Bitkilerle Tedavi (Fitoterapi)

Başlatan Tuğra, 27 Ağustos 2009, 12:21:29

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Tuğra


Hazırlayanlar :Dr. Kerem Gün, İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Tıbbi Ekoloji ve Hidroklimatoloji Anabilim Dalı
Prof. Dr. M. Zeki Karagülle, İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Tıbbi Ekoloji ve Hidroklimatoloji Anabilim Dalı Başkanı

Bitkileri kullanarak hastaları tedavi etmek yaklaşımı şeklinde açıklanabilen "fitoterapi" teriminin  ilk kez, 1870-1953 yılları arasında yaşamış Fransız hekimi Henri Leclerc tarafından La Presse Medical adlı dergide kullanıldığı iddia edilmiştir. Oysa, bu tarihten çok önceleri, her ne ad altında olursa olsun, bitkilerin sağlığı korumak veya geri kazanmak için tarihin her döneminde, her toplum tarafından kullanıldığını görmekteyiz.

Bu konuda ilk yazılı belge olan M.Ö.3000 yıllarına ait Ninova Tabletleri, Mezapotamya' da kurulan Sümer, Akat, Asur medeniyetlerinde bitkisel ve hayvansal ilaçlarla tedavilerin mevcut olduğunu kanıtlamaktadır. M.Ö. 2500 yıllarında Çin Tıbbıyla paralel bir gelişme içinde olan Hint Tıbbının önemli temsilcilerinden, günümüzde halen geçerliliğini sürdüren bir tıp akımına (Ayurveda Tıbbı) isim veren, Rig Veda, eserlerinde 1000'e yakın şifalı bitkiden bahsetmiştir.

M.Ö. 1500 yıllarına ait Eber Papiruslarında Mısırdaki bitkisel tedaviler ve mumyalama teknikleri anlatılmış, o günlerde yaygın olan amipli dizanteriye (kanlı ishal) karşı koruyucu olduğuna inanılan soğan ve sarımsağın, günlük yemeklerinde yeterli miktarda olmaması nedeniyle piramit inşasında görev alan işçilerin çalışmayı reddettiklerinden bahsedilmiştir.

Yunan Tıbbının önemli isimlerinden Eskulap ve modern tıbbın temeli olarak kabul edilen Hipokrat kitaplarında 400'e yakın bitkisel ilacı anlatmıştır. Bizans döneminde Diascorides 'İlaçlar Bilgisi' adlı kitabı yazmış, bu kitapta Anadolu ve Doğu Ülkelerinin tıbbi bitkileri hakkında bilgilere yer vermiştir.

İslam Uygarlığı döneminde, 200'e yakın şifalı bitkiden bahseden, bir kopyası Orhan Gazi Kütüphanesinde bulunan Kitab-al Saydalafi al Tıp adlı kitabın yazarı Ebu Reyhan, 1650' li yıllara kadar referans kitap olarak kabul edilen 800 hayvansal ve bitkisel tedaviden bahseden 'Tıp Kanunu' adlı eseri yazan İbn-i Sina (Avicenna) ve Al Gafini bitkisel tıp konusunda önemli eserlere imza atmışlardır.

16.  yüzyıldan sonra Avrupa'da John Gerard, John Parkinson ve Nicholas Culpeper gibi hekimler/eczacılar da bitkilerle tedaviler üstünde çalışmışlardır.

Aynı dönemde (günümüzde hala bazı kesimlerde destek bulan) The Doctrine of Signature (işaret doktirini) teorisi ortaya atılmıştır . Bu teoriye göre bitkinin şekli ve rengi, tıbbi etkilere işaret etmekteydi. Örneğin kalbe benzeyen bir bitki kalp hastalıklarında, kırmızı renkli bir diğeri kan hastalıklarında kullanılmaktaydı.

19-20 yüzyıllarda kimya ve biyokimya bilimlerindeki gelişmeler ilaç sanayisine büyük bir ivme kazandırmış, bu sayede etkinlik, zararsızlık ve kalite prensipleri benimsenerek analitik, toksikolojik, farmakolojik ve klinik çalışmalar sonucu, laboratuarlarda tıbbın ihtiyaçlarına cevap veren pek çok ilaç geliştirilmiştir. Yine de, özellikle geçtiğimiz yüzyılda üretilebilen ilaçların birçoğu ancak bitkisel kökenli olabilmiştir.

