Sadakat islami Forum

DİNİ KATEGORİLER => KUR'AN-I KERİM VE SÜNNET-İ SENİYYE => Konuyu başlatan: bin_sultan - 14 Kasım 2010, 15:30:28

Başlık: Korktukları İslam Bu mu?
Gönderen: bin_sultan - 14 Kasım 2010, 15:30:28
                 Korktuğunuz İslam Bu mu?

Dünya Milenyum da denilen Miladi 3. binyıla İslamofobi   /İslam Korkusuyla girdi ve o cadde de hala yol almaya devam ediyor.

İslam, tüm Peygamberlerin tebliğ ettiği evrensel bir dinin adıdır. İnsanlar İslam’dan neden korkar hep merak etmişimdir. Anladığım kadarıyla Şu anda Dünyadaki Müslüman olmayanlarda bulunan bu korkuyu iki nedene bağlayarak anlamaya çalışalım,

1-   Kendini İslam Savaşçısı (!) diye öne süren İslam’ı anlayamamış zavallılardan gelen Terör olayları.

2-Acaba İslam Dini yayılarak bizi ve koltuklarımızı da etkiler mi korkusuyla Müslüman olmayan halkın ve Ülkeler idarecilerinin korkuları.

1.   sınıf korku son yıllarda İslam’a da zarar vermekte olan bir sebeptir. Ancak İslami araştırmaların artması ve Kur’anın Dünyada en çok satan /Bestseller  arasında daima birinci sırada olması bu durumun İslam’ın lehine olduğunu açıkça göstermektedir. Ama ne olursa olsun Terörle İslam’ın asla alakası olamaz ve bu Kuttai tarikliği/Yol kesiciliği yapanların asla haklı bir gerekçeleri olamaz.

2.   maddedeki korkunun ise asla ecele bir faydası yoktur. Ecel derken bu kişisel ecel değil, ülke ve Devlet ecelidir ki bunlarında bir vadesi vardır ve ne bir dakika ileri , ne bir dakika geri gitme imkanı vardır. Yani, İslam Allahın istediği gibi yayılacak ve yeryüzü tek Dine ve Allaha teslim olacaksa vadesi gelen Ülkeler ve Milletler kendi istekleriyle teslim olacaklar ve yıkılan İmparatorluklarının eceli yetmiş olacaktır. Bu durumu şu ayeti kerime ne güzel anlatımı bir bakalım;

Hicr
(5) Hiçbir toplum ecelini geçemez ve ondan geri de kalamaz.  

Bütün İnsanlık, kendi fıtri akidesi olan İslamı mutlaka tanıyacak ve er geç ona teslim olacaktır. Önemli olan burada, Müslümanlarında bir katkıya sahip olması ve iyi örnek olarak İslam’ı tüm insanlara anlatmasıdır.

Bu çalışmamızda İslam’dan korkmamak ve ona teslim olmak için önümüzde bekleyen yüzlerce nedeni değerli okuyucularımla paylaşmak bizim için bahtiyarlık olacaktır.

Mükremin KIZILCA/Konya
Başlık: Ynt: Korktuğunuz İslam Bu mu?
Gönderen: bin_sultan - 14 Kasım 2010, 15:30:53
               Köleliği İslam Kaldırdı

İnsanlar yeryüzünde Allahın yolundan saptıkça Şeytani tuzaklarla birbirlerini sömürmüşler ve ezmişlerdir. Bu sömürünün en ilginç gelişmiş hali ise bir insanın diğer bir insana köle olmasıdır.
Kölelik Arapçada İbadet yani kulluk kelimesiyle karşılanmaktadır. Bu baptan girildiğinde Allahın tüm insanlara yasakladığı bir Emperyalist uygulamadır kölelik. Allah c;  Zariyat suresinde,

(56) Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım. 

Buyurarak insanların ancak kendisine kulluk için var edildiklerini beyan etmiştir.

Aşağıdaki ayetlerde ise Allahtan başkasına kul ve köle olmayı kesin bir ifadeyle yasaklamıştır.


Enam
(102) İşte sizin Rabbiniz Allah. Ondan başka hiçbir ilah yoktur. O her şeyin yaratıcısıdır. Öyle ise O'na kulluk edin. O her şeye vekil (her şeyi yöneten, görüp gözeten)dir. 

Hud
(26) "Allah'tan başkasına ibadet ve kulluk etmeyin. Doğrusu ben sizin adınıza elem dolu bir günün azabından korkuyorum." 

Enam
(102) İşte sizin Rabbiniz Allah. Ondan başka hiçbir ilah yoktur. O her şeyin yaratıcısıdır. Öyle ise O'na kulluk edin. O her şeye vekil (her şeyi yöneten, görüp gözeten)dir. 

İnsanlığa yol gösteren son ilahi vahi olan kuranı kerimde daha birçok ayette Allahtan başkasına kulluk, kölelik açıkça yasaklanmıştır.

Kur’anın ilk suresi olan ve her rekâtta ilk okunan Fatiha suresinde Allah c, tüm kullarından sadece kendisine kulluk edileceği ve yalnızca kendisinden yardım istenebileceği hakkında bütün Müminlerden bir ahit almıştır;

“5. (Allahım!) Yalnız sana kulluk ederiz ve yalnız senden yardım dileriz.

İslam tarihinde yani peygamberler tarihinde tüm peygamberler, sadece Allaha kul ve köle olmayı tebliğ ederken karşılarına tam tersini isteyen Nemrutlar, Firavunlar, Şeddadlar, Azerler, Abu cehiller çıkarak hiç bitmeyen bir savaşı başlatmışlardır.

Bu savaş Hürriyet ve Esaret, İnsana ve ya Allaha kul/köle olma konusunda devam edip gitmektedir.

1430 yıl önce Dünyada hüküm süren İnsanın İnsanı alıp satarak mal gibi kullanması ve bir diğerini hayvanlar gibi  muameleye tabi tutması İslam ile beraber tarihe karışmaya başlamış ve İslam yüceldikçe bu anlayış batmıştır. Özellikle o devirlerde 20. yüzyıla kadar siyah renkliler beyaz renklilerce hunharca köleleştirilerek insanlık zulmü devam etmiştir.

Halbuki İslam’ın ve Evrenin kutsal kitabı insanları şöyle tarif ve kategorize ediyordu;

Hucurat
(13) Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O'na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır. 

İlahi vahyin başladığı ilk yıllarda, İnsanın İnsana kulluğu ve köleliği kesin yasaklanmadan önce Müslümanlar arasında da köle edinenler vardı. İşte Allah c, onları aşağıdaki ayetleriyle bir bir köleleri ellerinden çıkararak serbest bıraktırmıştır.

Nisa, 92. Bir müminin bir mümini öldürmesi olacak şey değildir. Ancak yanlışlıkla olması başka. Kim bir mümini yanlışlıkla öldürürse bir mümin köleyi azad etmesi ve bağışlamadıkları sürece ailesine diyet ödemesi gerekir. (Öldürülen kimse) mümin olur ve düşmanınız olan bir topluluktan bulunursa, mü’min bir köle azad etmek gerekir. Eğer sizinle kendileri arasında antlaşma bulunan bir topluluktan ise ailesine verilecek bir diyet ve mü’min bir köle azad etmek gerekir. Bunlara imkan bulamayanın, Allah tarafından tövbesinin kabulü için iki ay ardarda oruç tutması gerekir. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Maide, 89. Allah, boş bulunarak ettiğiniz yeminlerle sizi sorumlu tutmaz. Ama bile bile yaptığınız yeminlerle sizi sorumlu tutar. Bu durumda yeminin keffareti, ailenize yedirdiğinizin orta hallisinden on yoksulu doyurmak yahut onları giydirmek ya da bir köle azat etmektir. Kim (bu imkanı) bulamazsa onun kefareti üç gün oruç tutmaktır. İşte yemin ettiğiniz vakit yeminlerinizin keffareti budur. Yeminlerinizi tutun. Allah size âyetlerini işte böyle açıklıyor ki şükredesiniz.

Mücadele, 3. Kadınlarından zıhar yaparak ayrılıp sonra da söylediklerinden dönecek olanlar, eşleriyle birbirlerine dokunmadan önce, bir köle azat etmelidirler. İşte bu hüküm ile size öğüt veriliyor. Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

Bilerek ya da bilmeyerek yapılan günahların affı, bir köleyi serbest bırakma şartına bağlanarak son kölelerde Müslümanların elinden salıverilmiştir.

Köleliğin Dünyada yasalarla yasaklanışı, ise şöyle özetlenebilir; 18. yüzyılda Avrupa ve ABD'de köle ticaretine karşı tepkiler yoğunluk kazandı. 19. yüzyılda İngiltere ve ABD'de köle ticaretine karşı dernekler kuruldu. 1804'te Maryland'ın kuzeyindeki eyaletler köleliğin kaldırılmasına karar verdi. 1878 yıllarında İngiltere ile ABD'de köle ticareti yasaklandı. 1833'te İngiliz sömürgelerinde kölelik kaldırıldı; 1846'da ABD'nin özgürlük yanlısı eyaletlerinde hiç köle kalmamıştı.
Kölelik Batı Hint Adaları'nda 1848'de kaldırıldıktan sonra Portekiz, Hollanda ve İspanya'ya bağlı topraklarda da yasaklandı. En son olarak ta Kuzey Amerika da 1865 te yasaklandı.

Bütün bu iyi gelişmeler İslam’dan tam 1300 yıl sonra oldu. Tabiî ki İslam ve Kur’andan ilham alınarak.
Ey İnsanlar! İslam yücedir ondan yüce bir dava ve deva yoktur gelin İnsanlığın bu son evrensel mesajına kulak vererek kendimizi ve sevdiklerimizi ziyan ve zarardan koruyalım.
Başlık: Onurlu Bir Toplum
Gönderen: bin_sultan - 17 Kasım 2010, 17:17:07
                                       Onurlu Bir Toplum

İslam’ın en büyük hedefi; Dünyada iken Ahireti kazanacak Onurlu bir toplum oluşturmaktır. Bu Müslümanlarında en büyük idealidir. Bunu sağlamak için Evrensel İlahi mesaj Kur’anda birçok ayet vardır.

Tüm İnsanların istediği nedir? Hiçbir dinsel giriş yapmadan bunu herkes kafasında bir tasarlasın bakalım. Sahi İnsanlar nasıl bir Dünya ve toplum istiyor. Böyle bir soruya verilecek cevabı bir cümle ile özetlememiz gerekirse şöyle bir toplama oluşturabiliriz;

Kimsenin kimseye zarar vermediği, kavgasız, savaşsız, barış içerisinde, onurlu, insanın insana eğilmediği karnı tok, alnı ak, hoşgörü ve anlayış içerisinde mutlu olarak Ebedi hayatı kazanmaya matuf iyilikten başka bir şey yapmayan hatta düşünmeyen, İnsanlığı özünde yaşayan ve yaşatan ideal bir toplumdur hedef.

Evrende Allahın görevlendirdiği peygamberlerin bunun dışında bir şey istedikleri var mı? Onların tebligatı olan kutsal metinlerin bunun dışında bir öğretileri mevcut mu? Hayır. İşte Tevrat ve İncilin çağımız insanına söylenmesi gereken kısımlarını da içine alarak İnsanlığa son sözü söylemeye ve son daveti yapmak üzere Peygamberlerin sonuncusuna gönderilen Kur’an çağımızda ilk okunması ve incelenmesi, hayatta her konuda rehber edinilmesi gereken bir kitap olarak önümüzdedir ve bizden istediği böyle bir toplumu oluşturmaktır.

Zaten dinin tarifi bunu gayet güzel özetlemektedir;
Din, Akıllı yaratıkları kendi istekleriyle sadece iyilik olan yöne çeviren ilahi bir yasadır.

Kalem suresi 10-14. ayetler İnsanlıktan istenen uygar bir topluluğa madde madde atıfta bulunarak Onurlu bir cemiyetin bu ikinci surede temellerini atmıştır;

10,11,12,13,14. Yemin edip duran, aşağılık, daima kusur arayıp kınayan, durmadan söz taşıyan, iyiliği hep engelleyen, saldırgan, günaha dadanmış, kaba saba; bütün bunların ötesinde bir de soysuz olan kimseye mal ve oğulları vardır diye, sakın boyun eğme.

Bu ayetlerde İndsandan istenenleri sıralayalım;

1-Yemin ederek İnsanları yalanına inandırmaya çalışma
2-Aşağılık, adi olma. Ahlaklı, şerefli, alnı açık, dürüst ve suç işlemeden yaşa
3-Senin gibi insan olan bireylerin kusurunu açarak, göstererek onların omzunda yükselmeye çalışma.
4-İnsanlar arasında laf taşıyarak kin, nefret ve düşmanlık ekme.
5-Toplumda iyiliği engelleme, yaymaya çalış.
6-Saldırgan ve saldıran taraf olma, barışı, adaleti ve hoşgörüyü yerleştir.
7-Asaletli ol, nikâhsız hayat sürme, kimden olduğun ve senden olanlar net olsun.
8-Malı mülkü olan zenginlere bu varlıklarından dolayı asla eğilme, adaletten ayrılma.

Şimdi iyi düşünelim bakalım; bu gün çağdaş Dünyanın değerleriyle bu ve insanlara iki yurtta da mutluluğu öğreten değerler çatışıyor mu? Yoksa artı değer mi katıyor?

Bu son madde ayetle yasaklanmakla ne amaçlanmıştır acaba? Sağa sola bükmeye gerek yok; zenginler önünde fakirlerin eğilmesi kesinlikle yasaklanıyor burada. Bu bağlamda Rasülüllahtan a.s.,  Fakirleri ve zayıfları zenginlere öncelik vererek azarlamaması, yüz çevirmemesi, yüzünü ekşitmemesi  isteniyor;

En’am 52. Rab’lerinin rızasını isteyerek sabah akşam ona dua edenleri yanından kovma. Onların hesabından sana bir şey yok, senin hesabından da onlara bir şey yok ki onları kovasın. Eğer kovarsan zalimlerden olursun

Abese 1,2. Kendisine o âmâ geldi diye Peygamber yüzünü ekşitti ve öteye döndü.
3. (Ey Muhammed!) Ne bilirsin, belki de o arınacak, 
4. Yahut öğüt alacak da bu öğüt kendisine fayda verecek.
5. Kendini muhtaç hissetmeyene gelince;
6. Sen, ona yöneliyorsun.
7. (İstemiyorsa) onun arınmamasından sana ne! 
8,9,10. Allah’a karşı derin bir saygıyla korku içinde koşarak sana geleni ise bırakıp, ona aldırmıyorsun.
11. Hayır, böyle yapma! Çünkü bu (Kur’an) bir öğüttür.
12. Dileyen ondan öğüt alır.

Duha 9. Öyleyse sakın yetimi ezme!
10. Sakın isteyeni azarlama! 
11. Rabbinin nimetine gelince; işte onu anlat.

Yine bu bağlamda, Zengin Müslümanlardan zekâtlarını gece vermeleri, istemekten ar edenleri tercih etmeleri emrediliyor;

Bakara 271. Sadakaları açıktan verirseniz ne güzel! Fakat onları gizleyerek fakirlere verirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır ve günahlarınızdan bir kısmına da keffaret olur. Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

273. (Sadakalar) kendilerini Allah yoluna adayan, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremeyen fakirler içindir. İffetlerinden dolayı (dilenmedikleri için), bilmeyen onları zengin sanır. Sen onları yüzlerinden tanırsın. İnsanlardan arsızca (bir şey) istemezler. Siz hayır olarak ne verirseniz, şüphesiz Allah onu bilir.

Müslümanlar olarak inanıyoruz ki İslam’ı tam anlamıyla Dünyadaki İnsanlara anlatabilsek ve tanıtabilsek Müslüman nüfus bu günkünün en az iki katı olacaktır. Bu vebal üzerimizde bütün ağırlığıyla durmaktadır.
Başlık: Ynt: Korktukları İslam Bu mu?
Gönderen: famus - 18 Kasım 2010, 01:25:01
Allah razi olsun yazilarinizi bizimle paylastiginiz icin tesekkurler devamini bekleriz hocam
Başlık: Elbise, Beden Ve Nefis Temizliği
Gönderen: bin_sultan - 23 Kasım 2010, 22:59:12
[size=14pt]                                                 Elbise, Beden Ve Nefis Temizliği


Peygamberlerin sonuncusu olan Hz Muhammed Mustafa sallAllahü aleyhi ve selem, İnsanlığı kurtaracak son ilahi ayetleri Hira mağarasında almaya başlamıştı. Hz Cebrail a.s., Allah taaladan aldığı vahyi ona ayet ayet getiriyordu.

Müddessir suresinin ilk ayetleri Son Elçi’nin şahsında tüm Müslümanlara Temizliği emrediyordu. Bu temizlik hem beden hem nefis ve hem de Elbise temizliğiydi.

İşte bu ilk emirle  “Temizlik İmandandır” Tabiri zihinlere kazınıyordu;


1. Ey örtünüp bürünen (Peygamber!)
2. Kalk da uyar.
3. Rabbini yücelt.
4. Elbiseni temizle/Nefsini arındır.
5. Pisliklerden ve  kötülüklerden uzak dur/Şirkten uzak dur.

Allah c, her topluma peygamber göndermiştir. Irk ve Coğrafya ayırmadan Tevhidden ve Ahlaktan uzaklaşan Kavimler uyarılmadan asla cezaya çarptırılmamışlardır. Dünyanın tüm kıtalarında ki tüm Etnik kavim ve soylara kendi dillerinde bir peygamber geldiği kesindir.

Arablar’a da Hz İbrahim’den başlayarak birçok peygamber gelmiştir. Peygamberlerin birde en azgın ve sapık toplumlara geldikleri bir vakıadır. Mesela Peygamberimizin geldiği arap toplumu kız çocuklarını diri diri toprağa gömecek kadar ahlaktan uzaklaşmışlardı. Yukarıdaki Temizlik emirlerini bu anlamda da ele alabilir ve değerlendirebiliriz.

Elbise, Beden Ve Nefis Temizliğinin emredildiği ayetlerden Nefis temizliğini ayrı bir konuya  çekerek, burada;
1-Beden Temizliğini ve
2 Elbise temizliğini ele alalım.

Beden Temizliği, tepeden tırnağa vücudumuzun tüm üyelerini tam manasıyla temizlemektir. Bu temizlikte Abdestte olduğu gibi suyun israf olmayacağı belirtilmiştir. Kütübü sittede bulunan şu Hadisi şerif  Vücut temizliğinde estetik olarak alınması gereken fazlalıkları  gayet açıkça beyan etmektedir;

  Ravi : Ebu Hüreyre  HadisNo: 2147

Hadis: Resulullah (sav) buyurdular ki: "Fıtrat beştir: Sünnet olmak, etek tıraşı olmak, bıyığı kesmek, tırnakları kesmek, koltuk altını yolmak."

Elbise ve Beden temizliğini ifade eden kelime İslam Literatüründe Taharet kelimesidir. Kutsal kitabımız Kur’anı kerimde bu kelimeye sayısal olarak bir bakalım;

Ta He Ra temizledi kökünden gelen 31 türev vardır Kur’anda. Bunlardan, konularına göre bazılarını şöyle alabiliriz;

“AY HALİNDEYKEN TEMİZLENENE KADAR HANIMLARINIZA YAKLAŞMAYIN”

Bakara 222. Sana kadınların ay halini sorarlar. De ki: “O bir ezadır (rahatsızlıktır). Ay halinde kadınlardan uzak durun. Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikleri vakit, Allah’ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın. Şüphesiz Allah çok tövbe edenleri sever, çok temizlenenleri sever.”

“TEMİZLENİN DİYE GÖKTEN YAĞMUR İNDİRDİK”

Enfal 
11. Hani (Allah) kendi tarafından bir güvenlik olarak sizi hafif bir uykuya daldırıyor; sizi temizlemek, sizden şeytanın vesvesesini gidermek, kalplerinizi pekiştirmek ve ayaklarınızı sağlam bastırmak için üzerinize gökten yağmur yağdırıyordu.

“Allah TAM OLARAK TEMİZLENENLERİ SEVER”

Tevbe 108. Onun içinde asla namaz kılma. İlk günden temeli takva (Allah’a karşı gelmekten sakınmak) üzerine kurulan mescit (Kuba mescidi), içinde namaz kılmana elbette daha layıktır. Orada temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da tertemiz onları sever.

“KUR’ANA ANCAK TERETEMİZLER DOKUNABİLİR”

Vakıa 79. Ona, ancak tertemiz olanlar dokunabilir.

İslamiyet’in temelinin temizlikle başladığını bu ilk inen ayetler bize mükemmelen anlatmaktadır. Günde beş vakit namaz için şart olan Abdest, cenabetten sonra zorunlu olan boy abdesti her Müslüman’a devresel temizliği gayet güzel yaptırmaktadır.

Yüce yaratıcımız Cami, Mescit gibi Mabetlere giderken en iyileri, en temiz bir biçimde giyerek ve takınarak gitmemizi şu ayetiyle emir buyurmaktadırlar;

Araf (31)  Ey Ademoğulları! Her mescitte ziynetinizi takının (güzel ve temiz giyinin). Yiyin için fakat israf etmeyin. Çünkü o, israf edenleri sevmez. 

Temizlik konusunda hatta uygarlığın gereği olan tüm davranış ve ahlak hususlarında Müslümanların yabancılardan örnek alacağı hiçbir şey yoktur. Aksine İnsanlığa öğretecekleri pek çok şey vardır.[/size]
Başlık: Topraktan Çıkarılarak, Cennet ayaklarının altına konan Kadın
Gönderen: bin_sultan - 28 Kasım 2010, 19:55:51
                   Topraktan Çıkarılarak, Cennet ayaklarının altına konan Kadın


Allah cc, İnsan haklarını ihlal eden, birbirlerini yemeye, kırmağa ve öldürmeye başlayan toplumları gerçek tevhide ve ahlaka davet için peygamberler göndermiştir. Nerelere hangi peygamberlerin geldiğini bu gün bile ancak kutsal metinlerde olduğu kadar öğrenebiliyoruz.

Tarihin en saf ve temiz olarak binlerce insanın ve tarihçinin yazısıyla ve bizzat Dinin ve Vahyin sahibi Allah’ın ayetleriyle en iyi ve açıkça öğrenebildiğimiz dönem Hz Muhammed Mustafa efendimizin peygamberlik dönemidir. Bu tarihi dönem son peygamberi ve son ilahi vahyi içermesi bakımından çok önemlidir. Bu döneme ait Kur’anı kerimde de birçok gerçekler beyan edilmekte ve hiçbir şek ve şüpheye meydan vermeyecek biçimde izah edilmektedir.

Şurası bir hakikattir ki Kız çocuklarını diri diri toprağa gömme fiili bakımından bile Arabistan o dönemde Dünyanın en vahşi ve Putçu yöresidir. Kızların küçük yaşlardayken toprağa gömülmesi kutsal kitabımızda birçok yerde anılmakta ve sorumlular lanetlenerek yerlerde sürünen kadın ayağa kaldırılmaktadır.

Genellikle kız çocuklarının bazen de erkek çocukların diri diri toprağa gömüldüğü ve İslam tarafından Cahiliye dönemi olarak adlandırılan bu İslam arifesindeki devirde Araplar üç sınıfa ayrılıyordu; Müşrikler, Ehli kitap ve Hanifler.
Hıristiyanlar ve Yahudiler demek olan Ehli kitap ile Hz İbrahim aleyhisselam gibi tevhide inanan demek olan Hanifler bu vahşi âdete asla başvurmazlar hatta Müşrikleri bundan vazgeçirmeğe uğraşırlardı.

Tekvir 8,9. Diri diri gömülen kız çocuğunun, hangi günahtan ötürü öldürüldüğü sorulduğu zaman,

Yukarıdaki ayette, did diri öldürülen kızlara Mahşerde sorulacağı ve anne babasının hesaba çekileceği anlatılarak ilahi vahi ile bu iğrenç olayın İslam’dan önce uygulandığı kesinlikle anlaşılmış oluyor.

Müşrik Araplar çocuklarını iki türlü öldürürlerdi;
1-   Anne, doğumunu arazide yapar, eğer kız olursa orada açtığı bir çukura atarak evine dönerdi.
2-Altı yaşına kadar bekletilir, o yaşa gelen kızı annesi güzelce giydirdikten sonra babası onu akrabalarına götürüyorum diye açık alana getirerek açtığı mezara hızlıca atar üzerini toprakla örterdi.
Bu cahiliye Araplarının bunun dışında boğarak, uçuruma atarak ve boğazlayarak ta bu vahşeti yaptıkları olurdu.

Bu vahşeti bebeklere ve altı yaşındaki kız çocuklarına reva gören ilkel zihniyet bunun için şu sebepleri ileri sürerek bu şeni işi yapıyordu;

1-Açlık korkusu. Güya erkekler onlara göre nasıl olsa nafakasını çıkarabilirdi, ya kızlar? Onlar daima ailesine bir yüktü(!).
Bu ilkel ve geçersiz gerekçeyi Allah taala hazretleri şu ayetiyle iptal ediyordu;

En’am; 151. (Ey Muhammed!) De ki: “Gelin, Rabbinizin size haram kıldığı şeyleri okuyayım: Ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anaya babaya iyi davranın. Fakirlik endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin. Sizi de onları da biz rızıklandırırız. (Zina ve benzeri) çirkinliklere, bunların açığına da gizlisine de yaklaşmayın.36 Meşrû bir hak karşılığı olmadıkça Allah’ın haram (dokunulmaz) kıldığı canı öldürmeyin.37İşte size Allah bunu emretti ki aklınızı kullanasınız.”

2-Namus korkusu; Savaşlarda ve terörist baskınlarda kız çocuklarını kirletirler ve ömür boyu yüzümüz kara olarak topluma çıkamayız, endişeleriyle bu vahşeti işliyorlardı. Bu mesnetsiz korku sebebiyledir ki Hanımları kız çocuğu doğurup ta müjdelendiklerindeki durumlarını aşağıdaki ayeti kerime son derece edebi bir tarzla anlatmaktadır;

Nahl 58. Onlardan biri, kız ile müjdelendiği zaman içi öfke ile dolarak yüzü simsiyah kesilir!

59. Kendisine verilen kötü müjde (!) yüzünden halktan gizlenir. Şimdi onu, aşağılanmış olarak yanında tutacak mı, yoksa toprağa mı gömecek? Bak, ne kötü hüküm veriyorlar!



3-Çocukların körlük, şaşılık, topallık vb benzeri ağmanlı Dünyaya gelmeleri de evlat katlinde etkili olmaktaydı. Sebebi ne olursa olsun bu “beyinsizce” zulmü evlatlarına reva görenler aşağıdaki ayetlerde lanetlenmiş ve bu aile içi şiddet ve terör bir daha dönmemek üzere tarihe gömülmüştür.

En’am; 137. Yine bunun gibi, Allah’a ortak koşanların çoğuna, koştukları ortaklar, çocuklarını öldürmelerini güzel gösterdi ki; onları helake sürüklesinler ve dinlerini karıştırıp onları yanıltsınlar. Eğer Rabbin dileseydi bunu yapamazlardı. Artık sen onları uydurdukları ile baş başa bırak.


140. Beyinsizlikleri yüzünden bilgisizce çocuklarını öldürenler, Allah’ın kendilerine verdiği rızkı -Allah’a iftira ederek- haram sayanlar, mutlaka ziyan etmişlerdir. Gerçekten onlar sapmışlardır. Doğru yolu bulmuş da değillerdir.

Rasülüllah efendimize aşağıdaki ayette özellikle kadınlardan çocuklarını öldürmeyecekleri konusunda da Biat alması emredilmiştir. Hatta bu biatler sırasında bazı yeni Müslüman olan kadınlar, cahiliye devrinde şu kadar çocuğumuzu diri diri öldürdük, diyerek itirafları üzerine peygamberimiz; her çocuk için birer köleyi serbest bırakmalarını emir buyurmuşlardır.


Mümtehine; 12. Ey Peygamber! Mü’min kadınlar, Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleriyle ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemek,5 hiçbir iyi işte sana karşı gelmemek konusunda sana biat etmek üzere geldikleri zaman, biatlerini kabul et ve onlar için Allah’tan bağışlama dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

Peygamberimiz Müslümanlığa her giriş yapandan biat alırken hem evlat katlini kaldırtmış hem de; “Kim kızlarını büyütür terbiye eder ve everirse Cennete gidecektir” buyurarak bir zulmü daha tarihe gömmüştür.
Başlık: Kendisine ve Çevresine Yararlı/Zararsız bir İnsan Olmak
Gönderen: bin_sultan - 03 Aralık 2010, 02:51:04
                    Kendisine ve Çevresine Yararlı/Zararsız bir İnsan Olmak
              ( NEFSİ ARINDIRMAK)


İnsanlık Tarihinde Beşeriyete yol gösteren tüm Allah Elçilerinin hedefi Kendisine ve Çevresine Yararlı/Zararsız bir İnsan toplumu oluşturmaktır. 

Beşeri Dinler de denen, Tarih boyu İnsanların önüne çıkarak onları tek hak dinden alıkoyan ya da onlara batıl şeyler sızdıran felsefi akımların öğretilerinde geçen İlahiyata uygun şeylerin tamamı Allahın vahyi olan kutsal kitaplardan alınmadır.

Bu durum Şamanizm gibi etnik dinler(!) içinde geçerlidir. Yani Hz Âdemden Hz Muhammed aleyhisselama kadar gelen peygamberler hakkı öğretmişler ancak arada kalan boşluklarda ve geçen uzun zamanlarda doğrudan uzaklaşan toplumlar ve kavimler uydurdukları esaslarla akıllarında kalan ve atalarından gelen ilahi kaynaklı hakikatleri karıştırarak bir sentez yapmışlar ve bu batıl sentez üzerine zulme dayalı sultalarını kurmuşlardır.

Mesela Gılgamış Destanında bahsedilen Tufan, Hz Nuh aleyhisselamın kavmine verilen ilahi ceza olan Tufanın ta kendisidir. Ancak Ateistler ve İnsanları batıla sürüklemeğe çalışan insi ve sinsi Şeytanlar Kutsal Kitaplardaki Tufanın Gılgamıştan alındığını söyleyecek kadar bedbaht olabilmektedirler.
İ.Ö üç bin yıllarında mezopotamyadaki uruk şehir devletinin kralı gılgamış’ın yaşamını ve kahramanlıklarını anlatan destan on iki tabletten oluşur. Destan metnindeki kimi boşluklar Mezopotamya da ve Anadolu’da bulunan başka yazıtlardan elde edilen bilgilerle tamamlanmıştır.
gılgamış destanı okunduğunda,  İlahi kaynaklı  dinlerin kitaplarında bahsedilen, yaratılış efsanesi, Nuh tufanı, ölümsüzlük gibi konuların destanda benzer şekilde bulunduğunu görebiliriz.

Hz Nuh’tan 2000 yıl sonra Hz İsa’dan 3000 yıl önce yaşayan bir halk kahramanının İmanlı atalarından gelen ve dilden dile aktarılarak belki tam asaletini de yitiren Tufan olayını ve İmanın Amentüsüne uygun bazı doğrulara Destanında yer vermesinden tabii bir şey olamaz. Neticede Hz Nuh’a verilen sayfalarda bunlar yazıyordu ve bir şekilde yazı icat edilmemiş olsa da dilden dile aktarılıyordu.

Allah c, yanlışlar arttıkça ve tevhid inancı aslından saptıkça yeni peygamberler göndererek ve onlara vahyederek tecdidi iman yaptırıyordu insanlığa. Bu ilahi tecdidin Tevrat la pekiştirildiği, ondada tahrif ve sapmalar olunca İncille düzeltildiği, onun da insanlar aslını koruyamayarak binlerce tür İncil rivayet edilmeğe başlanarak Tevdidden sapmalar görülünce son defa Kur’an vahyi ile Hz Muhammed a.s., bu tecdidi imanla görevlendirildi.

İşte Tevrat’tan sonra Kur’anı kerimde Tufan ve benzeri peygamber mucizeleri ve ilahi cezalar ayrıntılı olarak en doğru bir biçimde olayın sahibi tarafından anlatılmaktadır.
Ama  ne hazindir ki İmana yanaşmayanlar ve hala dinler tarihindeki safsatalarla uğraşanlar yakın tarihimizde Allah tarafından gönderilen son ilahi vahye bir göz atma zahmetinde bulunmuyorlar ve Efsaneler  ile Halk dedikodularından kendilerine sığınak arıyorlar.

Unutmayalım ki “Tek iltica mercii sadece ve sadece Allahtır”.

Nefsi çevresine ve kendisine zarar veren şeylerden arındırdıktan sonra İdeal yani istenen bir fert ortaya çıkacak, bu fertten de aile, aileden de toplumlar oluşarak Dünyanın aradığı cemiyet meydana gelecektir.

Bu işleve İslam’da Tezkiye denmektedir. Tezkiye yani nefsi arındırmak her Müslüman’a kurtuluş için olmazsa olmaz bir vecibedir. Tezkiye sülasisi Ze Ke Ye olan temizledi anlamındaki kökten gelmektedir. Zekât kelimesi de bu köktendir ki, Zekât ayetlerinden birisi malı temizleme anlamında şöyle inzal buyrulmuştur;

Tevbe 103. Onların mallarından, onları kendisiyle arındıracağın ve temizleyeceğin bir sadaka (zekat) al ve onlara dua et. Çünkü senin duan onlar için sükûnettir (Onların kalplerini yatıştırır.) Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

Nefsini kendisine ve çevresine zararlı şeylerden arındırarak Kurtuluşa ermeği kelimenin tam karşılığı olarak veren ayeti kerime ise Ala suresinin 14. ayetidir;

Ala 14-Kendisini arındıran mutlaka kurtuluşa ermiştir.

Nefsini kendisine ve çevresine zararlı şeylerden arındırmak manası hakkında kutsal kitabımızda istatistikî bir seyahatte şunları görüyoruz;

Nefsin temizlenmesi anlamındaki Tezkiye kökenli 26 kelime varken Malın manevi kir olan ve kul hakkı sayılan kısımdan temizlenmesi manasına gelen Zekât kelimesi 32 defa zikredilmektedir.

Burada Tezkiye kökünden gelen uyarı ve emirleri içeren birkaç ayeti kerimeyi zikredelim;

Kendinizi temize çıkarmayın.

Necm 32 32. Onlar, ufak tefek kusurları dışında, büyük günahlardan ve çirkin işlerden uzak duran kimselerdir. Şüphesiz Rabbin, bağışlaması çok geniş olandır. Sizi, topraktan yarattığında da ve analarınızın karnında ceninler iken de, en iyi bilendir. Bunun için kendinizi temize çıkarmayın. Çünkü O, Allah’a karşı gelmekten sakınanları en iyi bilendir.

Allah c, kendisini temize çıkaranları sevmez. Arınma yollarını o bildirir ve arınmışlıkla övünenleri sevmez.

Nisa   49. Kendilerini temize çıkaranları görmedin mi? Hayır! Allah dilediğini temize çıkarır ve kendilerine kıl kadar zulmedilmez.

Peygamberlerde Ümmetlerinin Arınmasını sağlarlar.

Bakara 151. Nitekim kendi aranızdan, size âyetlerimizi okuyan, sizi her kötülükten arındıran, size kitap ve hikmeti öğreten, ayrıca bilmediklerinizi de öğreten bir peygamber gönderdik.

Allaha verdiği bağlılık sözünü bozanlar Arındırılma hakkını kaybederler.

Alimran 77. Şüphesiz, Allah’a verdikleri sözü ve yeminlerini az bir karşılığa değişenler var ya, işte onların ahirette bir payı yoktur. Allah kıyamet günü onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temizlemeyecektir. Onlar için elem dolu bir azap vardır.
Başlık: Çevremizde Açlar Varken Tok Yatmak!
Gönderen: bin_sultan - 05 Aralık 2010, 20:53:32
                                         Çevremizde Açlar Varken Tok Yatmak!

Bunu; açık varken giyinik olmak, mutsuz varken kahkaha atmak, sefiller varken lükse boğulmak gibi Müslüman’da olmaması gereken şeylerle uzatabiliriz. Ve bütün bunları araştırıp dinlediğimizde İslam’ın nasıl bir Sosyal düzeni amaçladığını çok iyi anlayabiliriz.

Leyl 5,6,7. Onun için kim (elinde bulunandan) verir, Allah’a karşı gelmekten sakınır ve en güzel sözü (kelime-i tevhidi) tasdik ederse, biz onu en kolay olana kolayca iletiriz.

Bu ayetteki “vermek” konumuzun ana maddesini oluşturacaktır. Bizde olanlardan olmayanlara vermek, efendimizin; “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” özdeyişiyle özetlenebilir. İslam’ın Müslüman’dan vermesini istediği şey zekâttır. Zekât zenginlerin belli bazı sosyal sınıflara vermekle yükümlü oldukları mallarından bir yüzdeliktir.

