Gönderen Konu: Hallac-ı Mansur  (Okunma sayısı 6097 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Gül_Sultan

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 2139
Hallac-ı Mansur
« : 08 Aralık 2007, 20:26:44 »

Hallac-ı Mansur

Hüseyin Mansur... Bağdat... Mansur bir gün tanıdığı bir hallacın dükkanına uğrar. Mansur bir müddet sohbetten sonra, hallac arkadaşından rica da bulunur, arkadaşı kırmaz dükkanı ona emanet eder nasılsa kısa bir müddet içinde geri dönerim diye ayrılır. Ayrılır da iş pek rast gitmez, dönmek de dönemez bayağı gecikir. Darlanmasından dolayı biraz sitemli

Mansur'a:
- Hüseyin, senin işini halledeyim derken, kendi işimdende geri kaldım, müşterilere ne diyeceğim şimdi der?
Mansur, gülümser, bunlar için mi üzülüyorsun der gibi parmağını henüz atılmamış pamuklara doğru uzatınca pamuklar tel tel olup bir tarafa, süprüntüsü, işe yaramazı bir tarafa ayrılır. Arkadaş hayret içinde kalır ve bunu kısa zamanda işitmeyen kalmaz. Ve Hallaç diye anılmaya başlar.

... Ve dün dünyayı ayağa kaldıran malum sada:
-" Enelhak!" Hak benim!
Büyük bir sarsıntı. Hayret. Dehşet. İsyan ve itham:
- Küfür.
- Mansur, Hak O'dur de, Hak benim deme.
- Bundan böyle onunla kimse konuşmasın..

Zindanda... İdam fermanı... Halk akın akın ona koşmakta. Gene ölçüye sığmayan sözler.

Halife, iki defa iki büyük zatı gönderir:
- Sözünden dön, tövbe et, özür dile...
Hallaç.
- Sözü kim söylediyse, özürü de dilesin.

Zindan... Her yerde Mansur'u aradılar. Yok. Ertesi gece ne zindan ne Mansur. Üçüncü gece herşey yerli yerinde... Sordular ve Mansur cevapladı:
- İlk gece beni aradınız, bulamadınız, ondaydım... Ertesi gece ne ben vardım ne de zindan, O buradaydı... Ve her şeyin yeri yerinde olduğu gece, yerli yerine gelmesi gereken gece. Ta ki, O'nun kanunu korunsun, emri yerine gelsin.

Her gün bin rekat namaz...
Soru:
- Hem "Hak benim" diyorsun, hem bu kadar namaz kılıyorsun, söyle namazı kimin için kılyorsun?

Cevap:
- Birbirimizin kadrini yine biz biliriz. Peki sizi zindandan kurtarayım mı?
- Nasıl olur?
Elini kaldırır, parmak uçlarıyla işaret ettiği noktalarda kapılar, kapıların açıldığı yollarda da emin gizli yollar açılır, mahpusların ayaklarındaki zincirler çözülür.

Sorarlar:
- Ya sen kendini niçin kurtarmıyorsun?
- Biz Allah(c.c.)'ın esiriyiz, kurtulmak istemeyiz.. Hakkın bize suçlaması vardır, bizi suçlandıran haktır, bize düşen cezamızı beklemektir.

Mahşeri bir gün... Herkes orada... Mansur getiriliyor ve hala aynı nida:
- " Enelhak!" Hak benim!
Bir derviş yaklaşır ve sorar:
- Aşk nedir?
- Bugün ve yarın görürsün!
O gün asıldı ve bir gün sonra yakıldı.

Darağacında.... Mansura soruluyor:
- Tasavvuf nedir?
- En aşağı derecesi bende gözüken bu hal.
- Ya ileri derecesi?
- Onu görmeye yol gerek, o da sizde yok.

Taşlar... Kan... Kanlar içindeki Mansur... Ses yok.. Tebessüm... O esnada bir dost taş yerine bir gül atar. Bir inilti... Bir iniltiki yürekler titrer ve sorarlar:
- Taş yağmuru altında inlemedinde bir güle karşı ne diye böyle inledin?
- Taş atanlar, halden anlamazlar ki attıkları taşlar bizi incitsin. Ama ya halden anlayanlar, değil taş gül atsalar dahi o gül incitir, inletir.

Son sözleri:
- Allahım; bana senin için bu işkenceyi reva görenlerden rahmetini esirgeme! Senin aşkın uğruna bana bu işkenceyi yapan ve canımdan ayıran bu kullarını affet affet. Aşkın hürmetine affet...