Örneğin söğüt kabuğundan üretilen asprin, yüksükotundan elde edilen digoksin, kınakına bitkisinden çıkarılan kinin, haşhaştan elde edilen morfin gibi. Günümüzde ise mevcut ilaçların 1/4' i bitkisel kökenlidir ve bunların bir çoğunda bitkiden elde edilmek istenen etken madde,  laboratuar ortamında kopya edilmektedir.

Son yıllarda sentetik ilaçlarla meydana gelebilen ciddi yan etkilerin yol açtığı medikal ve ekonomik sorunlar, "yaratıcıları" arasında uluslar arası ilaç sanayiinin de yer aldığı, endüstrileşmiş ülkelerdeki çevre kirliliğinin güçlendirdiği ekolojik yaklaşımlar ve hareketler, küratif tedavileri henüz mümkün olmayan bir çok kronik hastalığın oluşturduğu tehdit ve doğallığın her zaman etkili ve yan etkiden arınmış olduğu düşüncesi gibi bir çok faktöre bağlı olarak bitkisel tedavi  tekrar popüler hale gelmiştir.

1997 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nde bitkisel ilaçların satışının bir önceki yıla göre %59 'luk bir artış göstermiş olması , hastaların %3-5'lik bir bölümünün temel tedavi olarak sadece bitkisel tedavi alıyor olması, bu  tedaviler için yalnız Amerika'da yılda 3,24 milyar dolar, İngiltere'de 40 milyon sterlin harcanması, Dünya Sağlık Örgütü'nün insanların %80'inin doğal tedaviye inandığını açıklaması bu popülaritenin iyi bir göstergesidir.

Halen bitkisel ilaçlara gönül veren bir çok hasta bitkisel ilacını,  aktardan  aldığı bitkiden veya bitki parçalarından kendi mutfağında hazırlar ve genelde doktora veya diğer bir uzmana danışmadan  kullanır.  Diğer yandan, sentetik ilaç üretimi kalitesinde ve standartlar temelinde bitkisel ilaç üreten firmaların sayısı da giderek artmaktadır.

Herbalistler (bitkisel tedavi uzmanları) bitki tedavisinde, sadece etken maddenin izole edilip verilmesini amaçlayan tedavinin aksine, maksimum etkinin bir bütünsellik içinde ortaya çıktığını, bitkinin tüm bileşenlerinin olumlu etki üzerinde bir payı olduğunu savunurlar. Onlara göre saflaştırılmamış bitkinin kullanımı, bitkiyi oluşturan maddelerin birbirini nötralize etmesi sebebiyle yan etki olasılığını azaltmaktadır.

Ancak, unutulmamalıdır ki, doğal olan her zaman güvenli olan demek değildir. Pek çok bitki yüksek derecede toksiktir ve diğer komplemanter tedavi yöntemleri içinde fitoterapi yan etki ve toksisite yönünden çok daha fazla risk taşır.

Yapılan bir araştırmada, Kuzey Amerika'da bitkilerden zehirlenenlerin sayısının hayvanlar tarafından yaralananlardan daha çok olduğu ortaya konmuştur. Literatürde ise kullanılan şifalı bitkilerin bir kısmının hepatotoksik (karaciğere toksik) olduğunu kanıtlayan çeşitli çalışmalar ve zaman zaman ölümcül olduğunu gösteren vaka sunumları bulmak mümkündür.

Bu tür bir tedavinin direkt toksik etkisinden başka, hastanın kullandığı diğer konvensiyonel ilaçlarla tehlikeli boyutlarda etkileştiği bilinmektedir. Tabloda bu etkileşimlerden en iyi bilinenler gösterilmiştir.

Çeşitli kuruluşlar bu denli toksik olabilen ve bir o kadar da rağbet gören şifalı bitkilere belli standartlar getirmeye ve fitoterapiyi bir "ototerapi" (kendi kendine tedavi) olma şeklinden çıkarmaya çalışmışlardır.