“Vermek” sadece olan maldan bir yüzdelik değildir olmayanlarda çevresine bir tebessümle dahi bir şey verebilirler. Örneğin Rasülüllah efendimizin; “Tanıdık tanımadık herkese selam verin” emri verilmesi gereken en önemli şeylerden birisidir.  Çevremizdeki İnsanların, komşu ve akrabaların hatalarını gizlemek ve affetmekte bir iyi verme sayılarak aşağıdaki ayette emredilmiştir;

Araf (199) Sen af yolunu tut, iyiliği emret, cahillerden yüz çevir. 

Bazıları derler ki, Fakirlerin zenginlerin eline bakması, ondan geleceklere bel bağlaması ve utandırılması nasıl özlenen bir Sosyal düzen olabilir?

Buna Allahın ayetleriyle şöyle cevap verilir, evvela Zekat zenginlerin fakirlere ve bazı sınıflara verdiği bir şey olmaktan önce İslam’ın idarecileri toplanmasıyla memur ettiği bir fondur. Aşağıdaki ayette İslam’ın ilk idari sistemini Medine’de inşa eden peygamberimize yapılan emir çok açık olarak hadiseyi aydınlatmaktadır;

Tevbe
(103) Onların mallarından, onları kendisiyle arındıracağın ve temizleyeceğin bir sadaka (zekat) al ve onlara dua et. Çünkü senin duan onlar için sükûnettir (Onların kalplerini yatıştırır.) Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. 

İslam idaresinin bu şekilde aldığı bu ayni ne nakdi emtia ise muhtaç olanlara onları hiç yüzlerini kızartmadan, kişilik gururlarıyla oynanmadan yine aynı idari görevlilerce verilirler. Bu konudaki kişisel hassasiyetler bakın alttaki ayette nasıl dile getiriliyor;

Bakara
(273) (Sadakalar) kendilerini Allah yoluna adayan, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremeyen fakirler içindir. İffetlerinden dolayı (dilenmedikleri için), bilmeyen onları zengin sanır. Sen onları yüzlerinden tanırsın. İnsanlardan arsızca (bir şey) istemezler. Siz hayır olarak ne verirseniz, şüphesiz Allah onu bilir. 

Bu ayette izzeti nefis sahibi bir yoksulun çok veciz bir tarifi açıkça görülüyor; Kendilerinin ihtiyaç sahibi olduğunu bildirmek için gezmezler, dilenmeye çıkmazlar, Arsızlık yapmazlar, iffetlidirler ve gören tok gönüllülüklerinden onları zengin sanır.

İslam’da öngörülen sosyal toplumda Ticaret risk taşımaz. Zira İslam’ın sonsuz ve evrensel mesajı Ticaret erbabını korumaya almıştır. Ona “Rızkın onda dokuzu ticarette, ticaretin onda dokuzu da cesarette” denilerek zengin olmak ve verenlerden olmağa çalışmak hararetle tavsiye edilmiştir. Hâlbuki beşeri ve şeytani ticaret kuralları; “Merhametten maraz doğar, Ticaretin R si risk demektir, Gemisini kurtaran kaptan, düşenin dostu olmaz vb gibi Kapitalist ve Materyalist öngörülerle ticareti canavarlaştırmaktadırlar.

Ne hazindir ki zamanımızda (2010) Dünya üzerindeki Müslüman toplumlarda bu Kapitalist öğretilerle hareket ederek İslam’ın öngördüğü ideal sosyal toplum konusunda gereği gibi örnek olamamaktadırlar.

Aşağıda ki ayeti kerimede Kapitalist tabirle Batmakta olan ve zorda kalan Esnaf ve Tüccara, İşadamlarına İslam toplumunun yapması gereken hakiki çare Allah’ımız tarafından bakın ve iyi okuyun nasıl veriliyor;

Düşeninde dostu vardır; İslam!
“Borçlulara da zekât verin”

Tevbe
(60) sadakalar (zekatlar), Allah'tan bir farz olarak ancak fakirler, düşkünler, zekât toplayan memurlar, kalpleri İslam'a ısındırılacak olanlarla (özgürlüğüne kavuşturulacak) köleler, borçlular, Allah yolunda cihad edenler ve yolda kalmış yolcular içindir. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. 

Ayetin mealinde sayılan sınıflardan “Borçlular” ibaresini bir daha gözden geçirelim. İşte bunlar zora düşmüş, gayri meşru olmayan nedenlerle alacaklıların kapısına dayandığı Müslüman zenginlerdir. İslami idareye ve Müslüman topluma düşen, onlara oh çekmek, olacağı buydu demek ve elindekilere temel içgüdüsünde sakladığı kıskançlığın sevkiyle sevinmek değil, bir araya gelerek ayağa kaldırmaktır. Bu ayağa kaldırmağı ilk yapacak olanda Zengin arkadaşları ve çevresidir. Ne yazık ki “iyi gün dostu” tabiri Müslüman toplumlara da sinmiş ve zamanı geldikçe açığa çıkmaktadır.

Ey Müslüman zengin!

Evine mobilyaların, döşemelerin ve perdelerin en pahalısını ve kalitelisini alırken, Altına arabaların en son modelini çekerken, giydiğin markaların üzerinde iki defa görülmemesi hususunda özen gösterirken ve her yıl hacca ya da umreye gitmeği teamül haline getirirken borç batağından çıkamayan Müslüman çevren hakkında ne düşünüyorsun?
Başlık: Yetime İkram Etmek Yoksula Yedirmek
Gönderen: bin_sultan - 07 Aralık 2010, 20:38:34
                     Yetime İkram Etmek Yoksula Yedirmek

İslam; aç, açık, dilenen ve sokakta kimsesiz kalanların bulunduğu bir toplumda yoktur. Kutsal kitabımız ve onun en büyük yorumcusu Hz Muhammed aleyhisselam efendimizin uygulamaları ve ilk Medine Devleti bunun en büyük kanıtıdır.

Kur’anı kerimde bir tarafta; Duha; 9.  “Öyleyse sakın yetimi ezme! 10. Sakın isteyeni azarlama!”

Buyrulurken öte yanda; Bakara 273.” (Sadakalar) kendilerini Allah yoluna adayan, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremeyen fakirler içindir. İffetlerinden dolayı (dilenmedikleri için), bilmeyen onları zengin sanır. Sen onları yüzlerinden tanırsın. İnsanlardan arsızca (bir şey) istemezler. Siz hayır olarak ne verirseniz, şüphesiz Allah onu bilir.”

Beyanıyla istemek, dilenmek ve arsızlık hoş görülmemiştir.

Allah cc, insanlığa son mesajı olan kutsal kitabımızın bir ayetinde fakirlere;

Nisa; 32. “Allah’ın, kiminizi kiminize üstün kılmaya vesile yaptığı şeyleri (haset ederek) arzu edip durmayın. Erkeklere kazandıklarından bir pay vardır. Kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır. Allah’tan, onun lütfünü isteyin. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilendir.”

Buyurarak mali yönden ve ekonomik açıdan cemiyette bir eşitliğin olamayacağını ima etmiş, hasetliği, kıskançlığı ve sınıflar arasındaki tabii farklılıkları istismar etmeyi yasaklamıştır. Ancak Allahın peygamberlerine gönderdiği Tevrat, İncil ve bu ikisini içinde toplayan son ilahi vahi olan Kur’anı kerimin içindekileri ayakta tutarak hayata uygulayan inananlara Allah taalanın büyük bir müjdesi vardır;

Allahın emirlerini uygulayanlar her yerden bol bol rızka kavuşurlar;

Maide; 66. “Eğer onlar Tevrat’ı, İncil’i ve Rableri tarafından kendilerine indirileni (Kur’an’ı) gereğince uygulasalardı elbette üstlerinden ve ayaklarının altından (bol bol rızık) yiyeceklerdi. Onlardan orta yolu tutan bir zümre vardır. Ama onların birçoğunun yaptığı ne kötüdür!”

İslamiyet, insanların iki cihanda da mutluluğunu hedef alan bir evrensel sistem olarak hiçbir insanın kimsesiz kalmasını, aç, açık dolaşmasını ve beşeriyete zararlı şeylere bağımlı olarak zararlı bir kul olmasını asla normal karşılamaz.
Bu nedenle yetim ve miskin olarak Kur’anda telaffuz edilen, ekonomik yönden hangi nedenle olursa olsun zayıf ve muhtaç olan kardeşlerimize gereken alakayı göstermeyen ve bu konuda Allahın emirlerini uygulamayan Müslümanlara sosyal adalet adına verilen birçok ilahi ferman vardır, İşte onlardan bazıları;

Maun; 1. “Gördün mü, o hesap ve ceza gününü yalanlayanı!
2,3. İşte o, yetimi itip kakan, yoksula yedirmeyi özendirmeyen kimsedir.”

Nisa; 10. Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, ancak ve ancak karınlarını doldurasıya ateş yemiş olurlar ve zaten onlar çılgın bir ateşe (cehenneme) gireceklerdir.

Fecr; 17. “Hayır, hayır! Yetime ikram etmiyorsunuz.
18. Yoksulu yedirmek konusunda birbirinizi teşvik etmiyorsunuz. 
19. Haram helâl demeden mirası alabildiğine yiyorsunuz.
20. Malı da pek çok seviyorsunuz.”

İktisadi yönden başkalarına muhtaç olan kimseler durumuna göre; Fakir, Miskin, Yetim, Sail, Köle, Yolda kalmışlar vb adlarla anılır yüce kitabımızda. Ve bu zümrelerin hepsi İslam toplumunun ve devletinin kollayıcılığı altındadır. Fakirler genellikle Muhtaç olduğu halde istemeyenlere, Miskinler ise dilenerek geçinmeye çalışanlara denmektedir. Yetimler malum, ana babasını küçük yaşta kaybedenler anlamındadır.

Her İnsan gibi insanca yaşayacak kadar variyeti olmayanları ayağa kaldırmak ve sosyal adaleti sağlamak için İslamiyet varsılların mallarında yoksullara haklar vazetmiştir.

Hakkı koyan ayet;

Mearic, 24,25. Onlar(inananlar), mallarında; isteyenler ve (isteyemeyip) mahrum kalanlar için belli bir hak bulunan kimselerdir.

Hakkın verilmesini emreden ayetler;

En’am; 141. O, çardaklı, çardaksız olarak bahçeleri, ürünleri çeşit çeşit hurmalıkları ve ekinleri, zeytini ve narı (herbiri) birbirine benzer ve (herbiri) birbirinden farklı biçimde yaratandır.  Bunlar meyve verince meyvelerinden yiyin. Hasat günü de hakkını (öşürünü) verin, fakat israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez.

Rum; 37. Allah’ın, rızkı dilediğine bol verdiğini ve (dilediğine) kıstığını görmediler mi? Bunda inanan bir toplum için elbette ibretler vardır.

38. Öyle ise akrabaya, yoksula ve yolcuya hakkını ver. Bu, Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak isteyenler için daha hayırlıdır. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.

Allahın insanlara kendi mutlulukları bakımından uyulması ve inanılması için seçtiği ve vazettiği İslamiyet’in sosyal adalet anlayışında ezilmişlik, horlanmışlık ve dışlanmışlık kavramları sebebi ne olursa olsun yer bulamaz.

Adı Müslüman olan Devlet ve ya milletlerin yaptıkları yanlışlar İslam’a mal edilemez.
Başlık: Ynt: Korktukları İslam Bu mu?
Gönderen: mazlum - 07 Aralık 2010, 23:25:14
H.z Allah Razı olsun
Güzel hazırlamışın  konuyu emegine saglık .

Adı Müslüman olan Devlet ve ya milletlerin yaptıkları yanlışlar İslam’a mal edilemez.
Başlık: Ynt: Korktukları İslam Bu mu?
Gönderen: bin_sultan - 20 Aralık 2010, 21:12:34
  Din ve Vicdan Özgürlüğü


Çağdaş anlayışa göre Din ve Vicdan Özgürlüğü, kişinin istediği dini seçebilmesi ve her şart altında kurallarını uygulama imkânı bulmasıdır.
Bu gün Dünya milletlerinin en fazla üzerinde durduğu ve istismar ettikleri konu budur. Din ve Vidan Özgürlüğü, aslında dinin kendi konusudur ve onun üzerinden kimse ve ya hiçbir toplum hesap çıkaramaz. Allah cc, tüm peygamberlerine dini tebliğ ettirirken iki seçenek sunmuştur;

Kehf 29. "De ki: "Hak, Rabbinizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin." Biz zalimlere öyle bir ateş hazırladık ki, onun alevden duvarları kendilerini çepeçevre kuşatmıştır. (Susuzluktan) feryat edip yardım dilediklerinde, maden eriyiği gibi, yüzleri yakıp kavuran bir su ile kendilerine yardım edilir. O ne kötü bir içecektir! Cehennem ne korkunç bir yaslanacak yerdir."

30. "Gerçek şu ki iman edip iyi işler yapanlara gelince, elbette biz iyi iş yapanların ecrini zayi etmeyiz."
Yani inanmayanların, peygamberleri kabul etmeyenlerin cezası ahirete bırakılmıştır.

Şurası da bir gerçektir ki, BM üyelerinden hiçbir ülke tam olarak ne Din ve Vidan Özgürlüğünü ne de Demokrasiyi uygulamamaktadır. Herkesin özgürlük anlayışı kendi hesabına göredir. Ancak İslam'ın Din ve Vidan Özgürlüğüne yaklaşımı ve bu konuda ki ilahi vahiler son derece mükemmel bir yapıdadır.

Şunu rahatlıkla ifade edebiliriz ki bu günkü Dünya milletlerinin Din ve Vicdan Özgürlüğü anlayışı İslam'ınkinden yüzlerce yıl geridedir. Bu konuda 30 kadının dini giysi iddiasıyla taktıkları peçe hakkında yasaklama kararı çıkaran Avrupa ülkeleri en çarpıcı örnektir. Hal bu ki 1432 yıldır hiçbir İslam diyarında hangi neden ve inançla olursa olsun hiçbir giysi ve aksesuar türüne olumsuz bir yaklaşım görülmemiştir. Bunun aksini iddia eden bir Allahın kulu da asla çıkamaz.

Esas olarak insanların zihinsel düşüncelerini eyleme dönüştürürken tek ele alınan konu başkalarına zarar vermemektir.  İslam, bütün peygamberlere tebligatları sırasında söylemelerini emrettiği "1- "eğer iman ederseniz doğruyu bulmuş olarak Ahrette de huzur içinde yaşarsınız". 2-eğer iman etmezseniz Allahın azabı çetindir" (Enfal
(25))  gerçeğinden sonra dünyada insanları serbest koymuşlar ve "sizin dininiz size benim dinim bana"  (kafirun 6), dedikten sonra "dinde zorlama yoktur"  Bakara
(256),  ölçüsüyle konuyu ilahi mesajla noktalamışlardır.

Din ve Vicdan Özgürlüğü konusunda İslamiyet tüm insanlığa geniş bir ufuk çizmiştir. Bu zaviyeden baktığımızda Yahudiler, Hz İsa'yı ve İncili bile kabul etmeyip Allah'ı da hâşâ yerel ve etnik tanrı yaparak, Hıristiyanlarsa son peygamber ve son ilahi mesajı kabul etmeyerek insanlığın karanlıklar içinde kalmasını sağlamışlardır. Hâlbuki İslamiyet tüm peygamberlere ve tüm kitaplara imanı amentünün kesin şartı olarak koymuş ve Din ve Vicdan Özgürlüğünü sonuna kadar açık bırakmıştır.

Yahudiler Talmud kanunlarıyla yürüyerek yüzyıllardır diğer insanları ve inanç sahiplerini ikinci sınıf yaratık yerine koymuşlardır.

Hıristiyanlar ise, ilk üç yüz yılda Roma imparatorluğundan bekledikleri hoşgörüyü sonraki yüzyıllarda devletleştikten sonra insanlardan ve diğer inanç sahiplerinden esirgemişledir. Halbuki hz İsa aleyhisselam; "düşmanlarınızı sevin ve size eza edenlere dua edin" Matta 5/44, buyurmamış mıydı?

İslam'ın nasıl bir Din ve Vicdan Özgürlüğünü önerdiği dinin tarifinde yüzyıllardır yazmaktadır; " Din fertleri kendi özgür irade ve istekleriyle iki yurtta da mutluluğa eriştirecek ilahi bir kanundur".
"La ikrahe fiddin/dinda zorlama yoktur" bakara 256, ayetini yukarıda da andık, bu ayet İslamın bu konudaki esas görüşünün özetidir.

Peygamberimiz Hz Muhammed Mustafa aleyhisselam efendimiz, son peygamber olan kendisine ve son ilahi mesaj olan Kur'ana karşı çevresinin kayıtsız kalarak inkârda ısrarları üzerine ruhlarında bazen büyük sıkıntı hissederlerdi. İşte onu rahatlatmak için inebn ayetlerden bazılarını aşağıya alıyoruz. Bunlarda İslam'ın Din ve Vicdan Özgürlüğünün esası vardır.

Yunus 99. Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi elbette topyekun iman ederlerdi. Böyle iken sen mi mü'min olsunlar diye, insanları zorlayacaksın?

100. Allah'ın izni olmadıkça, hiçbir kimse iman edemez. Allah, azabı akıllarını (güzelce) kullanmayanlara verir.
Hud (28) Nûh dedi ki: "Ey Kavmim! Söyleyin bakalım; şâyet ben Rabbimden gelen apaçık bir delil üzerinde isem ve O kendi katından bana bir rahmet vermiş de, siz ona karşı kör kalmışsanız, onu istemediğiniz halde, biz sizi ona zorlayacak mıyız?"  

 İnsanlığın 610 yılından beri tek kurtarıcı kulpu olan İslam'ın tüm çağlara meydan okuyan mesajı Kur'anı kerim, Halen muharref olmalarına rağmen, İlahi menşeli olmaları hasebiyle Hıristiyan ve Yahudi toplumlara Ehli kitap adını vermiş ve onlara farklı hükümler getirmiştir. Bu hükümlerden biriside Allahın adının anıldığı Mabetlere olan atıftır. Altta aldığımız ayeti iyice inceleyelim;

Hac(40) Onlar, haksız yere, sırf, "Rabbimiz Allah'tır" demelerinden dolayı yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah'ın, insanların bir kısmını bir kısmıyla defetmesi olmasaydı, içlerinde Allah'ın adı çok anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler muhakkak yerle bir edilirdi. Şüphesiz ki Allah kendi dinine yardım edene mutlaka yardım eder. Şüphesiz ki Allah çok kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.
 
Milenyumda denen 21. Yüz yıl Avrupa ve Amerika'sında Din ve Vicdan Özgürlüğü konusunda bugün için tarihin yaşanan en iyi dönemi yaşanıyor denebilir. Buna rağmen tüm batı Dünyasının İslam'a ve Müslümanlara karşı bir önyargıları ve çifte standartları hala vardır.

Bu önyargı ve çifte standart son yıllarda İslamofobi adını almıştır ve Batının özgürlük anlayışını İslam'ın aleyhine değiştirmiştir. Biz Müslümanlara düşen görev, iyi örnek olarak İslam'ın Dünyaya ve İnsana bakışını tam anlamıyla anlatarak bu imajı kırmaktır.
Başlık: Ynt: Korktukları İslam Bu mu?
Gönderen: bin_sultan - 28 Aralık 2010, 19:36:25
    Affet, Bağışla ve Hoş gör

İslam dininin tebliğ amacı, insanları önce Dünyada ardından da ahirette huzur ve mutluluğa erdirmektir. Yoldan geçen ve önünüze çıkan ilk İnsana sorsanız ve ya bir anket yapsanız ve ilk sorunuz şu olsa;

Dünyada mutlu bir hayat için sizce en önemli 3 şey söyler misiniz?

Affet, İyiliği aşıla ve Bilgisizlikten uzak dur! Cevabını alma ihtimali aklıselim sahibi bir toplumda % 98   dir. Burada aklıselim yani sağduyulu toplumdan kasıt elbette ki Müslüman bir toplum manasına alınmamalıdır. Dünyanın hangi inançtan olursa olsun bir toplumundan bu cevap alınacaktır Burada değişen sadece kelimelerdir. Bu üç ahlaki değerin anlamını tutan lafızlar sergilenecektir.
Affetmek ne demektir?

Bu üç ahlaki değerin Araf suresinin sonlarında geçen bir ayet olduğunu mealen okuduktan sonra affetmenin ne anlama geldiğine bakalım.

Araf 199. Sen af yolunu tut, iyiliği emret, cahillerden yüz çevir.

Affetmek, kasıtsız olarak şahsımıza yapılan bir olumsuz düşünce ve tavrı bağışlayarak dilenen özrü kabul etmektir. Affetmek, yapılan hataları uygun bir dille anlatarak karşımızdaki kişiyi kırmadan doğru yola ve yordama çekmektir. Affetmek, af dileyene yapılan en güzel yardımdır. Affetmek, muhatabımızda gördüğümüz kusurları yüzüne vurmadan,  doğruyu bizzat yaparak onu habersizce ıslah etmektir.

İyiliği aşılama, her Müslüman'a Allahımızın yüklediği ideal toplumun sağlanmasının en önemli ikinci faktörüdür. Bu cümlenin tam karşılığı olan "iyiliği aşıla, kötülükten uzak tut" tabiri Kur'anı kerimde yedi ayrı yerde geçer.
Bilgisizlikten uzak dur! İşte bu medeniyetin, aydınlığın, berraklığın, şeffaflığın, çağdaşlığın ve istenen insan modelinin örnek bir cümlesidir. Şimdi ayette bu üç örnek toplum modelinin anahtarlarını bir arada görelim;

Araf 199. Sen af yolunu tut, iyiliği emret, cahillerden yüz çevir.

İyiliği aşılama ve Bilgisizlikten/bilgisizden uzak durma konularını ayrı iki başlıkta vereceğimizi duyurduktan sonra şimdi; affetme, bağışlama ve Hoş görü hakkında yüce kitabımızda bir yolculuk yapalım.

Burada bir yanlış anlamaya meydan olmaması bakımından şunu kaydedelim; bilgisizden uzak durmak onunla ilmi tartışmalara girmemek vb manadadır. Ona bir bilgi öğretmek için elbette ki yakın olmak gerekir.

Her şeyden önce Afvetmek Allahın bir sıfatıdır ve Afüvv adı onun güzel isimlerindendir. Allah c, kendi sıfatlarının yansımalarını kullarında görmeği çok ister ve sever. Ayrıca Allahü talanın bağışlamak anlamında Ğufran kökünden Gaffar vb adları vardır ancak onlar günahları affetmek manasındadır. İslam'da ise kulların günahlarını ancak Allah bağışlar.
Hedeflenen bir ideal toplumda af ve hoş görü neler yapabilir bazı ayetlerle görelim;

AllahINDA SİZİ BAĞIŞLAMASI İÇİN...

Nur 22. İçinizden varlık ve servet sahibi kimseler yakınlarına, düşkünlere ve Allah yolunda hicret edenlere (kendi mallarından bir şey) vermeyeceklerine yemin etmesinler. Onlar affetsinler, vazgeçip iyi muamelede bulunsunlar. Allah'ın sizi bağışlamasını arzu etmez misiniz? Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

EHLİ KİTABA DAVRANIŞ ve HOŞGÖRÜ

Maide 13. İşte, verdikleri sözlerini bozmaları sebebiyledir ki onları lanetledik, kalplerini de kaskatı kıldık. Kelimeleri yerlerinden kaydırarak (tahrif edip) değiştiriyorlar. Akıllarından çıkarmamaları istenen şeylerden önemli bir kısmını da unuttular. (Ey Muhammed!) İçlerinden pek azı hariç, onların daima bir hainliğini görüyorsun. Yine de sen onları affet ve aldırış etme. Çünkü Allah iyilik yapanları sever.

Bakara 109. Kitap ehlinden birçoğu, hak kendilerine belirdikten sonra dahi, içlerindeki kıskançlıktan ötürü sizi, imanınızdan sonra küfre döndürmek isterler. Siz şimdilik, Allah onlar hakkındaki emrini getirinceye kadar affedin, hoşgörün. Şüphesiz Allah, gücü her şeye hakkıyla yetendir.

Evrene son uyarı olarak gönderilen Kur'anı kerimin bir ayetinde, "Affı infak edin" buyurulmaktadır. Peygamberimiz s.a.v. e sorulan bir soru "neyi Allah için verelim" dir ve cevabı da yukarıdaki gibidir. Afv kökü birikmekten gelir ve o ayette, " birikmiş zekâtlık mallarınızdan infak edin" manası hemen çıkar. Ancak birde malı olmayıp ta Allah yolunda malından zekat vererek infakta bulunanlar gibi sevap ve manevi rütbe elde etmek isteyenler için bunun cevabı vardır ve o da "af dağıtın" dır. Rasülüllah s.a.v. efendimizin; "bir tebessüm bile olsa sadaka verin" sözü tam buna göredir. Ayetin tamamına bakalım;

Bakara 219...Yine sana Allah yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: "İhtiyaçtan arta kalanı." Allah size âyetleri böyle açıklıyor ki düşünesiniz.

Allaha cc iyi bir kul olmak her zaman için iyi bir İnsan olmakla aynı şeydir. Maslahat birbirine faydalı ama zararsız bir toplumu oluşturmaktır. Aşağıdaki ayet istenen kalitede bir Müslüman'ın ve İnsanın tarifidir.

Aliımran 134. Onlar bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcayanlar, öfkelerini yenenler, insanları affedenlerdir. Allah iyilik edenleri sever.
 
Başlık: Ynt: Korktukları İslam Bu mu?
Gönderen: bin_sultan - 30 Aralık 2010, 14:39:05
               Bilgisizlikten ve Bilgisizlerden Uzaklaş


Kâinat Allahın "ol" demesiyle altı merhalede bugünkü halini almıştır. Onun yaratma ve var etmesi halen devam ediyor. Allahın c  99 güzel adından biriside "Âlim"dir. Manası her şeyi bilen demektir. İnsanların bildiği ne varsa onun müsaade ettiği kadarıdır.

Nitekim o, ilk insanı yaratınca önce ilmi ona öğretmiş ardından da meleklere arz etmiştir;

Bakara 31. "Allah Âdem'e bütün varlıkların isimlerini öğretti. Sonra onları meleklere göstererek, "Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi bana bunların isimlerini bildirin" dedi.

Allah c, bilginin bir kısmını ve bir kısmının da işaretlerini verdikten sonra insanı karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için en üstün ve seçkin kullarını üzerlerine peygamber olarak göndermiştir. Bu durumda, yeryüzünün en aydınlık ortamı İmanla şereflenen toplumlardır. Ayrıca onlar Şeytani sıfat olan cehalet yerine Rahmani sıfat olan İlmi tercih ederek karanlığa sırt dönerler.

Bilgisizlikten ve Bilgisizlerden Uzaklaşmak bir bakıma da insanın karanlıklardan aydınlığa çıkmak için harcadığı çabadır. Burada "bilgisizden uzak olma" hakkında yanlış anlamalara meydan vermemek için şu kadarını söyleyelim; Bilgisizlerle onlara bilgi vermek için beraber olunur. Bilimsel münazaralardan ise uzak durulur. Zira, Cahil kişi cahilliğini kabul etmez oysa Âlim kişi devamlı eksikliğini anlar.

Tüm peygamberlerin bildirdiği dinin son sürümü olan ve son peygamberle insanlığa tebliğ edilen İslam, bizlere cehaleti kapatmış aydınlığı açmıştır. Karanlığı Zulmet, Aydınlığı ise Nur olarak adlandırarak Allahın peygamberlerinin ve tebliğ ettikleri kitapların amacının insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarmak olduğunu ısrarla vurgulamıştır. Bu konuda; Kur anı kerimin altı ayeti bakın olayı nasıl veriyor?

Bakara 257. Allah iman edenlerin dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kafirlerin velileri ise tâğuttur. (O da) onları aydınlıktan karanlıklara (sürükleyip) çıkarır. Onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî kalırlar.
Maide 16. Allah onunla rızası peşinde olanları selamet yollarına iletir ve onları izniyle, karanlıklardan aydınlığa çıkarıp kendilerini dosdoğru bir yola iletir.

İbrahim 1-2. Elif Lâm Râ.1 Bu Kur'an, Rablerinin izniyle insanları karanlıklardan aydınlığa, mutlak güç sahibi ve övgüye layık, göklerdeki ve yerdeki her şey kendisine ait olan Allah'ın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır. Şiddetli azaptan dolayı vay kafirlerin haline.

Ahzab 43. O, sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için size merhamet eden; melekleri de sizin için bağışlanma dileyendir. Allah mü'minlere çok merhamet edendir.

Hadid 9. O, sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kulu Muhammed'e apaçık âyetler indirendir. Şüphesiz Allah, size karşı çok esirgeyici, çok merhametlidir.

Talak 11. İman edip salih amel işleyenleri, karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için size Allah'ın apaçık âyetlerini okuyan bir peygamber gönderdi. Kim Allah'a inanır ve salih bir amel işlerse Allah onu, içinden ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetlere sokar. Allah gerçekten ona güzel bir rızık vermiştir."

Bu altı ayette de aydınlığa ermenin tek şartı vardır o da Allahın elçilerine ve getirdiklerine inanmaktır. Ne yazıktır ki iki yüz yıldır Müminler cahil, diğerleri aydın yerine konmuştur.

İslam'ın en önemli vurgu yaptığı şeylerden birisi de eski dönemi "cahiliye" olarak Saymış olmasıdır. Bu açıdan bakıldığında, hem "cahiliye" döneminin ilkel adetlerine hem de cahilliğin kendisine savaş açmış durumdadır.
Cahiliye devrinin ilkel ve vahşi geleneklerine karşı Müslümanlar şu şekilde uyarılmaktadır;

AllahA DOĞRU İMAN EDİLMELİ

Aliımran 154. Sonra o kederin ardından (Allah) üzerinize içinizden bir kısmını örtüp bürüyen bir güven, bir uyku indirdi. Bir kısmınız da kendi canlarının kaygısına düşmüştü. Allah'a karşı cahiliye zannı gibi gerçek dışı zanda bulunuyorlar; "Bu işte bizim hiçbir dahlimiz yok" diyorlardı. De ki: "Bütün iş, Allah'ındır." Onlar sana açıklayamadıklarını içlerinde saklıyorlar ve diyorlar ki: "Bu konuda bizim elimizde bir şey olsaydı burada öldürülmezdik." De ki: "Evlerinizde dahi olsaydınız, üzerlerine öldürülmesi yazılmış bulunanlar mutlaka yatacakları (öldürülecekleri) yerlere çıkıp gideceklerdi. Allah bunu göğüslerinizdekini denemek, kalplerinizdekini arındırmak için yaptı. Allah göğüslerin özünü (kalplerde olanı) bilir."

Allah talanın istediği tevhid şekliyle kendisine iman edilmesi gerekir, aksi halde sapık cahiliye yanlışlarıyla dolu bir Allah inancıda bir işe yaramaz. Mesela ona evlad isnadı, meleklerin onun kızları sanılması gibi cahiliye yanlışları tevhidi bozar. Allahın istediği tevhidin özü ihlâs suresinde dürülüdür;

1. De ki: "O, Allah'tır, bir tektir."
2. "Allah Samed'dir. (Her şey O'na muhtaçtır, o, hiçbir şeye muhtaç değildir.)"
3. Ondan çocuk olmamıştır (Kimsenin babası değildir). Kendisi de doğmamıştır (kimsenin çocuğu değildir)."
4. "Hiçbir şey O'na denk ve benzer değildir."

CAHİLİYE DÖNEMİNE DÖNÜŞ YOK

Maide 50. Onlar hâlâ cahiliye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Kesin olarak inanacak bir toplum için, kimin hükmü Allah'ınkinden daha güzeldir?

Feth 26. Hani inkar edenler kalplerine taassubu, cahiliye taassubunu yerleştirmişlerdi. Allah ise, Peygamberine ve inananlara huzur ve güvenini indirmiş ve onların takva (Allah'a karşı gelmekten sakınma) sözünü tutmalarını sağlamıştı. Zâten onlar buna lâyık ve ehil idiler. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir.

Evet, ilk emri oku olan İslamiyet, cahillik devrinden hiçbir şey bırakmıyor. Kabilecilik, ırkçılık taassubunu atıyor, yepyeni akappak bir sayfa açıyor insanlığın önüne; oku, öğren, Allahtan başkasına kul olma, insanlar arasında renk, ırk, kadın, erkek vb ayırım yapma. Kendin için istediğini herkes için iste. Karanlığı bırakarak aydınlığa koş. Birisinin ayağına takılacak çakıl ve dikeni yoldan kenara al.  
Başlık: Ynt: Korktukları İslam Bu mu?
Gönderen: bin_sultan - 01 Ocak 2011, 17:23:57
                           Boş Zamanın Varsa Çalış


          İslam dini çalışmaya verdiği önemi bu ayetleriyle son derece beliğ olarak ifade etmektedir. İnşirah suresindeki ayetlerde;  "evet her güçlükle beraber bir kolaylık vardır, o halde boş zamanın olursa hemen işe sarıl" buyrulmakla dinimizde tembelliğin asla yer bulamayacağı beyan edilmiştir.

İnşirah 1. (Ey Muhammed!) Senin göğsünü açıp genişletmedik mi?
2,3. Belini büken yükünü üzerinden kaldırmadık mı?
4. Senin şânını yükseltmedik mi?  
5. Şüphesiz güçlükle beraber bir kolaylık vardır.
6. Gerçekten, güçlükle beraber bir kolaylık vardır.  
7. Öyleyse, bir işi bitirince diğerine koyul.
8. Ancak Rabbine yönel ve yalvar.

Dinimizin daha doğrusu tüm evrende yaşayan insanların ve cinlerin tek dininin haftalık namazı olan Cuma namazını anlatan surede  "Cuma namazını eda edince yeryüzündeki işlerinizin başına koşun" buyrulduğunu bilmeyen Müslüman var mıdır?  O halde Müslüman milletlerin tembelliğinde ve dünya ülkelerinden geride kalmalarında İslam'ın rolü olduğunu kimse aklının ucundan bile geçirmesin.

Cuma 9. Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman, hemen Allah'ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır.

10. Namaz kılınınca artık yeryüzüne dağılın ve Allah'ın lütfünden nasibinizi arayın. Allah'ı çok zikredin ki kurtuluşa eresiniz.

Burada söz konusu olan boş zaman geçirmemektir. Müslüman ister işçi olsun, ister amir olsun, ister âlim olsun, isterse Doktor olsun hangi meslekten olursa olsun mesleğinde daima ileriye gitmek için çalışmalı ve hamlelere açık olmalıdır.  "İslam üstündür, onun üstünde bir üstünlük olamaz" özdeyişinde yerini bulan gerçeğe bakarak her Müslüman çalışmalarını ona göre yapmalı ve en önde olmak için azami çaba harcamalıdır.

Bu girişten sonra tüm soruların "öyleyse Müslüman ülkeler ve halklar neden geride kalmışlar" sözcüklerinde düğümlendiğini görüyoruz. Müslüman milletlerin ve devletlerin Dünya standartlarına göre gerilerde olmasında İslam'ın ve onun son ilahi mesajı olan Kur'anı kerimin bir dahlinin olmadığı, böyle bir şeyi akıldan geçirmenin bile büyük bir sapkınlık olacağı muhakkaktır.

Şunu kesin bir hedef olarak her Müslüman aydın kafasına koymalıdır; Dünyanın en yeni buluşları, en son teknolojileri, en mükemmel silah ve teçhizatları, fizik ve kimya alanında hatta edebiyat alanında çığır açan buluş ve gelişmeleri Müslümanların tezgâhından çıkmadıkça görevlerini tam yaptıkları duygusuna kapılamazlar.

Bugünkü Avrupa medeniyeti varlığını İslam medeniyetine borçludur. Müslümanların İspanyada kurdukları İlim ve Üniversite şehri Kurtubaya Dünyanın her tarafından öğrenciler gelirdi ve Avrupalılar orayı yıktıklarında Hilafet kütüphanesinde 400 bin cilt eseri de kül etmişlerdi.

