Haberler:


X adresimiz

Ana Menü

Onbirinci asrin muceddidi

Başlatan Oruc_Reis, 01 Kasım 2006, 19:31:28

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Oruc_Reis

Onbirinci asrın müceddidi...

>>> Onbirinci asrın müceddidi Muhammed Ma’sûm

Muhammed Bâkî-billah (kuddise sirruh), Emkenegi hazretlerinden hilafet almış, Hindistan’a dönmektedir. Serhend civarlarında karanlık çöker, konaklamak zorunda kalır. O gece rüyasında “bir kutbun yakınındasın” diye ikazda bulunurlar. Kalkar dışarı çıkar, şarktan garba uzanan bir meşale görür ki nasıl anlatıla. Zira o saatte ve sadece beş on ev ötede İmam-ı Rabbani hazretlerinin üçüncü oğlu “Muhammed Masum” doğar.
Biliyor musunuz İmam-ı Rabbani hazretleri yıllardır aradığı Allah dostuna o gün kavuşur, mübarek hocaları ile o gün tanışırlar. Seçilir çekilir ve “Müceddid-i elf-i sani” olma yolunda ilerlemeye başlarlar.

Haza pırlanta
İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin bütün çocukları pırlantadır ama Muhammed Ma’sûm ilk anda göze batar. Dervişliğe karşı anlatılmaz bir iştiyakı ve istidadı vardır, daha üç yaşında zikre oturur, bilhassa kelime-i tevhîd söylemekten zevk duyar. Kur’ân-ı kerîmi kısa sürede ezberler ve henüz on bir yaşında iken murâkabe yolunda adımlar atar. Hace Bâki Billah hazretleri babasına da oğluna da aşıktır, genç talibe hayran hayran bakar “muradlardan ve mahbuplardandır” buyururlar.
Delhi...
Sıcak bir Hindistan öğlesi... Medrese ya da bir han...
İmam-ı Rabbani hazretleri bir sünneti yerine getirmek için kayluleye niyetlenir, ancak bakar Muhammed Masum yatağına kıvrılmış, uyuyor. Dışarı çıkar güneşli avluda dolanıp dururlar. Etrafındakilerden “gidip kaldıralım” diyenler çıkar. Büyük veli “olur mu hiç” diye fısıldar, “Allah dostlarından biri istirahat ediyor.”
İmâm-ı Rabbânî hazretleri bu olgun çocuğun sâbikûndan (ümmetin büyüklerinden) olması için ne gerekiyorsa yapar, kemâlâtın açığa çıkması için hususi bir tedrise alırlar. En derin kitapları okutur, en zor konulara girer çıkarlar. Nurlu çocuk hocalarını şaşırtır, ulemanın ömür verdiği incelikleri kavramakta zorlanmaz.
Hasılı geleceğin kutbu emin ellerde yetişir ve elmas gibi parıldamaya başlar.
Büyük ağabeyi Muhammed Sâdık ve babasının halîfelerinden Muhammed Tâhir-i Lâhorî’den okur, sadece İslam âlimlerinin eserleriyle kalmaz, Hind ve Yunan felsefecilerini de tetkik eder, hatâlarını çıkarırlar.
Daha 16 yaşındayken, tahsîlini bitirir ve icazet almadığı ilim kalmaz. Bundan böyle tasavvufa yönelir, babasının vasıtasıyla feyz ve bereket imbiklemeye başlar.

Urvet-ül-vüskâ
İmam-ı Rabbani hazretleri son günlerinde onu yanına çağırır ve “mahlûkât yüzünü şevk ile sana dönüyor. Artık bu denî ve hakîr dünyadan göç etmem yaklaştı. Allahü teâlânın âdeti şöyledir ki; birini kendine çağırır, diğerini onun yerine oturtur” buyururlar.
Nitekim “Silsile-i aliyye” denilen altın zincire “o” seçilir, Urvet-ül-vüskâ (sağlam ip) lâkabiyle anılmaya başlar.
Muhammed Ma’sûm, babasının vefâtından sonra, hem vaaz verir, hem de talebe yetiştirmeye başlar. Allahü teala Hindistan’a nisan yağmuru gibi rüşd, hidâyet bereket yağdırır. Onun vesilesiyle tam 900 bin kişi tövbe eder, bunlardan yüz kırk bini manevi mertebelere kavuşurlar. 7 bini de mürşid-i kâmil olup irşâd ile emr olunur. Ki İstanbul’umuzu şereflendiren Murâd-ı Münzevî hazretleri bunlardan biridir mesela...