Bu tür girişimlerin en çok yapıldığı ülke İngiltere'dir. Exeter Üniversitesi ve Ulusal Medikal Herbalist Enstitüsü, uygulayıcılar tarafından bildirilen yan etkilerin kaydedildiği bir veri bankası olan 'yeşil kart' sistemini oluşturmak için çaba sarfetmektedir.

Yine aynı enstitü ve diğer bazı merkezler patoloji, biyokimya, farmakoloji, farmakognozi, fizyoloji, botanik, beslenme,  klinik tanı ve diğer komplemanter tedavi yöntemlerini kapsayan 4 senelik bir kurs düzenlemekte ve mezunlarına tüm ülkede geçerli herbalist diploması vermektedir. Benzer çalışmalar Amerika ve diğer bazı Avrupa ülkelerinde de yapılmaktadır.

Peki bu kadar çabanın amacı nedir? Amerika'da Ulusal Kanser Enstitüsü tarafından, kanserde etkili tedaviyi bulmak için yapılan araştırmalarda son 10 yılda incelenen 53.000 maddenin 37.500' ünün bitki (36.000 tanesi kara, 1500 tanesi deniz bitkisi) olması, 1983-1993 yılları arasında tanımlanan ilaçların %40' nın bitkilerden köken alması ve bunların Amerika'da reçete edilen ilaçların %50' sini oluşturması, Almanya'da 7. en çok satan reçeteli ilacın lisanslı Hypericum Perforatum (Sarı Kantaron) preparatı olması  tıp çevrelerinin, her ne kadar fitoterapiyi alternatif tıp metotları içinde kabul etseler de, bitkisel 'şifaya' inandıklarını göstermektedir.

Sonuçta, bir tarafta tüm temellerini bilimselliğe oturtmuş günümüz tıbbı, diğer tarafta bilimsellikten/kaliteden uzak kaynaklara  dayanılarak, uzman kontrolü olmadan başlanan, standartları belirlenmemiş ilaçlarla yapılan tedavileri bünyesinde bulunduran fitoterapi. Bu manzarada, ikisi arasında çizilmiş hassas sınırı da yadırgamamak gerekir.

Son yıllarda bu durumu değiştirmek için, uluslararası kabul görmüş dergilerde de yayınlanan, bitkilerin etkinliğini kesin olarak ortaya koyan bazı bilimsel çalışmalar yapılmıştır:

Bu çalışmalara rağmen fitoterapi hala güvenliği ve etkinliği tam olarak kanıtlanamamış bir tedavi yöntemidir. Bu yüzden bir bitkisel ilacı reçete ederken veya insanları bu konuda bilgilendirirken basit ancak önemli birkaç kuralı unutmamak gerekir :
 
Bitkisel tedaviyi ciddi hastalıklarda kullanmayın
Gebeyseniz veya gebe kalmayı düşünüyorsanız bitkilerden uzak durun
Bebek emziriyorsanız bitkisel ilaç almayın
Bebeğinize bu tür ilaçları kesinlikle vermeyin
Alkol alıyorsanız veya geçirilmiş bir sarılık öykünüz varsa,doktorunuza danışmadan bitkisel tedavilere yaklaşmayın
Bitkileri güvenilir yerlerden alın
Etiketsiz veya etiketinde içerdiği maddeler belirtilmemiş bitki paketleri almayın
Etiketinde ne yazarsa yazsın doğruluğuna %100 inanmayın: Paket listelenmemiş yabancı maddeler içerebilir ve belirtilen maddelerin konsantrasyonları farklılık gösterebilir.
Hiçbir preparatı uzun süre, düzenli bir şekilde kullanmayın
Başka bir ilaç kullanıyorsanız doktora başvurmadan bitkisel ilaca başlamayın

Sonuç olarak bitkiler bahçemizi süsler, soframıza renk, hayatımıza ilginçlik ve estetik bir tat katar, kimisi iyi bilinir, kimisi ekzotiktir. Bir kısmı terapötik olabilir ama hepsinin toksik olma riski vardır.