Unutmayalım ki bizlere çalışmanın, teknolojinin ve icat kültürünün her türlü alt yapısını veren kutsal bir kitabımız var. Son yıllarda İslam ülkelerinde yetişen bazı fizikçilerin ve bilim adamlarının esrarengiz bir biçimde ortadan kaldırıldıkları bizlere bazı ipuçları vermelidir. Dünyada şu anda bilimsel ve teknolojik üstünlüğü ellerinde tutanlar bunu bırakmak istemiyorlar, Müslüman bilim adamları ise Allahın emrine uyarak "en üstün olma" hedefini yakalamakta kararlıdırlar.
Müslümanlar ezberlerinde bulunan inşirah suresinin manasını da mutlaka bilmek zorundadırlar; bunu bilen bir Müslüman'a istirahat var ama tatil yoktur. Eğer biz tatil yaparsak birinciliği yakalama hayal olmaktan öte gidemez. Tarihteki tüm hak ve ilahi dinlerin adı İslam, iman edenlerin adı da Müslüman'dır. Teknolojinin mükemmel ötesi örneklerine Kur'anımızın birçok ayetinde rastlamak mümkündür. Mesela Hz Süleyman a.s., Yemenden Kudüs'e Balkısın sarayını cismen bir saniyede getirmiştir. Bunu yaparken de "Müslümanlığı kabul etmişler olarak bana gelin" diyerek tüm peygamberlerin ortak görevini dile getirmiştir.

Bütün bunlara rağmen;

"Al-i İmran(139) Gevşemeyin, hüzünlenmeyin. Eğer (gerçekten) iman etmiş kimseler iseniz üstün olan sizlersiniz. "

ilahi direktifi Müslümanları harekete geçirmiyorsa kalplerini yoklamak zorundadırlar. Benim şahsi kanaatime göre Müslüman Devlet ve milletlerin geri kalmalarında en büyük etken iç çekişmeleri, kardeşlerin kavgalarıdır. Burada da Allahın emrinden ne kadar uzaklarda dolaştığımız anlaşılıyor;

"Enfal(46) Allah'a ve Resûl'üne itaat edin ve birbirinizle çekişmeyin. Sonra gevşersiniz ve gücünüz, devletiniz elden gider. Sabırlı olun. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir."

 İşte her şey burada toparlanıyor.

"Herkes kazandığı karşılığında rehindir."

Tur 21. İman eden ve nesilleri de iman konusunda kendilerinin yoluna uyanlar var ya, biz onların nesillerini kendilerine kattık. Bununla beraber onların amellerinden hiçbir şey eksiltmeyiz. Herkes kazandığı karşılığında rehindir."


Kuranı kerimde "üstün durumdayken barış isteyen siz olmayın" diye bir stratejik direktif vardır.

Muhammed(35) "Sakın zaaf göstermeyin. Üstün olduğunuz halde barışa çağırmayın. Allah sizinle beraberdir. Sizin amellerinizi asla eksiltmeyecektir."

Müslüman imparatorluklar özellikle bizim ecdadımız Dünyaya "ilaikelimetullah" gayesiyle yayılarak İslamı tüm insanlığa kabul ettirme fırsatı doğduğu anda bu önemli direktifi uygulayamadılar.

İslamın tüm özelliklerini, hakkaniyetini ve insani davranış modlarını temelden kavramış Âlimlerimizin azalmış olması bunda en büyük etken olmuştur diyebiliriz. Aksi halde tüm yunan kitaplarını bile medreselerinde okutma ihtiyacını nerden duymuş olabilirlerdi. Ama birçoğu yanlış olan o kitaplar artık sadece birer klasik olarak kaldı. Dünyanın yuvarlaklığını bile onlardan kurtulunca keşfettik. Şimdi öz kaynağımız olan Kuranı kerimin pek çok ayetinde evrensel gerçeklere ulaşabiliyoruz.

"Sakın zaaf göstermeyin."

Her şey burada düğümleniyor. Biraz iyi duruma geldik mi hemen gevşiyoruz. Hâlbuki bu da haramdır bizlere; "Gevşemeyin, hüzünlenmeyin." Emrini veren yaratıcımızdır. Hüzünlenmek en büyük bir derttir, zira çalışma ve yükselme azmini kökten kırıyor ve Allahın; "Öyleyse, bir işi bitirince diğerine koyul. "  emrini unutturuyor.

İslamın 15. Yüzyılının bu ilk çeyreğinde artık titreyip kendimize gelme sırasıdır. Şimdi İslamı herkese duyurma ve hidayetten nasiplendirme vaktidir. "Kıyamet ne zaman kopacak "sorusuna kutsallarımızda defalarca cevap verildiği halde halen oralarda geziniyoruz ve İslamın bize yüklediği esas görevi unutuyoruz.
Başlık: Ynt: Korktukları İslam Bu mu?
Gönderen: bin_sultan - 09 Ocak 2011, 12:45:25
Rahman'ın Kullarının Huyları


Müslümanların kendilerine son peygamber efendimiz Hz Muhammed Mustafa s.a.v. den kalan bir kutsal mirasları vardır; ellerinde ve hafızalarında tuttukları Kur'an. Bu Allahın değişmez ve değiştirilemez kutsal emanetinin mirasından maksat onun verdiği mesajların tüm İnsanlığa duyurulmasıdır. Bunun adı tebliğdir. İslamiyet'in ilimlerini öğrenmiş ve hayatına uygulamış olan Müminlere onu duymayanlara duyurmak, bilmeyenlere bildirmek gibi ağır ve şerefli bir görev yüklenmiştir.

Müslümanlar bu görevlerini yaparken de hal dilleriyle karşıdakini yanına çekebilecek ahlaki donanıma sahip olmak zorundadırlar. İşte bu ahlaki donamı onlara bizzat yaratıcıları tarafından verilmiştir.

Furkan  63. Rahman'ın kulları, yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürüyen kimselerdir. Cahiller onlara laf attıkları zaman, "selâm!" der (geçer)ler.


65. Onlar, şöyle diyenlerdir: "Ey Rabbimiz! Bizden cehennem azabını uzaklaştır, gerçekten onun azabı sürekli bir helaktir!"

66. "Şüphesiz, ne kötü bir durak ve ne kötü bir konaktır orası."

67. Onlar, harcadıklarında ne israf ne de cimrilik edenlerdir. Onların harcamaları, bu ikisi arası dengeli bir harcamadır.

68. Onlar, Allah ile beraber başka bir ilaha kulluk etmeyen, haksız yere, Allah'ın haram kıldığı cana kıymayan ve zina etmeyen kimselerdir. Kim bunları yaparsa ağır azaba uğrar.

69. Kıyamet günü onun azabı kat kat artırılır ve horlanmış olarak orada ebedi kalır.

70. Ancak tövbe edip de inanan ve salih amel işleyenler başka. Allah işte onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

71. Kim de tövbe eder ve Salih amel işlerse işte o, Allah'a, tövbesi kabul edilmiş olarak döner.

72. Onlar, yalana şahitlik etmeyen, faydasız boş bir şeyle karşılaştıkları zaman, vakar ve hoşgörü ile geçip gidenlerdir.

73. Onlar, kendilerine Rablerinin ayetleri hatırlatıldığı zaman, onlara kör ve sağır kesilmezler.

74. Onlar, "Ey Rabbimiz! Eşlerimizi ve çocuklarımızı bize göz aydınlığı kıl ve bizi Allah'a karşı gelmekten sakınanlara önder eyle" diyenlerdir.

75. İşte onlar, sabretmelerine karşılık cennetin yüksek makamlarıyla mükafatlandırılacaklar ve orada esenlik dileği ve selamla karşılanacaklardır.

Allah c, Rahman suresinin başında;
1,2." Rahmân Kur'an'ı öğretti.
3. İnsanı yarattı.
4. Ona beyanı (düşünüp ifade etmeyi) öğretti."

Buyuruyorlar. İnsanların ilk öğretmeni muhakkak ki Allah'tır. Kullarına önce tüm eşyanın isimlerini ardından nasıl beyan ve ifade edileceğini bu meyanda da davranış tarzlarını öğretmiş en sonunda da hidayet ettiği kullarına Kur'anı kerimi talim etmiştir. İşte Furkan suresinde de Rahman suresinde de Rahman adıyla anılan büyük yaratıcımız Rahman suresinde öğrettiğini beyan ettiği şeyleri Furkan suresinde açıyor.

Furkan suresinde ki açılımlara geçmeden bir önemli inceliği burada analım;
Rahman ve Rahim isimleri Esma-i Hüsna arasında kuranı kerimde en fazla zikredilen adlardır. Rahman 57, Rahim 95 ayrı ayette geçmektedir.  Bu rakamlara besmeledeki tekrarlar dâhil değildir. Rahim adındaki fazlalığın derin bir manası da vardır; Rahim, yarattıklarına hem Dünyada hem Ahirette merhamet eden demek iken Rahman Ahirette sadece Müminlere merhamet eden demektir. Ayrıca Rahman adı genellikle bu ayetlerde "Allah cc,"  yerine kullanılmıştır.

Rahman olan Allah cc, ahrette nimetlerine ve cemaline boğacağı kullarından Rahman sıfatı ve adıyla aşağıda ki ahlaki tutumları istemektedir;

1-Tevazu ve vakarla yürümek
2-Sataşarak laf atanlara bile selam ve esenlik dilemek
3-Gece namazına devam etmek ve Allahın azabından yine ona sığınmak
4-Cimrilikle İsraf arasında iktisatlı bir yol edinmek
5-Sadece Allaha kul olmak
6-Haksız yere asla bir cana kıymamak
7-Zinaya yaklaşmadan namuslu bir hayat sürmek
8-Faydasız ve boş şeylerden uzak durmak
9-Yalan yere şahitlikte bulunmamak
10-Kendilerinden gelecek nesillerinde dosdoğru yolda olmaları için dua etmek.

Rahman ve Rahim olan Allah c, burada, Ahirette yalnızca İmanlılara nimetle mukabele edeceğinin nişanesi olan adıyla kullarının nasıl olmaları gerektiğini beyan ediyor. Bu kul özellikleri bu âcizane eserin oluşturulmasında da ana gayedir. Yani İnsanlığın istediği ile ulûhiyetin istediğinin birbirine paralel şeyler olduğunu da aynı zamanda görmektir.

Yeryüzünde fesat çıkarmadan, bozgunculuk yapmadan insanca yaşamak, kardeşçe bölüşmek ve uygarca ilişkilerle tüm savaşları ve kavgaları önleyerek gelecek nesillere yaşanır bir ortam bırakmak en başta Allah'ımızın biz kullarından istediği şeydir. İnsanların ve medeniyetlerin yaptıkları güzellikler ise bundan alıntıdır.

Bu, önce "tüm müminler kardeştir"(hucurat 10) düsturuyla özelde Müslümanlara, "Biz Ademin çocuklarını tüm yarattıklarımıza üstün kıldık..."(isra 70), fermanıyla da genelde tüm insanlığa sunulmuş bir ilahi lütuftur.
Başlık: Ynt: Korktukları İslam Bu mu?
Gönderen: bin_sultan - 11 Ocak 2011, 00:38:16
                ADALETİN KURALLARINI İSLAM KOYDU



Adalet, evrende, ülkede, ailede ve her ortamda her şeyi yerli yerine koymaktır. Eğer bir şey ait olduğu yerde değilse zulüm başlar. Adalet, mülkün yani devletinde en temel taşıdır. Bir devletin başkanı ile maddi ve manevi bakımdan en zayıf olanlara yapılan muamele ayrıysa orada da zulüm vardır.

Kelimenin tam anlamıyla evrende adaletin kurallarını İslam koymuştur. Denecek olursa; İslam’dan önce kim koymuştu? Deriz ki, İslam Allah katında tek hak dindir. Hz Muhammed Mustafa s.a.v. den önceki peygamberlerin bildirdiği dinlerde zaten İslam’dı. Bu konuda diğer peygamberlerin a.s. dillerinden naklen verilen birçok ayet mevcuttur. Bu hususta ki bir çalışmamızı bu eserin içinde de bulacaksınız.

Adalet Arapça -a -d- l-  kökünden her şeyi yerli yerine koymak manasında bir kelimedir. Bu manayı İnfitar-7. Ayette ”Ey İnsan! Seni yaratan, tesviye eden ve her azanı yerli yerine koyan cömert rabbine karşı hangi sebep aldattı?” şeklinde mükemmel olarak görüyoruz.

Allah’ın c, Esma-i hünsasından biride Adl dir. Bunun manası Adil/adaletli demektir ancak kelime bir mastar olup esas anlamı adaletli olmak olması gerekir. Burada bu kelimenin kullanılmasında ilahi bir incelik saklıdır; Allah’ın her yaptığı ve yaptırdığı mahza adalettir.

Adaletin zıddının zulüm olduğunu biliriz. En büyük zulmünde insanın iman etmeyerek kendisine yaptığı haksızlık olduğunu da biliriz. “Allahın ayetleri kendisine duyurulduktan sonra onları takmayandan daha zalim kim olabilir?”(secde 22) ayeti bu gerçeği en iyi bir şekilde anlatıyor.

Kur’an’ımızda adalet köklü kelimeler 28, Zulüm köklüler ise 326 ayette geçmektedir. Bu rakamlar bile adaletin tesisinin baştakilerde olduğuna zımni bir işarettir.

Adaletin kurallarını cenabı hak c, bizzat koymuşlardır;

1-“Yargının uygulanacağı kişi ana babanız ve ya yakın akrabanız bile olsa hükmü değiştirmeyin”
2- “Adaleti dağıtırken asla fakir ve zengin ayırımı yapmayın”

Nisa 135. Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun. (Şahitlik ettikleriniz) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın). Çünkü Allah ikisine de daha yakındır. (Onları sizden çok kayırır.) Öyle ise adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın. Eğer (şahitlik ederken gerçeği) çarpıtırsanız veya (şahitlikten) çekinirseniz (bilin ki) şüphesiz Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

3-“ Bir topluma olan kininiz sizi adaletsizliğe itmesin”

Maide 8. Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz sizi adaletsizliğe itmesin. Adil olun. Bu, Allah’a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

4- “ (Birisi hakkında) konuştuğunuz zaman yakınınız bile olsa adil olun”

En’am 152. Rüşdüne erişinceye kadar yetimin malına ancak en güzel şekilde yaklaşın. Ölçüyü ve tartıyı adaletle tam yapın. Biz herkesi ancak gücünün yettiği kadarıyla sorumlu tutarız. (Birisi hakkında) konuştuğunuz zaman yakınınız bile olsa adil olun. Allah’a verdiğiniz sözü tutun. İşte bunları Allah size öğüt alasınız diye emretti.

5-Emanetleri ehline verin ki adalet tesis edilebilsin.

Nisa 58. Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.

Yeryüzüne adaletin, iyiliğin ve yaşanılır bir ortamın hâkim olması için son peygamber Hz Muhammed Mustafa s.a.v. e vahyedilen kur’anı kerim inananların iki cihanda da mutluluğunu hedefler. İçeriği büyük ölçüde bu amaca matuftur. Büyük bir kısmı da inanmayanlara hidayet yollarını göstermeğe yönelik ayetlerdir.

Bu ikinci guruba tüm iman yollarını ve imanın gerekliliğini ve iman etmeyenleri ötede nelerin beklediğini ayrıntılarıyla anlatır ve onlara son söz olarak şöyle buyrulur; Tahrim 7 “Ey iman etmeyenler! Ahiret gününde sakın özür beyan etmeyin; o gün ancak yaptıklarınızın karşılığıyla cezalandırılacaksınız”

İslam’ı kendi özgür iradesiyle seçen kişinin artık bazı yükümlülükler altına gireceği muhakkaktır. Mesela; İslam’ın farzlarını yapmak, haramları yapmamak gibi. Allah c, sosyal hayatımızda mutlu ve hoş görülü bir hayat sürdürebilmemiz için başta adalet olmak üzere tüm iyileri emreder tüm kötülükleri de yasaklar.

1400 küsur yıldır minberlerden her Cuma hutbesinde Hatiplerin okuduğu, kulaklarımıza küpe olacak şu ayet her şeyi mucizevi bir tarzda özetliyor;

Nahl 90." Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor."

Adalet; her şeyi ait olduğu yere koymak demiştik. Emaneti ehline vermek ve haksızlıkları ortadan kaldırmak gibi. Kenarda, duvarda olması gereken bir taşı, dikeni yoldan alarak ait olduğu yere koymakta bir adalettir. Efendimiz s.a.v. ne güzel anlatmışlar;

Ravi : Ebu Hüreyre  Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Güneşin doğduğu her yeni günde kişiye, her bir mafsalı için bir sadaka vermesi gerekir. İki kişi arasında adalet yapman bir sadakadır. Kişiye hayvanım yüklerken yardım etmen bir sadakadır. Güzel söz sadakadır, namaza gitmek üzere attığın her adım sadakadır. Yoldan rahatsız edici bir şeyi kaldırıp atman sadakadır. Buhari HadisNo : 187
Başlık: Ynt: Korktukları İslam Bu mu?
Gönderen: bin_sultan - 12 Ocak 2011, 01:12:24
AKRABAYA YOKSULA YOLCUYA HAKKINI VER


Hukuk kelimesi hak kelimesinin çoğuludur. Haklar insanlarda bazen çalma çarpma gibi bir haksızlıkla oluşurken bazen de akraba hakkı, komşu hakkı gibi yaratılıştan geçmektedir. Yaratılıştan gelen haklar genellikle zenginlerde bulunan zayıfların hakkıdır. Bu hakkı devlet adaletle toplar ve yine adaletle dağıtır.

Yaratılıştan gelen haklar her zaman böyle olmaz. Mesela, bir evi vb satacağımızda önce komşulara sormamız onlara karşı bizim bir yükümlülüğümüzdür. Bir şey dağıtırken önce akraba ve komşulardan başlamakta böyledir.

Önce akrabalardan ve komşulardan başlamak aynı zamanda İslami tebligat içinde söz konusudur;

Şüara 214.” (Önce) en yakın akrabanı uyar.”

Bu emirle Rasülüllah s.a.v.  efendimiz en yakın akrabalarından başlamış ve halka halka yayılarak tüm tebligatın Dünya İnsanlarına ulaşması hedeflenmiştir.

Akraba, Yolcu ve Yoksul üçlüsünde farz olan zekât bakımından Akraba, diğer ikisinden ayrılır; akraba eğer fakir değilse zekât verilmez. Yolcu zengin olsa bile yolda mağdur kalıp servetine ulaşamadığı için zekât alabilir. Borçlu zenginde böyledir, dara düşen bir borçluya alacaklılar azami kolaylığı göstermek zorundadırlar. Ayrıca bu borçlu borcunu kapatmak için zekât alabilir. Aşağıdaki ayette mevlamız celle celalühü  zekât ve sadakaların kimlere verilebileceğini şöyle sıralamıştır;

Tevbe 60.”Sadakalar (zekâtlar), Allah’tan bir farz olarak ancak fakirler, düşkünler, zekât toplayan memurlar, kalpleri İslam’a ısındırılacak olanlarla (özgürlüğüne kavuşturulacak) köleler, borçlular, Allah yolunda cihad edenler ve yolda kalmış yolcular içindir. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”

Kişinin kazandığı malın bir kısmını bazı insanlara vermesi seçmeli değil mecburidir. Hangi maldan ne miktarda ve kimlere verileceği İlmihalimizde yazılmıştır. Bunun adı zekâttır. Kur’anda Sadaka da çoğu yerde Zekât manasında kullanılır ancak halk arasında fazladan verilen, nafile hayır anlamına kullanılmaktadır.

Aşağıdaki ayette bu tür hayır harcamalarında gözetilecek öncelikler verilmektedir;

Bakara 215. “Sana Allah yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: “Hayır olarak ne harcarsanız o, ana-baba, akraba, yetimler, fakirler ve yolda kalmışlar içindir. Hayır, olarak ne yaparsanız, gerçekten Allah onu hakkıyla bilir.”

Malımızın içinde başkalarının Hakları vardır. Bu haklar yukarıda sayılan (Tevbe 60) sekiz sınıf muhtaçlardır. Aşağıdaki ayeti kerime bu hakkın sekiz sınıf içerisinde ki verilme önceliği hakkında da bir tavsiye içermektedir;

Rum 38. “Öyle ise akrabaya, yoksula ve yolcuya hakkını ver. Bu, Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak isteyenler için daha hayırlıdır. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”

Muhtaç kişinin manevi kişiliğini rencide etmemek bakımından yaratıcımızın mükelleflere çok önemli bir tavsiyesi daha vardır;

Bakara 271. “Sadakaları açıktan verirseniz ne güzel! Fakat onları gizleyerek fakirlere verirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır ve günahlarınızdan bir kısmına da keffaret olur. Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”

“iyiliğe ancak sevdiğiniz mallardan dağıttığınızda erebilirsiniz”(Aliımran),“ ancak gözünüz yumukken kabul edebileceğiniz kötü malları vermeyin”(Bakara 267) diye iki büyük uyarının Müslümanların gözünü açmaması düşündürücüdür. İyilikler içerisinde en önemli ve “asıl iyiliğin” ne olduğunu alttaki ayetinde açık açık ve çok net bir biçimde biz aciz ve zayıf kullarına Allah c, bakın nasıl bildiriyor;

Bakara 177. İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmeniz(den ibaret) değildir. Asıl iyilik, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitap ve peygamberlere iman edenlerin; mala olan sevgilerine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, (ihtiyacından dolayı) isteyene ve (özgürlükleri için) kölelere verenlerin; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirenlerin ve zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda (direnip) sabredenlerin tutum ve davranışlarıdır. İşte bunlar, doğru olanlardır. İşte bunlar, Allah’a karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir.

Mal ve mülkün sahibi Allah’tır. İnsanlar ona ancak mecazi olarak ve vekaleten sahip olabilirler. Ama vakıa hep bunun tersi olmuş ve mal çoğaldıkça gurur ve isyanda artmıştır. Bu hususta “ben bu serveti öz beceri ve ilmimle kazandım” diyen Karun’un feci sonu malının içerisinden kul hakkını çıkarmamakta ısrar edenlere büyük bir ders olmalıdır. Olayı Kasas suresindeki seyrinden takip edelim;

76. Şüphesiz Kârûn, Mûsâ’nın kavmindendi. Onlara karşı azgınlık etti. Biz ona, anahtarlarını (bile taşımak) güçlü bir topluluğa ağır gelecek hazineler verdik. Hani, kavmi kendisine şöyle demişti: “Böbürlenme! Çünkü Allah böbürlenip şımaranları sevmez.” 
77. “Allah’ın sana verdiği şeylerde ahiret yurdunu ara. Dünyadan da nasibini unutma. Allah’ın sana iyilik yaptığı gibi sen de iyilik yap ve yeryüzünde bozgunculuk isteme. Çünkü Allah bozguncuları sevmez.”
78. Kârûn, “Bunlar bana bendeki bilgi ve beceriden dolayı verilmiştir” dedi. O, Allah’ın kendinden önceki nesillerden, ondan daha kuvvetli ve daha çok mal biriktirmiş kimseleri helak etmiş olduğunu bilmiyor muydu? Suçlulukları kesinleşmiş olanlara günahları konusunda soru sorulmaz (Çünkü Allah hepsini bilir).
79. Kârûn, zineti ve görkemi içerisinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını arzu edenler, “Keşke Kârûn’a verilen (servet) gibi bizim de (servetimiz) olsaydı. Şüphesiz o büyük bir servet sahibidir” dediler.
80. Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise, “Yazıklar olsun size! İman edip de iyi işler yapanlara Allah’ın vereceği mükafat daha hayırlıdır. Ona da ancak sabredenler kavuşturulur” dediler.
81. Sonunda onu da, sarayını da yerin dibine batırdık. Allah’a karşı ona yardım edebilecek adamları da yoktu. Kendisini savunup kurtarabileceklerden de değildi!

82. Daha dün onun yerinde olmayı arzu edenler, “Vay! Demek ki Allah, kullarından dilediği kimselere rızkı bol verir ve (dilediğine) kısarmış. Allah bize lütfetmiş olmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Demek ki kafirler iflah olmayacak” demeye başladılar.
83. İşte ahiret yurdu. Biz onu yeryüzünde büyüklük taslamayan ve bozgunculuk çıkarmayanlara has kılarız. Sonuç, Allah’a karşı gelmekten sakınanlarındır.

Bir kısım insanlarda bir cahiliyet eseri olarak, elindeki malından başkalarına karşılıksız zırnık koklatmayacaklarına dair yemin ederlerdi. İşte bütün cahiliye dönemi adetleri gibi bu da tarihe gömülmüş ve açıkça ayetle yasaklanmıştır; 

Nur 22.” İçinizden varlık ve servet sahibi kimseler yakınlarına, düşkünlere ve Allah yolunda hicret edenlere (kendi mallarından bir şey) vermeyeceklerine yemin etmesinler. Onlar affetsinler, vazgeçip iyi muamelede bulunsunlar. Allah’ın sizi bağışlamasını arzu etmez misiniz? Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”

Akrabalara karşı maddi yardım ve destekten başka birde manevi görevlerimiz vardır, o da sılairahim yani belli aralıklarla ziyaret ederek gönüllerini almaktır. Yüce peygamberimize teklif edilen maddi şeylere karşılık efendimiz, tüm peygamberler gibi, “sizden hiçbir şey istemiyorum, benim ücretim Allahın katındadır” buyurmuştur. Ancak Allahın habibi a.s., “, akrabalıktan doğan sevgiden başka bir ücret istemiyorum” diye eklemiştir. Bu sebeple ehlibeyt yani peygamberimizin hane halkı sevgisi bizlere ona karşı bir borçtur. Peygamberimizi a.s., hanımları annelerimiz, çocukları kardeşlerimizdir.

Şura 23. İşte bu Allah’ın, inanıp Salih ameller işleyen kullarına müjdelediği şeydir. De ki: “Ben buna (yaptığım tebliğ görevine) karşılık sizden, akrabalıktan doğan sevgiden başka bir ücret istemiyorum.” Kim güzel bir iş yaparsa, onun iyiliğini artırırız. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, şükrün karşılığını verendir.

Her konuda olduğu gibi akrabalara davranışımızı da yönlendirecek, en büyük ahlak sahibinin amcasıyla olan ilginç bir mülakatıyla konumuzu kapatalım;

Rivayet Eden: İbnu Mes'ud
Ebu Talib`in ölüm anı gelince, Resulullah (sav) yanına geldi. Başucunda Ebu Cehil ile Abdullah İbnu Ebi Umeyye İbni`l-Muğire`yi buldu. "Ey Amcacığım! Bir kelimelik Lailahe illAllah de! Onunla Allah indinde senin lehine şehadette bulunayım!" dedi. Ebu Cehil ve Abdullah atılarak (Ebu Talib`e): "Sen Abdulmuttalib`in dininden yüz mü çevireceksin?" diye müdahale ettiler. Resulullah (sav), (kelime-i şehadeti) ona arzetmeye devam etti. Onlar da kendi sözlerini aynen tekrara devam ettiler. Öyle ki bu hal Ebu Talib`in son söz olarak, onlara: "Ben Abdulmuttalib`in dini üzereyim!" demesine kadar devam etti. Ebu Talib Lailahe illAllah demekten kaçınmıştı. Resulullah (sav): "Yasaklanmadığı müddetçe senin için istiğfar edeceğim!" dedi. Bunun üzerine aziz ve celil olan Allah şu vahyi indirdi. (Mealen): "akraba bile olsalar, onların cehennemlik oldukları ortaya çıktıktan sonra müşrikler hakkında Allah`tan af dilemek ne Peygmaber`e ve ne de iman edenlere uygun düşmez" (Tevbe 113). Cenab-ı Hak şu ayeti de Ebu Talib hakkında indirmiştir. (Mealen): "Sen, sevdiğin kimseyi hidayete erdiremezsin. Ancak Allah dilediğine hidayet verir. Doğru yolda olanları en iyi bilen de O`dur" (Kasas 56 ). HadisNo : 4557
Başlık: Ynt: Korktukları İslam Bu mu?
Gönderen: bin_sultan - 15 Ocak 2011, 23:10:05
ANA VE BABAYA İYİLİK


Allaha kulluktan sonra gelen ikinci sıradaki görevimiz, ana babaya iyiliktir. Burada saklı olan derin manaları sezebilmemiz için Yoktan var olma kavramını iyi düşünmemiz gerekir. Allah c, bizleri yoktan var etti. Ana babamız ise buna sebep oldular. Yaratma fiili için görünen bir sebep ve malzeme gerekiyordu ve bu malzemeyi de ana baba oluşturmuştu. Her şeyi yoktan var eden rabbimiz  taala, burada maddi malzemeleri kullanarak ilk atamızdan sonra tüm insanları yaratmıştır.

İlk atamız olan Hz Âdemi de yine maddi harçlardan yaratmış ve bu durumun insanlara çalışma ve sebepler hususunda örnek olmasını istemiştir.

Konumuz, 3. Milenyumda batıda oluşmaya başlayan İslam korkusu olunca, batılıların ve İslam’a hala tedirgin ve şüpheyle bakanların her alanda olduğu gibi varlık nedenimiz olan ana babamıza nasıl davranacağımız hakkındaki öğretilerini çok iyi okumaları gerekecektir.
İslam’ın ana babaya davranış konusunda ki nassları (ayet-hadis) aynı zamanda cemiyet hayatımızın çekirdeğini oluşturan aile içi sevgiyi ve sıcak bağları da ortaya koymaktadır. Aile içi sevgi ve muhabbet bağlarındaki güçlü duruş Müslümanlarda “geniş aile” kavramını meydana getirirken hayatta çivi gibi evlatları olduğu halde bu erdemli duruşu yakalayamayan batı toplumlarında yaşlı ana babalar Darülacezeleri doldurmuş haldedirler.

Bu Dünyaya gelirken hiçbir bebeğin ana baba seçme gibi bir imkânı yoktur. Ama bizlerin var olma sebebi olan ana babamıza karşı yapacak yükümlülüklerimiz vardır. Onlar kâfir bile olsalar bizi isyan ve inkâra zorlamadıkları müddetçe itaat etmemiz gerekir. Hatta İslam hukukunda, bir evladın onların izni olmadan nafile hac ve umre yapamayacağı hükmü vardır.

Ana babaya davranış biçimleri hakkında Hz İbrahim, Hz İsa ve Hz Nuh’un a.s.Allahın kelamında geçen son derece örnek hareketleri vardır. Babasını doğmadan anasını ise altı yaşında kaybederek yetim ve öksüz büyüyen kâinatın efendisinin sütanasına gösterdiği saygı ve önem bizlere her bakımdan olduğu gibi en gözde örneklerdendir.

İslam’ın daha önceki peygamberlere vahyedilen sürümlerinde de ana babaya iyi davranmak, onlara iyilikte bulunmak daima Allaha kulluktan sonra vurgulanmıştır. Aşağıda ki ayette Hz Musa’nın kavmi olan İsrailoğulları’na yapılan hatırlatma sık sık Kuranda tekrarlanan bir husustur.

Bakara 83.” Hani, biz İsrailoğulları’ndan, “Allah’tan başkasına ibadet etmeyeceksiniz, anne babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz, herkese güzel sözler söyleyeceksiniz, namazı kılacaksınız, zekâtı vereceksiniz” diye söz almıştık. Sonra pek azınız hariç, yüz çevirerek sözünüzden döndünüz.” 

Peygamberlerin sonuncusu olan cenabı Rasülüllah’a her konuda sorular yöneltiliyordu. Bu sorulardan biride, fazla mülklerin nereye harcanacağı konusuydu. Allah c, bu konuda bizlere şu iki ayeti kerimesinde ana-babadan başlayarak dışa doğru açılan bir dağıtım çizelgesi emir buyurmaktadır; 

Bakara 215. “Sana Allah yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: “Hayır olarak ne harcarsanız o, ana-baba, akraba, yetimler, fakirler ve yolda kalmışlar içindir. Hayır, olarak ne yaparsanız, gerçekten Allah onu hakkıyla bilir.”

Nisa 36. “Allah’a ibadet edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, elinizin altındakilere iyilik edin. Şüphesiz, Allah kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez”

Ana-babaya itaatte tek sınır Allahın emir ve yasaklarıyla olan çakışmalardır. Yani, Allaha isyanın olduğu yerde hiçbir kula itaat yoktur.  Büyük bir hekim ve Allah dostu olan, bazı âlimler tarafından Peygamber olduğu da söylenen Hz Lokman’ın çocuğuna öğütlerinden bahseden aynı adlı surede ki ayetler bize bu konuda yol göstermektedir;

   Lokman 14. “İnsana da, anne babasına iyi davranmasını emrettik. Annesi onu her gün biraz daha güçsüz düşerek karnında taşımıştır. Onun sütten kesilmesi de iki yıl içinde olur.3 (İşte onun için) insana şöyle emrettik: “Bana ve anne babana şükret. Dönüş banadır.”
15. “Eğer, hakkında hiçbir bilgi sahibi olmadığın bir şeyi bana ortak koşman için seninle uğraşırlarsa, onlara itaat etme. Onlarla Dünyada iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna uy. Sonra dönüşünüz ancak banadır. Ben de size yapmakta olduğunuz şeyleri haber vereceğim.”

Ancak ana-babanın çocuklarını küfre ve isyana teşvik etmeleri halinde bile onlara kötülük yapmak yasaklanmış ve  “Onlarla Dünyada iyi geçin.” Emri verilmiştir. Hz İbrahim a.s.ile iman etmeyen babası arasındaki diyalog bizlere çok önemli bir örnektir. Peygamberimizde a.s, aynen Hz İbrahim a.s. in yolunu izlemiş ve hayattaki en yakın akrabası olan amcası Ebu talibe ölüm döşeğinde imanı ısrarla telkin etmiştir. Ancak her iki büyük peygamberde Hidayet konusunda ısrarcı olmamaları için uyarılmışlardır.

Hz İbrahim a.s.ile iman etmeyen babası arasındaki Meryem suresinde geçen diyalog;

Meryem 41. Kitapta İbrahim’i de an. Gerçekten o, son derece dürüst bir kimse, bir peygamber idi.
42. Hani babasına şöyle demişti: “Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana bir faydası olmayan şeylere niçin tapıyorsun?”
43. “Babacığım! Doğrusu, sana gelmeyen bir ilim bana geldi. Bana uy ki seni doğru yola ileteyim.”
44. “Babacığım! Şeytana tapma! Çünkü şeytan Rahmân’a isyankâr olmuştur.
45. “Babacığım! Doğrusu ben, sana, çok esirgeyici Rahmân tarafından bir azabın dokunmasından, böylece şeytana bir dost olmandan korkuyorum.”
46. Babası, “Ey İbrahim! Sen benim ilahlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen, mutlaka seni taşa tutarım. Uzun bir süre benden uzaklaş!” dedi.
47. İbrahim şöyle dedi: “Esen kal! Senin için Rabbimden af dileyeceğim. Şüphesiz O, beni nimetleriyle kuşatmıştır.”
Ve ardından Hz İbrahim a.s. hepimizin bildiği ve her namazdan sonra okunan  “rabbenağfirli..”duasını yapıyor; (İbrahim  41.)“Rabbimiz! Hesap görülecek günde, beni, ana-babamı ve inananları bağışla.”

Ana-babaya kötülük yapanlar “isyancı ve zorbadır”

Meryem suresinde Hz İsa ve Hz Yahya anlatılırken onların ana-babaya iyilik tarzını Kur’an ayetleri bakın nasıl anlatıyor;

Meryem 14. (Yahya dünyaya gelip büyüyünce onu peygamber yaptık ve kendisine) “Ey Yahya kitaba sımsıkı sarıl” dedik. Biz ona daha çocuk iken hikmet ve katımızdan kalp yumuşaklığı ve ruh temizliği vermiştik. O, Allah’tan sakınan, anne babasına iyi davranan bir kimse idi. İsyancı bir zorba değildi.
32. “Beni anama saygılı kıldı. Beni azgın bir zorba kılmadı.”

“ONLARA ÜFF BİLE DEMEYİN”

Ahkaf  15. Biz insana anne babasına iyi davranmayı emrettik. Annesi onu ne zahmetle karnında taşıdı ve ne zahmetle doğurdu! Onun (anne karnında) taşınması ve sütten kesilme süresi (toplam olarak) otuz aydır. Nihayet olgunluk çağına gelip, kırk yaşına varınca şöyle der: “Bana ve anne babama verdiğin nimetlere şükretmemi, senin razı olacağın Salih amel işlememi bana ilham et. Neslimi de sahih kimseler yap. Şüphesiz ben sana döndüm. Muhakkak ki ben sana teslim olanlardanım.”
17. Anne ve babasına, “Öf size! Benden önce nice nesiller gelip geçmiş iken, beni tekrar diriltilecek olmakla mı tehdit ediyorsunuz?” diyen kimseye onlar Allah’a sığınarak, “Yazıklar olsun sana! İman et, Allah’ın va’di gerçektir” diyorlar, o da, “Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir” diyordu.
  İsra 23. Rabbin, kendisinden başkasına asla ibadet etmemenizi, anaya-babaya iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara “öf!” bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle.
24. Onlara merhamet ederek tevazu kanadını indir ve de ki: “Rabbim!, Tıpkı beni küçükken koruyup yetiştirdikleri gibi sen de onlara acı.”