Gece, küllerinin Dicle'ye döküldüğü günün gecesi... Bir derviş Dicle'ye ulaşmak için yürüyor... Mansur'un vasiyeti aklında:
- Cesedimi yaktıktan sonra küllerim Dicle'ye dökülecek. Korkarım Dicle taşar, Bağdat'ı yutar. İstemem Bağdat'a bir şey olmasın... O gece hırkamı nehrin kenarına getir ve sulara at..

Derviş acele acele yürüyor. Dicle kabarıyor kabarıyor.. Sular tam Bağdatı almak üzereyken, hırka sulara kavuşuyor....

Öldürüldüğü gece talebelerinden İbrahim Hatekoğlu rüyasında Allah'ı görüyoır ve soruyor:
- Allahım, ne sırdır ki, kulun Hüseyin Mansur'u bu hale getirdin?

Cevap:
- Kendi sırrımı ona açtım, o, herkese gösterdi. Ben, ona bahşettim; o halkı kendi nefsine davet etti.
Dünya geçer, İnsan göçer ancak kurtuluş Müttakîlerindir.

Çevrimdışı kenz

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1129
Ynt: Hallac-ı Mansur
« Yanıtla #1 : 09 Aralık 2007, 12:06:26 »


Hallâc-ı Mansur'un "Enel-hak" demesi (ben hakkım) demek değil, (ene alel hak) ben hak üzereyim,manasınadır.Kur'an-ı Kerim ve hadis-i şerifte te'vilat yapıyoruz da evliyaullahın sözünü neden hüsnü te'vil etmiyoruz...Silistrevi (k.s.)
İNSAN akli ile melekleşen nefsi ile iblisleşen bir aciptir İNSAN
İNSAN kendi kabahatini bilmeyen cehli ile dünyalara sığmayan bir mağrurdur İNSAN
İNSAN bütün zaaf ve acziyyetine rağmen kudrete kafa tutan taşkın bir şaşkındır İNSAN
İNSAN maziye bağlı hâle aldanmış istikbali gözler bir taştır İNSAN

Çevrimdışı Mahi

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1114
Ynt: Hallac-ı Mansur
« Yanıtla #2 : 02 Nisan 2008, 15:53:07 »
Hallac-ı Mensurun Mecazî Sözleri


Sûfıyyeden; "Ben hakkım!" diyenin (yani HalIâc-ı mansûr'un) sözü mecaz yolu üzere varid olmuştur. Şâir buyurduğu gibi;

-"Ben sevdiğim kimseyim; sevdiğim kimse de benim!"

Bu söz şâirin yanında tevillidir. Çünkü o, hakikatte kendisini kastetmiyor.

Yani sanki kendisi o imiş gibi. Onun kalbi onlarla gark olmuştur. Kendi nefsinin bütün himmet ve gayretiyle ona gark olmuş olan kişinin mecaz yolu üzere bu hâli ittihat itibâr etmesi gibidir...

Şeyh Ebü'l-Kâsım el-Cürcânî (r.h.) buyurdular:

Allâhü Teâlâ hazretlerinin doksan dokuz ismi, sâlik olan kulun vasıfları olur. O kişi henüz seyr-ü sulukta vâsıl olmuş değildir..." [1]

[1] İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri, Fatih Yayınevi: 6/682.

Çevrimdışı Mahi

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1114
Ynt: Hallac-ı Mansur
« Yanıtla #3 : 04 Ekim 2008, 23:06:37 »
Anlatıldığına göre Hallac-ı Mansur'u (rehimehullahu) seksen gün hapsetmişler, İmam-ı Şiblî (rehimehullahu) bir gün ziyaretine gitmiş ve «ey Mansur, Muhabbet nedir» diye sormuş. Mansur «bu soruyu bana bugün değil, yarın sor» demiş. Ertesi gün olunca Mansur'u zindandan çıkarırlar, ve üzerinde boynunu vurmak üzere yere yaygı yayarlar, bu sırada İmam-ı Şibli çıka gelerek karşısında dikilir. Bu anda Mansur ona seslenir, «ey Şiblî! Sevginin başı yangın, sonu ise ölümdür.

Çevrimdışı attila

  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 23
Ynt: Hallac-ı Mansur
« Yanıtla #4 : 18 Aralık 2008, 14:14:48 »
İmamı Rabbani ks hallacı mansurun aynel yakin halinde kaldığını ifade eder.

