Sadakat İslami Forumları

DİNİ KATEGORİLER => FIKIH VE İTİKAD => Konuyu başlatan: Miftahulkuluub - 28 Aralık 2008, 23:38:49

Başlık: Malumat deryası
Gönderen: Miftahulkuluub - 28 Aralık 2008, 23:38:49
Bilgisayar arşivimden derlediğim güzel kısa islami malumatları bu başlık altında paylaşacağım.

İnşAllah hep beraber istifade ederiz.
Başlık: Musibet nedir ?
Gönderen: Miftahulkuluub - 28 Aralık 2008, 23:39:07
MUSÎBET NEDİR?
İnsanın kendisine, malına, âileden bâzılarına az veya çok , sıkıntı veren şeydir.
Rasûlüllah (S.A.V.)’e “Musîbet nedir?” diye soruldu:

-“Mü’mine ezâ veren her şey musîbettir” buyurdu.

İkrime R.A.’den:
Rasûlüllah S.A.V. Efendimizin kandili sönüvermişti.

”İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râciûn” okudu.

“-Yâ RasûlAllah bu da mı musîbet?” dedik.

“-Evet, mü’mine ezâ  veren her şey musîbettir” buyurdu.


Hadisi Şerif:

“Belâ, îmanlı erkek ve kadının bedeninde, malında, evlâdında, üzerinde hiç günâh kalmadan Allah’a kavuşuncaya kadar devam eder.”(İhya C.4 s.136)
 (Dikkat edilsin: Musîbet îman ve amel sâhibi mü’mine af ve derece, imansızlara cezâdır.

Şu halde günâhtan sakınıp kurtulmak için af ve âfiyet dilemekten iyisi yok. “En üstün ilaç da Tesbih na-mazıdır. Umûmî affa, sıkıntıdan kurtulmaya, hâcetin husûlüne ve nice nimetlerin zuhûruna vesîledir...” buyurulmuştur.

Hadisi Şerif:

Allahü Teâlâ bir kavme azap indirince, onların içinde bulunan (iyi ve kötü) herkese ondan isâbet eder. Sonra (Kıyâmet gününde) herkes kendi amellerine göre baas olunur (diriltilir ve sâlihler mükâfat, fâsıklar azap görürler. İyiler için nîmet, kötülere mihnet, ilâhî adâlet îcâbı mü’minlere mağfiret de sonsuz rahmetindendir.)
Başlık: Yemek
Gönderen: Miftahulkuluub - 28 Aralık 2008, 23:40:50

* H.Ş.: Çok yemek yiyenin kalbi katılaşır. (Kenzü’l -İrfan 925)

H.Ş.: Kişi az yemekle içini nurla doldurmuş olur. (Râmuz  4092)

* Ekmeği ele geçirince yanına tuz istemek nefsânî bir istektir. (İ. Åzam Rh. A.)
Başlık: Hz. Osman r.a.'tan hikmetli sözler
Gönderen: Miftahulkuluub - 28 Aralık 2008, 23:41:45