Yüce peygamberimiz s.a.v. her konuda olduğu gibi ana-baba konusunda da yaşayan bir İslam’dı. Efendimiz a.s. in ana- baba, sütana-baba, sütkardeşler,  teyze, amca, sılairahim ve ana-baba dostu vb konularda birçok tavsiyesi ve uygulamaları bizlere sahih kaynaklardan ulaşmıştır. Hepsini severek okuyacağımız ve dersler çıkaracağımız konumuzla ilgili bazı hadisi şerifleri kaydedelim;

Ravi : Ebu Hüreyre
Hadis : Bir adam gelerek: "Ey Allah`ın Resulü iyi davranıp hoş sohbette bulunmama en ziyaade kim hak sahibidir?" diye sordu. Hz. Peygamber (sav): "Annen!" diye cevap verdi. Adam: "Sonra kim?" dedi, Resulullah (sav) "Annen!" diye cevap verdi. Adam tekrar: "Sonra kim?" dedi Resulullah (sav) yine: "Annen!" diye cevap verdi. Adam tekrar sordu: "Sonra kim?" Resulullah (sav) bu dördüncüyü: "Baban!" diye cevapladı." HadisNo : 153

Ravi : Küleyb İbnu Menfa`a
Hadis : Ceddi bulunan Küleyb el-Hanefi (ra)`den anlattığına göre, kendisi Resulullah (sav)`a gelerek sormuştur: "Ey Allah`ın Resulü kime karşı iyilik yapayım?" Hz. Peygamber (sav) şu cevabı vermiştir: "Annene, babana, kızkardeşine, oğlan kardeşine, bunu takip eden azadlına. Bu iyiliği de, üzerine vacib olan bir hakkın ödenmesi, yani, sıla-ı rahmin yerine getirilmesi olarak yapacaksın. (Nafile, ihtiyari, hasbi bir davranış tatavvu grubuna giren bir amel olarak değil)". HadisNo : 154


Ravi : Behz İbnu Hakim Hadis : Babası tarikiyle dedesi Mu`aviye İbnu Hayde el-Kuşeyri (ra)`den naklediyor. Hz. Peygamber (sav)`e : "Ey Allah`ın Resulü, kime iyilik yapayım? diye sordum. Bana: "Annene" diye cevap verdi. "Sonra kime?" diye tekrar ettim. "Annene" dedi. "Sonra kime?" dedim. "Annene" dedi. "Sonra kime?" dedim, bu dördüncüde "Babana, sonra da tedrici yakınlarına" diye cevap verdi. (Ebu Davud bir rivayette şu ziyadeyi kaydeder: "Haberiniz olsun, kişi azatlısından bir fazlasını istese, azadlı (mevla) bu (ihtiyaç fazlası)na sahib olduğu halde yerine getirmese kıyamet günü vermemiş olduğu bu fazlalık bir engerek yılanı olarak kendisine getirilir.") HadisNo : 155

Ravi : Abdullah İbnu Amr İbnu`l-As
Hadis : Bir adam: "Ey Allah`ın Resulü, benim malım ve bir de çocuğum var. Babam malımı almak istiyor" (ne yapayım?) diye sordu. Resululluh (sav), "Sen ve malın babana aitsiniz. Şunu bilin ki, evladlarınız kazançlarınızın en temizlerindendir. Öyle ise evladlarınızın kazançlarından yiyin" buyurdu. HadisNo : 156

Ravi : Ebu Hüreyre
Hadis : Peygamberimiz (sav) bir gün: "Burnu sürtülsün, burnu sürtülsün, burnu sürtülsün" dedi. "Kimin burnu sürtülsün ey Allah`ın Resulü?" diye sorulunca şu açıklamada bulundu: "Ebeveyninden her ikisinin veya sadece birinin yaşlılığına ulaştığı halde cennete giremeyenin." (Müslim`deki metindir) HadisNo : 157

Ravi : Abdullah İbnu Amr İbni`l-As
Hadis : Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurdu: "Allah`ın rızası babanın rızasından geçer. Allah`ın memnuniyetsizliği de babanın memnuniyetsizliğinden geçer." (Tirmizi bu hadisi hem Hz. Peygamber (sav)`in sözü (merfu) olarak, hem de sahabi sözü (mevkuf) olarak rivayet eder. Ayrıca mevkuf olarak rivayet eden tarikin sahih olduğunu söyler.)  HadisNo : 159

Ravi : Abdullah İbnu Amr İbnu`l-As
Hadis: Bir adam, cihada iştirak etmek için Hz. Peygamber (sav)`den izin istedi. Resulullah (sav): "Annen baban sağlar mı?" diye sordu. Adam: "Evet" deyince: "Onlara (hizmet de cihad sayılır), sen onlara hizmet ederek cihad yap" buyurdu. (Müslim`in bir diğer rivayetinde adam: "...Sana, hicret ve cihad etmek ecrini de Allah`tan istemek şartı üzerine biat ediyorum" der. Resulullah (sav): "Anne ve babandan sağ olan var mı?" diye sorar. Adam: "Evet, her ikisi de sağ" deyince: "Yani sen Allah`tan ecir istiyorsun?" der. Adamın "evet"i üzerine: "Öyleyse valideyn`in yanına dön. Onlara iyi bak, (Allah`ın rızası ondadır)" emreder. Ebu Davud ve Nesai`de gelen bir diğer rivayette adam: "Ağlamakta olan ebeveynimi de geride bıraktım" der. Resulullah (sav): "Öyleyse onların yanına dön. Onları nasıl ağlattı isen öyle güldür, (Allah`ın rızası bundadır)" buyurur. Ebu Davud`un, Ebu Said (ra)`den yaptığı bir başka rivayetinde şöyle denir: Yemen ahalisinden bir adam, Hz Peygamber (sav)`e hicret ederek geldi. Resulullah (sav) ona: "Yemen`de bir kimsen var mı?" diye sordu. Adam: "Ebeveynim var" deyince, "Peki, onlar sana izin verdiler mi?" diye tekrar sordu. "Hayır" cevabı üzerine: "Öyleyse onlara geri don, onlardan izin iste. Şayet izin verirlerse cihada katıl, vermezlerse onlara hizmet et!" emretti.) HadisNo : 160

Ravi : Muaviye İbnu Cahime
Hadis : Cahime (ra) Hz. Peygamber (sav)`e gelir ve: "Ey Allah`ın Resulü, ben gazveye (cihad) katılmak istiyorum, bu konuda sizinle istişare etmeye geldim" der. Resulullah (sav): "Annen var mı?" diye sorar. "Evet" deyince, "öyleyse ondan ayrılma, zira cennet onun ayağının altındadır." buyurur. HadisNo : 161
Ravi : Büreyde

Hadis : Bir kadın: "Ey Allah`ın Resulü, ben anneme bir cariye tasadduk etmiştim. Şimdi annem öldü" dedi. Resulullah (sav): "(Sadaka yapmış olmanın) ecrini mutlaka alacaksın. Miras yoluyla cariye sana geri gelecek (tekrar senin olacak)" buyurdu. Kadın: "Ey Allah`ın Resulü annemin bir aylık oruç borcu vardı, onun yerine tutabilir miyim?" diye sordu. "Annene bedel tut!" dedi. Kadın: "Ey Allah`ın Resulü, annem hiç haccetmedi. Onun yerine hac yapabilir miyim?" diye sordu Resulullah (sav): "Evet, ona bedel haccet" buyurdu." HadisNo : 164

Ravi : Esma Bintu Ebi Bekr
Hadis : Henüz müşrik olan annem yanıma geldi. (Nasıl davranmam gerekeceği hususunda) Hz. Peygamber (aleyhissaldtu vesselam/den sorarak: "Annem yanım geldi, benimle (görüşüp konuşmak) arzu ediyor, anneme iyi davranayım mı?" dedim. "Evet" dedi, ona gereken hürmeti göster" HadisNo :165

Ravi : İbnu Ömer
Hadis : Bir adam Resulullah (sav)`a gelerek: "Ben büyük bir günah işledim, buna tevbe imkanım var mı?" dedi. Hz. Peygamber (sav): "Annen var mı?" diye sordu. Adam: "Hayır yok" dedi. "Peki teyzen de mi yok?" dedi. Adam: "Hayır, var" deyince Resulullah (sav): "Öyle ise ona iyilik yap!" diye emretti." (Tirmizi el-Bera`dan kaydettiği diğer bir hadiste şu ziyadeye yer verir: "Teyze anne makamındadır.") HadisNo : 166

Ravi : Ebu Üseyd Malik İbnu Rebi`a es-Saidi
Hadis : Bir adam: "Ey Allah`ın Resulü, anne ve babamın vefatlarından sonra da onlara iyilik yapma imkanı var mı, ne ile onlara iyilik yapabilirim?" diye sordu. Resulullah (sav). "Evet vardır" dedi ve açıkladı: "Onlara dua, onlar için Allah`tan istiğfar (günahlarının affedilmesini) taleb etmek, onlardan sonra vasiyetlerini yerine getirmek, anne ve babasının akrabalarına karşı da sıla-i rahmi ifa etmek, anne ve babanın dostlarına ikramda bulunmak." HadisNo : 167

Ravi : İbnu Ömer
Hadis : Resulullah (sav)`ı işittim, şöyle diyordu: "Kişinin yapacağı en üstün iyiliklerden biri, ölümünden sonra babasının dostlarına sıla-i rahimde bulunmasıdır"  HadisNo : 168

Ravi : Ömer İbnu`s-Saib
Hadis : Şu haber kendisine ulaşmıştır: "Peygamberimiz (sav) bir gün otururken süt babası çıkagelir. Resulullah (sav) hürmeten, onun için, giydiği şeylerden birini serer ve üzerine oturtur. Az sonra süt annesi gelir. Peygamberimiz (sav) bunun için de elbisenin diğer tarafını serer, kadın üzerine oturur. Biraz sonra süt-oğlan kardeşi gelir. Resulullah (sav) kalkarak onu önüne oturtur." HadisNo : 169
Başlık: Ynt: Korktukları İslam Bu mu?
Gönderen: bin_sultan - 20 Ocak 2011, 02:19:25
    ASKERLİĞİN KURALLARINI İSLAM KOYDU


Allah c, evreni altı günde yaratıktan sonra burayı en mükemmel bir surette var edeceği insan için hazırladı. Sünnetüllah yani Allahın evrenin düzeni için koyduğu yasalar gereği akıllı yaratılan insan dışında canlı cansız her varlık verilen sevk sayesinde geldiler geçtiler ve gelip geçiyorlar.

Ancak insan öyle olmadı, kendisine verilen aklını Şeytanlar çeldi ve yaratıcısına inanan ve ya inanmayan olarak iki ümmete ayrıldı. Bu iki ümmetten inanmayanlar diğerlerini suçluyor, horluyor ve zulmediyordu. İnananlardan bu konuda en çok zarara ve hakarete uğrayan şüphesiz  insanların içinden Allahın seçtiği Elçiler olmuştur.

Bu, kuvvetlilerin zayıflara olan ezici zulmü hiç durmadan devam etmiş, Allahın seçilmiş elçileride Müminlerle beraber bunlara karşı koymak durumunda kalmışlardır.

Ancak Allahın adalet sıfatı gereği düşman ne yaparsa yapsın İman edenlerin bu savaşlarda bile bazı kurallara uymak zorunda olduklarını peygamberler aracılığıyla iman eden ümmete bildirmiştir. Allah c, bütün barışçı yollar bittikten sonra mazlumları korumak ve hakkı duyurmak maksadıyla savaşa izin vermiştir. Hz rasülüllahın s.a.v. siretini azıcık bir gözden geçirenler bile bunu anlar.
Peygamberimiz a.s.ın Medinede müşriklerin saldırıları üzerine yapmak zorunda kaldığı Bedr, Uhud, Huneyn ve Tebuk  savaşlarını mükemmel sahnelerle anlatan Enfal ve Tevbe surtelerinde geçin  sav aş kurallarını ilahi kelamdan şöyle takip edebiliyoruz;

1-Savaştan ve Askerlikten kaçma

Enfal 15.” Ey iman edenler. Savaş düzeninde iken kafirlerle karşılaştığınız zaman sakın onlara arkanızı dönmeyin (savaştan kaçmayın).”

2-Savaşta düşmandan kalan maddiyatın beşte biri Zekat ehlinin hakkıdır.

41. Bilin ki, ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri mutlaka Allah’a, Peygamber’e, onun yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir. Eğer Allah’a; hak ile batılın birbirinden ayrıldığı gün, (yani) iki ordunun (Bedir’de) karşılaştığı gün kulumuza indirdiklerimize11 inandıysanız (bunu böyle bilin). Allah her şeye hakkıyla gücü yetendir.

3-Savaş sırasında çözülmek yok

45. Ey iman edenler! (Savaş için) bir toplulukla karşılaştığınız zaman sebat edin ve Allah’ı çok anın ki kurtuluşa eresiniz.

4-Komutanın emirlerini sorgulayacağız diye iç tartışma yok

46. Allah’a ve Resûl’üne itaat edin ve birbirinizle çekişmeyin. Sonra gevşersiniz ve gücünüz, devletiniz elden gider. Sabırlı olun. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.

5-Savaş için en son teknolojiyi mutlaka elde edeceksiniz.

60. Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve savaş atları hazırlayın. Onlarla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve bunlardan başka sizin bilmediğiniz fakat Allah’ın bildiği diğer düşmanları korkutursunuz. Allah yolunda her ne harcarsanız karşılığı size tam olarak ödenir. Size zulmedilmez.

6-Düşman barış isterse savaşı bırak barışı al

61. Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş ve Allah’a tevekkül et. Çünkü o hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
65. Ey Peygamber! Müminleri savaşa teşvik et. Eğer içinizde sabırlı yirmi kişi bulunursa iki yüz kişiye galip gelirler. Eğer içinizde (sabırlı) yüz kişi bulunursa, inkar edenlerden bin kişiye galip gelirler. Çünkü onlar anlamayan bir kavimdir.
66. Şimdi ise Allah yükünüzü hafifletti ve sizde muhakkak bir zaaf olduğunu bildi. Eğer içinizde sabırlı yüz kişi olursa iki yüz kişiye galip gelirler. Eğer içinizde (sabırlı) bin kişi olursa, Allah’ın izniyle iki bin kişiye galip gelirler. Allah sabredenlerle beraberdir.

7-Allahın kelimesini yüceltme ve mazlumları koruma amacından sapma

67. Yeryüzünde düşmanı tamamıyla sindirip hakim duruma gelmedikçe hiçbir peygambere esir almak yakışmaz. Siz geçici dünya menfeatini istiyorsunuz, halbuki Allah ahireti (kazanmanızı) istiyor. Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

8-Anlaşmalara bağlı kalın ilk bozan siz olmayın

Enfal 56. Onlar, kendileriyle antlaşma yaptığın, sonra da her defasında antlaşmalarını hiç çekinmeden bozan kimselerdir.
57. Eğer onları savaşta yakalarsan, bunlar(a vereceğin ceza) ile arkalarındakileri de dağıt ki ibret alsınlar.
58. (Antlaşma yaptığın) bir kavmin hainlik etmesinden korkarsan, sen de antlaşmayı bozduğunu aynı şekilde onlara bildir. Çünkü Allah hainleri sevmez.

9-Askerliği yapamayacak olanları ayırın

Fetih 17. “Köre güçlük yoktur, topala güçlük yoktur, hastaya güçlük yoktur. (Bunlar savaşa katılmak zorunda değillerdir.) Kim Allah’a ve Peygamberine itaat ederse, Allah onu, içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyar. Kim de yüz çevirirse, onu elem dolu bir azaba uğratır.”

10-Hak dininize dil uzatanların ve Dininize hakaret edenlere arka çıkanların anlaşmalarını bozun

Tevbe 4. Ancak Allah’a ortak koşanlardan, kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz, sonra da antlaşmalarında size karşı hiçbir eksiklik yapmamış ve sizin aleyhinize hiç kimseye yardım etmemiş olanlar, bu hükmün dışındadır. Onların antlaşmalarını, süreleri bitinceye kadar tamamlayın. Şüphesiz Allah, kendine karşı gelmekten sakınanları sever.
7. Allah’a ortak koşanların Allah katında ve Resûlü yanında bir ahdi nasıl olabilir? Ancak Mescid-i Haram’ın yanında kendileriyle antlaşma yaptıklarınız başkadır. Bunlar size karşı dürüst davrandığı sürece, siz de onlara dürüst davranın. Çünkü Allah kendine karşı gelmekten sakınanları sever.

11-Mukaddesatınıza hakaret edenlerle savaşın

12. Eğer antlaşmalarından sonra yeminlerini bozup dininize dil uzatırlarsa, küfrün ele başlarıyla savaşın. Çünkü onlar yeminlerine riâyet etmeyen kimselerdir. Umulur ki, vazgeçerler.

12-Düşmanınızı hafife almayın Allaha güvenin

25. Andolsun, Allah birçok yerde ve Huneyn savaşı gününde size yardım etmiştir. Hani, çokluğunuz size kendinizi beğendirmiş, fakat (bu çokluk) size hiçbir yarar sağlamamış, yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti. Nihayet (bozularak) gerisin geriye dönüp kaçmıştınız.

13-Seferberlikte olsa bile anayurdunuzu kimsesiz koymayın.

122. (Ne var ki) mü’minlerin hepsi toptan seferber olacak değillerdir. Öyleyse onların her kesiminden bir grup da, din konusunda köklü ve derin bilgi sahibi olmak ve döndükleri zaman kavimlerini uyarmak için geri kalsa ya! Umulur ki sakınırlar.

14-Savaşta öldürülenlere Şehidlik kuralları uygulayın

Ravi : Muaz İbnu Cebel  Hadis : İçinden samimi şekilde Allah yolunda cihad yapmayı temenni eden bir kimse, bilahare ölse de, öldürülse de şehid sevabı kazanır. Kim de Allah yolunda yara alsa veya Allah yolunda -düşmanın sebep olmadığı- bir musibetle bile yaralansa bu yara, kıyamet günü, en büyük hali içinde rengi zaferin renginde, kokusu da misk kokusunda olarak gelir. Kimin vücudunda, Allah yolunda iken çıkan, iltihab gibi bir yara açılacak olsa bu da onun için şehidlik mührü olur. HadisNo : 991

Ravi : Enes Hadis : Huneyn gününde, Hevazin, Gatafan ve diğerleri çocukları ve develeriyle birlikte (savaş yerine) geldiler. O gün Resulullah (sav)`ın ordusunda da 10 bin kişi vardı. Mekkeli Tuleka`da Resulullah`ın safında idi. (savaş başlar başlamaz) hepsi geri kaçtı. Aleyhissalatu vesselam yalnız kaldı. O gün iki defa nida etti. İkisi arasına bir başka söz karıştırmadı. Şöyle ki: Sağ tarafına yönelip: "Ey Ensar cemaati!" diye bağırdı. O taraftakiler: "Buyurun ey Allah`ın Resulü! Biz seninle beraberiz! Müjde" dediler. Aleyhissalatu vesselam sonra da soluna döndü: "Ey Ensar cemaati!" diye bağırdı. O taraftakiler de: "Buyur ey Allah`ın Resulü! Müjde, biz seninleyiz!" dediler. Aleyhissalatu vesselam beyaz bir katırın üstünde idi. Katırdan indi ve: "Ben Allah`ın kulu ve elçisiyim!" dedi. (Müslümanlar toparlanıp mukabil hücuma geçince) müşrikler hezimete uğradı. Aleyhissalatu vesselam çok ganimet elde etti. Onu Muhacirler ve Tuleka arasında taksim etti. Ondan Ensar`a hiçbir şey vermedi. Bunun üzerine Ensariler (ra) (serzenişte bulunup): "Sıkıntı olunca biz çoğalıyoruz: Ama ganimeti bizden başkasına veriyor!" dediler. Bu sözleri Aleyhissalatu vesselamın kulağına ulaşmıştı, hemen Ensar`ı topladı. "Ey Ensar cemaati! Herkes dünyalıkla dönerken, siz Muhammed (sav)`la dönmekten, evinizde onunla beraber olmaktan razı ve memnun değil misiniz?" dedi. Ensar: "Elbette ey Allah`ın Resulü, razıyız, memnunuz!" dediler. Aleyhissalatu vesselam: "İnsanlar bir vadiye yürüseler, Ensar da bir geçide yürüse, ben Ensar`ın geçidinde giderim" buyurdular. HadisNo : 4290

15-Bayrak Sancak özel Üniforma techizat

Yüce peygamberimiz. s.a.v, ilk savaşlardan itibaren beyaz bayrak, siyah sancak taşıttırmaya başladı. Müslüman askerlerin düşmanla karıştırılmaması için orduyu çeşitli renk ve kıyafetlerle donatırdı. Ayrıca en önemli olarakta orduyu en son silah ve techizatla donatırlar ve başına bir komutan tayin ederlerdi.
Başlık: Ynt: Korktukları İslam Bu mu?
Gönderen: ggedavett - 20 Ocak 2011, 02:58:27
bin sultan paylaşımlar için teşekkürler...
Başlık: Ynt: Korktukları İslam Bu mu?
Gönderen: bin_sultan - 21 Ocak 2011, 01:00:14
                 BARIŞA TOPLUCA SARILIN”


Allah c, hikmetinden sorulmayan tek zatı ecelli aladır. “o yaptığından sorulmaz, insanoğlu ise sorulur” (Enbiya-23)ilahi kelamıyla bunu bize kendisi bildirmiştir.  İnsanların yaratıcısı onların Dünyaya geldikten sonra ne yapıp yapmayacaklarını elbette bilir. Onun Alim sıfatı vardır. O Âdemoğlunu kendisine kulluk etsin, tanısın diye yaratmıştır, yeryüzünde fesat çıkararak kan döksün diye değil.

Buna rağmen özgür bir iradeye de sahip olan insanoğlu bu iradesini olumsuzluklara da kullanmış ve yeryüzünde bozgun yapmıştır. Ama yaratıcısı ona mutlak barışın yolunu açarak kan dökülmesini kesinlikle yasaklamıştır. O zatı ecelli ala katında “bir suçsuz insanı öldürmek bütün insanlığı öldürmek gibidir.” (Maide-32)

Yeryüzünde barışı bombalayan ilk insanda son insanda Şeytanın izindedir;

Bakara 208. “Ey iman edenler! Hepiniz topluca barış ve güvenliğe (İslam’a) girin. Şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.”

İSLAM BARIŞI SAĞLAMAK İÇİN GELDİ

İslam dini Yeryüzünde barışı sağlamak için Allah  tarafından gönderilmiştir, zira Onu tebliğle görevli olan peygamberimize hitaben:
Enbiya:107. (Ey Muhammed!) Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.
şimdi düşünelim, Rahmetle savaş bağdaşır mı?

Arapça da Barış, Selam, silm ve selamet kelimeleriyle bir de Sulh kelimesiyle anlatılır, şimdi bu çerçeve de Kutsal kitabımızı bir dolaşalım;
Selam kelimesi ve türevleri kur'an da 133 yerde geçer. Bunlardan 42 tanesi Selam kelimesidir, bu da doğrudan barış ve esenlik demektir, ayrıca bilindiği gibi, selam tanıdığımız ve tanımadığımız herkese verilmesi gereken ve emredilen bir ibadettir.

Son yıllar da populer bir sanatçımızın şarkısının başında ve sonunda Arapça olarak okunan şu ayet mutlaka dikkatinizi çekmiştir:
Bakara:208. Ey iman edenler! Hepiniz topluca barış ve güvenliğe (İslam'a) girin. Şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır. 

oriji,nalini merak edenler için:
يَاأَيُّهَا الَّذِينَ ءَامَنُوا ادْخُلُوا فِي السِّلْمِ كَافَّةً وَلَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُبِينٌ

Bu konu da Rasülüllahın a.s. şu sözü hepsini tamamlayıcı ve açıklayıcıdır:

MÜSLÜMAN, İNSANLARIN ELİNDEN VE DİLİNDEN ZARAR GÖRMEDİĞİ KİŞİDİR.

Barış isteyene barışla karşılık vermemizi emreden ayet:

Enfal:61. Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş ve Allah'a tevekkül et. Çünkü o hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

İslam, barış halinde de savaş halinde de tanınan tanınmayan herkese selam vermeği yani “ben barıştan yanayım ya sen?” demek olan “selamün aleyküm” demeği emreder. (En’am-54)

Selam verenler hakkında ön yargıyla hareket ederek kötü düşünmek ve savaş sırsında bile olsa selam verene kötü davranmak evrenin yaratıcısı ve mükemmel bir düzenle sürdürücüsü  tarafından kelamı kadiminde şöyle yasaklanmıştır;

Nisa:94. Ey iman edenler! Allah yolunda sefere çıktığınız zaman, gerekli araştırmayı yapın. Size selâm veren kimseye, dünya hayatının geçici menfaatine (ganimete) göz dikerek, "Sen mü'min değilsin" demeyin.  Allah cc katında pek çok ganimetler vardır. Daha önce siz de öyle idiniz de  size lütufta bulundu (Müslüman oldunuz). Onun için iyice araştırın. Çünkü  Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır. 

İslami kaynakların hiçbirinde Savaşı başlatma emri yoktur, İslam Allahın hak dinine bir hakaret ya da bir zulüm olmadıkça devamlı, savunmayı emretmiştir.

İSLAM; AF VE HOŞGÖRÜYÜ ÖN PLAN DA TUTAR

Hep böyle deriz de bir türlü insanları yanlış saplantılarından alıkoyamıyoruz, İslam’ı, anlaşıldı ki tam anlayamıyor ve anlatamıyoruz. Şimdi af ve hoşgörü ile ilgili yüce kitabımızda kısa bir seyahate çıkalım;
Af=Bağışlama; kökenli kelime sayısı; 35
Safh=Hoşgörü; kökenli kelime sayısı, 8

Bu ayetlerden bazıları;

Bakara:109. Kitap ehlinden birçoğu, hak kendilerine belirdikten sonra dahi, içlerindeki kıskançlıktan ötürü sizi, imanınızdan sonra küfre döndürmek isterler. Siz şimdilik, onlar hakkındaki emrini getirinceye kadar affedin, hoşgörün. Şüphesiz, gücü her şeye hakkıyla yetendir. 

Teğabün:14. Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olabilecekler vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, hoş görüp vazgeçer ve bağışlarsanız şüphe yok ki  Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

Nur:22. İçinizden varlık ve servet sahibi kimseler yakınlarına, düşkünlere ve  yolunda hicret edenlere (kendi mallarından bir şey) vermeyeceklerine yemin etmesinler. Onlar affetsinler, vazgeçip iyi muamelede bulunsunlar. Allah'ın sizi bağışlamasını arzu etmez misiniz?  Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

Zuhruf:89. Şimdilik sen onları hoş gör ve "size selam olsun" de. Yakında bilecekler.

Maide:13. İşte, verdikleri sözlerini bozmaları sebebiyledir ki onları lanetledik, kalplerini de kaskatı kıldık. Kelimeleri yerlerinden kaydırarak (tahrif edip) değiştiriyorlar. Akıllarından çıkarmamaları istenen şeylerden önemli bir kısmını da unuttular. (Ey Muhammed!) İçlerinden pek azı hariç, onların daima bir hainliğini görüyorsun. Yine de sen onları affet ve aldırış etme. Çünkü Allah iyilik yapanları sever.

Ali ımran:9. Allah'ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık sen onları affet. Onlar için Allah'tan bağışlama dile. İş konusunda onlarla müşavere et. Bir kere de karar verip azmettin mi, artık Allah'a tevekkül et, (ona dayanıp güven). Şüphesiz Allah  tevekkül edenleri sever.

A'raf:199. “Sen af yolunu tut, iyiliği emret, cahillerden yüz çevir. “

Bu ayetlerden en İlginci de Bakara suresi 119 da geçen soru ki; “sana insanlara ne verelim diye sorarlar, de ki af verin”
Malın olmayabilir, varlıklı olmayabilirsin ama insanlara verecek bir şeyin mutlaka vardır; güler yüz, hoşgörü, görmezden geliverme, kusurları örtme ve bağışlama gibi.
Başlık: Ynt: Korktukları İslam Bu mu?
Gönderen: bin_sultan - 22 Ocak 2011, 00:17:24
Beş duyuyu İlme Kullanmak!


İnsanın İnsana yaraşır işler yapabilmesi için Allah’ımız gerekli donanımları en mükemmel biçimde ona yerleştirmiştir. Bu nedenledir ki “Biz İnsanı en güzel bir kıvamda yarattık” buyurmuştur. Bu donanımların Allahın istediği, onun yaratılış amacına aykırı olmayan yazılımlarla yönlendirmek İman eden her Müminin ilk vazifesidir.

Bu yazılıma İlim denir. İlim nedir? Sorusunun cevabını en kısa ve özet olarak yunus Emre merhum söyler;” ilim, ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir.” Hatta merhum devamında, kendini tanımayanın boşa okuduğunu ifade eder. İlim sınırsız bir okyanustur. Zira ilmin asıl sahibi Allah’tır ve o; sınır, zaman, mekân ve benzeri tüm noksanlık ifade eden özelliklerden uzaktır.

İlmin elde edilebilme sebepleri insanlar için üçtür.

1-SAĞLAM DUYU ORGANLARI
2-DOĞRU HABER
3-AKIL

Sağlam duyu araçları beştir.

1-DUYMAK 2-GÖRMEK 3-KOKLAMAK 4-TATMAK 5-DOKUNMAK

DOĞRU HABER İKİ ÇEŞİTTİR

1-MÜTEVATİR HABER;

Yalan da birleşmeleri mümkün olmayan kalabalık bir topluluğun dilinden bize ulaşan haberdir. Bu haber zaruri bir ilmi gerektirir; mesela, eski zamanlarda yaşamış krallar ve uzak ülkelerle ilgili ilim gibi...

2-MUCİZE İLE GÜÇLENDİRİLMİŞ PEYGAMBERLERİN HABERİ:

Bu da delile dayanan ilmi gerektirir. Mucize ile teyit edilen Peygamberin haberiyle sabit olan bu ilim, sabitlikte ve gerçeklikte yalan ihtimali olmayan topluluğun dilinden sabit olan zaruri ilme benzemektedir Akıldan açıkça sabit olan bir şey zaruri bir bilgidir; mesela; bir şeyin tamamının, bir kısmından büyük olduğunu bilmek gibi...

Bunlar arasında şüphesiz en önde gelen beş duyu organlarıdır. Onun için bu değerli aza ve donanımlarımızı kendimize, çevremize, dünyamıza ve ahretimize faydalı şeylere yormamız gerekmektedir. Allah c, İnsanları bu konuda son derece veciz kelamıyla şöyle uyarıyor;

İsra 36. “Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur.”

İlmin o kadar çok dalları budakları vardır ki onların tasnifi için bile yüzlerce eser yazılmıştır. İşte bu ilim dalları arsasından her insanın kendisine en uygun ve gerekli olanı seçerek değerli azalarımızı boşa harcamamalıyız. Bu en fazla bir meslek seçerken öngörülmeli, kişi yaptığı işi en iyi yapmak için o konuda tam bilgi sahibi olmalıdır. Derler ki; her şeyi bildiğini sanan hiçbir şey bilmez.

İnsana lazım olan en önemli bilgi ve ilim nedir? İlimler arasında müspet-menfi, negatif-pozitif, dini-ladini gibi tasnifler yanlış ve kasıtlı tasniflerdir. Bir Müslüman’ın tasnifi ancak önem sırasına göre olur. Bir Müslüman için en önemli bilgi İslam’ı Allahın istediği gibi yaşamasını sağlayacak İlmihal bilgileridir. Ondan sonra seçtiği meslekle ilgili ilim ve beceriler gelir; tıp, eczacılık, ziraat vb.
Dini ilimlerden ilmihal dışında kalan derin ilimler İslam âlimlerinin işidir. İslam âlimi olmak ise her Müslüman’ın görevidir ancak bu mümkün değildir. Müslümanların ne oranda derin bilgi sahibi olacağı şu ayeti kerimede çok mükemmelce açıklanıyor;

Tevbe 122. “Ne var ki) mü’minlerin hepsi toptan seferber olacak değillerdir. Öyleyse onların her kesiminden bir grup da, din konusunda köklü ve derin bilgi sahibi olmak ve döndükleri zaman kavimlerini uyarmak için geri kalsa ya! Umulur ki sakınırlar.”

Bir Müslüman için ilmin önemini şöyle özetleyebiliriz; Müslümanlar dünyada her ilim dalında en âlim kişileri yetiştirmek zorundadırlar, mesela, en ünlü doktorlar, astronomlar, edebiyatçılar, fizikçiler vb Müslümanlardan çıkmalıdır. Dünyanın en iyi okulları, üniversiteleri, laboratuarları,  İslam ülkelerinde olmalıdır. Daha iki yüz yıl öncesine kadar Müslümanlardan aşırdıkları tercüme eserlerle ilim yapan batılılar tarafından Müslümanlar ve Müslüman ülkeler neden geri? Gibi düşük sorularla muhatap olmaya kimsenin hakkı yoktur.

Kur’anı kerimde ilim kelimesi kökenleriyle 750 yerde telaffuz edilmektedir. Anlamak, araştırmak, düşünmek, akletmek ve benzeri ilim ifade eden kavramlar bunun dışındadır. Peygamberimiz a.s. ın “ilim Çin de bile olsa alınız” ve Yaratıcımızın “hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”(Zümer 9) sözleri her şeyi anlatmağa yeterlidir.

Allahın c, bir adı da “Alim” dir. Her şeyi kavrayan ve bilen anlamına gelir. İnsanların öğrenebildikleri onun müsaade ettiği kadardır. İlimde beşeriyet ne kadar ileriye giderse gitsin bu bildikleri bilmediklerinin yanında bir damla bile olamaz. Ayrıca insanların ilimde derinleşmesi onun alim olduğunu gösterir. Âlim kişiler ise Allah’ı en iyi tanıdığından dolayı ondan en çok çekinen kişilerdir. Bunu şu ayeti kerime mükemmelen izah ediyor;

Şimdi bilgi ile alakalı olarak en büyük olan Allah c dan bazı kısa emir ve tavsiyelere bakalım;

“AllahTAN EN ÇOK ÂLİMLER ÇEKİNİR”

Fatır 28. İnsanlardan, (yeryüzünde) hareket eden (diğer) canlılardan ve hayvanlardan yine böyle çeşitli renklerde olanlar vardır. Allah’a karşı ancak; kulları içinden âlim olanlar derin saygı duyarlar. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.

BİLGİYLE  AMEL

Bakara 145. Andolsun, sen kendilerine kitap verilenlere her türlü mucizeyi getirsen de, onlar yine senin kıblene uymazlar. Sen de onların kıblesine uyacak değilsin. Onlar birbirlerinin kıblesine de uymazlar. Andolsun, eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların arzu ve keyiflerine uyacak olursan, o takdirde sen de mutlaka zalimlerden olursun.

“BİLMEDİĞİN KONUDA TARTIŞMA”

Aliımran 66. İşte siz böyle kimselersiniz! Diyelim ki biraz bilginiz olan şey hakkında tartıştınız. Ya hiç bilginiz olmayan şey hakkında niçin tartışıyorsunuz? Allah bilir, siz bilmezsiniz.

“LÜZUMSUZ İLMİN PEŞİNE DÜŞME”

Hüd 46. Allah, “Ey Nûh! O asla senin âilenden değildir. Onun yaptığı, iyi olmayan bir iştir. O halde hakkında hiçbir bilgin olmayan şeyi benden isteme. Ben sana cahillerden olmamanı öğütlerim” dedi.

“SİZE VERİLEN İLİM ÇOK AZDIR”

İsra 85. Ve sana ruh hakkında soru soruyorlar. De ki: “Ruh, Rabbimin bileceği bir şeydir. Size pek az ilim verilmiştir.”

İLMİN SAPITTIKLARI

Casiye 23. Nefsinin arzusunu ilah edinen, Allah’ın; (halini) bildiği için saptırdığı ve kulağını ve kalbini mühürlediği, gözüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah’tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hâlâ düşünüp ibret almayacak mısınız?

TEORİ DEĞİL GERÇEK İLİM

Necm 28. Halbuki onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar sadece zanna uyuyorlar. Şüphesiz zan, hakikat namına hiçbir şey ifade etmez.

“RABBİM İLMİMİ ARTIR”

Taha 114. Gerçek hükümdar olan Allah yücedir. Sana vahyedilmesi tamamlanmadan önce Kur’an’ı okumakta acele etme. “Rabbim! İlmimi arttır” de.
Başlık: Ynt: Korktukları İslam Bu mu?
Gönderen: bin_sultan - 29 Ocak 2011, 01:21:17
               BİLENLERLE BİLMEYENLER BİR OLUR MU?