Tr.net sağlık
〰〰〰〰🐠

Tuğra

Huzurlu Uyuma Terapisi   

Hayatımızın bazı dönemlerinde ne kadar uyusak da dinlenemediğimizi hisseder ve gün boyunca bunun huzursuzluğu ile beraber dolaşırız. Ne kadar uyusak da sanki uyumamış ve gece boyunca taş kırmış gibi bir duygu ile bir türlü toparlanamayız. Günün sonunda yatağın yolunu ne kadar erken bulsak da durumun değişmediğini görür bir türlü tam dinlendiğimizi hissedemeyiz.

Hiçbir şeyin bizi uykumuzda rahatsız etmek, bizi uykumuzdan etmek hakkı yoktur. Uyumak her sağlıklı insan için olmazsa olmaz bir eylemdir. Gün boyunca kimi olaylar bizi yormakta iç huzurumuzu bozmaktadır. Gün içinde savaşan bizler için uyku en önemli cephanelerden birisidir. Huzurlu uyuduğumuzda kalktığımız an daha dingin, kendimizi toplamış ve olaylara daha sağlıklı bakacak gücü kazanmış oluruz.

Havalar, odamızın ısısı yerimizin değişmesi gibi konular bu durumu etkilerse de daha çok uykumuz iç huzurumuz ile doğrudan bağlantılıdır. İç huzurumuzun dengede olması güzel bir uyku çekmemizde en önemli etkenlerden birisidir.

Gün içerisinde yaşadığımız gerginlikler, insanlarla iletişimlerimizde aksayan noktalar ve genel problemlerimiz ise iç huzurumuzu doğrudan etkileyen temel faktörlerdir.

Elbette kimi zaman problemlerimizin bize rahat vermediği ve günümüzü olduğundan da berbat hale getirdiği dönemler olabilir. Ancak şurası da açıktır ki sağlıklı olmak ve karşımıza çıkan veya çıkabilecek tüm zorluklarla gerektiğinde savaşabilmek için sağlıklı bir uyku uyumamız şarttır. Bunun içinde gün sonunda uykuya geçmeden evvel ve uyandıktan sonra ufak tefek bazı konulara özen göstermemiz gerekecektir.

Uyumadan evvel dikkat etmemiz gerekli unsurlar.

-Seyahat veya zorunlu sebeplerle kendi odamız dışında yabancı bir odada uyumamız gerekiyorsa oda içerisinde mümkünse ufak bazı düzenlemeler yaparak onu kendimize ait hale getirmek için birkaç dakika harcamamız gerekebilir. Uykuya geçilen mekanın huzur vermesi için bize ait hissinin olması gerekir. Kendimize ait birkaç eşyayı odada gözlerimizin dolaştığı yerlere koymak odayı daha tanıdık bir yer durumuna getirecektir.

Bunun dışında dikkat etmemiz gereken bir diğer konuda kendimizi ‘Şurada uyurum, burada uyuyamam’ şeklinde sınırlamalar içerisine sıkıştırmamaktır. Önemli olan uyunan yerin farklı olması değil bizim ortamı yönetme becerimizdir.

-Gözle görülmese de her odanın içerisinde kendine özgü bir enerji dolaşır. Uyuyacağımız odanın güzelce havalandırılmış ve kötü kokulardan arındırılmış olmasına önem verelim. Mevsim uygun olmasa da odanın bir süre boş bırakılarak havalandırılması odaya taze hava imkanı vereceğinden, enerjide içerisinde rahatça hareket eder.

-Odanın ısı derecesi de çok önemli olup, çok sıcak veya fazla soğuk olmamasına özen gösterilmelidir..

-Kimi zaman bütün bu işlemler tamamlandıktan sonra odada hoş bir tütsü kokusu kullanılabilir.

-Yatacağımız mekanda yerde veya yatağın üzerinde bulunan örtülerin veya kullanılan nevresimlerin hafif pastel renklerde olması bizi daha huzurlu kılacağından ağır renklerden oluşmuş ev eşyalarının kullanılmasından kaçınmamız gerekir. Hafif pastel tonlar uykuya her zaman huzur katar ancak değiştirmek imkanımız olmayan yerlerde durumun uykumuza engel teşkil etmemesi için kafamızdan atmakta yarar vardır.