HİKMETLİ SÖZLER

*On şey zâyî olmuştur:
1- Sual sorulmayan âlim,
2- Amel edilmeyen ilim,
3- Kabul edilmeyen doğru söz,
4- Kullanılmayan silah,
5- Namaz kılınmayan mescit,
6- Okunmayan Mushaf,
7- İnfak  edilmeyen mal,
8- Hak yolda kullanılmayan vasıta,
9- Dünyayı isteyenin zühdü ,
10- Ahiret kârına yaramayan ömür.
 (Hz. Osman R.A.)
Başlık: Münakaşa
Gönderen: Miftahulkuluub - 29 Aralık 2008, 01:09:05
MÜNÂKAŞA
H.Ş.: Haklı da olsa sürtüşme ve münâkaşayı terk edene cennetin köşesinden bir köşk verileceğine, şaka da olsa yalan söylemeyene cennetin ortasından bir köşk verileceğine, ahlâkını güzelleştirene ise cennetin en yüksek yerinden bir köşk verileceğine kefilim. (Ebû Dâvud)
H.Ş.: Münâkaşayı bırakın. Çünkü hayrı azdır. Münâkaşayı bırakın. Zirâ mü’min münâkaşa etmez. Münâkaşayı bırakın! Zira tartışan kişi tamâmen ziyandadır. Münâkaşayı bırakın Münâkaşa edene kıyâmet günü şefâat etmem. (Taberânî)
H.Ş.: Kim. Âlimlerle yarışmak, câhillerle münâkaşa yapıp susturmak ve insanların teveccühünü kazanmak için ilim öğrenirse, Allah onu cehenneme atar. (Tirmizî)
Kötülüğü yüze vurma; ağzından hayır çıksın! Münâkaşa etme, düşmanlığa sebeptir. 

30- Haklı da olsa kişi kavga ve münakaşayı terk etmedikçe kamil değildir. (Mühim Bilgiler S. 23) [Olgun insan çok şey kazanır]

7. H.Ş.: Haklı olduğu halde münakaşadan vazgeçmedikçe kişinin imanı tam olmaz. (Bezzar) İşi Allah’a havâle eden kazanır.

H.Ş.: “Haksız olduğunu anlayıp, mücâdeleden vazgeçen kimseye Allahü Teâlâ cennetin kenarında bir ev binâ eder. Kim de haklı olduğu halde mücâdeleyi terk ederse, Allahü Teâlâ ona cennetin en iyi yerinde bir binâ inşâ eder.” (Tirmizî) 

Başlık: Cebrail a.s. sıkıştığı 3 yer
Gönderen: Miftahulkuluub - 07 Ocak 2009, 00:46:31
Cebrail ( a.s ) “En çok sıkıştığım yerler 3 yerdir “ buyurur.
 
1 - ) Hz. İbrahim ateşte yanacağı zaman büyük bir hızla yeryüzüne inerek ;

-Bana bir emrin var mı ?
-Hayır.
-Peki Allah’a bir diyeceğin var mı ?
-Hayır , zaten o benim halimi biliyor.


2 - ) İbrahim ( a.s ) İsmail ( a.s )’ı kurban edeceği zaman Arşı Âlâda idim. Cenabı Allah’ın emri ile bir anda indim ve bıçağı ters çevirdim. Hz. İbrahim bıçağa kızmış ;

-Ey bıçak niçin kesmiyorsun ?
-Sen kızıyorsun , Cenabı Hakk’ın emri var. Onun dediğini mi yapayım , senin dediğini mi ?

O anda Cebrail ( a.s ) cennete giderek Habil’in Cenabı Hakk’a sunmuş olduğu kurbanı alır ve gelir.

Cebrail ( a.s ) gelirken Hz. İbrahim heyecanlanmasın diye gökyüzünde “ Allahü Ekber , Allahü Ekber “ der. Bu sesi duyan Hz.İbrahim şaşırır , bir de bakar ki Cibrîli Emîn ve koç geliyor.

Bu durum çok hoşuna gider ve “ Lâ ilâhe illallâhü vellâhü Ekber “ der. İsmail ( a.s ) da kesilmekten kurtulunca sevinerek , “ Allâhü Ekber velillêhil Hamd” der.


