Gönderen Konu: huzur ve Saâdetin Sırrı Adâb-ı Muâşeret  (Okunma sayısı 2290 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı sehle

  • araştırmacı
  • ***
  • İleti: 331
huzur ve Saâdetin Sırrı Adâb-ı Muâşeret
« : 23 Haziran 2009, 10:17:41 »

Davranışlar kalbimizin grafiğini teşkil eder. Kalbimizin med ve cezirlerine göre davranışlar sergileriz.

Bir gün su, ateş ve ahlâk arkadaşlık kurarlar. Nereye gitseler ve ne yapsalar birlikte yaparlar. Sadece yedikleri ayrı gider. Fakat bir an gelir ki birbirlerinden ayrılmaları gerekir. Buna rağmen, tekrar buluşmak ümidiyle, ayrılış noktasında bir anlaşma yaparlar. Su der ki; “eğer ben kaybolursam beni sesimden bulabilirsiniz”, bunun üzerine ateş de; “beni de dumanımdan bulabilirsiniz” der. Sıra ahlâka gelince o şu ibretli cümleyi söyler: “Eğer beni kaybederseniz bir daha asla bulamazsınız.”

İnsan yaratılışı itibariyle içtimaî bir varlıktır. Doğduğu andan itibaren aktif bir şekilde çevresiyle münasebete girer. Bu münasebetler dahilinde de, içinde bulunduğu toplum tarafından benimsenmiş olan adab-ı muaşeret kaidelerine göre hareket eder. Bu kaidelere riayeti nispetince, yaşadığı muhitte kabul görür ya da muhitinin tepkisine maruz kalır.

“Âdâb” edebin çoğuludur. “Edep”, zarafet, usluluk, güzel davranışta bulunma anlamlarına gelir. “Muaşeret” de insanlara karışmak, hoşça geçinmek anlamındadır. “Adab-ı muaşeret” bir terkip olarak, benimsenmesi ve uyulması gereken görgü kaidelerini ifade eder. Bu kaideler insanlar için geçerli olup diğer mahlukat için mevzu bahis edilemez. Bir hayvan için şöyle veya böyle yemek, belli şekillerde davranışlar sergilemek söz konusu olamaz. İnsanlar, birbirleriyle ve çevreleriyle olan münasebetlerinde, muaşeret esaslarına riâyet edecek olurlarsa ictimai hayat bir ahenk ve nizam içerisinde yürür. Toplumdaki her fert huzur içerisinde bir hayat yaşar. Zira ahlakî değerler de diyebileceğimiz adab-ı muaşeret kaideleri içtimaî nizamın temel taşlarındandır. Bir cemiyette, ilişkiler bozuk, ahlâksızlıklar yay­gın olduğu sürece ferdin haya­tının düzgün olması mümkün değildir.

Toplumlar ne kadar yozlaşmış olsalar da bu adab-ı muaşeret kaidelerinden kendilerini bigane göremezler. Çünkü uzun yüzyıllar sonunda ortaya çıkan bu değerler yok sayıldığında cemiyet, sonu olmayan bir kargaşa yüz yüze kalır. Bununla  birlikte, bu değerlerin uygulanış maksatları ve metotları farklılık arzedebilir. Bu gün pek çok sektörde âdâb-ı muâşeret kaidelerinin değişik adlar altında canlı tutulmaya çalışıldığı müşahede edilmektedir. Zaman zaman iş disiplini, kurum içi iletişim, imaj oluşturma isimleri altında, ahlak kurallarının anlatıldığı ve uygulanmaya çalışıldığı bilinmektedir. Bir patron iş yerinde nizamı temin edebilmek için bir takım prensipler belirlemektedir. Bir müdür okulunda saygı ve huzuru sağlamak için kendisini kaideler belirlemek zorunda hissetmektedir. Yine aynı şekilde ebeveynler aile içerisindeki ilişkilerinde bir çerçeve belirlemek zorunda kalmaktadırlar. Çünkü sıhhatli bir iletişim için insanların birbirlerine saygı duymaları ve konumlarının icaplarına göre hareket etmeleri gerekir. Aksi takdirde düzensizlik ve yozlaşma baş gösterecektir.

Her insan insanlığı itibariyle saygıya lâyık olmasının yanında insanları dış görünümlerine bakarak değerlendirmek ve bu şekilde yargıda bulunmak çoğu zaman hoş karşılanmayan bir tutumdur. Fakat edeb sahibi, ahlaklı insanların toplum içerisinde daima özel bir mevkiye sahip oldukları da ayrı bir gerçektir. Dinimizde de sınıf farkı bulunmamakla birlikte faziletli insanlar daima övülmüştür. Peygamber Efendimiz(s.a.v) “güzel bir görünüm, düşünerek ve ağır başlı davranış ölçülü olma peygamberliğin kırkta biridir.” Tirmizî, es-Sünen, Birr ve Sıla. ifadesiyle âdâb-ı muâşeretin önemini belirtmekte, “İnsanları layık olduğu yerlere oturtun” Ebu Dâvud, Edeb. buyurarak da insanlar arasındaki terbiye ve güzel ahlakın farkını ortaya koymaktadır. Ayrıca kurduğumuz ilişkilerde ilk dikkati çeken unsur da dış görünümümüzdür

Hazret-i Mevlânâ(k.s) bu konulardan bahsederken:

“Zahir batının ünvanıdır. Yani ünvandan mektubun kime ait olduğu ve kitabın ünvanından  içinde hangi konular olduğu bilinir.”

“Senin gönlünde iyiden ve kötüden ne varsa Hak Teala onu senin zahirinde peyda kılar. Ağacın kökü herneyi mass ederse, onun eseri dallarında ve yapraklarında zahir olur.” ifadeleriyle insanın davranışları  ve dış görünüşü itibariyle bir bütün oluşturduğunu, dış görünüşün adeta insanın iç dünyasının aynası olduğunu dile getirmiştir. Yine bir gönül insanının şu ifadesi davranışlarımızın aslında kalb dünyamızın bir yansıması olduğunu ne güzel ifade etmektedir: “Davranışlar kalbimizin grafiğini teşkil eder. Kalbimizin med ve cezirlerine göre davranışlar sergileriz.”

Bu ahlâk kaidelerine riayet sonucunda insanlar, zâten özünde mevcût olan değeri daha da artırmış olurlar. Bununla birlikte şu husus da unutulmamalıdır ki, âdâb-ı muâşeret, ne bazı insanların tenezzül etmediği ihmal edilir bir keyfiyettir ne de bazılarının zorlanıp çekineceği kadar muğlak ve tat­biki zor bir san’attır.  İnsana hayatı ve içinde yaşadığı cemiyeti sevdiren zarif, kibar ve nezih bir kaideler bütünüdür. Her insana saygı, her şeye dikkat ve her şeyde itina, nefse güven, vakarı muhafaza, başkalarının hukukuna riâyet... gibi güzel şeyler, içtimaî hayatın refahı ve başarının sırrıdır.
idris topçuoğlu
الَهى انت مقصودى ورضاك مطلوبى

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Ynt: huzur ve Saâdetin Sırrı Adâb-ı Muâşeret
« Yanıtla #1 : 23 Mart 2012, 22:25:01 »
Teşekkürler
*~*~* TUĞRA *~*~*