-Kimi insanların uyumadan evvel ağızlarına mutlaka birkaç lokma bir şey atmak gibi alışkanlıkları varsa da, ağır yemeklerden veya içeceklerden kaçınmamız bize yardımcı olacaktır. Özellikle zararlı içeceklerden uzak durmakta fayda var.

-Uyku süremiz ne fazla ne uzun olmamalı. Bu konuda tıbbi araştırmalar yapılarak ortalama uyku saatleri her yaş dilimine göre belinmiş olmakla beraber herkesin ille de bu ortalamalara uymak gibi bir zorunluluğu yoktur.

Vücudumuzun uykuya ihtiyacını biz saptarız. Kimimiz az kimimiz uzun süre uyuyarak kendine gelebilir. Bu durum bünye ile direk alakalı olup önemli olan her zamanki standardımızın altında veya üzerinde kalmamaktır. Vücudumuzun alışkanlığından fazla veya daha az uyumak uzun saatler ortalıkta sersemlemiş bir şekilde dolaşmamıza neden olabilir

Uyandığımızda yapılacaklar:

Elbette güzel bir uyku sonrasında kalktığımız anda da yapılacak bazı ufak tefek hatırlatmalar vardır.

-Uyandığımızda kendimize günaydın diyerek gülümseyelim. Yeni bir güne başlamak önemlidir. Bu eylem basit olmakla beraber günün kaosuna dalmadan kendimizin birey olarak farkına varmamızı sağlar.

-Öz bakımımızı yaparken sakince günümüzü programlamaya başlayabiliriz.

-Kendimizi yormadan yapacak olduğumuz birkaç egzersiz bize yeni bir günü sporla karşılamanın ayrıcalığını verecektir. Bunun için kolaylıkla uygulanabilecek birkaç standart hareket yeterli olacaktır.

-Bunun sonrasında alınacak ılık bir duş ve sıcak bir sağlıklı içecekten sonra heybemizi kuşanarak yeni bir günün içerisine dalalım.

Herkese kolay gelsin.Sevgiyle kalın.

Patricia Muradi
〰〰〰〰🐠

mazhar

Bitkiler doğru kullanılmalı 

BİLGİ KİRLİLİĞİ VAR
Prof. Dr. Kerim Alpınar “Etrafta çok ciddi bilgi kirliliği var ve her söylenene inanmak yanlış. Zaman zaman bitkilerin yanlış kullanımından ciddi rahatsızlıklar meydana gelebiliyor. Bu işe meraklı herkes kitap yazmaya başladı. Kitabı inceliyorsunuz, bitkinin fotoğrafı yanlış, özellikleri yanlış, adı bile yanlış!..


SOĞUK ALGINLIĞINA IHLAMUR
Strese karşı melisa, gaz söktürücü olarak rezene, şişkinliğiniz varsa papatya yeterli... Hem rezene, hem melisa, hem papatya aynı anda kullanılmaz. Soğuk algınlığına ıhlamur, mide spazmlarına nane çayı iyi gelir. Bitki çayları, kaynatmak yerine porselen bir bardakta demlenmeli.

