Yaşlılar için sağlık hizmetlerine daha kolay erişme, daha konforlu yaşama gibi imkânlar sunan şehirler, birçok dezavantajı da beraberinde getiriyor. Herkesin birbirini tanıdığı, paylaşımın daha fazla olduğu, akrabaların birbirlerine yakın yaşadığı kırsal hayata göre şehirlerdeki ortam yaşlıları büyük oranda yalnızlığa itiyor.
Ulaşım güçlükleri, gürültü, hava kirliliği, adapte olunması güç teknolojik yenilikler gibi faktörler de yaşlıların şehirdeki güçlüklerini artırıyor. Kentte oturan bir yaşlı giderek daha fazla eve kapanıyor. Bedensel olarak daha az hareket eden ve yalnız kalan yaşlıların beden ve ruh sağlığı sorunları çoğalıyor. NP İstanbul Nöropsikiyatri Hastanesi'nden Psikiyatri Uzmanı Gökben Hızlı Sayar, şehirde yaşayan yaşlıların psikolojisini en fazla yalnızlığın bozduğunu ifade ediyor. Sosyal hayatın her yaştaki insan için yemek-içmek kadar hayati öneme sahip olduğunu belirten Sayar, sosyal ihtiyaçları karşılanmayan bireylerde depresyon, Alzheimer hastalığı ve alkolizmin daha çok görüldüğünü vurguluyor. İntihar oranlarının yalnızlarda daha yüksek seyrettiğini bildiren psikiyatri uzmanı Sayar, "Deneyiminden faydalanan, sevgiyle kucaklayan, sorunlarına çare arayan yakınları olmadığında yaşlı birey kendisini değersiz hissediyor." diyor.
Kırsal kesimlerde hayatını sürdüren yaşlıların daha şanslı olduğunu söyleyen Sayar, şöyle devam ediyor: "Gücü varsa tarlada çalışan, gücü daha azsa torunlarına bakan, elbise yamayan, çiçeklere bakan, sofrayı kuran yaşlılar hem sosyal hayatını devam ettirebiliyor hem de kendisinin bir işe yaradığı duygusunu tadabiliyor. Birilerinin kendisine ihtiyaç duyduğunu bilmek ve ihtiyacı olduğunda çevresinden destek görebilmek yaşlı bir kişi için son derece önemlidir."
Uzman Psikolog Neşe Özkarslı, şehirde ikamet eden ailelerde her bireyin çalışmasının evdeki yaşlıların fizyolojik bakımının zorluklarını artırdığını dile getiriyor. Akşama kadar yalnız bırakılan yaşlıların ilaçlarını bile almakta zorlandığını hatırlatan Özkarslı, "Hayatını zaten kısıtlı şartlarda yaşayan, bir yere gitmekte güçlük çeken yaşlının sosyal iletişim kurmakta zorlanması söz konusu olabilmektedir. Bu kalitesiz bir hayatı getirmekte ve yaşlının ruhsal çöküntü ve bakımsızlık yaşamasına neden olmaktadır." tespitini yapıyor.
Ünal Livaneli
Hangi yaşlıyı görsem, yakınıyor...
Yaşlılıktan, hastalıktan, umursanmamaktan, saygı kalmamasından... En çok da yalnızlıktan... Farkında değiliz belki, ama yaşlılarımız müthiş bir yalnızlık yaşıyor.
Hele de eşleri ölmüşse, yaşadıkları şeyin adı “yalnızlık” olmaktan dahi çıkıyor, “yapayalnızlık”a dönüşüyor. Bu da müthiş bir yorgunluğun yanı sıra, çevreye kırgınlık da getiriyor.
Kendileriyle ilgilenilmemesi, vaktiyle kendilerinin gösterdiği yakın ilgiyi sorgulamalarına neden oluyor... Bu ise daha yoğun bir yalnızlaşma demektir.
Kısacası, toplumsal yapımızda bir “yaşlılar sorunu” var!