O gördüğü her yerde hakkın tecellilerini görür ve vecd halinde bu sözler ağzından çıkar. Her yükseliş fena halinde vuku bulan bu hadise bekaya yani hakkal yakine dönüldüğünde görülmez ve duyulmaz olur dışarıdan. İçte çağlayanlar çığlıklar ve herşey meydana gelir ama zerre kadar sırr açığa çıkmaz ve çıkarılamaz. Ve bu sırrıda taşıyabilene lütfederler. Abdulhalik gücoüvaninin en ednası sofisi olsa idi bu sözler ağzından çıkmazdı buyurulur ki mürşidi kamiller sofilerine oluncaya kadar hep aynanın ters tarafını gösterirler.

Kenz kardeşimizin ifade ettiği mana heme ost veya heme est ost gurubuna aittir. İçte heme ost olsa bile zahirde heme est ost yani her şey ondan sözünü söylemek gerekir ki şeriata uygun olanda budur demek istemektedir zannımca

Allah Razı Olsun
« Son Düzenleme: 18 Aralık 2008, 14:31:45 Gönderen: Nefer »

amanbe

  • Ziyaretçi
Ynt: Hallac-ı Mansur
« Yanıtla #5 : 14 Haziran 2012, 13:12:10 »
Hicretin 301. yılında «Ebû Muhammed» künyesiyle tanınan ve «el-Hallâc» diye bilinen birisi îsâ'nın evinde tutulmuştu. Bu bazı âlimlere göre delâlet ve sapıklıkta olup bazılarına göre ise hakikat ehlinden idi. Yanında bir arkadaşı da olan el-Hallâc anlatıldığına göre ilâhlık iddiasında bulunmuş ve üç gün müddetle darağacına asılmıştı. Bu iki adam, gündüz erkenden öğle vaktine kadar asılır ve tekrar alınır hapse atılırlardı.

Hicri 309. yılda meşhur mutasavvıf el-Hüseyn b. Mansûr el-Hallâc öldürülüp yakıldı. Hüseyn b. Mansur ilk dönemlerinde son derece zâhid bir sûfî olduğunu göstermiş ve halka bir çok kerametler göstererek kış meyvesini yazın, yaz meyvesini de kışın bulup onlara yedirtmiş, elini havaya kaldırıp indirdiğinde avucunun para dolu olduğu görülmüştü. Bu paralar üzerinde: «Kul huvAllahu ahad (De ki: Allah birdir)» ibaresinin yazılı olduğu söylenirdi. Kendisi bu paralara «kudret dirhemleri» adını veriyordu. Ayrıca halka evlerinde yiyip içtiklerini, yaptıklarını anlatıyor ve içlerinden geçeni  onlara söylüyordu. Onun bu hallerinden  dolayı bir çok kişi ona aldanıp etrafında toplanmış ve Cenabı Allah'ın onda hulul ettiğine inanmağa başlamışlardı. Böylece insanlar Hz. Mesîh (A.S.) konusunda ihtilâfa düştükleri gibi onun hakkında da ihtilâfa düştüler. Onlardan kimisi Cenabı Allah'tan bir cüz'ün onda hülûl ettiğini iddia ederken o bu hâli ile ilâhlık iddia ediyordu. Kimisi de onun Allah'ın bir veli kulu olduğunu söylüyor, diğer salih kulların göstermiş olduğu kerametleri bunun da gösterdiğini ileri sürüyorlardı. Kimisi de bunun cezbeli, etrafındakileri kandırıcı, yalancı bir sihirbaz ve kâhin olduğunu, cinlerin ona başka diyarlardan meyve getirip verdiklerini söylemekte idi.

Hüseyn b. Mansûr el-Hallâc Horasan'dan Irak'a gelmiş, oradan da Mekke'ye giderek bir yıl müddetle el-Hicr mevkiinde kalmıştı. Burada ikamet ettiği bu müddet içinde yaz kış hiç bir gölge ve sığınağın altına girmeyerek sürekli oruç tutardı. Yatsı vakti yaklaştığında hizmetinde bulunan birisi ona bir kırba su ve bir ekmek getirir bırakır, bu kırbadan su içer ve ekmek parçasının da kenarlarından üç lokma ısırır, bırakırdı. Geri kalanlarını ertesi günün akşamına kadar bir daha yememek üzere bırakır, yine oruca niyet ederdi.