Bilenlerle bilmeyenlerin en büyük ortak yanı bilmediklerinin bildiklerine göre tahmin ve sayılarla belirtilemeyecek kadar çok olmasıdır. Peygamberimiz s.a.v. tarafından “ilmin kapısı” olarak övülen Hz Ali r.a. “bana bir harf öğretene 40 yıl hizmet ederim” buyurarak ilmin başkenti olan Hz Resulü kibriyaya olan aşkını ilan etmiştir.

Osmanlı ecdadımız devlet olarak yıkılmağa yöneldikten sonra okumuş takımı kendilerini münevver/aydın, özellikle okul yokluğundan ve imparatorluğa devamlı asker üretimiyle uğraşmaktan okuyamayan halka ise geri kafalı, örümcek kafalı, yobaz, mutaassıp gibi hakaret içeren adlar takıyorlardı.
Bu tip kendini beğenmiş, halka tepeden bakan bir tayfa başımızdan hiç eksik olmamıştır.

Bunlar iki guruba ayrılırlar; 1-Osmanlının son yüz yılında batı hayranlığı seline kapılarak kendisini orada bulan ve tüm kimliğini yitirerek anayurduna dönen ve çıktığı yeri beğenmeyen züppe ve karalama aydınlardır. 2- Yurt içinde kalıp buranın ekmeğini yemelerine rağmen anasını babasını bile beğenmeyen filmlere de konu olduğu gibi Anadolu insanı olmaktan utanarak ne olduğunu gizleyen yeni kent aristokratlarıdır.
 
Şu gerçek iyice sahiplenilmelidir ki münevver; nurlu, aydınlık, nurlanmış demektir. Bu özellikleri Allah Müslümanlara nasip etmiştir.

Nur 35.” Allah göklerin ve yerin nurudur. Onun nurunun temsili şudur: Duvarda bir hücre; içinde bir kandil, kandil de bir cam fânûs içinde. Fânûs sanki inci gibi parlayan bir yıldız. Mübarek bir ağaçtan, ne doğuya, ne de batıya ait olan zeytin ağacından tutuşturulur. Bu ağacın yağı, ateş dokunmasa bile, neredeyse aydınlatacak (kadar berrak) tır. Nur üstüne nur. Allah dilediği kimseyi nuruna iletir. Allah insanlar için misaller verir. Allah her şeyi hakkıyla bilendir”

Bu ayette görüldüğü gibi yeri ve göğü nurlandıran, aydınlatan Allah’tır.

Aynı kökten gelen nar ve nur kelimelerine bir baktığımızda kuranda ilginç rakamlarla karşılaşıyoruz; nar 145 yerde geçerken nur 45 defa anılmaktadır. Nar’ın aydınlatması biraz yakıcıdır ama tutuşan alevler de neticede etrafı aydınlatır. Nur ise ayette de izlendiği gibi yakmadan cisimlere nüfuz ederek onların aydınlanmasını sağlar. Bu nedenle kuranı kerimde güneşe ısıtan/lamba, aya da nur/aydınlatan denmiştir.(yunus 5)

Nisa 174." Ey insanlar! Size Rabbinizden kesin bir delil (Hz. Muhammed) geldi ve size apaçık bir nur (Kur’an) indirdik."

Bu ayette Allah c, kuranı kerimi nur/aydınlatan olarak anlatmakta çeşitli başka ayetlerinde de esas Tevrat ve İncil içinde aynı kelimeyi (nur) kullanmaktadır. O halde aydınlık, münevverlik ve karanlıklardan uzak olmak Allahın Müslümanlara verdiği bir nimettir. Bu nimetlerden uzak duranların bu kelimeleri şahıslarına asla kullanma hakları yoktur.

Yeryüzünde aydınlık adına zerreden kürreye ne varsa Allahın nurunun bir yansımasıdır. O zatı ecelli ala İslamiyeti de bir nur olarak anlatmakta onun üflemekle sönmeyeceğini edebi bir tarzla beyan etmektedir.

Bu konuda  (saff  de Allahımız buyurmaktadır ki; “ Onlar ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Hâlbuki kâfirler istemeseler de Allah nurunu tamamlayacaktır.”

Bir tarafta Allah’ı, peygamberlerini, kitaplarını, meleklerini, emir ve yasaklarını tanıyan öbür tarafta da tanımayan iki insan gurubu vardır. Birinci gurup, her şeyin bir hesabı olduğunu, büyük bir mahkemede bunun verileceğini bilir, kimsenin hakkını yemez ve kimseye zulmetmez. Bunlar Allah’ı tanıdıkları için evrenin ve içindekilerin yaratılış amacını bilirler ve ona göre hareket ederler. Allah’ı tanımayan kendisini de, kimseyi de tanımaz o, Dünyanın bir daha gelinmeyecek, tekrarı olmayan bir yaşama yeri ve hayvani bir yarış mahalli olduğunu sanarak ömrünü tüketir. İşte bu iki sınıfın yani bilenlerle bilmeyenlerin bir olamayacağı bildiriliyor ve soruyor Rabbimiz?

Zümer 9. "(Böyle bir kimse mi Allah katında makbuldür,) yoksa gece vakitlerinde, secde halinde ve ayakta, ahiretten korkarak ve Rabbinin rahmetini umarak itaat ve kulluk eden mi? De ki: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” Ancak akıl sahipleri öğüt alırlar."

Şimdi de bazı hadisi şeriflerle bilenlerle bilmeyenlerin eşit olamayacağını görelim;

    "Allah'ın benimle gönderdiği ilim ve hidayetin misali, bir araziye düşen yağmur gibidir. (Bilindiği üzere), bazı araziler var, tabiatı güzeldir, suyu kabul eder, bol bitki ve ot yetiştirir. Bir kısım arazi var, mümbit değildir, ot bitirmez, ama suyu tutar. Onun tuttuğu su ile Cenabı-ı Hakk insanları yararlandırır: Bu sudan kendileri içerler, hayvanlarını sularlar ve ziraat yaparlar. Diğer bir araziye daha isabet eder ki, bu ne su tutar ne ot bitirir. Bu temsilin biri Allah'ın dininde ilim sahibi kılınana delalet eder, böylesini Allah benimle göndermiş olduğu hidayetten yararlandırır; yani hem öğrenir, hem öğretir. Temsilden biri de, buna iltifat etmeyen Allah'ın benimle gönderdiği hidayeti hiç kabul etmeyen kimseye delalet eder." (kütübü sitte)

Allah c, İlmin çekirdeklerini yer yüzüne atmıştır, eşyanın adlarını Adem atamıza öğretmiştir. Bu çekirdekler mutlaka bitmektedir ve bitecektir. Ama görev evrenin tek akıllı yaratığı olan insana düşmektedir. Kuranı kerimin yüzlerce ayetinde insana aklını işletmesi emrediliyor ve bu günkü tüm bilimsel gelişmelerin ipuçları yani çekirdekleri veriliyor. Sadece bu günkü ilim ve teknik değil tüm gelmişlerin ve geleceklerin çekirdeği ve ipucu kutsal kitabımızda vardır. Bu konuda ayrı bir çalışmamız devam etmektedir ve sizlerle paylaşılacaktır.

Peygamberimiz ve evrene rahmet olarak gönderilen Allahın elçisinin buyurduğu gibi yeryüzüne bir rahmet yağmıştır ama onun yağdığı toprağı işleyenlerin bilinç ve gayretlerine göre mahsul alınabilmektedir. Müslümanlar bu rahmetten en iyi sonucu ve bereketi almak zorundadırlar.
Başlık: Ynt: Korktukları İslam Bu mu?
Gönderen: bin_sultan - 29 Ocak 2011, 22:04:14
            İNSAN HAKLARI İSLAMLA YERİNİ BULDU!


İnsan hakları hakkında ki çalışmalar Avrupa ve ABD de henüz 20. y.y. da başladı. Zira bu iki kıtada kölelik ancak 1885 te kaldırılabilmişti. 1948 de ise BM tarafından içinde hiçbir Müslüman temsilcinin olmadığı bir komite kurularak İnsan hakları evrensel beyannamesi hazırlandı. İslam blokunu tamsilen bulunan Hıristiyan üye Charles Malikin hiçbir önerisi de kale alınmadı. Bu açıkça İnsan haklarında bile veto yetkili ülkelerin haklarının azami derecede dikkate alındığını gösteriyor.

Bu durum çoğu İslam ülkesi tarafından protesto edilmiş ve Dünya İslam Konseyi kurularak 1981 de İslam insan hakları evrensel beyannamesi 23 maddelik bir bildiri halinde UNESCO nezdinde ilan edilmiştir. Bu beyannamenin maddelerini ayrı bir başlık altında bulacaksınız.

Elbette ki yarattığı kullarının neye, nerede ve nasıl ihtiyaç duyduklarını en iyi bilen Allah c, onların haklarını da kusursuz bir şekilde bildirmiştir. Kuranı kerimin parça parça ve 23 yılda inmesi bu konuda bizlere her şeyi anlatıyor. Ayetler ihtiyaç ve sorunlara göre inmiş ve beşeri ve uhrevi tüm sorunları çözerek bu 23 sene tamamlanmıştır. Putperestlikten Hanifliğe kadar her türlü inanç akımının bulunduğu o günkü Mekke ve Medine de Ehli kitap denen Yahudi ve Hıristiyanlarda aktif haldeydiler. Bütün bu sosyal ve dinsel gurupların meseleleri sorular ve sorunlara göre en mükemmel bir şekilde, bu günkü çağdaş dünyanın bile akıl erdiremediği bir mükemmellikte çözülüyordu.

Medine’ye hicret ettikten sonra birçok unsurun bulunduğu ilk Medine site devleti kurulunca, “Medine Sözleşmesi” olarak ilk Anayasa oluşturuluyor ve bizzat son peygamber Hz Muhammed Mustafa s.a.v. in imza koyduğu bu sözleşme çevredeki her din ve sosyal gurubu bağlayıcı olarak içine alıyordu. Bu metinde ve yasada 47 madde vardır. İnşAllah onu da ayrı bir başlık altında yayınımıza alıyoruz.

İslam tebligatının son sözlerinin söylendiği “Veda Hutbesi” ile ki bu edebi ve ebedi hutbede gerçek özgürlükler yerini almış, İnsan, adam yerine konmuş, kadınlar en saygın yerine oturtulmuştur. Hakiki din ve vicdan özgürlüğü teminat altına alınmış bu özgürlüğün önündeki tüm engeller kaldırılmıştır. Tüm Dünyaya duyurulması şartıyla 125 000 sahabeye irad edilen bu nebevi hutbe dost düşman herkesi hayrete düşürten bir belagat, fesahat ve muhteva içindedir. İslam’ın bu zamanda ki ilan edilen evrensel insan hakları beyannamesinin de bir özetidir. İnşAllah bunu da kendi başlığıyla okuyacağız.

Bu iki Hukuki Beyannamede de aşağıdaki altı esas yer almış ve evrensel tüm hak ve özgürlükler garanti altına alınmıştır. Can, Akıl, Şeref, Namus, Din ve Mal.

İslamiyet’in Allahın kelimesi olan Kur’anın mesajını tüm İnsanlığa duyurmak için gerekli gördüğü savaşın adı Allah Yolunda Cihattır. Birde vatan savunması için Cihat vardır ki İslamiyet gerektiğinde bunu da farz kılmış ve devamlı en yeni teknolojiyle bu iki mücadeleye hazır olunmasını emretmişlerdir. Vatan savunması için olan topyekûn mücadeleyi herkes kolayca anlıyor da Allah yolunda İslamiyet’i duyurmak için olan savaşı anlamak istemiyor çoğu insanlar; işte bu da Din ve Vicdan Özgürlüğü için verilen savaş ve mücadelenin adıdır. Allah taala Hz, “dinde zorlama yoktur” (bakara 256) ayetiyle Müslümanlığı kabul etmek istemeyenlerle savaşı yasaklarken, “dininize saldıranlarla savaşın” (tevbe 12) fermanıyla da Din ve Vicdan Özgürlüğünün önündeki engelleri kaldırmamızı emretmektedir.

İnsan hakkı deyince, tüm dünyanın bir araya gelerek 1948 de yayınladığı “insan hakları evrensel beyannamesi” nin tamamı bile aşağıdaki ayetin verdiği mesaja ve insanlık onurunu kurtaran, ayağa kaldıran hükmüne yetişmekte binlerce yıl geride kalmıştır.

Hucurat 13.”Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır.”

Düşünün bir kere; bir toplum ki her evde birkaç köle vardır, bir Devlet ve medeniyet ki tüm işlerini kölelere yaptırıyor, bir cemiyet ki siyahları insan saymıyor işte bu ortamda babasını doğmadan anasını altı yaşındayken velilerini de sekiz yaşında kaybeden, okuma yazması olmayan tek sosyal kusuru(!) put hanelerden uzak kalmak olan ve herkesi hayran bırakacak kadar doğruluk ve güvenilirlik üzere bulunan bir insan peygamber olarak seçiliyor ve Allahtan aldığı yukarıda ki ayeti okuyor.

1430 yıl önce Hz Muhammed s.a.v. e karşı duranların, davetini reddedenlerin en büyük korkusu işte bu ayetle siyahlarında onun tarafından İnsan ilan edilmesidir.

İnsanca yaşamanın önüne çıkacak her engeli İslamiyet reddetmiştir. Bu günkü çağdaş medeniyetin aradığı her şey İslamiyet’le 1430 yıl önce gelmiştir. Eğer tenezzül edip roman okudukları kadar birazda İslamiyet’i okusalar bunu derhal anlayacaklardır.
Başlık: Ynt: Korktukları İslam Bu mu?
Gönderen: bin_sultan - 01 Şubat 2011, 06:32:33
                    İNSAN HAKLARI İSLAMLA YERİNİ BULDU


            1-MEDİNE SİTE DEVLETİ ANAYASASI

İslam’ın İlk Anayasası olarak değerlendirilen bu vesika Medine’deki Müslümanlarla diğer gayr-i Müslim cemaatlerin münasebetlerini, temel hak ve vazifelerini tespit etmektedir. Resulullah s.a.v, Medine’ye hicret eder etmez Medine’de mevcut, muhtelif dinî ve siyasî grupların temsilcilerini toplayarak bu metni hazırlamış, hepsinin Müslümanlarla ve kendi aralarında cereyan edecek münasebetlerini tanzim etmiştir. Hicretin siyasî ehemmiyetinin en bariz delillerinden biri olan bu vesikanın, Hicret Bölümü’nün giriş kısmında neşrini uygun buluyoruz.(c.16 s.193-197)

Rahman ve Rahim olan Allah’ın Adıyla

Madde 1-Bu kitap (yazı), Peygamber Muhammed tarafından Kureyşli ve Yesribli mü’minler ve Müslümanlar ve bunlara tabi olanlara sonradan iltihak etmiş olanlar ve onlarla beraber cihad edenler için (olmak üzere tanzim edilmiştir).

Madde 2- İşte bunlar, diğer insanlardan ayrı bir ümmet (camia) teşkil ederler.

Madde 3- Kureyş’ten olan muhacirler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, kan diyetlerini ödemeye iştirak ederler ve onlar harp esirlerinin kurtulma fidyesini müminler arasındaki iyi ve makul bilinen esaslara ve adalet umdelerine göre ödemeye iştirak edeceklerdir.

Madde 4- Benû Avf’lar, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye iştirak edeceklerdir ve (Müslümanların teşkil ettiği) her zümre harp esirlerinin kurtulma fidyesini müminler arasındaki iyi ve makul bilinen esaslara ve adalet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.

Madde 5- Benû Haris’ler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her bir zümre harp esirlerinin kurtulma fidyesini müminler arasındaki iyi ve makul bilinen esaslara ve adalet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.

Madde 6- Benû Sâide’ler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her bir zümre harp esirlerinin fidye-i necatını mü’miler arasındaki iyi ve makul bilinen esaslara ve adalet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.

Madde 7- Benû Cuşem’ler kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her zümre harp esirlerinin fidye-i necatını mü’minler arasındaki iyi ve makul bilinen esaslara ve adalet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.

Madde 8- Benu’n-Neccar’lar, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her bir zümre harp esirlerinin fidye-i necatını mü’minler arasındaki iyi ve makul bilinen esaslara ve adalet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.

Madde 9- Benû Amr İbn Avf’lar, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her bir zümre harp esirlerinin fidye-i necatını mü’minler arasındaki iyi ve makul bilinen esaslara ve adalet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.

Madde 10- Benu’n-Nebit’ler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her bir zümre harp esirlerinin fidye-i necatını mü’minler arasındaki iyi ve makul bilinen esaslara ve adalet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.

Madde 11- Benû’l-Evs’ler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her bir zümre harp esirlerinin fidye-i necatını mü’minler arasındaki iyi ve makul bilinen esaslara ve adalet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.

Madde 12-a) Müminler, aralarında ağır malî mesuliyetler altında bulunan hiç kimseyi (bu halde) bırakmayacaklar, fidye-i necat veya kan diyeti gibi borçlarını iyi ve makul bilinen esaslara göre vereceklerdir.
Madde 12-b) Hiçbir mümin, diğer bir müminin Mevla(kendisi ile akdî kardeşlik rabıtası kurulmuş kimse)sına müracaat edemez. (Diğer okunuşa göre): Hiçbir mümin diğer bir müminin mevlası ile onun aleyhinde olmak üzere bir anlaşma yapmayacaktır.

Madde 13-Takva sahibi müminler, kendi aralarında mütecavize veya haksız bir  şey yapmayı  tasarlayan, yahut bir cürüm yahut bir hakka tecavüz veyahut da müminler arasında bir karışıklık çıkarma kastını taşıyan kimseye karşı olacaklar ve bu kimse onlardan birinin evladı bile olsa, hepsinin elleri onun aleyhine kalkacaktır.

Madde 14- Hiçbir mümin bir kâfir için, bir mümini öldüremez ve mümin aleyhine hiçbir kâfire yardım edemez.

adde 15- Allah’ın zimmeti (himaye ve teminatı) bir tektir: (Müminlerin) en ehemmiyetsizlerinden birinin (himayesi) onların hepsi için hüküm ifade eder. Zira müminler diğer insanlardan ayrı olarak birbirlerininkardeşi durumundadırlar.

Madde 16-Yahudilerden bize tabi olanlar, zulme uğramaksızın ve onlara düşman olanlarla yardımlaşılmaksızın, yardım ve  arka çıkmamıza hak kazanacaklardır.

Madde 17-Sulh, müminler arasında bir ve tektir. Hiçbir mümin Allah yolunda girişilen bir harpte, diğer müminleri hariç tutarak, bir sulh anlaşması akdedemez; bu sulh ancak onlar (mü’minler) arasında umumiyet ve adalet esasları üzere yapılacaktır.

Madde 18- Bizimle beraber harbe iştirak eden bütün (askerî) birlikler, birbirleriyle işlerini koordine/ eşgüdüm edeceklerdir.

Madde 19- Müminler birbirlerinin Allah yolunda (uğrunda) akan kanlarının intikamını alacaklardır.

Madde 20-a) Takva sahibi müminler en iyi ve en doğru yol üzerinde bulunurlar.
Madde 20-b) Hiç bir müşrik, bir Kureyşlinin malını ve canını himayesi altına alamaz ve hiçbir mümine bu hususta engel olamaz. (Yani, Kureyşlilere tecavüz etmesine mani olamaz.)

Madde 21- Herhangi bir kimsenin bir müminin ölümüne sebep olduğu kat’î delillerle sabit olur da, maktulün vesilesi (yani hakkını müdafaa eden) rıza göstermezse, kısas hükümlerine tabi olur; bu halde, bütün müminler ona karşı olurlar. Ancak bunlara sadece (bu kaidenin) tatbiki için hareket etmek helal (doğru) olur.

Madde 22- Bu sahife(yazı)nın muhteviyatını kabul eden, Allah’a ve ahiret gününe inanan bir mü’minin bir katile yardım etmesi ve ona sığınacak bir yer temin etmesi helal (doğru) değildir; ona yardım eden veya sığınacak bir yer gösterene kıyamet günü, Allah’ın lanet ve gadabı nasib olacaktır ki, o zaman artık kendisinden ne bir para tediyesi ne de bir taviz bedeli alınacaktır.

Madde 23- Üzerinde ihtilafa düştüğünüz herhangi bir şey, Allah’a ve Muhammed’e götürülecektir, selam O’na olsun.

Madde 24- Yahudiler, müminler gibi muharebeye devam ettiği müddetçe (kendi harp) masraflarını karşılamak mecburiyetindedirler.

Madde 25-a) Benû Avf Yahudleri müminlerle birlikte bir ümmet (camia) teşkil ederler. Yahudilerin dinleri kendilerine, müminlerin dinleri kendilerinedir. Buna, gerek mevlaları ve gerekse bizzat kendileri dâhildirler.
Madde 25-b) Yalnız kim ki haksız bir fiil irtikâp eder veya bir cürüm ika eder, o sadece kendine ve aile efradına zarar vermiş olacaktır.

Madde 26- Benû’n-Neccar Yahudileri de Benû Avf Yahudileri gibi aynı (haklara) sahip olacaklardır.

Madde 27- Benû’l-Haris yahudileri de Benû Avf yahudileri gibi aynı (haklara) sahip olacaklardır.

Madde 28- Benû Saide Yahudileri de Benû Avf Yahudileri gibi aynı (haklara) sahip olacaklardır.

Madde 29- Benû Cuşem Yahudileri de Benu Avf Yahudileri gibi aynı (haklara) sahip olacaklardır.

Madde 30- Benû’l-Evs Yahudileri de Benû Avf Yahudileri gibi aynı (haklara) sahip olacaklardır.

Madde 31- Benû Sa’lebe Yahudileri de Benû Avf Yahudileri gibi aynı (haklara) sahip olacaklardır. Yalnız, kim ki haksız bir fiil irtikap eder veya bir cürüm ika eder, o sadece kendini ve aile efradını  zarara uğratmış  olacaktır.

Madde 32- Cefne (ailesi) Sa’lebe’nin bir koludur; bu bakımdan Sa’lebeler gibi mülahaza olunacaklardır.

Madde 33- Benu’ş-Şuteybe de Benû Avf Yahudileri gibi aynı (haklara) sahip olacaklardır. (Kaidelere) muhakkak riayet edilecek, bunlara aykırı hareket olmayacaktır.

Madde 34- Sa’lebenin mevlaları, bizzat Sa’lebeler gibi mülahaza olunacaklardır.

Madde 35- Yahudilere sığınmış olan kimseler (Bitane), bizzat Yahudiler gibi mülahaza olunacaklardır.

Madde 36-a) Bunlardan (Yahudilerden) hiçbir kimse (Müslümanlarla birlikte bir askerî sefere), Muhammed (s.a.v.)’in müsaadesi olmadan çıkmayacaktır.
Madde 36-b) Bir yaralamanın intikamını almak yasak edilmeyecektir. Muhakkak ki bir kimse bir adam öldürecek olursa, neticede kendini ve aile efradını mes’uliyet altına sokar; aksi halde haksızlık olacaktır. “Yani bu kaideye riayet etmeyen bir kimse haksız vaziyette olacaktır.” Allah bu yazıya en iyi riayet edenlerle beraberdir.

Madde 37-a) (Bir harp vukuunda) Yahudilerin masrafları kendi üzerine ve Müslümanların masrafları kendi üzerinedir. Muhakkak ki, bu sahifede (yazıda) gösterilen kimselere harp açanlara karşı, onlar kendi aralarında yardımlaşacaklardır. Onlar arasında hayırhahlık ve iyi davranış bulunacaktır. (Kaidelere) muhakkak riayet edilecek, bunlara aykırı hareketler olmayacaktır.
Madde 37-b) Hiç kimse müttefikine karşı bir cürüm ika edemez. Muhakkak ki zulmedilene yardım edilecektir.

Madde 38- Yahudiler Müslümanlarla birlikte, beraberce harp ettikleri müddetçe masrafta bulunacaklardır.

Madde 39- Bu sahifenin (yazının) gösterdiği kimseler için  Medine ve civarı, mukaddes bir yerdir.

Madde 40- Himaye altındaki kimse (car), bizzat himaye eden kimse gibidir; ne zulmedilir ve ne de (kendisi)  zulmedecektir.

Madde 41- Himaye verme hakkına sahip kimselerin izni müstesna, bir himaye hakkı verilemez.

Madde 42- Bu sahifede (yazıda) gösterilen kimseler, arasında zuhurundan korkulan bütün öldürme yahut münazaa vakalarını Allah’a ve Rasulullah Muhammed (s.a.v.)’e götürmeleri gerekir. Allah, sahifeye (yazıya) en kuvvetli ve en iyi riayet edenlerle beraberdir.

Madde 43- Ne Kureyşliler ve ne de onlara yardım edecek olanlar, himaye altına alınmayacaklardır.

Madde 44- Onlar (yani Müslümanlar ve Yahudiler) arasında,  Medineye hücum edecek kimselere karşı yardımlaşma yapılacaktır.

Madde 45-a) Şayet onlar (Yahudiler), (Müslümanlar tarafından) bir sulh akdetmeye veya bir sulh akdine iştirake davet olunurlarsa, bunu doğrudan doğruya akdedecekler veya ona iştirak edeceklerdir. Şayet onlar (Yahudiler), (Müslümanlara) aynı şeyleri teklif edecek olurlarsa, müminlere karşı aynı haklara sahip olacaklardır; din mevzuunda girişilen harp vakaları  müstesnadır.
Madde 45-b) Her bir zümre (gerek müdafaa ve gerekse sair ihtiyaçlar hususunda) kendilerine ait mıntıkadan sorumludurlar.

Madde 46- Bu sahifede (yazıda) gösterilen kimseler için ihdas edilen şartlar, aynı şekilde Evs Yahudilerine, yani onların mevlalarına ve bizzat kendi şahıslarına, bu sahifede (yazıda) gösterilen kimseler tarafından sıkı ve tam bir muhafazakârlık ile tatbik olunur. (Kaidelere) muhakkak riayet edilecek, bunlara aykırı hareket olmayacaktır. Ve haksız şekilde kazanç temin edenler, sadece kendi nefsine zarar vermiş olurlar. Allah bu sahifede (yazıda) gösterilen maddelere en doğru ve en mükemmel riayet edenlerle beraberdir.

Madde 47- Bu kitap (yazı), bir haksız fiil  oluşturan veya cürüm işleyen (ile ceza) arasına engel olarak giremez. Kim ki, bir harbe çıkar, emniyette olur veya kim ki, Medine’de kalırsa yine emniyet içindedir; haksız bir fiil ve cürüm  oluşturma halleri müstesnadır. Allah ve Resulullah Muhammed (s.a.v.) himayelerini, (bu sahifeyi) tam bir sadakat ve dikkat içinde muhafaza eden kimseler üzerinde tutacaklardır.

(Prof. İbrahim Canan, Kütübü Sitte, Akçağ)
Başlık: Ynt: Korktukları İslam Bu mu?
Gönderen: bin_sultan - 01 Şubat 2011, 22:02:09
                                İNSAN HAKLARI İSLAMLA YERİNİ BULDU


                            2-VEDA HUTBESİ


(9 Zilhicce l0 H./8 Mart 632 M. Cuma)
Peygamberimiz Hz. Muhammet (s.a.s.) Vedâ haccında, 9 Zilhicce Cuma günü öğleden sonra Kasvâ adlı devesi üzerinde, Arafat Vadisi’nin ortasında 124 bin Müslüman’ın şahsında bütün insanlığa şöyle hitabetti.

Bismillahirrahmanirrahim

"Hamd Allah'a mahsustur. O'na hamdeder, O'ndan yardım isteriz. Allah kime hidayet ederse, artık onu kimse saptıramaz. Sapıklığa düşürdüğünü de kimse hidayete erdiremez. Şehâdet ederim ki; Allah'dan başka ilâh yoktur. Tektir, eşi, ortağı, dengi ve benzeri yoktur. Yine Şehâdet ederim ki, Muhammed O'nun kulu ve Rasûlüdür. "

Ey Nâs!

Sözümü iyi dinleyiniz. Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada ebedî olarak bir daha beraber olamayacağım.

İnsanlar!

Bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay, bu şehriniz Mekke nasıl kutsal bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, nâmus ve şerefiniz de öylece mukaddestir; her türlü tecavüzden masundur.

Ashabım!

Yarın rabbinize kavuşacaksınız. Bugünkü her hâl ve hareketinizden muhakkak sorulacaksınız. Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönüp de birbirinizin boynunu vurmayınız. Bu vasiyetimi burada bulunanlar, bulunmayanlara bildirsinler. Olabilir ki, bildirilen kimse, burada bulunup da işitenden daha iyi anlayarak hıfzetmiş olur.

Ashabım!

Kimin yanında bir emânet varsa, onu sahibine versin. Fâizin her çeşidi kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Fakat aldığınız borcun aslını ödemek gerekir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız. Allah'ın emriyle bundan böyle fâizcilik yasaktır. Cahiliyetten kalma bu çirkin âdetin her türlüsü ayağımın altındadır. İlk kaldırdığım fâiz de Abdülmuttalib'in oğlu amcam Abbas'ın faiz alacağıdır.

Ashabım!

Cahiliyet devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası, Abdülmüttalib'in torunu (amcalarımdan Hâris'in oğlu) Rabîanın kan davasıdır.

Ey Nâs!

Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu konuda Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları Allah'ın emâneti olarak aldınız. Onların namus ve ismetlerini Allah adına söz vererek helâl edindiniz. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Sizin kadınlar üzerindeki haklarınız, âile nâmusu ve şerefinizi kimseye çiğnetmemeleridir. Eğer onlar sizden izinsiz râzı olmadığınız kimseleri âile yuvanıza alırlarsa, onları hafifçe dövüp korkutabilirsiniz. Kadınların sizin üzerinizdeki hakları ise, örfe göre her türlü (meşru ihtiyaçlarını), yiyecek ve giyeceklerini temin etmenizdir.

Mü'minler!

Size iki emanet bırakıyorum. Onlara sımsıkı sarıldıkça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. Bu emânetler, Allah'ın kitabı Kur'ân ve O'nun Peygamberinin sünnetidir.

Ey Nâs!

Devamlı dönmekte olan zaman, Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı günkü duruma dönmüştür. Bir yıl, l2 aydır. Bunlardan 4'ü Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep hürmetli aylardır.

Ashabım!

Bugün şeytan sizin şu topraklarınızda yeniden nüfûz ve saltanatını kurma gücünü ebedî olarak kaybetmiştir. Fakat size yasakladığım bu şeyler dışında, küçük gördüğünüz şeylerde ona uyarsanız, bu da onu sevindirir. ona cesâret verir. Dininizi korumak için bunlardan da uzak kalınız.

Mü'minler!

Sözümü iyi dinleyin, iyi belleyin. Rabbiniz birdir, babanız birdir. Hepiniz Âdem'densiniz, Âdem de topraktan yaratılmıştır. Hiç kimsenin başkaları üzerinde soy sop üstünlüğü yoktur. Allah katında üstünlük, ancak takvâ iledir. Müslüman Müslüman’ın kardeşidir. Böylece bütün Müslümanlar kardeştir. Gönül hoşluğu ile kendisi vermedikçe, başkasının hakkına el uzatmak helâl değildir. Ashabım! Nefsinize de zulmetmeyin. Nefsinizin de üzerinizde hakkı vardır. Bu nasihatlerimi burada bulunanlar, bulunmayanlara tebliğ etsinler.

Ey Nâs!

Cenâb-ı Hak Kur'an da her hak sahibine hakkını vermiştir. Mirasçı için ayrıca vasiyyet etmeye gerek yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa, ona âittir. Zina eden için ise mahrûmiyet vardır. Babasından başkasına soy (neseb) iddiâsına kalkışan soysuz, yahut efendisinden başkasına intisâba yeltenen nankör, Allah'ın gazabına, meleklerin lânetine ve bütün Müslümanların ilencine uğrasın. Cenâb-ı Hak böylesi insanların ne tevbelerini ne de adâlet ve şahitliklerini kabul eder.

Ashabım!

Allah'tan korkun, beş vakit namazınızı kılın, Ramazan orucunuzu tutun, malınızın zekâtını verin, âmirlerinize itaat edin. Böylece Rabbinizin Cennetine girersiniz.

Ey Nâs!

Yarın beni sizden soracaklar, ne dersiniz? Ashabı kiram:
Allah'ın dinini tebliğ ettin, vazifeni hakkıyla yaptın, bize nasihat ve vasiyette bulundun, diye şehadet ederiz, dediler.
Rasûlüllah (s.a.s.) mübarek şehâdet parmağını göğe doğru kaldırdı, cemâat üzerine çevirip indirdikten sonra üç defa:

Şâhid ol Yâ Rab! Şâhid ol Yâ Rab! Şâhid ol Yâ Rab! Buyurdu.
Başlık: Ynt: Korktukları İslam Bu mu?
Gönderen: bin_sultan - 04 Şubat 2011, 01:01:16
                    İNSAN HAKLARI İSLAMLA YERİNİ BULDU

   

                        3-İSLÂM’DA İNSAN HAK VE HÜRRİYETLERİ BEYANNÂMESİ


İslâm Konferansı Teşkilatı Genel Sekreterliği’nde Dünya İslâm Konseyi, İslâm’da İnsan Hakları Beyânnâmesi hazırlıklarına 1979 yılında başlamış, Muâsır İslâm Hukukçuları, Dünya İslâm Hukuku’nun temel kaynaklarına dayanarak konuyu bütün ayrıntıları ile incelemiş ve 19 Eylül 1981’de “Meşru’-i Vesika-i Hukuk ve Vâcibât’il İhsâniye Fi’l-İslâm” adıyla Arapça, Fransızca ve İngilizce olarak bu beyânnâmeyi yayınlamıştır. Beyânnâme Birleşmiş Milletlerce de kabul edilmiştir. Türkçeye Prof Dr Ahmet Akgündüz kazandırmıştır.


Bismillâhirrahmânirrahîm

Madde 1: HAYAT HAKKI

A-   İnsan hayatı mukaddes ve dokunulmazdır. Hiç kimsenin insan hayatına tecavüzde bulunması caiz değildir. Bu dokunulmazlık ve kutsiyet, ancak şer’i hükümler çerçevesinde ve onların kabul edeceği yollarla kaldırılabilir.
B-   İnsanın maddi ve manevi varlığı, korunmuştur; İslâm Hukuku, hayatında ve ölümünden sonra insanın varlığını korur. İnsan cesedine saygı ve rıfk ile muamele etmek, müminin vazifesidir. İnsanın ayıplarını ve örtülmesi gereken uzuvlarını örtmek bir vecibedir.

Madde 2: HÜRRİYET HAKKI

A-   Hürriyet hakkı, tıpkı insan hayatı gibi dokunulmazdır. İnsanın doğuşu ile birlikte var olan tabii ve ilk hakkıdır. İnsanla beraber kalır ve hayat devam ettikçe devam eder. Kimse hürriyet hakkına tecavüz edemez. Fertlerin hürriyetlerini korumak için yeterli kanuni tedbirlerin alınması icap eder. Şer’i hükümler çerçevesinde ve hukukun kabul ettiği yollar dışında, hürriyetlerin kayıtlanması ve sınırlandırılması caiz değildir.
B-   Hiçbir milletin bir diğer milletin hürriyetine tecavüz etmesi caiz olamaz. Tecavüz eden milletin, bu tecavüzünden hemen vazgeçmesi ve ihlal ettiği hürriyeti mümkün olan bütün yollarla derhal iade etmesi gerekir. Milletlerarası kuruluşlarında, hürriyet için mücadele eden milletlere yardımcı olmaları icap eder. Müslümanların ise, bu vecibeyi yüklenerek bu hususta ihmal göstermemeleri dini bir vazifedir.

Madde 3: EŞİTLİK HAKKI

A-   Bütün insanlar, kanun (şerîat) önünde eşittirler. Hukuk’un fertlere uygulanması açısından aralarında herhangi bir kimsenin imtiyaz hakkı mevcut değildir. Aynı şekilde hukukun fertleri koruması hususunda da herhangi bir imtiyaz mevzu bahis olamaz.
B-   Bütün insanlar insan olmaları itibari ile eşittirler. Aralarındaki üstünlük ancak amellerine göre olabilir. Herhangi bir şahsın bir diğerinin maruz bırakılamayacağı zarar veya tehlike ile karşı karşıya bırakılması asla caiz değildir. Fertler arasında, cinsiyet, ırk renk, dil  yâhut din esasına göre ayırım yapan her fikir nizam ve yasama faaliyeti, İslâm’ın bu zikredilen umumi esası ile tezat teşkil eder.
C-   Her fert fırsat eşitliği çerçevesinde ve diğer fertlere tanınan fırsatlar ve imkânlar dairesinde, kamuya ait maddi kaynaklardan yararlanma hakkına sahiptir. Gösterilen gayret ve emek aynı olduğu ve ücrete hak kazandıran iş kemiyet ve keyfiyet itibari ile farklılık arz etmediği sürece fertler arasında ücret ve emeğin karşılığı açısından ayırım yapılması caz değildir.