SUNUŞ
İnsanoğlu sanırım hayatta iki şeyin kıymetini kaybetmeden anlamakta çok güçlük çekiyor. Birisi sağlık, diğeri ise içinde yaşadığı doğa. İkisi de varlığının devamı için hayati öneme sahip, ikisi de sorunlar yaşandığında geri dönüşleri için harcanan çabaya, zamana, kaynağa her zaman olumlu cevaplar vermiyor, verse de hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Üstelik de ikisi birbiriyle iç içe. Çünkü insanoğlu aslında yaşadığı doğanın bir parçası. Aldığı oksijen, yaşamak için kullandığı kaynaklar, hepsi insanoğluna bir armağan. Zaten insanoğlunun bunu reddettiği yerde de hastalıklar artıyor. İnsanoğlu her ne kadar birçok yönden kendini daha güçlü görse de yaşanan deprem, sel, fırtına gibi doğal afetler, kuraklık, susuzluk, kanser vb. hastalıklardaki artışlar karşısındaki çaresizliği işin böyle olmadığını, bir şeylerin yanlış yapıldığını açık bir şekilde ortaya koyuyor. “Biz olmazsak hayat devam eder ama bitkiler olmazsa biz yaşayamayız” diyor işin otoritesi. Evet bu hafta anlattıklarıyla hepimizi yakından ilgilendirecek, konusunda son derece uzman bir konuğum var. Prof. Dr. Kerim Alpınar. Kendisi İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nde yıllarca yaptığı görevinin yanı sıra özel sektördeki çalışmalarıyla, araştırmaları ve özel eğitimleriyle de da tanınan bir isim. Aynı zamanda Türkiye’nin en başarılı botanik bahçelerinden birisi olan Nezahat Gökyiğit’in de Bilim Kurulu Başkanı. Kendisiyle, ancak bu kadarını sığdırabildiğim sohbetimizin pazar gününüze ve hayatınıza anlam katacağını düşünüyorum...




Hocam sohbetimize kısaca sizi tanıyarak başlasak?
Uzmanlığım tıbbi bitkiler ve Türkiye’de bitkilerin korunması ve bitki -insan ilişkisinin araştırılmasıdır. Etnobotonik de deniyor buna. Boya bitkisi olarak kullanılmasından, tedavi edici besin kaynağının oluşturmasına kadar birçok alanda bitkilerin insanlara sağladığı faydaları araştırıyoruz. Özellikle kozmetikte kullanılan bitkiler ve bitkilerin insan sağlığına zararlı olmadığı, ama nasıl faydalı olduğu ile ilgili danışmanlıklar yapıyorum. Fitoterapi kursları veriyorum.

> Fitoterapi nedir? Uzmanlığı nereye ait bir bilim dalıdır?
Bitkilerin bilimsel olarak hastalıklarda kullanımını ve kişiler hasta olmamak için bitkilerden yararlanma yollarını gösteren bir bilim dalıdır. Mutlaka bilimseldir ve bu konuda bilimsel çalışmaları baz almış eczacılar tarafından yapılır. İnsanlar bu konuda bilinçli olmalıdır, etrafta çok ciddi bir bilgi kirliliği var ve her söylenene inanmak çok yanlış. Yanlış bitki kullanımından kaynaklanan ölümler var. Bugün halkın fitoterapi konusunda danışabileceği tek merci eczacılık fakülteleridir. Bu işe meraklı herkes kitap yazmaya başladı. Kitabı inceliyorsunuz, bitkinin fotoğrafı yanlış, özellikleri yanlış, adı bile yanlış!..

> Hocam diğer bir konu da; hangi kanalı açsak birisi bitkiler konusunda bir şeyler anlatıyor, şu şuna iyi gelir, bu zayıflatır vs. diye... Neye inanacağımızı şaşırdık.
Bu yaşanılanlara bilgi kirliliği demek daha doğru. Mesela son zamanlarda altın çilek, yaban mersini çok konuşuluyor. Ve haklarında da inanılmaz yanlış bilgiler var. İthal edenler bunları her derde deva gibi gösterip bunlardan para kazanıyor. Kötü bir pazarlama oyunu bu. Yaban mersini diye aktarlarda satılan kırmızı meyveli bir bitki var ve bunların çoğu gerçek yaban mersini değil. Kuzey Amerika’da yetişen turna gagası isimli bir bitkinin meyveleri. Üstelik lezzetini artırmak için şekere de daldırıp satıyorlar. Üzerine de şeker hastalığına iyi gelir diye yazıyorlar. Şeker hastaları bunu kullandığında ciddi zararlar görebilirler. Gerçek bir yaban mersinin meyveleri koyu mor renktedir ve tatlı değildir. Tek yönde etki eden ve insan vücuduna zararlı olabilecek bir bitkiyi yararlı diye satıyorlar. Altın çileğe gelince... Vücuda kalori verir, mineral ve vitamin eksikliğini giderir. Altın çileğin piyasada kapsülleri var, meyveleri var, bir de etrafındaki çanak yaprakları ile satılanları var. Üstelikte bilinçsizce çanak yaprakları ile yendiğinde zehirleyebilir.