3 - ) Uhut Gazvesinde Peygamber Efendimizin mübarek dişi kırılınca kan akmaya başlar. Eğer o kan yere düşse idi , cenabı Hak tarafından bütün mahluk helak olacaktı. Onun için Arşı Âlâdan büyük bir hızla inip , kanı havada tuttum “ diyor.
Başlık: Nerede kime selam verilmez?
Gönderen: Miftahulkuluub - 07 Ocak 2009, 00:57:25
*   Mahkeme heyetine ,
*   Fıkhî araştırma yapana ,
*   Şerî dersleri okuyan hoca ve talebelere ,
*   Genç kadınlara ,
*   Kadına benzemiş erkeklere ,
*   Kumar oynayan ve içki içene ..v.s ,
*   Mâlâyânî işlerle meşgul olan ( devamlı kedilerle , güvercinlerle .. v.s ) ,
*   Hanımı ile bir arada bulunanlara ,
*   Kâfire ( fakat şahıs veya müessese için ihtiyaç varsa verilebilir )
*   Avret mahalli açık olana ,
*   Abdest bozarken ,
*   Fıkıhla uğraşan hocaya ( fakat başka zaman hocaya selam verilir )
*   Ezan okuyana , namaz kılana , zikir yapana , hutbe okuyana ,
*   Yemek yiyene ( gelenin karnı açsa , yemek yiyen kimse ile de çok samimi ise , onu kesin yemeğe çağıracağını biliyorsa selam verilir ) ,
Başlık: Zikrin en hayırlısı
Gönderen: Miftahulkuluub - 07 Ocak 2009, 00:59:45
Zikrin en hayırlısı

Peygamber Efendimiz ;
-Zikrin en hayırlısı hafî ( gizli ) olanıdır buyurmaktadır.

Cenabı Hak mizanda meleklere:
-Getirin bakalım kullarımın defterlerini.

Kitapları ve defterleri melekler getirip;
-Şunlar günahtır , şunlar sevaptır “ diye arz edecekler . Cenabı Hak ;

-Hayır bu kulumun daha çok sevabı var.

Melekler ;
-Ya Rabbi biz gördüklerimizi yazdık. Fakat başka bir şey yok.

-Bu kulum zikri Hafî yaptı. Beni kalben zikretti. Ondan sadece benim haberim var. der ve o kuluna öyle bir mükâfat verir ki melekler bile hayran kalır.
Başlık: Hüvellahüllezi'nin esrarı
Gönderen: Miftahulkuluub - 07 Ocak 2009, 01:01:12
Peygamber Efendimiz bir Hadisi Şeriflerinde
“Kim ki başında 3 defa “Eûzü billehis semîıl alîmimineş şeytanirracîm” okuyarak sabah ve akşam namazından sonra bu 3 ayeti okursa akşama kadar kendisine 70.000 melek tahsis edilir. Akşam okursa sabaha kadar 70.000 melek tahsis edilerek 24 saat koruma altında bulundururlar”.
Başlık: Vatanı kurtarma vazifesi ölülerin mi?
Gönderen: Miftahulkuluub - 08 Ocak 2009, 09:22:59
Bursa’yı Yunan işgal ettiğinde, Pîr Emîr Sultan türbedârı, bastonla türbeye dürtüp:

“Yâ Pîr, Bursa’yı Yunan işgal etti, kalk kurtar!” der.

Türbedâr o gece rüyasında Pir Emir Hazretleri:

“Behey ahmak! Vatanı düşmandan kurtarmak ölülerin değil, dirilerin vazîfesidir!” der ve hışımla bir tokat vurur. Türbedâr korku içinde uyanır, çenesini yamrulmuş bulur ve ölünceye kadar o halde kalır. Hak dostlarına karşı edep ve dikkat lâzımdır...
Başlık: "Kulumun zannı üzereyim!"
Gönderen: Miftahulkuluub - 27 Haziran 2009, 15:18:29
İzah:
Allahü Teâlâ’yı nasıl bilir, nasıl inanırsak, âhirette öyle buluruz. İnancımıza göre muâmele görürüz.

Hadisi Şerif:
Kıyâmet gününde Allahü Teâlâ’nın insanlara ilk sorduğu, insanların da cevap verdiği şeyin ne olduğunu size haber vereyim mi?

Allahü Teâlâ o gün mü’minlere sorar:
Bana kavuşmaktan dolayı sevindiniz mi?
Onlar “Evet” derler.