Madde 4: ADALETE BAŞBURMA HAKKI

A-   Her fert, şeriat önünde hak arama hürriyetine sahiptir ve sadece İslâm Hukuku hükümlerine göre yargılanmayı talep etme hakkına haizdir.
B-   Her fert, maruz kalacağı zulme karşı kendini müdafaa etme hakkına sahiptir. İmkânları ölçüsünde, başkasının maruz kaldığı zulmü defetmek, her ferdin vecibesidir.

Fertler, haklarını koruyup adaletle muamele edecek ve maruz kalacakları zarar ve zulmü defedecek bir yüksek otoriteye (idare, yasama ve yargı gibi) müracaat etme hakkına da sahiptir. Müslüman devlet reisinin, böyle bir yüksek otoriteyi tesis etmesi ve bu organın bağımsızlığını ve tarafsızlığını temin edecek bütün tedbirleri alması en önemli vazifesidir.

C-   Her ferdin, sırf Allah rızası için ve talebe ihtiyaç duymadan (hisbetenlillah), diğer fertlerin ve cemaatin yani kamunun haklarını müdafaa etmesi, hem hakkı ve hem de görevidir.
D-   Hiçbir gerekçe ile bir ferdin nefsini müdafaa etmesine yani savunma hakkına karşı çıkılamaz ve engellenemez.
E-   Hiç kimse, İslâm Hukuku’na aykırı bir emre itaat etmesi için bir Müslüman’ı zorlayamaz. Böyle bir emir karşısında ve mâsiyetle emredildiği taktirde, emreden makam kim olursa olsun, Müslüman ferdin de “Hayır” demek vazifesidir. Müslüman toplumun ise, ferdin bu reddini ve hatta desteklemesini ve onu korumasını beklemek, Müslüman derdin tabii hakkıdır.

Madde 5: ADİL YARGILANMAYI TALEP ETME HAKKI (Kanuni Yargı Yolu)

A-   İslâm’da asıl olan, ferdin suçsuzluğudur (Beratı zimmet asıldır). Bu hal,  kişinin herhangi bir suçtan dolayı sanık durumuna düştüğünde de devam eder ve sanık adil bir mahkeme önünde yargılanıp suçu sabit görülünceye kadar sürer.
B-   Seri bir nass yani bir kanun metni bulunmadan kimse suçlanamaz. (Zira suçta ve cezada kanunilik esastır). Dinin zaruriyet denilen hükümlerini bilmemek, Müslüman için mazeret teşkil edemez. Ancak bilmemezlik hali sabit görüldüğünde, kanunu bilmemek, sadece had cezalarını düşüren bir şüphe olarak kabul edilir.
C-   Tam kazâ yetkisine sahip bir mahkeme önünde, reddedilemez delillerle suçu işlediği sabit olmadıkça, hiç kimsenin suçlu olduğuna hükmedilemez ve herhangi bir cürümden dolayı cezalandırılamaz.
D-   Hiçbir halde, cezanın, İslâm Hukuku’nun suç için çizdiği sınırı tecavüz etmesi caiz değildir. Had cezalarını bertaraf etmek için, suçun işlendiği şart ve halleri göz önünde bulundurmak, İslâm Hukuku’nun temel esaslarındandır.
E-   İnsan, başkasının suçundan dolayı yargılanamaz. Her insan, kendi fiilinden müstakil olarak sorumludur; yani cezai sorumluluk şahsidir. Hiçbir halde, bir şahsa ait sorumluluğun, onun aile ve yakınlarına yahut çevresi ve arkadaşlarına yüklemesi caiz olamaz.

Madde 6: YÜKSEK OTORİTENİN ZULMÜNDEN KORUNMA HAKKI

Her fert, yürütme, yasama ve yargı gibi yüksek otoritenin tecavüzlerinden korunma hakkına sahiptir. Bu sebeple kendisine isnat edilen kanuna aykırı fiili işlediğine delalet eden kuvvetli karineler bulunmadıkça, kimse yaptığı iler ve içinde bulunduğu hallerin gerekçesini açıklamak mecburiyetinde bulunamaz ve herhangi bir itham da yapılamaz.

Madde 7: İŞKENCEDEN KORUNMA HAKKI

A-   Sanıktan da öte, suçluya dahi işkence yapmak caiz değildir. Nasıl ki, bir şahsı işlemediği suçu itiraf etmeye zorlamak caiz görülmemiştir ve ikrah ve icbar yoluyla elde edilen beyan ve ikrarlar, geçersiz batıldır.
B-   Ferdin işlediği suç ne olursa olsun ve İslâm Hukuku’nun o suça taktir ettiği ceza nasıl olursa olsun, ferdin insaniyeti ve insan olması hasebiyle sahip olduğu şeref ve asaleti, mahfuz kalır.

Madde 8: IRZ VE NAMUSUNU KORUMA HAKKI

Ferdin ırz ve namusu muhteremdir, dokunulmazdır; bunların hurmeti asla çiğnenemez. Kişinin özel hayatının tecessüsü, gizli ve ayıp hallerinin araştırılması, onun şahsiyetine ve özel hayatına izni olmadan müdahale edilmesi haramdır; yani şiddetle yasaklanmıştır.

Madde 9: SIĞINMA HAKKI

A-   İşkenceye ve zulme maruz her Müslüman, Dâr’ül İslâm sınırları içerisinde, emin olabileceği bir yere sığınma hakkına sahiptir. İslâmiyet bu hakkı, cinsiyeti, inancı veya rengi ne olursa olsun, her eziyete maruz şahsa tanır ve Müslümanlara da kendilerine sığınacak kimselere emniyet ve güven içinde yaşama hakkını vermeleri görevini yükler.
B-   Mekke-i Mükerreme’de ki, Beytullah’il Haram, (Kâbe’nin bulunduğu mescid), bütün insanlar için emniyet ve emân yeridir; hiçbir Müslüman buradan engellenemez. 

Madde 10: AZINLIK HAKLARI

A-   Azınlıkların dini meselelerinde, Kur’an-ı Kerim’in “dince icbar ve ikrah yoktur” şeklinde özetlenebilecek olan genel prensibi hâkimdir.
B-   Azınlıkların medeni ve şahsi hallerinde ise, eğer Müslüman’ların hukukunun uygulanmasını isterlerse İslâm Hukuku hakim olur. Eğer Müslüman’ların hukukunu hakem kabul etmezlerse, ilahi bir kaynağa dayanmak şartı ile kendi dini hukuklarına göre muamele görürler.

Madde 11: KAMU HİZMETLERİNE KATILMA HAKKI

A-   İslâm Ümmeti’nin her ferdi, amme maslahatı bulunan kamuya ait işlerden haberdar olma ve hayatında cereyan eden bu tür şeyleri bilme hakkına sahiptir. Ayrıca İslâm Hukuku’ndaki şura prensibi gereği, sahip olduğu kabiliyetler ve gücü nispetinde kamu işleri ve hizmetlerine katkıda bulunması da bir vazifesidir. İslâm Ümmeti’nin her ferdi, şer’i şartları bulunması halinde, kamu hizmet ve makamlarına ehil kabul edilir. BU ehliyet vasfı herhangi bir bölge yahut ırka mensup olma gibi sebeplerle sakıt olmaz (düşmez) ve eksilmez.
B-   Şura prensibi, idareci sınıf ile İslâm Ümmeti arasındaki münasebetlerin esasını teşkil eder. Bu esası uygulayarak, hür iradesiyle kendi idarecilerini seçmek İslâm Ümmeti’nin tabii hakkıdır. Ayrıca İslâm Hukuku’na aykırı hareket ettiklerinde, idarecilerini muhasebeye çekip kontrol etmek ve icap ederse azletmek, İslâm Ümmeti’nin meşru hakkıdır.

Madde 12: FİKİR, İNANÇ VE FİKİR AÇIKLAMA HÜRRİYETİ VE HAKKI

A-   Her şahıs İslâm hukukunun kabul ettiği umumi sınırlar çerçevesinde kaldığı sürece, kimsenin müdahale ve engellemesi olmaksızın, fikir, itikat ve bu fikir ve itikadını ifade etme hürriyeti mevcuttur. Ancak batılın tasviri ve neşri caiz olmadığı gibi, İslâm Ümmeti’nin küçük düşürülmesine yahut fuhşiyyata teşvik manasını taşıyan şeylerin neşri de caiz değildir.
B-   Hür düşünce, sadece bir hak değil, aynı zamanda bir görevidir.
C-   Her ferdin, despot bir otorite, zalim bir idareci yahut İslâm’a muhalif bir nizamdan korkmadan, zulmü reddettiğini ve çirkin karşılandığını ilan etmesi ve imkân nispetinde karşı koyması, hem hakkı ve hem de ödevidir. Bu, cihadın en faziletlisidir.
D-   Neşrinde devletin ve toplumun emniyetine zarar verecek unsurlar ihtiva etmediği sürece, doğru hakikat ve bilgilerin neşrinde herhangi bir mahsur yoktur.
E-   Gayr-i Müslim’lerin dini şe’ârine (dinen hürmet edip önem verdikleri şeylere) hürmet etmek, Müslüman’ın ahlakındadır. Bu sebeple başkasının inançlarıyla alay etmek ve toplumu başka dinlerden olanlara karlı tahrik etmek, hiçbir fert için caiz olamaz.

Madde 13: DİN HÜRRİYETİ

Her şahıs, inanç hürriyetine ve itikadına uygun olarak da ibadet hürriyetine sahiptir.

Madde 14: FİKİR AÇIKLAMA HÜRRİYETİ (DAVET VE TEBLİĞ HAKKI)

A-   Her fert, münferiden veya müştereken, dini ictimai, kültürel, siyasi ve benzeri yönlerinde sosyal hayata iştirak etmek hakkına sahiptir; bu hakkını kullanabilmek için zaruri olan esasları inşa etmek ve gerekli vesilelere başvurma hakkı da, söz konusu hakkın tabii bir sonucudur.
B-    Her ferdin, ma’ruf ile emr edip münkerden nehy etmesi, iyilik ve takva üzerine yardımlaşmayı temin gayesiyle, fertlere bu sorumluluğun altından kalkacak fırsatları doğuran müesseseleri tesis etmelerini toplumdan istemesi, hem hakkı ve hem de görevidir.
Madde 15 – İKTİSADİ HAKLAR

A - Tabiat, gerçek anlamda, bütün servetleriyle Allah’ın mülküdür. Tabii servetler, Allah’ın insana atâ ve ihsânıdırlar. Onlardan yararlanmak üzere, insanlara lütfetmiş; bu tabii servetleri yok etmeyi ve ifsâd etmeyi haram kılmıştır. Hiç kimse, kâinattaki rızık kaynaklarından başkasını mahrûm edemez ve başkasının bunlardan intifâ’ına engel olamaz.

B - Her insan, rızık elde etmek üzere, meşru’ yollardan çalışıp helal kazanç elde edebilir.

C - Özel mülkiyet meşru’dur; münferit ve müşterek mülkiyet şeklinde olabilir. Her insan çalışması ve gayretiyle kazandığını iktisâp eder.Kamu mülkiyeti de meşru’dur ve bütün milletin maslahatı için kullanılır.

D - Fakirlerin, zenginlerin mallarında mukarrer bir hakkı mevcuttur ve bunu zekât tanzim etmiştir. Bu öyle bir hakdır ki, idareciler tarafından iptali, engellenmesi ve müsamaha gösterilmesi câiz değildir; hakkın zekât vermeyenlerle savaş etme sonucuna götürse bile, bu hakkı engelliyenler karşı müsâmaha gösterilmeyecektir.

E - Tabiî servet kaynaklarını ve üretim yollarını, İslam ümmetinin maslahatı için yönlendirmek ve tanzim etmek, devletin vazifesidir (vâcibdir-; bunların ihmâl edilmesi yahut tamamen kendi haline bırakılarak bir nevi iptal edilmesi aslâ caiz değildir.
Aynı şekilde,tabiî kaynakların İslam hukukunun haram kıldığı yahut toplumun maslahatına zara veren işlerde kullanmak da caiz değildir.

F - İktisâdî gelişmeyi rayına oturtmak ve muhtemel tehlikeleri bertaraf etmek için İslâmiyet;
1- Bütün şekilleriyle aldatmayı haram kılmıştır
2- Sonu belli olmayan ve aldanma ihtimali bulunan muâmelelerle unsurlarından biri meçhul olan muâmeleleri kısaca garer’i, cehâlet’i ve ilerde çekişmelere anlaşmazlığa yol açacak her şeyi haram kılmıştır.
3- Ölçü ve tartı muâmelelerinde yapılacak hilelerle kâr sağlamayı ve  karşı tarafı aldatmayı da harâm kılmıştır.
4- İhtikâr’ı (kara borsacılığı- ve serbest rekâbet mümkün olmayan ve haksız rekâbete sebep olacak olan her şeyi haram kılmıştır.
5- Ribâ yani faizi ve insanların dara düştükleri halleri istismar eden her çeşit muameleyi şiddetle yasaklamıştır.
6- Yalan ve aldatıcı olan her türlü beyân, iddia ve reklamları da yasaklamıştır.

G - Âmme maslahatını gözetme ve genel İslamî değerlere ehemmiyet vermek gerekir. Bu ikisi, Müslüman toplumlarda, iktisadi gelişmenin temel şartıdır.

Madde 16 – MÜLKİYET HAKKI VE KORUNMASI

Âmme maslahatı bulunmadıkça mülk konusu malın kıymetine denk bir bedel mâlike ödenmedikçe, helal kazanç neticesi el edilen mülkiyet hakkı, kimsenin elinden alınamaz.
Kamu mülkiyetinin dokunulmazlığı daha önemlidir ve kamu mülkiyetine tecâvüzün cezası daha şiddetlidir. Zira kamu mülkiyetine tecâvüz, bütün toplumun hakkına tecâvüzdür ve İslam ümmetinin tamamına hiyânettir.

Madde 17 – İŞÇİNİN HAKKI VE ÖDEVİ

Çalışma, İslâmın Toplum içinde yüce kabul ettiği ve yücelttiği bir semboldür. Çalışmanın vasfı(hakkı-, işi sağlam ve eksiksiz yapmak olunca, işçinin hakkı da şunlar olacaktır.

1-   Eksiksiz ve geciktirmesiz olarak gayret ve emeğine denk bir ücret alacaktır.
2-   İşçiye sarfettiği gayret ve emeğine uygun şerefli bir hayat temin edilmelidir.
3-   Toplumun bütün fertlerinin işçiye layık olduğu değeri vermesi icabeder.
4-   İhmal ve kusuru olmayan hallerde işçinin korunması ve zararlarının tanzim edilmesi gerekir.

Madde 18 – HAYATİ OLAN İHTİYAÇLARI ELDE ETME HAKKI

Her fert, hayatının devamı olan yeme, içme, giyme, mesken ve bedeninin sıhati için gerekli olan şeylerle ruhunun ve aklının sıhhati için lazım olan ilim, ma’rifeti ve kültür gibi şeyleri, İslam milletinin imkanlarının ve kaynaklarının el verdiği ölçüde, elde etme hakkına sahiptir. Bu konuda, ferde yardımcı olmak üzere, İslam ümmeti de sorumludur ve mükellefiyet altındadır.

Madde 19 – AİLE KURMA HAKKI

A - İslami çerçevede evlenme, her insanın hakkıdır. Evlenme, aile yuvasını kurmanın, çocuk elde etmenin ve nefsi iffet içinde muhafaza eylemenin tek meşru’ yoludur.

Karı–kocanın bir biri üzerinde İslam hukukunun tesbit  ve tayin ettiği karşılıklı hak ve ödevleri bulunmaktadır. Baba, çocuklarını, bedeni, ahlaki ve dini açıdan, inancına ve dinine uygun olarak terbiye etmek hakkına sahiptir. Ancak çocukların terbiyesinden ve onların yönlendirilmesinden de kendisi sorumludur.

B - Karı-kocadan her biri, karşılıklı muhabbet ve şefkat havası içinde, karşı tarafın kendisine saygı göstermesini, duygularını ve hayat şartlarını anlayışla karşılamasını beklemek hakkına sahiptir.

C - Koca, karısının ve çocuklarının nafakasını, cimriliğe kaçmadan temin etmekle mükelleftir.

D - Her çocuk ana-babası üzerinde terbiyesini, eğitimini ve te’dibini en güzel şekilde yapılması hakkına sahiptir. Çocukların küçük yaşlarda çalıştırılması, onlara kendilerini sıkıntıya sokacak, yahut gelişmelerini engelliyecek veyahut da çocukların oyun ve öğrenme haklarından alıkoyacak işler yüklemek caiz değildir.

E - Çocuğun ana-babası çocuk üzerindeki sorumluluklarını yerine getirmede aciz duruma düşerlerse, bu sorumluluk topluma intikal eder ve çocuğun nafaka masrafları beytümal yani devlet hazinesi tarafından karşılanır.

F - Ailedeki her ferdin, çocukluğunda, ihtiyarladığında ve acizlik döneminde, ihtiyaç duyduğu maddi yardım, karoma, ilgi ve şefkati bulabilmesi, İslam i ailenin esasını teşkil eder.
Ana-babanın maddi ihtiyaçlarını, bedeni ve ruhi bakımlarını,çocukları üstlenmekle mükellefdirler.

G - Ailede anneliğin özel bir yeri ve hakkı vardır.

H - Aile mes’üliyeti, aile fertleri arasında, herkesin gücüne ve tabiatına göre müşterektir. Aile mes’üliyeti, babalar ve anneler dairesini aşıp bütün yakın hısımları ve zevil-erhamı da kapsayacak şekilde geniş bir muhtevaya sahiptir.

1 - Genç erkek yahut kız, istemediği şahısla evlenmeye zorlanamaz.

Madde 20 – KARININ KOCA ÜZERİNDE SAHİP OLDUĞU HAKLAR

A - Karı, kocasının yaşadığı yerde kocasıyla birlikte yaşayacaktır.

B - Kocası, evlilikleri süresince ve boşama halinde iddet müddeti içinde, karısının nafakasını, ma’rüf ölçüler dairesinde temin edecektir.

C - Karı, bu nafakaya mali durumu ve özel serveti ne olursa olsun her hal ü karda hak kazanır.

D - Karı, kocasından, hul’ yoluyla (boşanması karşılığında iddet nafakası ve mehr-i müecceleinden vazgeçmek gibi belli bir bedel karşılığında- evlilik akdini karşılıklı rıza ile sona erdirilmesini isteyebilir. Aynı şekilde karı, İslam hukukunun hükümleri çerçevesinde, kaza-i boşanma talebinde de bulunabilir.

E - Kar, ana babası, çocukları ve diğer yakın hısımlarına mirasçı olduğu gibi, kocasına da mirasçı olma hakkına sahiptir.

F - Karı kocanın her ikisi de, hayat arkadaşının gıyabında ona ait değerleri korumak, gizli sırlarını ifşa etmemek ve ahlaken yahut hilkaten var olması muhtemel olan gizli ayıplarını ortaya atmamakla mükelleftirler. Bu hak, boşanma sırasında ve sonrasında devam eder ve önem kazanır.

Madde 21 – TERBİYE HAKKI

A - İyilik ve güzel muamelede, babaların çocukların üzerinde bir hakkı olduğu gibi, güzel ve iyi bir terbiye de, çocukların babaları üzerinde sahip oldukları bir haktır.

B - Eğitim, toplumun bütün fertlerinin hakkıdır. İlim taleb etmek ise kadın ve erkek olarak herkese vaciptir (dini bir vecibedir-

C - Toplumun, her ferde, eğitim görüp aydınlanması için eşit ve denk bir fırsat vermesi icap eder. Her fert, kendi kabiliyet ve meyline uygun olan eğitimi seçmekte serbesttir.

Madde 22 – FERDİN GİZLİ SIRLARINI KORUMA HAKKI

İnsanın gizli sırları, sadece onu yaratan Halıkı ile paylaşılır. Bu sebeple, insanın gizli sırları ve hususi hayatı, korunmuştur; bunları araştırmak ve öğrenmeye çalışmak helal değildir.

Madde 23– SEYAHAT VE İKAMET HÜRRİYETİ VE HAKKI

A - Her fert, hiçbir engel ve sıkıntı olmaksızın, bulunduğu yerden dilediği yere seyahat etme, dilediği yerde ikamet etme ve yine dilediği yere göç edip tekrar eski yerine dönme hürriyetine ve hakkına sahiptir.

B - Hiç bir şahıs, vatanını terk etmeye zorlanamaz, şer’i bir sebep olmadan zorla vatanından ihraç olunamaz.

C - Dar’ül-İslam (İslam Ülkesi- tekdir.İslam ülkesi, her Müslüman ın vatanıdır. Müslüman ın İslam ülkesindeki hareketlerini, coğrafi engeller ve siyasi sınırlarla kayıtlamak ve engellemek caiz değildir. Her Müslüman belde, oraya hicret eden ve giriş yapan Müslümanları, kardeşin kardeşini karşıladığı gibi karşılaması gerekir.

Son du’amız Hamd  alemlerin Rabbi olan Allah’a olsun şeklindedir.



Kaynak: Prof Dr Ahmet Akgündüz, İslâm’da İnsan Hakları Beyânnâmesi, Sayfa 88-125 


Başlık: Ynt: Korktukları İslam Bu mu?
Gönderen: bin_sultan - 12 Şubat 2011, 23:46:37
                      İŞTE İSLAMIN ÖZETİ; HUTBE AYETİ


            İslam Dünyasında yüzyıllardır hutbelerde her Cuma günü hatip tarafından okunan bir ayet vardır. Son yıllarda D.İ.B. tarafından alınan yerinde bir kararla Türkçesi de verilen bu ayet Nahl suresi 90. ayettir. Bu ayet aynı zamanda Kur’anı kerimin esas geliş sebebini de açıkça ortaya koymaktadır. Bu sebep; İnsanlığı iki cihanda huzura kavuşturacak tek reçetedir.

         Bu gün ve her zaman dünyanın ve evrenin tek akıllı yaratığı olan İnsanoğlunun ve onun oluşturduğu toplulukların istedikleri her şey bu ayette bir araya gelmiştir. Bu ayette sözü edilen ve ele alınan maddelere ayrıca Kuranı kerimin pek çok yerinde de genişçe yer verilmiştir.

Nahl 90 “Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.”

Bu ayette emredilen üç şey vardır;

1-Adalet

Adalet uygulayıcı bakımından iki kaynağa sahiptir;

A-Devlet, devleti oluşturan tüm bireyler arasında hiçbir ayırım yapmadan insanca dağıtımı sağlamak bu uygulayıcının görevidir. Sebebi ne olursa olsun yapılacak aykırı bir uygulama zulüm adını alır ve tüm temellerin sarsılmasına yol açar.
Bu türlü adalet için “mülkün temeli” denmesinin devletin ve ülkenin yıkılmaması için ern asgari şart olduğu anlamındadır. Konuyu şu ayet fevkalade izah etmiştir;

Maide 8." Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz sizi adaletsizliğe itmesin. Adil olun. Bu, Allah’a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır."

Evet, adaletin devlet Bazında tecellisi için  “düşmanınız bile olsa kimseye haksızlık adaletsizlik etmeyin” buyrulmasından daha fazla ne aranabilir?

B-Fertler, özel kişilikler himayelerinde ve vesayetleri altında bulunan eş, çocuk ve yetimler arasında istenen eşitliği ve hakkaniyeti kurmak zorundadırlar. Eğer bunu yapmazlar ya da yapamazlarsa devletin müdahale hakkı doğar. Aile içinde sağlanacak adalet için de şu ayeti kerime büyük dersler çıkarılacak manalar taşımaktadır;

129. “Ne kadar uğraşırsanız uğraşın, kadınlar arasında adaleti yerine getiremezsiniz. Öyle ise (birine) büsbütün gönül verip ötekini (kocası hem var, hem yok) askıda kalmış kadın gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız, şüphesiz Allah çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir.”

Bu ayette aile başkanı olarak görülen erkeğe aile içinde adaleti yürütme vazifesi verilirken birden fazla evlenmekteki sakıncalara çok mükemmel olarak işaret edilmiş ve buna teşebbüs edenler ilahi bir ikaza maruz kalmışlardır.

2-İyilik yapmak

İhsan kelimesiyle ifade edilen iyilik yapmak, ne ve kime soruları bakımından 2 türlü yanı vardır;
a-Kimlere iyilik yapılmalı
Bu sorunun cevabını veren birçok ayet nazil olmuştur. Bu ayetlerde ölçü genelde yakından uzağa doğru ve zayıftan kuvvetliye doğru bir gösterge arz etmektedir. Bu ayetlerden en genişi aşağıdakidir;

Nisa 36. Allah’a ibadet edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, elinizin altındakilere iyilik edin. Şüphesiz, Allah kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez.

b-İyilik neleri kapsamaktadır?
Tarih boyunca , insanlık var edileli beri peygamberlerin a.s., ve bilge kişilerin özellikle üzerinde durdukları esasların başında iyilik yapmak ve kötülük yapmamak gelir. Aslında iyilik yapmanın altında kötülük yapmamakta dâhildir. Bu bakımdan iyilik kendimiz başta olmak üzere kimseye kötülük yapmamaktır.  İyiliğin en ucuzu güler yüzlü olmak en zoru ise mallarımızın belli ölçülerde tayin edilen zekâtlarını vermektir.

3-Yakınlara yardım etmek
Yardıma muhtaç olanlara yardıma gücü yetenlerin yardım etmesi İslam’ın en büyük emirlerinden birisidir. Burada şu maddelerde kısaca bilgi sahibi olmamız gerekmektedir;
a-Yakınlık nedir ve nasıl sıralanmalıdır?
Yakınlık akrabalıktan başlamakta ve ana babadan dışarı doğru genişleyerek sürmektedir. Birde komşu yakınlığı vardır ki buda ev yakınlığına göre bir kıymet ifade eder.
b-Yardım nedir ve bunu yapmak seçmeli midir?  Zorunlu mudur?
Yardımı İyilikle eşdeğerde de farz edebiliriz, ancak bu sosyal yardımlaşma anlayışımızda en büyük yeri alan zekât kurumu ihmali asla affedilmeyen bir zorunluluktur.

Yasaklananda üç şey vardır;
1-Hayâsızlık
Utanma duyusunun yitmesi anlamındaki bu kelime en basitinden argo konuşmaları, en ağırından ise namus ve ar duygularını zedeleyen davranışları kapsar.

2-Fenalık
Fenalık, iyiliğin tam karşında duran bir kelimedir. Bu yüzden kutsal kitabımızda Müminlerin ahlakı ve özellikleri anlatılırken bu iki kelime “Maruf- Münker” şeklinde sekiz yerde tekrarlanarak emredilmektedir. Bu ayetlerden birisi şöyledir;

Aliımran  104. Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.
 
3-Azgınlık
Azgınlık kelimesi için ayette geçen bağy kelimesinin Türkçedeki en uyumlu karşılığı diyebiliriz. Bu artık kötülüğün zulme dönüşen karşılığıdır. Bundan sonrası da Allaha, Rasülüllaha ve Emirlere toplu isyan ve savaş açma hallerini kapsar.
Azgınlığın bu derecesi için Allah c, en şiddetli cezayı şu ayetiyle emretmiştir;

Hucurat 9. “Eğer inananlardan iki grup birbirleriyle savaşırlarsa aralarını düzeltin. Eğer biri ötekine karşı haddi aşarsa, Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar haddi aşan tarafa karşı savaşın. Eğer (Allah’ın emrine) dönerse, artık aralarını adaletle düzeltin ve (onlara) adaletli davranın. Çünkü Allah, adaletli davrananları sever.”
Başlık: Ynt: Korktukları İslam Bu mu?
Gönderen: bin_sultan - 16 Şubat 2011, 18:33:32
                 Temiz giy Temiz ye Temiz İç


            İnsanlığa medeniyetin en son noktasını 1430 yıl önce, Allahın insanlara iki cihan mutluluğunu gösteren son mesajı Kur’anı kerim böyle bildiriyor; “Temiz giy Temiz ye Temiz İç”  ama asla gereksiz harcama yapma. Araf suresinde geçen ayette Allah’ımız, “Mabetlere giderken en yeni ve en temiz elbiselerle gidin” buyururken cami ve mescitlerin cemaatine çok önemli mesajlar vererek uyarmaktadır;

Araf(31) Ey Âdemoğulları! Her mescitte ziynetinizi takının (güzel ve temiz giyinin). Yiyin için fakat israf etmeyin. Çünkü o, israf edenleri sevmez.

           Yüce yaratıcımız cami cemaatinin insanlara her yönden örnek olmasını isteyerek bir bakıma halleriyle İslam’ı tebliğ etmelerini işaret ve emir buyurmaktadırlar. Hiçbir Müminin ve Müslüman’ın yanlışlar yaparak şahsında taşıdığı İslamiyet imajını zedelemeye hakkı olamaz.  Bu bakımdan her Müslüman cami yolunda ve her zaman en yeniyi, en temizi giymekle yükümlüdür. Eski ve yırtık elbiselerle, kirli ve rengi atmış çoraplarla, ağzında ve üstünde kötü kokularla toplum içine girmemelidir. Sokaklarda sağa sola tüküren, burnunu sümküren, elindeki çöpü ortalık yere atan, eliyle ve diliyle insanları taciz eden bir Müslüman Allaha bunun hesabını verecektir.

              Lüzumsuz harcamaya dinimizde israf dendiğini biliyoruz, ayrı bir konudur ama aynı ayette yer alınca çok önemli bir gerçeği arz edelim; bildiğiniz gibi, denizde, ırmakta bile olsa abdest alırken su israfı söz konusudur. Asrımızda bu konuya değerli İslam âlimleri şu görüşü de ekleyerek israfın ne demek olduğunu daha iyi anlamamıza yardımcı olmaktadırlar; diyorlar ki; “Nur üstüne nur” olması dileğiyle abdest üstüne abdest almaktaki sevap, su israfına neden olan bu ikinci abdestin bu israf nedeniyle getirdiği günahın bedelini asla ödeyemez.

             Furkan suresinde “Rahmanın Kullarının Huyları”nı anlatan ayetlerden birisi şöyledir;

             Furkan(67) "Onlar, harcadıklarında ne israf ne de cimrilik edenlerdir. Onların harcamaları, bu ikisi arası dengeli bir harcamadır."

            Bu ve buna benzer birçok ayette Allah taala c, kullarına her konuda dengeyi ve orta yolu tutmalarını aşırılıklardan kaçmalarını ve lüzumsuz harcamalardan uzaklaşmalarının tavsiye etmektedir.
           Ne yazıktır ki hicretin 1400’lü yıllarında da Müslümanlar bu konularda da gerçek anlamda tebliğci bir numune olmaktan uzaktadırlar. Şurası ayniyle vaki bir hakikattir ki, elinde büyük serveti dolanlarımız bu serveti lüks ve şaşaa dolu bir hayatla harcamayı tercih ederek İslam’a en büyük kötülüğü yapmaktadırlar. Araçlarını her yıl en son modele terfi ettirenler, zekâtlarını yarım yamalak vermekle kendilerini bahtiyar hissedenler, evlerinde daima en son dekorasyonları bulundurmak için her yıl büyük meblağlar harcayanlar, sırtlarına moda ve marka giysiler alacağız diye lüzumsuz paralar sarf edenler bunların hesabını Allaha vermeğe hazır olun.
Yakınlarında bulunan komşu ve akrabalarından yetimlerin ve yoksulların sende alacakları var. Dünyanın dört bir yanında açlıktan kıvranan, üzerlerine sineklerin üşüştüğü bir deri bir kemik çocukların sende alacakları var. Koltuğuna yaslanarak izlediğin felaket ve afetzedelerin sende alacakları var. Belki başında sana Allahın emirlerini illa tutturacak birisi olmadığından rahatsındır ama unutma bunun hesabını vereceksin.

              “ Hesap görücü olarak Allah yeter.”

Nisa(6)” Yetimleri deneyin. Evlenme çağına erdiklerinde, eğer Reşit olduklarını görürseniz, mallarını kendilerine verin. Büyüyecekler (ve mallarını geri alacaklar) diye israf ederek ve aceleye getirerek mallarını yemeyin. (Velilerden) kim zengin ise (yetim malından yemeğe) tenezzül etmesin. Kim de fakir ise, aklın ve dinin gereklerine uygun bir biçimde (hizmetinin karşılığı kadar) yesin. Mallarını kendilerine geri verdiğiniz zaman da yanlarında şahit bulundurun. Hesap görücü olarak Allah yeter.”

                 “Bir anlayabilseniz!"

Şuara(113) "Onların hesaplarını görmek ancak Rabbime aittir. Bir anlayabilseniz!" 

              “ hesap ve ceza gününü yalanlayanların vay haline!  “

Mutaffifın(11) O gün yalanlayanların; hesap ve ceza gününü yalanlayanların vay haline!

                Temiz giy Temiz ye Temiz İç

Bu üç madde ister medeniyet deyin ister uygarlık deyin isterse çağdaşlık deyin hepsinin verebileceği tüm derslerin ilk derste verilmiş ana kurallarıdır.

Bakara(168) “Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerin helal ve temiz olanlarından yiyin! Şeytanın izinden yürümeyin. Çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır. “

Nisa(2) “Yetimlere mallarını verin. Temizi pis olanla değişmeyin. Onların mallarını kendi mallarınıza katıp yemeyin. Çünkü bu, büyük bir günahtır.”

Maide(4) “(Ey Muhammed!) Sana, kendilerine nelerin helâl kılındığını soruyorlar. De ki: "Size temiz ve hoş olan şeyler, bir de Allah'ın size verdiği yeteneklerle eğitip alıştırdığınız avcı hayvanların tuttuğu (avlar) helâl kılındı. Onların sizin için tuttuklarından yiyin. Onu (av için) salarken üzerine Allah'ın adını anın (besmele çekin). Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz, Allah hesabı çabuk görendir.”

  Maide(100) (Ey Muhammed!) De ki: "Pis ile temiz bir olmaz. Pisin çokluğu hoşuna gitse bile." Ey akıl sahipleri Allah'a karşı gelmekten sakının ki kurtuluşa eresiniz.

  Müminun(51)” Ey peygamberler! temiz şeylerden yiyiniz ve iyi ameller işleyiniz. Doğrusu ben, sizin yaptığınız şeyleri tamamen bilirim.”

Bu ve benzer ayetlerde tüm insanlara, Müminlere ve Peygamberlere ilahi emir giydiğimizde de, yediğimizde de, içtiğimizde de temizliği aramamız ve ona son derece dikkat etmemizdir. Bu tam yapıldığı takdirde hiçbir sosyal afetin yaşanmayacağı ilahi garanti altındadır. 

Medeniyetin, uygarlığın ve çağdaşlığın ilk şartı budur ve bunu verende İslam öğretisidir.
Başlık: Ynt: Korktukları İslam Bu mu?
Gönderen: bin_sultan - 21 Şubat 2011, 23:36:24
                   AKRABAYA, YOKSULA, YOLDA KALMIŞA YARDIM


İslamiyet neme lazım toplumuna kapalıdır. O bana lazım diyen ve egosunu yıkarak başkaları için yaşayabilen son derece ahlaklı bir cemiyeti hedefler. Tek hak dinin hedef kitlesi olan tüm insanlığa tüm vahyin özeti olan Kur’anın birçok ayetinde yukarıda ki kelimeler tekrarlanarak ısrarla yardım ve yardımlaşma vurgulanır.

1400 yıl önce yani miladdan sonra 600’lü yıllarda beşeriyet kervanlarla sosyal alaka kuruyorlar ve şehirler ve ülkeler dört ayaklı hayvanlar üzerinde gerçekleşen ticaret vb hareketlerle birbirleriyle kaynaşıyorlardı. İşte bu ortamda insanlar yollarda kalıyorlar, eşkıya saldırılarına uğruyorlar ve en zengin olanlar bile en fazla yardıma muhtaç hale gelebiliyorlardı. İşte sadece bu nedenle bile Vatanında zengin olanlar bile İlahi taksimat olan Zekâta muhtaç oluyorlardı. Böyle bir sıkıntıya düşen Müslüman kardeşimize yardım; için, bunun memleketinde hanı var hamamı var katı, yatı, arabası, cipi var gibi basit duygularla karşı gelinebilir mi? Böyle bir niyet ve ya tutum kesinkes Allahın sünnetine ve adetullaha aykırıdır.