Lebbeyk
Muhammed Masum hazretleri hususi ihsanlar içindedir, bu bereketten talebelerine de sızar. Bâzan bir ayda, bâzan bir haftada evliyâlık kemâlâtına ulaşanlar çıkar, bâzılarına ise bir teveccüh bile yeter artar.
Muhammed Ma’sûm hazretleri elbette Resulullah âşığıdır ve elbette Haremeyn hasretiyle yanar. Parası, pulu, hayvanı azığı yoktur ama duramaz (H.1067). Çarığını çektiği gibi mübarek beldelere koşar. Bu yolda görülmedik haller yaşar, çukurlar nurla dolar, tepeler nura garkolurlar. Efendimizin nuru coğrafyayı eritir, nurdan gökte nurlu rüzgârlar... Nurdan denizde, nurdan dalgalar...
Yanık âşık, Server-i kâinatın ayak bastığı coğrafyada bambaşka âlemlere yelken açar. Tavaf esnasında güzel adamlar ve latif kadınlar görür ki Kâbeyi muazzamayı öper öper koklar, hasretle sarılırlar. Ayakları yere değmez , o kadar kalabalıktırlar ki göğe varırlar.

İhsan yağmuru
Muhammed Ma’sûm hazretlerini gözüyle bakabilen neler görür, neler... Nitekim makâm-ı İbrâhim’de Hazret-i İbrâhim’le buluşur, Cennet-ül Mualla’da Haticetü’l Kübra’nın lütfuna kavuşurlar.
Hele Münevver Belde’de, Mescid-i Nebi’de harikulade hâller yaşar.
Cennet-ül Baki’de Hazret-i Aişe ve Hazret-i Fatıma ona evladları gibi şefkatte bulunurlar. Hazret-i Osman dahasını yapar, öper bağrına basar. Medine-i münevvereden ayrılık vakti gelince Server-i kâinat’la vedalaşır, anlatılmaz ihsanlara kavuşur. Resulullahın (SallAllahü aleyhi ve sellem) mihrâbı yanında kıldığı son öğle namazında mübârek yerlerin hasreti başlar. Lâkin manevi işaretler Hindistan’a dönmesi yolundadır, Efendimizle vedalaşmaları hüzünlü olur, sarsıla sarsıla ağlamaya başlar. Bu esnada kabr-i seâdetten güzel kokular yayılır, Seyyidül mürselin nûrlar arasından görünür, yanına gelirler. Başlarındaki tacı ve üzerlerindeki hilatı ona giydirirler. Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Biz seni ancak, âlemlere rahmet olarak gönderdik” buyrulan yüce Serverin kutlu Ravdasında Nisan yağmuru gibi nîmet yağar.
Muhammed Masum Hazretleri Hindistan’a dönse de gönlü Münevver Beldede kalır. Sevenlerine ya Medine’yi, ya da Medinelileri anlatırlar...


Urvet-ül Vüska Muhammed Ma’sûm

Yapılacak iş, kabul edilecek kabahat değildir ama Dara Şikuh’un komutanlarından Rânâ, seyyidlerden birinin hanımını kaçırır, yanında alıkoyar. Muhammed Masum hazretleri derhal sultanın kapısını çalar, kadının salıverilmesini ve komutanın cezalandırılmasını arzular.
Dara Şikuh “şu anda Evreng-i Zib bana isyan etti” der, “Rânâ gibi bir komutana şiddetle ihtiyacım var.”
- Bizi dinlersen mazlumların hakkını ara! Üstelik biri seyyid, diğeri ana.
- Dedim ya Rânâ ile yolumu ayıramam. Ama şunu yapabilirim. O seyyide bol para vereyim, gitsin şehrin en güzel kızıyla evlensin.
Teklifin çirkinliğine bak! Muhammed Masum hazretleri kırgın bir şekilde kapıdan ayrılırlar.
Her şey inceldiği yerden, zulüm kalınlaştığı yerden kopar. Sultan ah alıp sonunu hazırlar. İsyancılar askerleri az, komutanları tecrübesiz olmasına rağmen Dara’yı dağıtırlar. Evreng-i Zib öyle kolay bir zafer kazanır ki kendi de şaşar. Bu devletin kimin hatırına geldiği açıktır, artık Muhammed Masum hazretlerine toz kondurmaz.