O sıralarda Mekke'de Sûfiye'nin şeyhi Abdullah el-Mağribî idi. Mansûr'un bu hâlini haber alınca adamlarını toplayıp ziyaretine gitmiş, fakat onu el-Hicr'de bulamamıştı. Nerede olduğunu sorması üzerine Abdullah'a Ebû Kubeys dağına çıktığını söylemişlerdi. Abdullah el-Mağribî ve adamları birlikte Ebû Kubeys dağına tırmanarak Hüseyn b. Mansûr'un yanına varmışlardı. Abdullah onun gizlice, tek başına bir kayanın başında oturduğunu, başı açık olarak Allah'a yalvarıp durduğunu ve yerleri ıslatacak kadar vücudundan ter boşandığını görünce hiç konuşmadan adamlarını alıp geri dönmüş ve şöyle demişti: «Bu adam ileri derecede sabrediyor, Allah'ın kazasına katlanıp ve O'ndan korkup takva ediyor. Fakat yüklenemeyeceği ve kaldıramayacağı bir imtihan ile Cenabı Allah onu imtihan edecektir.» Bir müddet sonra el-Hüseyn Bağdâd'a geri dönmüştü.

el-Hüseyn b. Mansûr'un öldürülmesine dair haber de şöyle nakledilir:

Bağdâd'a geldiğinde bazı kimseler vezir Hâmid b. el-Abbâs'a Hallâc'ın bir grup ölüyü dirilttiğini ayrıca cinlerin onun hizmetinde bulunduğunu ve bütün arzu ettiklerini anında ona ulaştırdıklarını söylediğini nakletmişler, bu şekilde onun halifenin ileri gelen adamlarına yaklaşarak onları kendisine bağladığını vezire anlatmışlardı. Hattâ el-Hâcib Nasr'ın ve ona benzer kimselerin de Hallâc'a bağlandıklarını işiten Vezir Hâmid, el-Muktedir Billâh'tan Hallâc ve adamlarını kendisine teslim etmesini rica etmişti. Ancak Nasr el-Hâcib Hallâc'ı müdafaa etmiş, vezirin şiddetle ısrarı  üzerine  de el-Muktedir Hallâc'ın  teslim edilmesini emretmişti.

Vezir Hüseyn b. Mansûr el-Hallâc ve yanında «eş-Şimriyyû» diye bilinen adamı ile başka adamlarını yakalatmıştı. Anlatıldığına göre, bu adamlar Hallâc'ın ilâh olduğuna inanıyorlardı. Nihayet Vezir Hâmid el-Abbâs bu adamları konuşturmuş ve gerçekten onlar İbn Mansûr'un ilâh olduğuna inandıklarını itiraf etmişlerdi. Onlar Hüseyn b. Mansûr'un ölüyü dirilttiğine inanıyorlardı .Hallâc bu konuda sorguya çekilince kesinlikle bunu inkâr etmiş ve şöyle demişti: «Allah korusun! Ben nasıl ilâhlık iddiasında bulunayım veya nasıl peygamber olduğumu söyleyeyim, ben sadece Cenabı Allah (C.C)'a ibadet eden bir kişiyim!» Bunun üzerine Vezir Hâmid Kadı Ebû Amr ve diğer kadı Ebû Ca'fer b. el-Behlûlî'yi ve ayrıca Bağdâd'ın ileri gelen fakîhlerini toplayarak bu konuda fetva vermelerini istemiş ve ayrıca şahitler tutmuştu. Ancak bu fakîh ve kadılar şöyle demişlerdi: «Şu anda onun hakkında her hangi bir söz söylemek mümkün değildir. Onun ölümünü gerekli kılacak her hangi bir delil olmadığı müddetçe de bu mümkün olmayacaktır. Bu kendisinin bizzat her hangi bir söz söylemesi hâlinde mümkün olabilir. Aksi takdirde onun hakkında ilâhlık iddiasında bulunduğunun söylenmesi ölümüne cevaz vermek için bir delil olamaz.»

Vezir Hâmid Hallâc'ı hapsedildiği yerden çıkartıp meclisine getirtiyor, onu konuşturmağa çalışıyor, fakat İslâm şeriatının Hallâc'ın ölümünü mubah kılacak her hangi bir söz söylediğini de görmüyordu.