> Birden fazla rahatsızlığı olan birisinin, aynı ada farklı bitkileri kullanması doğru mudur?
Doğru değildir. Hatta öyle komik şeyler var ki; “bu bitki, kolesterole iyi gelir, romatizmaya da migrene de hatta tansiyonunuza da iyi gelir” deniyor. Böyle bir şey olamaz. Çünkü bitkinin içinde 300-400 madde var. Sizin vücudunuzda da enzimler, hormonlar vb. var. Bunların birbirleriyle etkileşimi sonunda vücudunuzda çok farklı maddeler oluşuyor. Dolayısıyla bir bitkinin dört farklı mekanizma üzerinde etkili olduğunu söylemek hiç kolay değil. O bakımdan kolesterolünüz varsa önce ona iyi gelecek bitkiyi kullanın, bir süre sonra onu bırakıp diğer rahatsızlığınız için gerekli olana geçin. İkisini bir arada aldığınızda, aynı bir laboratuar ortamında olduğu gibi vücut sıcaklığı, vücut mekanizması

ve birçok etken etkileşime geçecek, yepyeni bir madde oluşacak. Onun da nelere sebep olacağını kestirmek her zaman mümkün değildir. Aynı şekilde bitki çayları da birbirleriyle karıştırılmamalıdır.

> Bitki çayı demişken hangi çayı ne için ve nasıl kullanalım?
Strese karşı melisa, gaz söktürücü olarak rezene, şişkinliğiniz varsa papatya yeter... Hem rezene, hem melisa, hem papatya aynı anda kullanılmaz. Soğuk algınlığına ıhlamur, mide spazmlarına nane çayı iyi gelir. Bitki çaylarını kaynatmak yerine, ağzı kapaklı porselen bir bardakta demlendirmek doğrusudur. Metal yerine de tahta, porselen kaşık kullanılmalıdır. Sadece kabuklu ve köklü çaylar kaynatılır. Tarçın vb. gibi... Raf ömürlerinin 18 ayı geçmemesi, cam kavanozlarda rutubetten ve ışıktan uzak muhafaza edilmeleri de önemlidir.


11 bin tür yabani, 3300 endemik bitkimiz var
Hem coğrafi olarak hem de kültürel olarak ciddi bir zenginliğimiz var. Biyolojik ve bitkisel çeşitlilikte Türkiye, dünyanın önde gelen ülkelerinden. Topraklarımızda çok farklı kültürler, insan toplulukları yaşadı. Binlerce yıldan günümüze geldiğimizde çok ciddi bir bilgi birikimimiz var. Ancak bu birikimin araştırılması çok önemli. Bu sayede biz binlerce yıldır kullanılan bitkiler arasından belki de günümüz hastalıklarının tedavisinde kullanılabilecek olanları, açlık sorunuyla ilgili olarak gelecek vaat edenleri bulabiliriz. Ülkemiz çok ilginçtir üç tane fitocoğrafik bölgenin kesişme noktasında bulunuyor. Bunu bitkilerle tayin edilen coğrafik bölgeler diye düşünelim. Her biri kendi içinde çok zengin olan bu üç fitocoğrafik bölgenin üçü de Türkiye topraklarından geçiyor. Bu durum zenginliğimizi önemli ölçüde artırıyor. İkinci önemli etken de kuzey yarım kürede buzullaşma çağının olumsuz etkilerinden Türkiye’nin önemli ölçüde korunmuş olmasıdır. Dolayısıyla o çağda dünya üzerinde olan ve buzullaşmayla yok olan bitkilerin bir kısmının sığındıkları, hayatlarını devam ettikleri bir coğrafyadır. Topografik çeşitliğimizi de göz önünde bulundurursak çok zengin bir floradan bahsedebiliriz. Bugünkü bilgilerimize göre 11 bine yakın yabani, 3300’den fazla endemik, yani sadece bulunduğu bölgede yetişebilen türümüz var.