Nitekim Zekât ayetinde yoksullarla beraber Yolda kalmışlarda anılmıştır.

Müslümanların hayattaki durumunu anlatan şu hadisi şerifi iyice düşünmemiz gerekir;

Resulullah (sav) buyurdular ki: "Din nasihatten (hayırhahlıktan) ibarettir!" Yanındakiler sordu: "Kimin için ey Allah'ın Resulü?" "Allah için, kitabı için, Resulü için, Müslümanların imamları ve hepsi için! Müslüman Müslüman’ın kardeşidir. Ona yardımını kesmez, ona yalan söylemez, ona zulmetmez. Her biriniz, kardeşinin ayinesidir, onda bir rahatsızlık görürse bunu ondan izale etsin."
Rivayet Eden: Ebu Hüreyre, Geçtiği Kaynaklar: Tirmizi, Birr 17,18  Müslim, İman 95,

Yukarıda ki hadiste efendimiz; mümin müminin aynasıdır” buyurmakla her şeyi anlatmışlardır. Kardeşine bakınca adeta kendini göreceksin ve kendinde ne olmasını istersen karşındaki kardeşinde de onun olmasını, neyin olmamasını istiyorsan onunda kardeşinde bulunmamasını arzu edeceksin, İşte İslam kardeşliği budur.

Aşağıda ki hadisi şerif ise bu ahlakı en sade ve kısa olarak edebi bir tarzla ifade buyurmaktadır;

  "Müslüman, diğer Müslümanların elinden ve dilinden zarar görmedikleri kimsedir. Muhacir de Allah'ın yasakladığı şeyi terk edendir."
Rivayet Eden: Abdullah İbnu Amr İbni'l-As, Geçtiği Kaynaklar: Buhari, İman 4; Müslim, İman 64, (40) Ebu Davud, Cihad 2, (2481) Nesai, İman 9, (8,105)

Bu hadisteki Muhacir, Göçmen anlamında olup Hicretin sadece bir şehirden diğer şehre taşınmaktan ibaret olmayıp Müslüman’ın her türlü ahlaki ve insani istenmeyenlerden uzak durmasını anlatmaktadır.

Aşağıda ki ayetlerde konumuza başlık olan akrabaya, yoksula, yolda kalmışa yardım etme konusu en ibretlik bir biçimde izah edilmektedir;

İsra  26. “Akrabaya, yoksula ve yolda kalmış yolcuya haklarını ver, fakat saçıp savurma.”

Bakara 177.” İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmeniz(den ibaret) değildir. Asıl iyilik, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitap ve peygamberlere iman edenlerin; mala olan sevgilerine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, (ihtiyacından dolayı) isteyene ve (özgürlükleri için) kölelere verenlerin; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirenlerin ve zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda (direnip) sabredenlerin tutum ve davranışlarıdır. İşte bunlar, doğru olanlardır. İşte bunlar, Allah’a karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir.”

215. “Sana Allah yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: “Hayır olarak ne harcarsanız o, ana-baba, akraba, yetimler, fakirler ve yolda kalmışlar içindir. Hayır olarak ne yaparsanız, gerçekten Allah onu hakkıyla bilir.”

Nisa 36. “Allah’a ibadet edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, elinizin altındakilere iyilik edin. Şüphesiz, Allah kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez.”

Rum 38. “Öyle ise akrabaya, yoksula ve yolcuya hakkını ver. Bu, Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak isteyenler için daha hayırlıdır. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”

Hacc 28. “Gelsinler ki, kendilerine ait bir takım menfaatlere şahit olsunlar ve Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği (kurbanlık) hayvanlar üzerine belli günlerde (onları kurban ederken) Allah’ın adını ansınlar. Artık onlardan siz de yiyin, yoksula fakire de yedirin.”

Bu ayetlerden çıkan kısa derslerden bazıları;

1-yardım edeceğim diye kendini yardıma muhtaç hale düşürme!
2-Muhtaç olanlara en sevdiğin mallardan ver!
3-Malınla övünme bir gün yokluğuyla dövünebilirsin!
4-Maddi bakımdan altındakilere bak onlara karşı variyetinle kibirlenme!
5-Akrabanın, yoksulun ve yolcunun sende hakkı var, onu ödemeden kurtuluşa eremezsin!
Başlık: Ynt: Korktukları İslam Bu mu?
Gönderen: bin_sultan - 25 Şubat 2011, 22:42:07
                 BİR İNSAN ÖLDÜRMEK TÜM İNSANLARI ÖLDÜRMEK GİBİDİR


Kur’anı kerimin; Tevrat ve İncilin doğrulayıcısı, onların destekçisi ve yenileyicisi olduğu birçok yerde izah edilmektedir. Son ilahi mesaj aynı zamanda eski ve yeni ahit olarak bilinen bu iki kitabın neshedicisi (yülürlüğüne son vericisi) olduğu da bilinen bir gerçektir. Yani, Şeriat kuralları ağırlıklı Tevrat’ında, Vaaz ve hikmet dolu İncilinde, ilahi ve nağmelerden oluşan Zebur’unda gerekli yerleri Kur’anı kerimde Allah tarafından korunmuştur.

Oryantalist denen basit bilgi kırıntılarıyla doğuyu araştırmaya ve kendi kimliğiyle onun kültürünü eleştiriye tabi tutan şarkiyatçılar vardır. Kimisi iyi niyetle doğuya yaklaşırken pek çoğu kötü niyetle meseleyi ele alırlar. İşte kötü niyetli çoğu Oryantalistler derler ki zehirli kitaplarında; “Kuranda Tevrat ve İncil’den çok alıntılar var”. Bre cahil adamlar! Dört kitabı da, onları öğreten peygamberleri de gönderen Allah aynı değil mi? Bu doğu bilimcilerin çoğunluğu şu en kolay ilmi ve ilahi gerçeği keşfedememişlerdir; Tek Allahın tüm insanlara bildirdiği ve tebliğ ettirdiği tek din vardır bu dinin adı İslam, bu dine iman edenlerin adı da Müslüman’dır. Tüm peygamberler birbirinin kardeşidir ve tüm Kitaplarda birbirinin tamlayıcısı ve devamıdır.

Nitekim bir ayette son peygamber Hz Muhammed s.a.v. e şu emir verilmiştir;

Maide 48. (Ey Muhammed!) Sana da o Kitab’ı (Kur’an’ı) hak, önündeki kitapları doğrulayıcı, onları gözetici olarak indirdik. Artık Allah’ın indirdiği ile aralarında hükmet ve sana gelen haktan ayrılıp ta onların arzularına uyma. Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol koyduk. Eğer Allah dileseydi elbette sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat verdiği şeylerde sizi imtihan etmek için ümmetlere ayırdı. Öyle ise iyiliklerde yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O zaman anlaşmazlığa düşmüş olduğunuz şeyleri size bildirecektir.

49. Aralarında, Allah’ın indirdiği ile hükmet. Onların arzularına uyma ve Allah’ın sana indirdiğinin bir kısmından (Kur’an’ın bazı hükümlerinden) seni şaşırtmalarından sakın. Eğer yüz çevirirlerse, bil ki şüphesiz Allah, bazı günahları sebebiyle onları bir musibete çarptırmak istiyor. İnsanlardan birçoğu muhakkak ki yoldan çıkmışlardır.

50. Onlar hâlâ cahiliye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Kesin olarak inanacak bir toplum için, kimin hükmü Allah’ınkinden daha güzeldir?

Buradan tüm peygamberlerin birbirinin destekçisi olduğu kitaplarında birbirinin devamı olduğu anlaşılıyor. Hz İsa’ya vaaz ve hikmet dolu İmanı sağlamlaştırıcı İncil vahyedilirken Şeriat olarak ta Tevrat’a uyacağı emrediliyordu. Nitekim Hz İsa a.s. “ben yıkmaya değil Tevratı uygulamaya geldim” buyuruyordu.

Kur’anı kerimde de pek çok yerde asıl Tevrat ve İncil’e atıfta bulunulmakta ve bu iki kitabın neshedilmeyen bölümlerinin içinde bulunduğu beyan edilmektedir. İşte alttaki ayeti kerimede Tevrat’taki bir hükmün aynen kuranda da emredilişini görüyoruz;

“BİR İNSAN ÖLDÜRMEK TÜM İNSANLARI ÖLDÜRMEK GİBİDİR”

Maide 32. Bundan dolayı İsrail oğullarına (Kitapta) şunu yazdık: “Kim, bir insanı, bir can karşılığı veya yeryüzünde bir bozgunculuk çıkarmak karşılığı olmaksızın öldürürse, o sanki bütün insanları öldürmüştür. Her kim de birini (hayatını kurtararak) yaşatırsa sanki bütün insanları yaşatmıştır. Andolsun ki, onlara resullerimiz apaçık deliller (mucize ve âyetler) getirdiler. Ama onlardan birçoğu bundan sonra da (hâlâ) yeryüzünde aşırı gitmektedir.

Kehf 74. Yine yola koyuldular. Nihayet bir erkek çocukla karşılaştıklarında adam (hemen) onu öldürdü. Musa, “Bir cana karşılık olmaksızın suçsuz birini mi öldürdün? Andolsun çok kötü bir iş yaptın!” dedi.

Enam 151. (Ey Muhammed!) De ki: “Gelin, Rabbinizin size haram kıldığı şeyleri okuyayım: Ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anaya babaya iyi davranın. Fakirlik endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin. Sizi de onları da biz rızıklandırırız. (Zina ve benzeri) çirkinliklere, bunların açığına da gizlisine de yaklaşmayın.36 Meşrû bir hak karşılığı olmadıkça Allah’ın haram (dokunulmaz) kıldığı canı öldürmeyin.37İşte size Allah bunu emretti ki aklınızı kullanasınız.”

Nisa 92. Bir müminin bir mümini öldürmesi olacak şey değildir. Ancak yanlışlıkla olması başka. Kim bir mümini yanlışlıkla öldürürse bir mümin köleyi azad etmesi ve bağışlamadıkları sürece ailesine diyet ödemesi gerekir. (Öldürülen kimse) mü’min olur ve düşmanınız olan bir topluluktan bulunursa, mü’min bir köle azad etmek gerekir. Eğer sizinle kendileri arasında antlaşma bulunan bir topluluktan ise ailesine verilecek bir diyet ve mü’min bir köle azad etmek gerekir. Bunlara imkan bulamayanın, Allah tarafından tövbesinin kabulü için iki ay ardı ardına oruç tutması gerekir. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Mümtehine 12. Ey Peygamber! Mü’min kadınlar, Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleriyle ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemek,5 hiçbir iyi işte sana karşı gelmemek konusunda sana biat etmek üzere geldikleri zaman, biatlarını kabul et ve onlar için Allah’tan bağışlama dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

Furkan 68. Onlar, Allah ile beraber başka bir ilaha kulluk etmeyen, haksız yere, Allah’ın haram kıldığı cana kıym178. Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Hüre karşı hür, köleye karşı köle, kadına karşı kadın kısas edilir. Ancak öldüren kimse, kardeşi (öldürülenin vârisi, velisi) tarafından affedilirse, aklın ve dinin gereklerine uygun yol izlemek ve güzellikle diyet ödemek gerekir. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Bundan sonra tecavüzde bulunana elem dolu bir azap vardır ayan ve zina etmeyen kimselerdir. Kim bunları yaparsa ağır azaba uğrar.

Bu ayetlerde iki önemli husus ortaya çıkmaktadır;

1-HAKLI YERE ADAM ÖLDÜRMEK (YETKİLİLERİN UYGULAYACAĞI KISAS)

Ayetlerde “bir adam öldürmek tüm adamları öldürmeğe” eşit sayılacak kadar büyütülürken ısrarla bir istisnada bulunuyor Şari taala hazretleri, o da, haklı yere adam öldürmektir. Haklı yere adam öldürmek yani bir adamın meşru olarak öldürülebilmesi sadece bir adam öldürene verilen ceza ile kesinleşen kısastır.

Kısasın hayat kaynağı olduğu yine yaratıcımız tarafından bildirilmektedir. Allah c, ailesi ve velisi akjsini istemedikçe katlin cezasında asla bir indirime yer vermemiştir. Zira aşağıda ki ayette de açıkça geçtiği gibi kısasta hayat vardır. Yani öyle bir caydırıcıdır ki bu ceza aklı başında hiçbir insan bu suçu işleyemez.

Bakara (179)” Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki (bu hükme uyarak) korunursunuz.” 
Kısas ve Ölüm cezası konusunu ayrı bir konuda ele alacağız bu eserde inşAllah.

2-İSLAMA GİRİŞİN ADAM ÖKLDÜRMEME ŞARTINA BAĞLANMASI

Mümtehine 12. Ey Peygamber! Mü’min kadınlar, Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleriyle ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemek,5 hiçbir iyi işte sana karşı gelmemek konusunda sana biat etmek üzere geldikleri zaman, biatlarını kabul et ve onlar için Allah’tan bağışlama dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

Bu ayette Allah c, Son peygamber Hz Muhammed Mustafa s.a.v. e çok önemli bir emir ve tavsiyede bulunuyor ve Yeni İslam’a girecek Müslümanlardan başta Haksız yere adam öldürmek olmak üzere çok önemli şeyleri yapıp yapmama konusunda söz vermelerini (biat) istiyor.
Başlık: Ynt: Korktukları İslam Bu mu?
Gönderen: bin_sultan - 26 Şubat 2011, 19:10:22
                  İDAMI KALDIRMAK EN BÜYÜK İNSAN HAKKI İHLALİDİR!

Maksadımız, Yüce dinimizin her bakımdan insanlar için en mükemmel hayat biçimini sunduğunu anlamaya ve anlatmaya çalışmaktır. İnsan hakları konusunda İslam’ın ve Müslümanların koyduğu kuralları geniş olarak vermeye çalıştık. Dinimiz insanların haklarının ellerinden alınmasına engel olacak her türlü tedbiri de almıştır.

Seyahat, yerleşme, din, vicdan, ticaret vb tüm haklar İslam’da tam anlamıyla yerini bulmuştur. Bütün hakların kullanılabilmesi için ise en önemli bir hak vardır; hayat hakkı. Hayat hakkı konusunda “Bir insanı öldürmek tüm insanları öldürmek gibi fecidir” yazımızda ele almağa çalıştık. Bütün hakları ölülere vermenin bir anlamı olmadığı gibi bir adam, suçundan dolayı ölecek diye binlerce adamın ölmesine sebep olmakta çok feci bir yanlıştır. Bu nedenledir ki Kur’anı kerimde ve tüm ilahi vahi kaynaklarında İnsan öldürmenin cezası ölüm olarak geçmektedir. Bu ayetlerde  Kısas olarak zikredilmektedir.

KISAS NEDİR?

Bir şeyin tam karşılığı manasına gelen kısas, ilahi adaletin tecellisi için büyük bir örnektir. Tüm haklarını, hayatta dâhil öldürülerek kaybeden kişinin geride bıraktığı mağdurlara verilen seçenekli bir devlet eliyle cezalandırma yöntemidir. Bu ceza katilin öldürülmesidir. Seçenek derken kastedilen; bu mağdur kişi isterse kendi hakkını diyet olarak alabilmekte ya da karşılıksız katili affedebilmektedir. Kendi hakkı derken, kamu hukuku, ayrıca katili hapis sürgün ve ıslah gibi bazı şeylere tutabilir demektir.

Kısas, tüm hakların kullanılmasını ortadan kaldıran bir ihlale karşı tedbirdir. En büyük hak hayat hakkıdır ve buna yapılacak kasıt en iyi bir biçimde kısasla önlenir. Kısas kısaca, masum bir canı ortadan kaldıran kişinin idamıdır. Bu cezayı ancak maktulün velisinin katili affetmesi ve ya diyet almasıyla ortadan kalkabilmektedir.

“KISASTA HAYAT VARDIR”!

179. “Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki (bu hükme uyarak) korunursunuz.”
Bu hükme uymayanlar bir sizden bir bizden diye diye hiç bitmeyen kan davalarına yol açmışlardır. Özellikle doğu toplumlarında aşiret ve kabile sistemlerinindi etkisiyle sonu gelmeyen bu fesat ve katil sürüp gitmektedir. Hulasa Allahın emrini bırakanlar hiçbir zaman aradıkları huzuru bulamamışlardır. Aşağıda ki ayette de açıklandığı gibi kısası ve Allahın öngördüğü hükümleri uygulamayan toplumlar hem kendilerine hem de başkalarına karşı büyük bir zulüm yapmaktadırlar.

Maide 45. “Onda (Tevrat’ta) üzerlerine şunu da yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş kısas edilir. Yaralar da kısasa tabidir. Kim de bu hakkını bağışlar, sadakasına sayarsa o, kendisi için kefaret olur. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir.”
İsra 33. “Haklı bir sebep olmadıkça, Allah’ın, öldürülmesini haram kıldığı cana kıymayın. Kim haksız yere öldürülürse, biz onun velisine yetki vermişizdir. Ancak o da (kısas yoluyla) öldürmede meşru ölçüleri aşmasın. Çünkü kendisine yardım edilmiştir.”

Kısasta yani adam öldürme suçuna idam cezası uygulamada hayat vardır ancak bunu ancak akıl sahipleri anlar!


KISASI ANCAK MAĞDURUN AFFI DÜŞÜRÜR.

Suça göre caza vermek adaletin ve insan haklarının önemli şartlarındandır. Adam öldürme suçuna Kısasla hükmetmek dört kitabında yazdığı bir hükümdür,  buna rağmen İncil’de ve özellikle kur’anda maktulün velisine af yetkisi verilmesi ve bunu teşvik etmesi çok önemlidir. Aşağıda ki ayetlerde affı ve bunun daha iyi bir yol olduğunun izahı görülmektedir;

Şura 40. “Bir kötülüğün karşılığı, onun gibi bir kötülüktür (ona denk bir cezadır). Ama kim affeder ve arayı düzeltirse onun mükâfatı Allah’a aittir. Şüphesiz O, zalimleri sevmez.”

Bakara 178.” Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Hüre karşı hür, köleye karşı köle, kadına karşı kadın kısas edilir. Ancak öldüren kimse, kardeşi (öldürülenin vârisi, velisi) tarafından affedilirse, aklın ve dinin gereklerine uygun yol izlemek ve güzellikle diyet ödemek gerekir. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Bundan sonra tecavüzde bulunana elem dolu bir azap vardır.”

Affı teşvik ederek taraflar arasında sulhu hedefleyen bir çok uygulamada Resulullah efendimizden sadır olmuştur ki orada da maktulün yakınlarına af önerilmektedir;

Resulullah (sav)'a, kendisine her ne zaman kısas bulunan bir dava getirildiğinde, mutlaka her seferinde affetmeyi emrediyor gördüm. Rivayet Eden: EnesGeçtiği Kaynaklar: Ebu Davud, Diyat 3, (4497) Nesai, Kasame 27

Resulullah (sav) Ebu Cehm İbnu Huzeyfe'yi zekat tahsildarı olarak gönderdi. Adamın biri sadaka ödeme meselesinde onunla inatlaştı. Ebu Cehm (ra) de adama vurup başından yaraladı. Hemen Hz. Peygamber (sav)'e gelip: "Ey Allah'ın Resulü, kısas istiyoruz" dediler. Resulullah onlara: "Size şu şu miktar diyet vereyim!" dedi ise de razı olmadılar. Resulullah (sav) miktarını daha da artırarak: "Size şu şu miktar diyet vereyim" dedi. Onlar yine razı olmadı. Hz. Peygamber (daha da artırarak): "Size şu şu kadar diyet vereyim" dedi. Bu sefer razı oldular. Bunun üzerine aleyhissalatu vesselam Efendimiz: "Ben bu akşam halka konuşup, onlara razı olduğunuzu bildireceğim!" dedi. "Pekala" dediler. Resulullah (sav) hitabesinde: "Bu Leysliler bana kısas talebiyle geldiler. Ben onlara (kısasa bedel) şu şu miktar diyet teklif ettim, onlar da razı oldular, siz de razı mısınız?" diye sordu. Fakat berikiler: "Hayır, razı değiliz!" dediler. Muhacirun onlara kızıp üzerlerine yürüdü. Resulullah (sav) onlara dokunmamalarını emretti. Muhacirun da ileri gitmekten vazgeçti. Sonra onları çağırıp, onlara verdiğini artırdı ve sordu: "Razı oldunuz mu?" "Evet" dediler. Resulullah tekrar: "Ben halka hitap edip, razı oldugunuzu bildireceğim" dedi. Onlar: "Pekala?" dediler. Resulullah halkı çağırarak: "Razı mısın?" diye sordu. "Evet razıyız!" dediler." Rivayet Eden: AişeGeçtiği Kaynaklar: Ebu Davud, Diyat 13, (4534) Nesai, Kasame 24

İslam’dan önceki Allahın peygamberlerine iman eden ve onlara nazil olan ilahi vahileri onaylayarak uygulayan Müminlerde On emir olarak geçen ve Adam öldürmenin yasaklanmasını da içeren metne benzer bir ayette son ilahi vahide vardır, aşağıda ki ayeti dikkatle inceleyelim;

En’am 151. (Ey Muhammed!) De ki: “Gelin, Rabbinizin size haram kıldığı şeyleri okuyayım: Ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anaya babaya iyi davranın. Fakirlik endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin. Sizi de onları da biz rızıklandırırız. (Zina ve benzeri) çirkinliklere, bunların açığına da gizlisine de yaklaşmayın. Meşru bir hak karşılığı olmadıkça Allah’ın haram (dokunulmaz) kıldığı canı öldürmeyin. İşte size Allah bunu emretti ki aklınızı kullanasınız.”

TOPLU TERÖR VE EŞKIYALIK SUÇU DA ÖLÜM CEZASINI HAKEDEN SUÇTUR!

İslam, adından da ileri gelen huzur ve esenliği hedefleyen bir ilahi nizam olarak insanlar arasında terör, anarşi, fesatçılık, eşkıyalık, toplu yol kesicilik ve benzer çete suçları içinde en ağır ceza olan İdamı ön görmektedir. Yani yukarıda ki kısası anlatan ayetlerde geçen “bir adamın idamı “için haklı sebepler iki tanedir. Birisi buraya kadar anlatılan kısas diğeri de aşağıda ki ayette anlatılan yeryüzünde fesatçılık, bozgunculuk ve toplu işlenen çete ve terör suçlarıdır;

Maide  (33)” Allah'a ve Resulüne savaş açanların ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışanların cezası; ancak öldürülmeleri yahut asılmaları veya ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi yahut o yerden sürülmeleridir. Bu cezalar onlar için dünyadaki bir rezilliktir. Ahirette de onlara büyük bir azap vardır.” 

Dünya da verilen hukuki cezalar aynı zamanda Ahirette kişinin Allaha suçsuz varmasının da belgeleri olacaktır. Zira Kişi Dünyada gerekli cezayı çekmeden giderse bir şekilde mahşerde, sıratta ve ya cehennemde çektikten sonra ancak aklanabilmiş olacaktır. Bu hususta yüce önderimiz a.s., şöyle buyurmaktadırlar;

Resulullah (sav) buyurdular ki: "Kıyamet günü hak sahiplerine haklarını mutlaka eda edeceksiniz. Öyle ki kabış (boynuzsuz) koyun için, boynuzlu koyundan kısas alınacak, taşa (niye bir başka) taş üzerine yüklenip kaldığından; adamın adamı niye yaraladığından sorulacak." (Ebu Hureyre) der ki: "Biz şunu da işitirdik: "Kıyamet günü, kişiyi tanımadığı birisi yakalar ve der ki: "Sen beni hata ve münker işlerken görüyordun, fakat ondan men etmiyordun!"   Rivayet Eden: Ebu Hureyre Geçtiği Kaynaklar: Müslim, Birr 6, (2582) Tirmizi, Kıyamet 2,

Resulullah (sav) buyurdular ki: "Mü'minler cehennemden kurtarılıp, cennetle cehennem arasındaki köprüde bir müddet hapsedilirler. Bu sırada, aralarında dünyada geçmiş olan haksızlıklar kısas edilir. Böylece günahlardan temizlenip paklandıktan sonra cennete girmelerine izin verilir. Nefsimi kudret elinde tutan Zat-ı Zülcelal'e yemin olsun, onlardan herbiri, cennetteki evini, dünyadaki evinden daha iyi bilir." Rivayet Eden: Ebu Said Geçtiği Kaynaklar: Buhari, Mezalim 1, Rikak 48
Başlık: Ynt: Korktukları İslam Bu mu?
Gönderen: bin_sultan - 03 Mart 2011, 22:34:23
                   İSLAMDA RANDEVU/ÖN İZİN

Evrende tüm yaratıkların hayatını düzenleyen yaratıcımız, Akıllı yaratıklar yani Mükellef canlılar olan İnsanlar ve Cinler için sosyal hayatlarının tüm detaylarını da ilahi esas ve kurallara bağlayarak mutluluklarına halel gelmemesi için gereken emir ve yasakları koymuştur. Cinlerin hayatlarını detaylı olarak bilmediğimizden burada İnsan toplumunun günlük hayatlarında devamlı kullanacakları bir ilahi adabı ele alacağız; İslam’da randevu/ön izin

Hicretin 15. y.yılında da Dünya üzerinde 200 devletten 60 tan fazlası Müslüman’dır. Bu rakam bu yüz yılın sonunda inşAllah üçte bire ulaşacaktır. Bu aynı zamanda dünyadaki Müslüman nüfusla da orantılı hale gelecek, Müslümanların nüfusu genel nüfusun üçte birine ulaşacaktır. Bu günkü nüfus artış oranları ve İslam’ı seçenlerin ve mühtedilerin oranları da bunu göstermektedir.

Bundan tam 1430 yıl önce 10 binlerle ifade edilen bir sahabe topluluğuna nazil olan ayetler artık bu gün Milyarlarla ifade edilen Ümmete en medeni bir biçimde yol ve edep öğretmeye devam etmektedir. Komşuluk, aile, cemiyet ve halk arasındaki sosyal ilişkilere hatta halk ile siyasi otoritenin büroları arasında ki alakaya kesin çözümleri de İslamiyet getirmiştir.

Şunu en başta söylemeliyiz ki, İslamiyet eşittir medeniyettir. Nitekim ilk İslam devletinin kurulduğu Yesrip şehrinin adı evvela Medine olarak değiştirilmiş ve uygar bir toplumun bütün kuralları ve esasları ayetler ve hadislerle tespit edilmiştir. Bu bakımdan şu anda ki dünya medeniyeti hala Medine medeniyetinin çok çok  gerisindedir.

TOPLUM İÇİNDE FISILDAŞMAK

Hiçbir insanın hoş görmediği bu davranışı yüce kitabımız çok edebi bir tarzla yasaklamış ve kimsenin huzursuz olmasına müsaade etmemiştir. Bu konunun İzin ve Randevuyla ilgisine gelince; konuyla alakalı ayetlerin sonuncusunda okuyacağınız gibi, Bir Makam sahibiyle görüşmeden önce izin alınması yani randevu talep edilmesi öngörülüyor ve o makama ulaşmakta zorluk çekenlerin hakkı olarak bir sadaka verilmesi tavsiye ediliyor. Bu durum, görüşme talebinde ancak ihtiyacı olanların bulunabilmesi bakımından önemlidir.

Mücadele 8. “Gizlice konuşmaktan menedilip de, menedildikleri şeyi işleyen ve günah, düşmanlık ve peygambere isyanı konuşanları görmedin mi? Sana geldiklerinde Allah'ın seni selamlamadığı selamla selamlıyorlar. İçlerinden de, "Söylediklerimizden dolayı Allah bize azap etse ya!" diyorlar. Cehennem onlara yeter! Oraya girecekler. Ne kötü varış yeridir orası!”   

9. “Ey iman edenler! Siz baş başa gizlice konuştuğunuz zaman, günah, düşmanlık ve peygambere isyanı konuşmayın. İyilik ve takvayı konuşun ve huzuruna toplanacağınız Allah'a karşı gelmekten sakının. “ 

10. “O kötü fısıltılar iman edenleri üzmek için ancak şeytandan kaynaklanmaktadır. Oysa şeytan, Allah'ın izni olmadıkça, müminlere hiçbir zarar verebilecek değildir. Öyle ise müminler ancak Allah'a tevekkül etsinler.”

RANDEVUDA ÖNCELİKLİ OLANLAR SADAKA VERMELİDİR!

Gerek dini anlamda gerekse idari anlamda bir büyüğün yanına varılıp bir şey konuşulmak istenince mutlaka önceden izin almalı ve her iki tarafında hazırlıklı olmasına imkan vermelidir. O makama kolay varamayan garibanlara sadaka verilmesi emri de çok manalıdır;

12.” Ey iman edenler! Peygamber ile baş başa konuşacağınız zaman, baş başa konuşmanızdan önce bir sadaka verin. Bu, sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Şayet (sadaka verecek bir şey) bulamazsanız, bilin ki Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”   

KALKACAĞAIN YERE OTURMA!

Bir toplantı durumunda meclislerde herkes yaşına başına göre yer almalı ve kimse kalkacağı yere oturmamalıdır. Bu ilahi emir ve tavsiyeler küçükler ve büyükler arasında ki sevgi ve saygının büyük bir dayanışmaya da önayak olması bakımından çok önemli bir sosyal tercihtir.

11.” Ey iman edenler! Size, "Meclislerde yer açın" denildiği zaman açın ki, Allah da size genişlik versin. Size, "Kalkın", denildiği zaman da kalkın ki, Allah içinizden inananların ve kendilerine ilim verilenlerin derecelerini yükseltsin. Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”   

BİRBİRLERİNİ MAA İLE VE YA YALNIZ ZİYARETLERDE ÖNCEDEN İZİN ALMALI

Nur 27. “Ey iman edenler! Kendi evlerinizden başka evlere, geldiğinizi hissettirip (izin alıp) ev sahiplerine selam vermeden girmeyin. Bu davranış sizin için daha hayırlıdır. Düşünüp anlayasınız diye size böyle öğüt veriliyor.”   

28.” Eğer evde kimseyi bulamazsanız, size izin verilinceye kadar oraya girmeyin. Eğer size, "Geri dönün" denirse hemen dönün. Çünkü bu sizin için daha nezih bir davranıştır. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla bilendir.” 

Edep ve nezaket dini bulunan İslâm, her hususu bir esasa bağlamış ve bir insana yaraşır tarzda yaşamanın ölçülerini tespit etmiş bulunmaktadır. Bu cümleden olarak içinde oturanlardan izin almadan evlere, mesken hükmünde bulunan otel odalarına, ev yerine kullanılan çadırlara ve kapısı olan her meskûn yere girilemeyeceğini yukarıda ki ayetlerde haber vermiştir. İman ve irfan sahibi bulunan her insanın bu hükümlere saygı ve dikkat göstermesi dinî bir terbiye gereğidir.

Mesken, iptidaîlikten uzak insan topluluklarının gece ve gündüz, fert veya aile olarak barındıkları ve her türlü medenî ihtiyaçlarını gördükleri ev, oda ve obadır.

Buralarda oturan kimseler, her türlü tecavüzden uzak olarak yaşama hürriyetine ve mesken masuniyetine sahip bulunmaktadırlar. Bu hürriyet, Allah Teâlâ'nın her insana eşit olarak bahşettiği bir hak olduğundan, hiçbir şahıs tarafından kısıtlamaya tâbi tutulamaz.
Âyet-i kerimenin ifade ettiği manadan açıkça anlaşılmaktadır ki, başkasının oturduğu her hangi bir kapalı yere girmeden önce haber verilecek, müsait olmadıklarını beyan ederlerse geri dönülecek buyur edilirse de selam vererek girilecektir.

Ayrıca Kapı ziline ev sahibinin telâşlanmasına sebep olacak şekilde basmamalıdır. Bu tarzda bir acelecilik yapmak ve ev sahibini yüksek sesle dışarı çağırmak, dinimizin yasakladığı kabalıklardandır.

"Kapıyı tıklatarak izin istemenin son haddi üç defadır Birinci vuruşta ev halkı (sese) kulak verir. İkincide (evi toplayıp) düzeltirler. Üçüncüde ya izin verir veya (geleni) geri çevirirler"  Kapının önünde ısrarla beklemek, ev sahibini taciz etmek olur. Şayet içerden "Kim o?" denilirse, ev halkının tanıyacakları isim ve lakabını söylemeli, 'Kim o?" sorusuna "Ben" diye cevap vermemelidir. Zira ben demek, kendimizi tanıtmak için yeterli bir ifade değildir. Kapı açılıp ev sahibi çıkacak olursa selâm verip "Girebilir miyim?" diye müsaade istemelidir.

Aile içinde yani daima aynı evin farklı odalarını kullanan en yakın fertler arasında bile birbirlerinin odalarına girmeden önce izin alma talimatını da aşağıdaki ayeti kerime bakın nasıl vermektedir;

Nur 58 "Ey iman edenler! Sağ ellerinizin mâlik olduğu (köle ve câriyeler), bir de sizden olup da henüz büluğ çağına erişmemiş (küçük)ler (şu) üç vakitte; sabah namazından önce, öğle sıcağından elbiselerinizi çıkardığınız zaman, bir de yatsı namazından sonra (odanıza gelecek olurlarsa) sizden izin istesin(ler). (Bu) üç (va-kit), sizin için avret (ve halvet vakitleri)dir Bunlardan sonra ise birbirinizi dolaşmanızda ne sizin üzerinize ne de onların üzerine bir vebal yoktur. Allah, ayetleri size böyle açıklar Allah, (her şeyi) hakkıyla bilendir, tam bir hüküm ve hikmet sahibidir.”

Allah’ın son peygamberi olan Hz Muhammed Mustafa a.s., kendisinde tüm insanlık için en güzel yaşanılacak örneklerin ve mükemmel bir ahlakın var olduğu bir resul olarak, insanların birbirleriyle yaşanacak gündelik hallerinde ki davranışlarını yeri geldikçe anlatmış ve yaşamıştır. Aşağıda ki bazı hadisi şeriflerde bu konu son derece veciz bir tarzla izah edilmiştir;

Bir adam, Resulullah (sa)'ın huzuruna girmek için izin istemişti. Aleyhissalatu vesselam: "Bir aşiretin kardeşi ne kötü!" buyurdu. Ama adam girince ona iyi davrandı, yumuşak sözle hitap etti. Adam gidince: "Ey Allah'ın Resulü! Adamın sesini işitince şöyle şöyle söyledin, Sonra yüzüne karşı mültefit oldun, iyi davrandın" dedim. Şu cevabı verdi: "Ey Aişe! Beni ne zaman kaba buldun? Kıyamet günü, Allah Teala hazretlerinin yanında mevkice insanların en kötüsü, kabalığından korkarak halkın kendini terk ettiği kimsedir." Hz Aişe anlatıyor,  Buhari, Edeb 38, 48

Ravi : Ata İbnu Yesar Hadis : Bir adam Resulullah (sav)`a sordu: "Annemin yanına girerken izin isteyeyim mi?" "Evet iste." "Ama ben evde onunla beraber kalıyorum." "Annenin yanına girerken izin iste!" "Ama ben ona hizmet ediyorum." "Anneden izin iste! Anneni çıplak görmen hoşuna gider mi?" "Hayır!" "Öyleyse ondan izin iste!" Hadis No : 3368

Ravi : Semüre İbnu Cündüb Hadis : Resulullah (sav) buyurdular ki: "Biriniz bir sürüye uğradığınızda, sahibi başında ise izin alsın, izin verirse süt sağıp içsin, sahibi orada yoksa, üç sefer seslensin, cevap verirse izin istesin, cevap vermezse sağsın ve içsin."K. sitte  Hadis No : 3930

Ravi : Rıbi İbnu Hiraş Hadis : Rıbi İbnu Hiraş, Beni Amir`e mensup bir adamdan naklediyor: "Resulullah (sav) bir evde bulunduğu sırada, yanına girmek için: "Girebilir miyim?" diye izin istedi. Aleyhissalatu vesselam hizmetçisine: "Çık, şu gelene isti`zan (izin alma) adabını öğret, bu maksatla ona: "Esselamünaleyküm, girebilir miyim?" demesini söyle!" buyurdu. Adam bunu işitmişti, (hizmetçiyi beklemeden): "Esselamünaleyküm, girebilir miyim?" dedi. Resulullah (sav) da adama izin verdi, o da girdi. K. Sitte Hadis No : 3361

Her makama göre en uygun davranış İslamiyet tarafından emredilmiş, nerede, nasıl konuşulacağı ve kimlere nasıl bir davranılacağı bir bir ifade edilmiştir. Mesela peygamberimizin şahsında büyüklere karşı nasıl hitap edileceği son derece veciz bir biçimde şöyle emredilmektedir;

Hucurat 2. “Ey iman edenler! Seslerinizi, Peygamber’in sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi, Peygamber’e yüksek sesle bağırmayın, yoksa siz farkına varmadan işledikleriniz boşa gider.”
Başlık: Ynt: Korktukları İslam Bu mu?
Gönderen: bin_sultan - 12 Mart 2011, 23:29:54
                  İSLAM BORÇLUNUNDA YOLUNU AÇAR


Akıllı bir varlık olarak insan, toplu yaşayan bir yaratıktır ve yaratılaşmışların en kerametlisidir. Birbirleriyle alış verişe dayalı aktivite yapan ve Aralarında hukuk bulunan başka bir canlı yoktur. Bu nedenle insanlar arasında kurulan alakalara göre içten dışa doğru yayılan dalgalar halinde hak gurupları oluşmuştur.

