görmeyen turfa müneccim gibi sapıklık vadisine saplanıp kalan felsefeci, güvendiği silahla kendi intiharını hazırlamıştır. Bu mevzuda son sözü Dr. Güstaw Löbon'a söyletmek isteriz: "Ahlâkı aklın sırtına yüklemek tehlikelidir. Din ve tasavvufa dayanmayan ahlâk sonsuzdur."


Müslümanca Yaşama Sanatı-2, Medenî Vazifeler, MEHMED EMRE

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9206
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Allah Görür ve Bilir
« Yanıtla #28 : 07 Kasım 2015, 01:38:38 »
Allah Görür ve Bilir

“...(O Allah) Sizin içinizi de bilir, dışınızı da, (iyi kötü, gizli aşikâr) her ne kazanıyorsanız onu da bilir.” (En’am Sûresi, âyet 3)

Abdullah bin Dinar (r.a.) anlatıyor: Hz. Ömer ile beraber Mekke'ye gitmek üzere yola çıktık. Giderken yolda kurtlara rastladık. Derken dağdan bir çoban indi, geldi. Hz. Ömer, "Ey çoban! Şu koyunlardan birini bana sat." dedi. Çoban, "Ben köleyim, satamam." dedi

Hz. Ömer, "Efendine, kurt yedi dersin." dedi. Bu söz üzerine çoban "Peki, Allâh'a ne derim?" deyince Hz. Ömer ağladı. Sonra çobanın efendisine gitti. Köleyi satın alıp azad etti. Köleye de "Söylediğin o sözden dolayı ben seni dünyada âzâd ettim. Âhirette de azad olmanı ümid ederim." dedi
Allâhü Teâlâ gizli-açık, iyi kötü yapılan her şeyi görür, bilir ve ona göre sevap ve ceza ile muamele eder.

Humeyd et-Tavil (rh.), Süleyman bin Ali'ye (rh.) "Bana vaaz ve nasihat et." dedi. Süleyman (rh.) dedi ki, "Allâhü Teâlâ'nın seni gördüğünü bildiğin halde hiç kimsenin olmadığı bir yerde isyanda bulunuyorsan, sen çok büyük bir cürette bulunmuş olursun. Eğer, isyan ederken onun seni görmediğini düşünüyorsan, o zaman da dinden çıkmış olursun."

Firkad İbn-i Ömer (rh.) dedi ki: "Muhakkak ki münafık etrafına bakınır, hiç kimseyi görmeyince hemen kötülük ve günaha dalar. O insanları gözler, ama her şeyi gören Allâhü Teâlâ'yı düşünmez."

(Dünya ve Ahiret Saadetinin Anahtarı Güzel Ahlak; Fazilet Neşriyat;  S:267,268)