Bu hâl uzadıkça uzadı, Vezir Hâmid sürekli olarak Hüseyn b. Mansûr ile meşgul oluyor ve onu öldürme yollarını arayıp duruyordu. Aralarında burada aktardığımız takdirde sözü uzatacak bir hayli olay meydana geldi. Nihayet en sonuncusunda Vezir Hâmid, Hüseyn b. Mansûr'un yazdığı bir mektubu ele geçirdi. Bu mektupta şunlar yazılı idi: «Eğer bir kimse haccetmeyi arzu eder de buna imkân bulamazsa içinde her hangi bir pisliğin ve necasetin bulunmadığı ve hiç kimsenin içine girmediği bir ev tespit eder, hac mevsimi gelip çattığında bir hacının Mekke'de aynen ifâ ettiği tavaf gibi bu evin etrafını tavaf eder, tavaf bittikten sonra otuz yetim çocuğu bulup bunlara imkânı el verdiğince bu evde bir yemek verir ve bizzat kendisi bu yemek sırasında onlara hizmet eder, yemek işi bittikten sonra da bunları iyice giydirip her birine yedi dirhem para verirse aynen hac etmiş gibi olur.»

Bu mektup Vezir'in huzurunda okununca kadı Ebû Amr Hallâc'a:

<<Sen bunları nereden aktardın?>> diye sormuş el-Hallâc da: «Hasan el-Basri'nin Kitâbu'l-İhlâs'ından aktardım.» diye cevap vermişti. Buna karşılık Hallac'a <<Yalan söylüyorsun, hay kanı mubah olasıca! Biz Hasan el-Basri'nin   <<Kitâbul-İhlâs>> adlı eserini Mekke'de dinledik, bu söylediklerin mevcut değildir.» diye cevap vermişti. Kadı Hallâc'a: «Ey kanı mubah olasıca!» diye hitap ettiğinde vezir Hâmid bu sözü hemen işitmiş ve kadıya: «Şu söylediklerini yazıver» deyince Kadı Ebû Amr, Hallâc'ı müdafaa etmek istemişse de Vezir Hâmid onu bu sözüyle ilzam etmişti. Bunun üzerine kadı bu söylediği sözleri fetva şeklinde yazmış ve Hallâc'ın kanı mubah kılınmıştı. Kadının bu yazdıklarına ilâveten o mecliste hazır bulunanlar da bu hususta kanaatlerini belirtmişlerdi.

Hallâc fetvanın ölümüne dair yazıldığını görünce şöyle demişti: «Kanım size asla helâl değildir. Dinim İslâm ve mezhebim sünnet yoludur. Beni öldürmeniz sizin için yerinde bir davranış değildir. Ben İslâm ve ehl-i sünnet mezhebine dair kitaplar yazdım. Benim kanımı akıtmanızda Allah benim vekilim olsun!» Onun bu sözleri üzerine orada bulananlar dağılıp gitmişti.

Vezir Hâmid halifeye mektup yazıp Hallâc'ı öldürmesi için izin vermesini talep eder ve ona kadı ve diğerlerinin verdiği fetvayı gönderir, el-Muktedir öldürülmesine izin verir ve vezir Hâmid de el-Hallâc'ı emniyet görevlisine havale eder. Emniyet görevlisi ona bin kırbaç vurduğu hâlde hiç de etkilenmemişti. Sonra bir elini, sonra ayağını, arkasından diğer eliyle diğer ayağını kestirmiş, sonunda öldürülmüş ve vücudu ateşle yakılmıştı. Tamamen yanıp kül olduktan sonra külleri Dicle nehrine savrulmuş, başı bir mızrağın ucuna takılarak Bağdâd'da gezdirilmiş, sonra oradan Horasan'a gönderilmişti, çünkü Mansûr'un Horasan'da kendisine bağlı müridleri vardı.

Hallâc el-Mansûr'un öldürülmesinden sonra bazı adamları gelip şöyle demişlerdi: «O asla öldürülmedi, onun bir benzeri at sırtında giderken görüldü ve kırk gün sonra tekrar çıkıp gelecektir.»

Bir kaşkası da şöyle demişti: «Ben onu Nehrevân yolunda bir merkebe binmiş gidiyorken gördüm.»

Hüseyn b. Mansûr el-Hallâc'ın, öldürülmeden evvel adamlarına şöyle dediği rivayet edilir: «Siz benim öldürüleceğime ve öleceğime inanan bu inek adamlar gibi olmayınız.»

Kaynak: İbn Kesir, El-Kamil fit-Tarih