Ana baba, Çocuklar, Komşular, Akrabalar ve tüm İnsanlar. Bu gurupların birbirlerine olan seçmeli ya da mecburi sorumlulukları hakkında ayrı ayrı konular ele alınmıştır.

Bu hak sahiplerinin nicelik ve niteliklerini belirleyen İslam, hakların verilmemesini zulüm saymış ve her türlü yaptırımı getirerek sosyal adaleti Dünyaya tesis etmeyi hedeflemiştir. İslam’da bu hakkın adı farz olarak zekâttır. Zekâtın ilahi bir şekilde takdir edilmesi ve oranları sosyal adaleti kurmaya, hırsızlığı ve arsızlığı kaldırmaya son derece yeterlidir. Eğer yeterli olmaması söz konusu olursa İslam’ın ikinci vergi türü devreye girer ki bu da normal hallerde seçmeli, seferberlik ve zor günlerde de zorunlu olan İnfak/maldan dağıtma yolu devreye girer.

Kuranda “zekât ve namazı eda edinceye kadar insanlarla savaşın” diyen ayetler vardır. Kuranda 28 yerde beraber anılan bu ikiz ibadetler İslam’ında, sosyal adaletinde temelidirler. Aşağıda ki ayet bunların biridir ve Müslüman kardeşliğinin şartlarını vermesi bakımından çok önemlidir;

Tevbe 11. “Fakat tövbe edip, namazı kılar ve zekâtı verirlerse, artık onlar sizin din kardeşlerinizdir. Bilen bir kavme âyetleri işte böyle ayrı ayrı açıklarız.”

Bu ayette ve benzeri pek çok ayetlerde İslam birliğinin, kardeşliğinin ve İslam ittifakının gerekli harç ve çimentosunun en başında bu iki unsurun geldiği vurgulanmaktadır.

Peygamberimiz vefat ettikten sonra bazı “dinden çıkma” olaylarının yaşanması üzerine ilk halife Hz Ebubekir r.a., üzerlerine gitmiştir. Mürtetler, namazı kılalım ama zekâtı vermeyiz demişlerdi, işte bunun üzerine halife onlara savaş açarak namazla zekâtın asla ayrılamayacağını ve böyle bir Müslümanlığın kabul edilemeyeceğini ilan etmiştir.

BORÇLUYA KOLAYLIK EMRİ

Bakara 280. “Eğer borçlu darlık içindeyse ona eli genişleyinceye kadar mühlet verin. Eğer bilirseniz, (borcu) sadaka olarak bağışlamanız, sizin için daha hayırlıdır.”

Kuranda ki Zekâtın verileceği kişileri anlatan ayette ki sekiz sınıf arasında borçlularda yer alır.

Tevbe 60. “Sadakalar (zekâtlar), Allah’tan bir farz olarak ancak fakirler, düşkünler, zekât toplayan memurlar, kalpleri İslam’a ısındırılacak olanlarla (özgürlüğüne kavuşturulacak) köleler, borçlular, Allah yolunda cihad edenler ve yolda kalmış yolcular içindir. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”


BORÇLULUK CEHENNEM AZABI GİBİDİR

Furkan 65.” Onlar, şöyle diyenlerdir: “Ey Rabbimiz! Bizden cehennem azabını uzaklaştır, gerçekten onun azabı sürekli bir borçluluk gibidir/helaktir!”

Rahmanın kullarının nasıl dua edeceklerinin de örneklerini veren bu ayetler topluluğu gerçekten son derece manalı metinler taşımaktadır. Bu konuda “Rahmanın kullarının huyları” başlıklı yazıya bakınız.

Allah’ın dininin son şekli olan İslamiyet’in canlı bir yaşayan örneği iyi ki önümüzde duruyor. Uzak değil 1400 yıl önce, hemen yakınımızda ve tüm ayrıntılarıyla günlük hayatı bile bizlere aktarılmış bir örnek peygamberimiz var. İşte bu âlemlere rahmet olarak gönderilen Allahın elçisi borçlularla alakalı söz ve davranışlarını beyan eden birkaç hadisi şerif var kütübü siytyeden  önümüzde, şimdi onlara bir bakalım;

BORÇLUYA KOLAYLIK

Ravi : Ebu Katade Hadis : Anlattığına göre, Ebu Katade, bir boçlusunu (para taleb etmek üzere) aramıştı. O, kendisinden gizlendi. Bilahare adamı buldu. Ancak: "Dardayım" dedi. Bunun üzerine: "Allah`a yemin eder misin?" diye sordu. Borçlu: "VAllahi" diye yemin etti. Ebu Katade: "Ben Resulullah (sav)`ın, "Kim Allah`ın kendisini kıyamet gününün sıkıntısından kurtarmasını isterse darda olana nefes aldırsın veya tamamen bağışlayıversin" dediğini işittim" dedi. Hadis No : 1938

Ravi: Ebu Hüreyre : Diğer bir rivayette şöyle gelmiştir: "Resulullah (sav) buyurdular ki: "Bir adam hiç hayır amelde bulunmadı. Ancak halka borç verir ve borcunu toplayan elçisine: "Kolay ödeyecekten (zenginden) al, zor ödeyecekten (fakirden) alma, vazgeç. Ola ki Allah da bizim günahlarımızdan vazgeçer" derdi. Allahu Teala hazretleri bunun üzerine: "Haydi senin günahlarından vazgeçtim" buyurdu."  Kaynak: Buhari, Buyu 18, Enbiya 50; Müslim, Müsakat 31, (1562); Nesai, Buyu 104

BORÇLUNUN CENAZESİ BORCU ÖDENMEDEN KILINMAZ!

Ravi: Ebu Katade : Resulullah (sav)'a namazını kıldırıvermesi için bir adamın cenazesi getirildi. Aleyhissalatu vesselam: "Onun üzerinde borç var, arkadaşınızın namazını siz kılın!" buyurdu. Ben: "(Borç) benim üzerime olsun, ey Allah'ın Resulü" dedim. "Sadakatle mi?" dedi. "Sadakatle!" dedim. Bunun üzerine cenazenin namazını kıldı."  Kaynak: Tirmizi, Cenaiz 69, (1069); Nesai, Cenaiz 67, (4, 65)

Sonuç; Bir içtimai nizamı da beraberinde getiren İslam, borç konusunda sıkıntı yaşayan Müslüman’a da çözümü getirmiştir. Allah ve Resulü adına sosyal bir vergi sistemi olan Zekâtı toplayan devlet ve siyasi otorite borçluya bu fondan onu rahatlatacak gerekli payı ayıracaktır. Beşeri sistemlerde olduğu gibi borçluyu alacaklı ve onun celladı olan kanun adamlarının eline asla bırakmayacaktır.

İlahi sistemin beşeri kapitalist sistemden farkı en iyi burada anlaşılmaktadır ki, Kazandığını haram yollarda harcamamakla beraber iflas eden ve zora giren, elinde de ödeyecek mali bir varlığı olmayan Mümin tacirlerin borcuna yakınlarından ve variyetli Müslümanlardan da bir yaklaşım olmadığı takdirde Allah c, zekat müessesesini onlarında imdadına yetiştirmeyi emretmiştir.
Başlık: Ynt: Korktukları İslam Bu mu?
Gönderen: bin_sultan - 22 Mart 2011, 15:21:02
              İSLAMDA AĞIZ VE DİŞ SAĞLIĞI


Dinimizde temizlik bütün farz ibadetlerin olmazsa olmazıdır. Bu nedenle de “temizlik imandandır” buyrularak ilk farzın o olduğu vurgulanmıştır. Beden temizliği, ruh temizliği ve elbise temizliği gibi konularda İslam’ın verdiği ölçülere kendi konularında değinmiştik.

Kur’anda temizlik maddi olanlarda taharet kelimesiyle;

Enfal(11)” Hani (Allah) kendi tarafından bir güvenlik olarak sizi hafif bir uykuya daldırıyor; sizi temizlemek, sizden şeytanın vesvesesini gidermek, kalplerinizi pekiştirmek ve ayaklarınızı sağlam bastırmak için üzerinize gökten yağmur yağdırıyordu.”   

Manevi olanlarda ise tezkiye kelimeleriyle anlatılır.;

Leyl(18) “temizlenmek için malını hayra veren en muttekî (Allah'a karşı gelmekten en çok sakınan) kimse o ateşten uzak tutulacaktır.“

Cuma(2) “O, ümmîlere, içlerinden, kendilerine âyetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderendir. Halbuki onlar, bundan önce apaçık bir sapıklık içinde idiler.”

Ta He Ra/temizledi kökünden gelen temizlik normal olduğunda taharet, başkasına da ilişkilendirildiğinde tathir, derinlemesine maddi olarak tüm vücuda uygulandığında ise tatahhür kelimeleriyle anlatılır;

Aşağıda ki iki ayette bu anlamda temizlik vurgulanır ki cenabetten ve ona eş değer manevi pisliklerden arınma şekli emredilmektedir;

Bakara(222) “Sana kadınların ay halini sorarlar. De ki: "O bir ezadır (rahatsızlıktır). Ay halinde kadınlardan uzak durun. Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikleri vakit, Allah'ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın. Şüphesiz Allah çok tövbe edenleri sever, çok temizlenenleri sever." 

Maide(6) “Ey iman edenler! Namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi ve -başlarınıza mesh edip- her iki topuğa kadar da ayaklarınızı yıkayın. Eğer cünüp iseniz iyice yıkanarak temizlenin. Hasta olursanız veya seferde bulunursanız veya biriniz abdest bozmaktan (def-i hacetten) gelir veya kadınlara dokunur (cinsel ilişkide bulunur) da su bulamazsanız, o zaman temiz bir toprağa yönelin. Onunla yüzlerinizi ve ellerinizi meshedin (Teyemmüm edin). Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez. Fakat o sizi tertemiz yapmak ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister ki şükredesiniz.”

Bu İslam’da ki maddi ve manevi temizlik vecibesi tüm peygamberlerin tebligatında aynıdır, nitekim aşağıda ki ayette Lut aleyhisselamın iman etmeyen kavminin söyledikleri iman eden Müminlerin nasıl temiz olduklarını anlatması bakımından manidardır;

Araf(82) “Kavminin cevabı ise sadece, "Çıkarın bunları memleketinizden! Güya onlar kendilerini fazla temiz tutan insanlar!..." demek oldu. “

Ağız ve diş sağlığı da İslam’ın en başta gelen önemli temizlik dallarındandır. Yaşanan o çağlarda yapılabilecek en mükemmel ağız ve diş temizliği bütün peygamberler olduğu gibi son peygamber Hz Muhammed Mustafa s.a.v. tarafından da uygulanmış ve uygulatılmıştır. Erak denilen bodur bir çöl bitkisi olan Misvak ağacı bu temizlikte kullanılan en önemli bir ağız ve diş temizlenme fırçasının yapıldığı bir bitkidir. Bu ağacın kahveye benzer meyvesi ve yaprakları da o zamandan beri antiseptik ve antiromatizmal olarak kullanılmaktadır.

20 cm uzunlukta kesilen serçe parmağı kalınlığında ki ağacın filizleri en ucundan beş cm soyularak ıslatıldıktan sonra liflendirilir ve dişler yavaş yavaş ovulur. Bu gün tıbbende keşfedilmiştir ki bu ağacın özünde diş ve dişeti sağlığı için elzem olan Etilamin, Sodyum, Froid, Potasyum, Fosfor, Alkaloid, Kalsiyum ve benzeri her şey bulunmaktadır. Bazı şirketler bilindiği gibi diş macunlarına Misvak özü katarak bunu tescillemişlerdir. Ayrıca Misvak ağacının özünde beyazlatıcılık, kanı durdurma, asit salgılama ve güçlendiricilik özelliğide vardır.
Rasülüllah s.a.v.,misvak’ı her abdest öncesi kullanmış ve tavsiye ederek sünnet kılmıştır. Bütün İslami ibadet ekollerinde Misvak sünnettir. Peygamberimiz a.s., dişleri sararanları uyararak kullanmaya teşvik etmişlerdir. Aşağıda konuyla alakalı bazı hadisi şerifleri görelim;

Resulullah (s.a.v.) buyurdular ki: "Dört şey vardır, bunlar geçmiş peygamberlerin sünnetlerindendir: Haya, koku sürünme, evlenme, misvak kullanma." Rivayet Eden: Ebu Eyyüb Geçtiği Kaynaklar: Tirmizi, Nikah 1, (1080)

Resulullah (sav)'nın şöyle söylediğini işittim: "Ümmetime zahmet vermeyecek olsam, her namazda misvak kullanmalarını emrederdim ve yatsı namazını da gecenin üçte birine kadar te'hir ederdim." Rivayet Eden: Zeyd İbnu Halil el-Cüheni Geçtiği Kaynaklar: Ebu Davud, Taharet 25, (47) Tirmizi, Taharet 18, (23)

Resulullah (sav) buyurdular ki: "Kına yakma, koku sürünme, misvak kullanma ve evlenme bütün peygamberlerin tabi olageldikleri sünnetlerdendir." Rivayet Eden: Ebu Eyyüb Geçtiği Kaynaklar: Tirmizi, Nikah 1, (1080)

Resulullah (sav) buyurdular ki: "On şey fıtrattandır: Bıyığın kesilmesi, sakalın uzatılması, misvak, istinşak (burna su çekmek), mazmaza (ağza su çekmek), tırnakları kesmek, parmak mafsallarını yıkamak, koltuk altını yolmak, etek traşı olmak,   istinca yani taharetten sonra kuruluktan emin olmak  " Rivayet Eden: Aişe Geçtiği Kaynaklar: Müslim, 56 (261) Ebu Davud, Taharet 29, (53) Tirmizi, Edeb 14, 

Bu gün binlerce yıllık kafatasları incelendiğinde dişlerin bembeyaz olduğunu gören antropologlar hayretler içinde kalmaktadırlar. Bunun en büyük etkeninin hiçbir kimyasal gıda almamaları ve hiçbir kimyasal içermeyen misvak la ağız ve diş temizliği yapmış olmalarıdır.
Başlık: Ynt: Korktukları İslam Bu mu?
Gönderen: bin_sultan - 01 Nisan 2011, 23:55:42
                     MÜSLÜMAN HER AN BİR YENİ ÇALIŞMADA OLMALI


Cenabı hak, bütün sıfatlarından bir nebzesini kullarına vermiş ve en üstün bir yaratık olmanın gereklerini yerine getirmelerini sağlamayı hedeflemiştir. Halık, Hallak, Sani, Mükevvin, vb pek çok zatına ait isim ve sıfatları genel olarak yaratmak ve yoktan var etmek anlamına gelir. Ayrıca bu isim ve sıfatların işlevi bitmiş değildir ve devam etmektedir.

İnsanlar, bir miktar çalıştıktan sonra dinlenmek ihtiyacı duyarlar ama Allah asla yorulmaz ve istirahata ihtiyacı olmadan devamlı bir yaratma işindedir. Zatı yüce rabbimiz evreni altı evrede yaratmış bunu altı gün olarak alırsak bir gün boş bırakmıştır. Bu insanlara dinlenilecek haftada bir zaman ayırmaya işaret sayabiliriz ama kendi zatına asla yorulma bulaşmayacağını bizzat beyan etmişlerdir;

Ahkaf (33) “Gökleri ve yeri yaratan ve onları yaratmaktan yorulmayan Allah'ın, ölüleri diriltmeye gücünün yeteceğini görmediler mi? Evet şüphesiz O, her şeye hakkıyla gücü yetendir. “

Zira o zatı ecelli ala, her türlü eksiklik sıfatlarından uzaktır. Evrenin insana hizmet etmeye devam edebilmesi için yaratıcı da daima yeni bir yaratma ve yenileme içindedir. Kâinattaki benzersiz denge ve her ilkbaharda hayatın yeniden inşası gibi örnekler onun her an bir işte olduğunu anlatır. Bunun ayetteki beyanı ise şu ayettir;

Rahman; 29 – “Göklerde ve yerde bulunanlar, O'ndan isterler. O, her gün yeni bir iştedir.“

Yerde ve gökte bulunan canlı, yarı canlı ve cansızlardan oluşan 18 bin âlem onun rahmet sıfatına sığınmış, ondan her an istemektedirler. Canlıların istemesi bir ayrı, cansızların istemesi bir ayrıdır. Canlılardan akıllıların duası ayrı hayvan türlerinin duası başka türlüdür. Yarı canlı diyebileceğimiz bitkilerin duaları ve Rahmandan rahmet istemeleri sürekli sağa sola rüzgârların itmesiyle dönerek sallanarak hu çekmeleridir. İnsandan başka düşünme yetisi olmayan milyonlarca canlı türü ise ilahi bir içgüdü ile sahiplerinden her halleriyle isterler ve istediklerini alınca da eşsiz teşekkür gösterileri yaparlar. Binlerce sığırcık kuşunun belli yer ve saatlerde gökyüzünde saf saf olup büyük bir ahenk içinde dans ettikleri gibi.

Evrenin bilinen tek akıllı yaratığı ve Allahın yeryüzünde diğer canlılar üzerine halife yaptığı İnsanoğlu ise Allaha olan şükür borcunu ifa ettiği müddetçe yaratıcı tarafından en şerefli bir makama çıkarılmıştır. Bu şükür ifası onun Mükellef olması demektir ve belli bir yaşa gelen her Müslüman insanın bazı şeyleri yapmakla, bazılarını da yapmamakla yükümlü olması demektir. Mükellef olmanın tek şartı akıldır. Buda insanda vardır ancak, işte bu yüzden her insan önce imanla mükelleftir. İman eden her Müslüman ise yeni tekliflerle baş başadır. Müslüman’a yapılan bu tekliflerin bir cümlede ifadesi alttaki İnşirah ayetlerinde verilmekte, yoruluncaya kadar çalışmaları, bir işten ayrılınca diğerine sarılmaları ve çalışmalarının meyvesi olarak ister fert ister cemiyet olarak en üstün bir konuma ulaşmaları öngörülmektedir;

İnşirah; 5 – “Demek ki, zorlukla beraber bir kolaylık vardır. 6 - Evet, zorlukla beraber bir kolaylık vardır. 7 - O halde boş kaldın mı, yine kalk (başka bir iş ve ibadetle) yorul.”

Tabiatın ve Allahın kanunlarının gereği şudur; İnsan İslam’ la en üstün bir yaratıktır. Bu üstünlük İslam’dan gelmesi bakımından izafidir. Esas üstünlüklerin ve kemal sıfatlarının tümü Allaha ait olup bu sıfatlardan birer gölge mesabesinde insanlara verilmiş olmasından dolayı Evrenin akıllı yaratığı İnsanda kendisine düşen payeyi Allaha ve onun elçileriyle beraber getirdiklerine inandıkları takdirde üstlenebilmektedir.

“Her an bir yeni çalışma” özelliği İnsanlar içindir. Bunun Allah’ta karşılığı ayette de geçtiği gibi “her an yeni bir yaratma” dır. Kemal sıfatlarının birer zerresinin görüntülendiği İnsanoğlu da bu nedenle bir işten bir işe koşacaktır. Başarı ve İslam’ın şahsında en üstün olmak onun en başta gelen şiarıdır.

Bu gün dünya devletleri arasında 3. Ligde İslam devletlerinin bulunması ve pek azının ancak 2. Lige çıkabilmesi ve hala 1. Lige tırmanarak İslam’ı temsil edememelerinin sorumluluğu çok büyüktür. En gelişmiş ülkeler arasında hiçbir İslam ülkesinin bulunmaması utanç veren bir zillettir. Bunun vebali birinci olarak tüm kutsal emirlere, direktiflere ve tarihi mazimize rağmen basit bir koltuk ve makam uğruna halkın uyanmasına ve İslam’a sarılmasına tahammül edemeyen çağdaş diktatörlerdir. İkinci olarak ise bu vebal, Kur’anı rafa kaldırarak onun sadece namazda okunan dualar için olduğunu sanıp ondaki ilme verilen önemi, Müslümanların her bakımdan en üstün olmaları yönündeki talimatlarını kavrayamayarak kız çocuklarını okula bile göndermekten uzak duran avam’adır.

Müslümanların bu gün en üstün olmamalarında bir sorumlu daha vardır. Onlar bu konuda şu anda bile Allaha hesap veren tarihi şahsiyetlerdir ki dünya çapında İslam devletleri kurarak en üstün olduklarında bu durumlarını koruyarak geleceğe teslim edememişlerdir.  Burada tek soru bile bu sözün doğruluğunu ispata yeterlidir;

Allah c, kur’anda “Düşmanlarınıza karşı en güçlü olmak için en son teknolojileri kullanarak hazırlıklı olun” diye bir emir vermemiş midir?

Enfal (60) “Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve savaş atları hazırlayın. Onlarla Allah'ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve bunlardan başka sizin bilmediğiniz fakat Allah'ın bildiği diğer düşmanları korkutursunuz. Allah yolunda her ne harcarsanız karşılığı size tam olarak ödenir. Size zulmedilmez.“

Kur’an ve İslam’ın esasında var olan bu, çalışarak ve sonucu Allaha havale ederek “her bakımdan en üstün olma” sevdasını çok iyi bilen gayri Müslim ve hatta İslam düşmanı devletler, Müslümanların ve İslam devletlerinin ayağa kalkarak koşmalarına, ön saflarda yer almalarına asla imkân vermemek için ellerinden gelen tüm çabaları harcamaktadırlar.

Müslüman ülkelerin güçlü ülkeler kategorisinde şu ülkeden yana yok bu ülkeden yana gibi zillet ve meskenet kokan sınıflandırmalara tabi tutulmaları en büyük gaflet ve dalalettir. Böyle bir durumda olmak yani Müslümanların AB yanlısı, ABD yanlısı, RUS, ÇİN yanlısı gibi anılmaları İmandan uzaklaşmış olduklarının da en önemli kanıtıdır.

Zira yüzce yaratıcımız bizlere hedefi 1400 yıl önce son mesajında bildirmiştir;

“İNANIYORSANIZ EN ÜSTÜN SİZLERSİNİZ”

Aliımran 139. “Gevşemeyin, hüzünlenmeyin. Eğer (gerçekten) iman etmiş kimseler iseniz üstün olan sizlersiniz.”

İşte İslam’ı anlamak istemeyenlerin daha doğrusu Allah ve din inancı olmayanların korktukları İslam budur. Ancak korkmaya gerek yoktur zira eğer Allah’a imanın varsa bu onun gereğidir eğer yoksa korkunun da ecele faydası yoktur.
Başlık: İslamda Dini Azınlık Hakları
Gönderen: bin_sultan - 12 Nisan 2011, 20:37:11
                 İSLAMDA DİNİ AZINLIK HAKLARI!


İnsanlığa sunulan,  ilahi isteklere uygun hayat tarzında, doğru olmasa da uyanları bulunan diğer din mensuplarının tüm hakları koruma altına alınmıştır.

Mal, can, ırz ve dini için İslâm devleti tarafından güvence verilmiş olan ehl-i kitap. Zimmet ehlinden bir kişi haline gelir. Zimmet; söz, güvence, kefalet, hak, saygı, kendileriyle anlaşma yapılan topluluk anlamlarına gelir. Ehl-i zimmet ise; Hıristiyan, Yahudi ve başkaları gibi ehl-i kitaptan İslâm yurdunda oturanlardan kendileriyle anlaşma yapılanlar demektir.  Bir hukuk terimi olarak zimmet; gayri Müslimlerin cizye verip itaat etmelerine karşılık İslâm topraklarında yerleşmelerine izin verilmesi; mal, can, ırz ve inançlarının korunması ve dış saldırılara karşı İslâm Devleti tarafından savunulmaları demektir.

ZİMMİ, Müslüman olmayan dini azınlık demektir. CİZYE ise bu İslam ülkesindeki dini azınlıktan alınan vergidir.

İslâm devleti bünyesinde yaşayan gayr-i Müslim vatandaşların mükellef olan erkeklerinden can ve mallarını koruma bedeli olarak yılda bir defa alınan vergiye cizye denir. Buna cizye denilmesinin sebebi, zimmî denilen cizye yükümlüsünü ölümden koruduğu içindir. Bir İslâm beldesinde yaşayan gayr-i Müslim, İslâm'a girerse cizyeden kurtulur. Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyrulur:

"Kendilerine kitap verilenlerden Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, Allah'ın ve Peygamberinin haram kıldığı şeyleri haram tanımayan, hak dinini din olarak kabul etmeyen kimselere, zelil ve hakir olarak kendi elleriyle cizye verecekleri zamana kadar savaşınız. " (et-Tevbe, 9/29).

Müslümanlar açısından cizye, ilk defa Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından konulmuştur. Hz. Muhammed cizye verecek olanlara yaptığı anlaşmalarda, durumlarına göre cizyenin miktar ve şeklini belirlemiştir. Hz. Peygamber, Necran Hıristiyanlarıyla yaptığı anlaşmada her yıl Safer ayında iki bin ve Recep'te bin takım elbise cizye koymuştur. Tabi bu durum İslam’ı kabul etmemeleri üzerine olan bir şeydir.
İslam’da Azınlık Hakları

Prof. Dr. Abdûlaziz HATİP bu konuda kaynaklarıyla beraber madde madde sıralayarak azınlık hakları ve onlara davranış biçimleri hususunda şu bilgileri yazmaktadır;

Konuya şöyle bir göz atmak bile, İslâm’ın ne büyük ve insanî bir din olduğunu açıkça görmeye yeter. Bunlar teoride de bırakılmamış, tarih boyunca büyük bir titizlikle gözetilmiştir.

Müslümanlar, üç kıta üzerindeki onlarca halk ve topluluğu yüz yıllarca idare ettikleri halde, herhangi bir hak ihlaline tevessül etmemişlerdir. Orta Doğu, Anadolu, Balkanlar, Kafkaslar ve Kuzey Afrika vs. çok çeşitli gayr-ı Müslim azınlıkların günümüze kadar kimliklerini koruyarak gelmiş olmaları bunun ispatıdır.

l. İslâm yönetimi, bir topluluğu zimmî (gayr-ı müslim azınlık) kabul ettiğinde artık bu akit Müslüman taraf için sonsuza dek bağlayıcıdır. Zimmîlerin mal ve canlarını kendi mal ve canları gibi korumaları farz olur. Onlardan alınacak vergi (cizye) bu güvenceye karşılıktır.

2. Topraklarının mülkiyeti tamamen kendilerine ait olur, üzerinde her türlü tasarruf hakkını korurlar ve bu mülkiyet mirasçılarına intikal eder.
 
3. Buna karşılık verecekleri verginin miktarı, zengin, orta halli ve fakir olmak üzere maddî durumlarına uygun olarak tespit edilir. Herkes tarafından kolaylıkla ödenebilme ilkesi vardır. Hiçbir geliri bulunmayan, cizye ödemekten muaftır. Hz. Ömer cizye miktarını yılda bir kez olmak üzere zengine 48 dirhem, orta halliye 24 dirhem, el emeği ile geçinen çiftçiye 12 dirhem olarak tespit etmiştir (Kitâbu’l-Harâc, 36). Bir koyun yaklaşık 12 dirhemdi.

Cizye sadece savaşa güç yetirenler içindir; kadın, çocuk, deli, kör, mabet hizmetkârları, acizler, hastalıkları bir yıldan fazla devam edenler, cariyeler, köleler vs. cizyeden muaftırlar (Kitâbu’l-Harâc, 50). Cizye tahsilinde zor ve baskı uygulanamaz. Onlara yumuşak davranılır ve güçlerini aşan bir şeyle yükümlü tutulamazlar (Kitâbu’l-Harâc, 82). Cizye tahsili için mülkleri satılamaz. Ancak imkânı olduğu halde vermemekte direten kişi hapsedilebilir.

4. Zimmînin kanı Müslüman’ınkiyle eşittir. Müslüman bir kimse zimmî birisini öldürecek olsa, bir Müslüman’ı öldürmüş gibi kısas uygulanır. Bu hükmü bizzat Hz. Peygamber uygulamıştır.

5. Aynı suça karşılık zimmîye uygulanan ceza ile Müslüman uygulanan ceza aynıdır (Kitâbu’l-Harâc, 108-109).

6. Bir Müslüman, zimmî bir kimsenin Meselâ şarabına yahut domuzuna zarar verecek olursa, bunun tazminatını öder (ed-Durru’1-Muhtâr, III, 273).

7. Sövmek, hakaret etmek, dövmek, gıybet yapmak vb. bir yolla, aynen Müslüman gibi, zimmîyi de incitmek caiz değildir (ed-Durru’1-Muhtâr, III, 273-274 ).

8. Zimmîlere muamele, onların şahsî hukuk ve kanunlarına göredir. Kendi dininde haram herhangi bir şeyi işlemesi engellenir. Onlar için caiz, fakat İslâm’da haram olan hususlar varsa, kendi bölge sınırları içinde özgürce bunları yapmaları mümkündür.

9. Baştan beri Müslümanlara ait bölgelerde, mevcut mabetlerine dokunmak caiz değildir. Yıkılacak olursa, yerlerine başkalarını kurmak haklarıdır; ancak yeni mabetler kurmak hakları yoktur (Bedâiü’s-Sanâi’, VII, 114). Bunun dışında kalan yerlerde, buna da müsaade edilir. Yine, Müslümanların terk ettiği ve artık Cuma veya Bayram namazı kılınmayan bölgelerde yeni mabetler kurmaları caizdir.
 Zimmî, askerlikten muaftır. Buna karşılık, can, mal, ırz ve din güvenliği için, sadece askere elverişli ve maddî imkânı yerinde olanlar yılda bir defa olmak üzere cizye denilen bir vergi verir. Hz. Ali, bir tahsildarına şöyle demiştir:
“Vaziyete bak, yazlık veya kışlık bir elbiseyi, yemekte oldukları bir rızkı, iş yaptıkları bir hayvanı satma. Para sebebiyle hiç birisini kırbaçlama, hiç birisini ayakta bekletme. Biz onlardan cizyeyi ancak ihtiyaç fazlası olan şeylerden almakla emrolunduk. Emrime aykırı hareket edecek olursan, Allah beni değil, seni sorumlu tutar. Başka türlü davrandığını duyarsam, seni görevden alırım” (Kitâbu’l-Harâc, 9).

Fakir, cizyeden muaf tutulduğu gibi, İslâm devlet hazinesinden ona maaş bile bağlanır. Hâlid b. Velîd’in, Hîrelilerle imzaladığı antlaşmada bu husus açıkça yer almaktadır (Kitâbu’l-Harâc, 85).

Hz. Ömer de dilencilik yapan yaşlı bir zimmî görür. Sebebini sorunca, yaşlı adam: “Yaşlılık ve cizye” cevabını verir. Hz. Ömer, hemen vergisini kaldırır, ona maaş bağlanmasını emreder ve şöyle der: “Gençliğinde cizye vermesi, yaşlılığında ise bizim onu ihmal etmemiz adalet değildir” (Kitâbu’I-Harâc, 82).

  Kur’anı kerim beşeri sorumluluğu kabul veya redde bağlı olarak insanları inananlar ve inanmayanlar diye iki gruba ayırır;
"
Kehf 29. De ki: “Hak, Rabbinizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin.” Biz zalimlere öyle bir ateş hazırladık ki, onun alevden duvarları kendilerini çepeçevre kuşatmıştır. (Susuzluktan) feryat edip yardım dilediklerinde, maden eriyiği gibi, yüzleri yakıp kavuran bir su ile kendilerine yardım edilir. O ne kötü bir içecektir! Cehennem ne korkunç bir yaslanacak yerdir".

Bu temel ayırım dışında İslamiyet insanlar arasında ırk, renk, dil ve toprak esasına dayalı başka her hangi bir fark gözetmez.    
Müslüman bir toplumun gayrimüslim toplumlarla ilişkilerinin barış esasına dayandığı ve bu ortamın ancak gayrimüslimlerin düşmanca tavırları sebebiyle bozulabileceği şu ayette ifade edilmektedir:

“Sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik etmekten ve onlara adaletle davranmaktan Allah sizi menetmez. Çünkü Allah adaletli olanları sever. Allah ancak sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için onlara yardımda bulunanları dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa işte zalimler onlardır” (el-Mümtehine 60/8-9).

Bu ayet aynı zamanda, Müslüman bir devletin gayrimüslim devlet ve toplumlara karşı takip edeceği dış siyasetin de ana çerçevesini belirlemektedir.

 İslam hukukçularının büyük bir kısmı, Kur’an ve Sünnet’te belirlenen temel prensipler çerçevesinde Müslümanlarla gayrimüslimler arasındaki uluslararası ilişkilerin barış esasına dayandığı, savaşın ancak onların Müslümanlara karşı düşmanca tavırlara başvurmaları halinde meşru sayılacağı görüşündedir.

   İslam’a göre gayrimüslim toplumlarla ilişkilerde barış esas olduğu gibi gayrimüslimler bir İslam toplumu içinde Müslümanlarla birlikte yaşama imkânına da sahiptirler.  

 Gayrimüslimlerin Müslümanlar gibi can ve mal güvenliğine sahip oldukları konusunda hukukçular görüş birliği içindedir. Hz. Peygamber zimmiye zulüm ve haksızlık yapan, ona gücünün üstünde sorumluluk yükleyen ve ondan arzusu dışında bir şey alan kimseye kıyamet günü bizzat kendisinin hasım olacağını söylemiş, bir zimmiyi haksız yere öldüren kimsenin kırk yıllık mesafeden duyulan cennet kokusundan mahrum olacağını belirtmiştir.

 Çalışma hürriyeti bakımından gayrimüslimler için herhangi bir sınırlama söz konusu olmayıp iş ve ticaret hayatının her alanında faaliyet gösterebilirlerdi. Öte yandan gayrimüslimler, amme hizmetleri ve sosyal güvenlik imkânlarından Müslümanlar gibi faydalanma hakkına sahiptiler. Hz. Ömer, yoksulluk ve ihtiyarlık sebebiyle dilenen bir zimmiyi gördüğünde ona hazineden maaş bağlanmasını emretmiş, vefatı sırasında da kendisinden sonra gelecek halifeden zimmilerin haklarını korumasını ve onları himaye etmesini istemiştir.

       İslamiyet gayrimüslimleri, inançlarını paylaşmadıkları Müslümanlarla birlikte kendi dindaşlarına karşı savaşmak zorunda bırakmamak amacıyla askerlikten muaf tutmuştur. Bu aynı zamanda onlara tanınan inanç özgürlüğünün de bir gereğidir.
 
İslam ülkesinde bulunan müslim veya gayrimüslim, vatandaş veya yabancı bütün insanlar devletin yargı sistemine ve kanunlarına tabi olmakla birlikte İslam’ın gayrimüslimlere tanıdığı inanç özgürlüğünün bir gereği olarak aile, şahıs, miras ve borçlar hukuku gibi dini inançla yakından ilgili konularda kendilerine adli ve hukuki muhtariyet tanınmış, Hanefi fakihlerinin tabiriyle bu konuda “onları kendi inançlarının gereğiyle baş başa bırakma” ilkesi benimsenmiştir. İslam’ın getirdiği bu hukuki çoğulculuk, dini-kültürel çoğulculuğu koruyarak gayrimüslimlerin asırlar boyunca İslam toplumu içinde varlıklarını sürdürmelerine imkan sağlamıştır.
 
     Sonuç olarak, Müslümanlara karşı düşmanca tavırlar içine girmedikleri, kutsal saydıkları şeylere hakaret etmedikleri ve barış ortamını bozacak hareketlerden kaçındıkları sürece gayrimüslimlerle ilişkilerin Kur’an-ı Kerim’in temel prensipleri ve Hz. Peygamber ile Hulefa-yi Raşidin’in uygulaması çerçevesinde barış ve hoşgörüye dayandığı, gayrimüslimlerin İslam toplumu içinde kendi dini-kültürel kimliklerini koruyarak güven içinde yaşama hakkına sahip oldukları bir gerçektir.
Başlık: Ynt: Korktukları İslam Bu mu?
Gönderen: ümre yolcusu - 22 Ocak 2012, 19:56:44
emeginize saglık