Hayalden vazgeç
Zaman zaman Muhammed Ma’sûm hazretlerinin sohbetine katılan gençlerden biri bir Hind dilberine tutulur ki nasıl anlatıla. Deli divane olur, ne uyur, ne yatar. Ne de ağzına lokma koyar. Anası babası çok nasihat eder, yalvarırlar, yakarırlar, ı ıh... Nitekim dergaha getirir, Muhammed Masum hazretlerine çıkarırlar.
Büyük veli tek bir cümle ile “bu hayâlden vazgeç” buyururlar, “gel himmet ve arzu yüzünü hakîkat bahçesine çevir! Mârifet bostanından meyveler topla!”
Hâfız-ı Şirâzî’nin dediği gibi:
“Âşık! Hakiki aşkı kendine şiar eyle
Dünya sevdalarını tıfıllara bırak!”
Muhammed Ma’sûm hazretleri ne zaman ki “Seni bu hâlden kurtardılar” buyurur, delikanlı kendini toplar, mecazî aşkı, hakîkî aşka tebdil olur ve tasavvuf yolunda mesafe almaya başlar...
Muhammed Masum hazretlerinin ziyaretçisi çoktur, misafirlerine mutlaka sofra açar. Dergâhın masrafı mâlum, sonra talebeler, garipler, yolcular...
Mahdut kazançla yürüyecek gibi değildir, giderler, geliri misli misli aşar. Her ne kadar matematikle izah edilmeyen bir bereket yaşasalar da fakir sayılırlar.
Belki daha evvel de rastlamıştır ama günün birinde okuduğu hadis-i şerif onu çok sarsar. Bakın Âlemlerin Efendisi ne buyururlar: “Ehl-i âfiyet kıyamet günü bela ve dert sahiplerine verilen nimetleri görünce dünyada derilerinin makaslarla kesilmiş olmasını arzular.”
O günden itibaren Muhammed Masum hazretleri bu arzuyla yanıp tutuşur.
“Ne olurdu hayatın tatlısı acı olsa
Benden razı olsan da insanlar darılsa”
beytini henüz terennüm etmiştir ki bacağında dayanılmaz bir acı duyar. Talebelerine hissettirmez ama âdeta dizi kopar. Sevenlerinden biri yanlışlıkla değince cereyana kapılmış gibi titrer, ıstırapla kıvranmaya başlar.
Dokunanı yakan bir sızı, varın düşünün sahibini ne yapar?
Nitekim ağrı hem aşağı iner hem yukarı çıkar, gün gelir bütün vücudu sarar.

Defterden silinince
Muhammed Ma’sûm hazretleri o sene duâların kabûl olduğu, ecellerin takdir edildiği Berât Gecesinde “Bir kutbun ismi yaşayanlar defterinden silindi” buyururlar, talebelerine bu kadar ip ucu yeter, hocalarını kaybedeceklerini anlar, azalan sürede azami istifadeye çalışırlar.
Büyük veli kitaplarını etrafındakilere dağıtır, artık kendini kabir ehlinden sayar.
O gece Serhend şehrindeki evlerin kapısında bir ses duyulur, “Kayyûm-i zaman fani dünyadan ayrılıyor, onun güzel yüzünü görmek isteyenler çabuk olsunlar!”
Nasipliler koşarlar, büyük veli ayrılırken “Esselamü aleyküm” der, hepsiyle vedalaşırlar.
“Esselamü aleyküm”
Yoksa meleklerle mi selamlaşırlar, özlediklerine mi kavuşurlar?
O gün bir zelzele olur ve şiddetli bir yağmur yağar. Tabiri caizse yer dövünür, gök ağlar.
Kabri de hayatı gibi sadedir, ancak Sultan Evreng-i Zib Alemgir, üzerine güzel ve sanatlı bir türbe yapar.

> Buyurdular ki:
* Kâmil bir Müslüman, namaza durunca âdeta dünyâdan çıkar. Zaten dünyâda Allahü teâlâya yaklaşmak, çok az nasîb olur ve bu zılle (gölgeye) olan yakınlıktır. Âhiret ise, asla yakınlık yeridir. İşte namazda, âhirete girer, burada nasîb olan devletten hisse alırlar. Bu dünyâda hasret ve firâk ateşi ile yananlar, namaz çeşmesinin suyu ile serinleyip rahat bulurlar. Büyüklük ve mâbûdluk sahrâsında şaşırıp kalanlar, vuslatın kokusunu duyarlar. Resulullah Efendimiz “Bir mümin namaz kılmağa başlayınca, onun için Cennet kapıları açılır, hûriler karşılar. Rabbi ile onun arasında bulunan perdeler kalkar” buyurdular.
* Allahü teâlâ bizi beyhûde yaratmadı, insan emirlere itaatle ve yasaklardan sakınmakla mükellef kılındı. Gece karanlığını istiğfâr ile aydınlatmalı, âhiret için azık hazırlamalı. Ömrün en kıymetli zamânı gençlik zamânıdır. Gençliğini hevâ ve heves peşinde harcayıp, mârifetullahı, ihtiyârlığa bırakanlara yazıklar olsun!”
* Kıymetli vaktini fânî ve denî olan dünyâ için sarf eden gençlerin acınacak halleri var! Onlar aldatıcı bir kahpeye âşık oldular, değerli cevherleri saksı parçaları ile takasladılar. Son nefes korkusu öyle bir nîmettir ki, Hakk’ın dostları bu derde tutulup giriftâr olurlar.
* Rızık mukadderdir. Ziyâde ve noksan olma ihtimâli yoktur. Rızkın noksan veya ziyâde olması, Hak teâlânın husûsî fazlı iledir. Hiç kimse karışamaz.
* Attâr-ı Şiblî kırk sene ağladı ve başını yerden kaldırmadı. Sordular neden?
- Kıyâmet gününün heybetinden, kabrin korkusundan.
- Peki başını niye kaldırmıyorsun?
- Bir zamanlar çok kahkaha attım, şimdi nasıl utanmam?
cihan baginda ey akil, budur makbul-i ins i cin.Ne kimse senden incinsin, ne sen bir kimseden incin.

Nihle

Sanmam ki taleb-i devlet ü cah etmeğe geldik!!
Biz aleme bir YAR için ah etmeğe geldik!!..