> Bu zenginliğinin ne kadar farkındayız?
Sayısal olarak farkındayız. Gazetelerde, TV programlarında hep karşılaştırılan, havalarda uçan rakamlar vardır; “Türkiye’nin yüzölçümünün 17 bin misli olan Avrupa kıtasındaki yabani tür sayısı bizim ülkemizden çok az farkla fazladır” diye. Onlarda 12 bin gibi bir sayı söz konusu. Bizde 11 bine yakın tür sayısı var. İngiltere’de bu sayı sadece 1200. Halkımıza rakamlardan başka bu floranın önemini anlatmamız lazım. Çünkü insan ne kadar anlarsa sever ve severse o ölçüde korur. 3 Bin tane endemik bitkimiz varsa “eee ne yapalım” sorusunun yanıtını bilmesi lazım. O zaman bunlara, çiçek böcek diye bakmaz. Bu çiçeğin bir bitki olduğunu, içine bir çok kimyasal maddeyi barındırdığını, bu maddelerin, insanı hasta eden durumlarda da ne kadar yararlı olduğunu düşünür, koparıp atmaz, korur ve çoğaltır.

> Sanırım elimizdeki zenginlikleri yabancılara kaptırıyoruz onlar da aldıklarını bize satıyorlar.
Maalesef. Millet olarak bu topraklardaki bitkilerden yararlanma kültürünün yok olmasına izin vermememiz lazım. Bunları yazılı hale getirmek ve koruma altına almak zorundayız. Yüzyıldan fazla zamandır dışarıdan adamlar geliyorlar, bitkilerimizi büyük bir kolaylıkla ülkelerine götürüyorlar. Yabancılar bizim köylerimize gayet rahat gelip, gen kaynağı olarak kendimizin kullanabileceğimiz kaynakları topluyor yurt dışına götürüyor. Sonra çok verimli ürünler elde edip ya kendilerinde muhafaza ediyorlar, ya da bize satıyorlar. Türk halkı çok misafirperverdir; ama gelen kişiye de ne amaçla o köyü ziyaret ettiğini, gerekli izin belgesi olup olmadığını sorsun. Eğer belge yoksa en yakın güvenlik noktasına ihbar etsin. Çünkü aynı şekilde biz yurt dışına gittiğimizde izinsiz ne bir bitki toplayabiliriz, ne bilgi derleyebiliriz.


Doğal bitkiler sentetik ilaçlardan daha sağlıklı
Her bir bitkiyi fabrika olarak düşünmek lazım. Her bir bitkide en az 300 - 400 tane birbirinden farklı madde var. Dolayısıyla siz bir bitkiyi kullanırken doğada olan faydalı maddeyi vücudunuza almış oluyorsunuz, çünkü siz de doğanın bir parçasısınız. Bu noktada doğal bitkilerin, sentetik ilaçlara olan avantajı kendiliğinden ortaya çıkıyor. Çünkü sentetik doğada yok ve insan vücudu bu suni maddeyi tanımakta güçlük çekiyor. Vücuttan atarken de bir takım zararlı etkilere maruz kalıyor. Yan etki dediğimiz de bu zaten. Bugün dünyada sentetik ilaçları kullananların %10 kadarı onların yan etkilerinden dolayı tedavi görüyor. Burada, şu nokta dikkatten kaçmasın. Sentetik ilaçlar elbette önemli ve hayat kurtarıcı. Etkileri çok daha hızlı ve bu yüzdenden bitkilere üstünlükleri var ama ben şunu söylemeye çalışıyorum, bazı kolaylıkla üstesinden gelebileceğimiz rahatsızlıklarda tıbbi bitkilerden yararlanmalıyız. Hasta olmayı bekleyip sonra da hemen sentetik ilaçlara sarılmak yerine sağlıklı bir hayat sürmek için koruyucu olarak hangi bitkilerden, nasıl yaralanmalıyız diye doğru kaynaklardan araştırma yapmalıyız

Betül Altınbaşak
betul.altinbasak@tg.com.tr
03 Temmuz 2011 Pazar