Eskiden böyle bir sorunumuz yoktu. Çünkü “yaşlılar” aile içinde baş tacı ediliyordu. Yaşlısı genciyle tüm aile ayni çatı altında oturuyor, sorunlar elbirliğiyle çözülüyordu... Bu geniş aile yapısında gençler yaşlılara, yaşlılar gençlere yardımcıydı.
Artık her iki grupta da yalnızlaşma var.
Geçenlerde devlet ektiğimiz topraklara (Domaniç ve Söğüt tarafları) yaptığımız gezi sırasında böyle bir manzaraya şahit oldum...
Yirmili yaşlarda bir genç seksenlerde gösteren dedesinin koluna girmiş gezdiriyordu...
Osmanlı asırlarında son derece “sıradan” olan bu birliktelik, çağımızda müthiş dokunaklı geldi bana... Delikanlıyı duyarlılığından dolayı kutladım. Fedakârlığını takdir ettiğimi söyledim.
“Ne fedakârlığı” dedi, “dedem sayesinde Türkiye’yi dolaşıyorum.”
Dedesini çok sevdiği belliydi. Her göz göze gelişlerinde gözlerinde sevgi şimşekleri çakıyordu. Yadırgamadan, dışlamadan, “öteki”leştirmeden en doğal şekliyle birbirlerini kabullenmişlerdi...
Eminim müthiş eğleniyorlardı... Gözlerinin içinin gülmesi bundandı.
Türbeye de sinemaya da birlikte gittiklerini anlattı, delikanlı. Dede izledikleri filme burun kıvırmış. Fazla “gerçekçi” bulmuş. Film dediğin insanın hayalini zorlamalı imiş. Eski filmler gibi...
Bir dede ile torunu böylesine bir sıcak ilişki içinde ve tüm doğallığıyla yan yana izlemek, toplumumuzda o kadar sık rastlanacak bir şey değil. Hatta bu o kadar seyrek rastlanan bir tablo ki, hemen dikkatimi çekti.
Hayat böyle yaşansaydı gençler himayesiz (çünkü yaşlılar gençleri hem eğitir, hem de anne babanın sert çıkışlarına karşı himaye ederlerdi) ve boş kalmazlardı. Farkında değil misiniz ki, gençlerimiz, ülkelerine ve ülkülerine karşı git gide yabancılaşıyorlar... Gençler yabancılaşırken, yaşlılarımız yalnızlaşıyor.
Modernitenin dayattığı “çekirdek aile”den iki taraf da mutlu değil.
Gençler de, yaşlılar da yalnızlık içinde... Gençlerin yalnızlığı telefonlarla, internetle vs. bir parça doluyor, ancak yaşlıların yalnızlığı git gide koyu bir karanlığa dönüşüyor.
Camiden eve evden camiye yalnızlıklarını sürüklüyorlar. Vaktiyle saçlarını süpürge ederek yetiştirdikleri oğullarıyla kızlarının sürekli işleri vardır...
Ziyaretine gelmek için bile fırsat bulamazlar da bu iş kerhen yapılan iki bayram ziyaretine münhasır kalır. Hatta bazı zamanlarda o bile yoktur...
Yaşlılık tam anlamıyla koyu bir yalnızlıktır! Kahvehanelere de gidemezler, çünkü emekli maaşlarını idareli kullanmak zorundadırlar. Birkaç fazla çay bütçede açık vermek demektir.
Çocuklarından yardım gelmeyeceğini bilirler. Gelse bile mırın kırın eşliğinde gelir ki, onları kaldırmak hayat yükünü kaldırmaktan daha zordur! İnsan o durumda ne düşünür dersiniz?
Çocuklarına her şeyini verdiğini, onları okutmak için nasıl çırpındığını, yemediğini, giymediğini, onlar iyi yetişsin diye kendini çok şeyden mahrum ettiğini düşünür mü?
Sanmıyorum... Çünkü anne babalar bu fedakârlıkları bir “fedakârlık” olarak yapmazlar. “Annelik”, “babalık” olarak yaparlar.
Yavuz Bahadıroğlu