 Cenâb-ı Hak:
“Neden?” buyurur. Onlar: “Affını ve mağfiretini ümit ediyoruz” derler.

Allahü Teâlâ:

“Böyle düşündüğünüz için, isteğiniz benim üzerime farz oldu. Sizi affettim” buyurur.
(Ahmad Bin Hanbel, 5/238.

Bir kul cehenneme götürülürken döner geri bakar. Allahü Teâlâ sebebini sorar. O, “Allah’ım, sana karşı zannım bu değildi. Hakkında hüsnü zan besliyor (ne kadar günahım olsa da bağışlayacağını ümit edi-yor)dum” der. Allahü Teâlâ: “Onu çevirin. Kulum beni nasıl bilirse, öyle bulur” buyurur.

(Et-Tergıp vet-Terhib 4/270)
Başlık: 6 çeşit uyku vardır.
Gönderen: Miftahulkuluub - 27 Haziran 2009, 15:24:51
Altı çeşit uyku vardır:
1.    Gaflet uykusu  : İlim meclisinde uyumak
2.    Şekâvet uykusu: Sabah namazı vaktinde uyumak
3.    Ukubet uykusu : Sair namaz vakitlerinde uyumak
4.    Kaylûle uykusu : Öğle namazından evvel (kuşluk vaktinde) uyumak.
5.    Ruhsat uykusu   : Yatsıdan sonra uyumak
6.    Hasret uykusu    : Cuma geceleri uyumak

    Bunlardan yalnız ruhsat ve kaylûle uykularına müsaade edilmiş diğerleri kerih görülmüştür.
Başlık: Uykuya yatarken
Gönderen: Miftahulkuluub - 27 Haziran 2009, 15:28:07
Hadis-i Şerif:

“Kul temiz olarak uykuya yattığında, rûhu Arş’a yükselir;  gördüğü rüyalar doğru olur. Abdestsiz yatarsa, rûhu yükselmez gördüğü rüyalar da karışık olur doğru çıkmaz.” (İhyâ)

Uyku âdâbı:

1. Tahâret, yâni zâhiren ve bâtınen temizlik ve misvak kullanmak.
2. ‘Uyandığımda ibâdet edeceğim’ diye niyet ederek yatmak.
3. Günahlardan tevbe ve istiğfar edip içinde, kimseye karşı zulüm ve kin hissi olmadan uykuya yat-mak.
4. Uykusu gelmeden yatıp kendisini uykuya zor-lamamak.
5. Sağ omuzu üzere, kıbleye yönelerek yatmak.
6. Yatarken duâ etmek.
7. Uykunun bir nevî ölüm; uyanmanın da dirilmek olduğunu düşünerek, uyanıp kalktığında, “Elhamdü-lillâhillezî ahyânâ bâ’de mâ emâtenâ ve ileyhil bâ’sü vennüşûr” duâsını okumak. (İhyâ) 
Başlık: Okuma hakkında notlar
Gönderen: Miftahulkuluub - 27 Haziran 2009, 15:28:55
Bir insanı tanımak için bir defa görüşmek yetmez. Kitaplar da böyle. İlk okuyuşta çok az şey verir. Bu sebeple, bir kitabı birkaç defa okumak lâzım...
Yemeklerde tercih yapıldığı gibi, kitaplarda da tercih yapmalı. Zihnimizin ve kalbimizin en güzel mânâlara lâyık olduğunu bilmeli; değersiz bilgi ve fikirleri almaktan sakınmalıdır.
Bâtılın anlamak için, onu anlatan kitapları okumak şart değil. Bataklığı bilmek için, mutlaka bataklığa girmek lâzım gelmez, bakmak yeter... Karanlığa karşı mücâdele ışıkla yapılır.
Allah dostlarının hayatlarını, bilhassa siyer ve İslâm tarihini okumalı.
Başlık: İşi yapan kafire de dua edilir
Gönderen: Miftahulkuluub - 27 Haziran 2009, 15:51:03
İyi iş yapan gayri müslime de duâ edilir:

Enes R.A.’den:
–Bir Yahûdi berber Resûlüllah Efendimizin saka-lını düzeltti. Allah Resûlü ona:

“Allah’ım! Bunu güzelleştir!” diye duâ etti. Yahûdî'nin ağarmış saç ve sakal-ları siyahlaştı ve genç görünmeye başladı. (Beyhakî)


Katâde R.A.’den:

–Bir Yahûdi Resûlüllah Efendimizin devesini sağdı. Fahr-i âlem Efendimiz,

“Allah’ım! Bu adamı güzelleştir”

diye duâ etti. Yahûdi'nin ağarmış saçları siyahlaştı. 90 sene yaşadı, saçları siyah, kendisi dinç kaldı.

Hadîs-i şeriflerde, gayri müslim de olsa, meslek ve mahâret ehline îtibar ve onun sanatından istifade etmek câizdir. Ancak duânın, dünya ile alâkalı olduğu mâlum ola!... (Sünen-i Ebî dâvud)
   
Hadis-i Şerif: “Benden sonra üzerinize öyle emîrler gelecek ki, kim onlardan çekinirse kendini temize çıkarır; onları münker sayan (kabul etmeyen) selâmette kalır; kim de razı ve tâbi olursa helâk olur.” (Ümmüm Seleme R.A.)
Başlık: Bakmak ve Görmenin farkı
Gönderen: Miftahulkuluub - 27 Haziran 2009, 15:53:04
Bakmak ayrı, görmek ayrıdır:


“Onları, sana bakıyor görürsün. (Halbuki) on-lar görmezler.” (S. Â’raf 198) (Çünkü, girdaba düşen, Hakk’ı görmez.)

“Göklerde ve yerde (Allahü Teâlâ'nın varlığına, birliğine ve kemâl-i kudretine delâlet eden) nice âyetler var ki, onların üzerine uğrarlar da, ondan yüz çevirib geçerler, (görmek istemezler.)”  (S. Yûsuf 105)


Pek çok insan görünüşe müptelâdır. “Onlar, bu dünya hayatından  sâdece bir zâhir (görünen yüzü) bilirler. Âhiretten ise tamamen gâfildirler.” (S. Rûm,7) (Dünyanın sonu nereye varacağını düşünmezler.)


Zâhire takılan bir göz, hakîkati göremez. Meselâ: Zâhirde yağmur buluttan, meyve ağaçtan gelir. Hakikatte her şeyin Yaratıcısı olan Rabb'imiz Teâlâ tarafından, yağmur bulut vâsıtasıyla indirilir, meyve de ağacın dalları ile gönderilir.

“Pencereye bakmakla pencereden bakmak aynı şey değildir. Pencereye bakan lekeleri, pencereden bakan ise güzellikleri görür. İki adam hapishane penceresinden dışarı baktı... Birisi çamuru gördü, diğeri yıldızları...” (Dale Cernagie)

Yarısı dolu bir bardak iki kişiye gösterildiğinde birisi, “Yarısı boş bir bardak görüyorum” derken diğeri, “Yarısı dolu bir bardak görüyorum” diyor. Halbuki ikisi de aynı dünyada yaşayan insanlar; fakat  kâinata ve hâdiselere bakış tarzları farklı... Bu bakımdan bize düşen, zâhire takılıp kalmak değil, hakîkati görebilmektir.
Hakîkî mahkûm, demir parmaklıklar arasındakiler değil, zâhirî hapishânede maddeye takılıp kalanlardır.
Başlık: Hazır cevaplar
Gönderen: Miftahulkuluub - 27 Haziran 2009, 16:19:28
Birisi İmam-ı Azam Hz.lerine:
-Elbisemi çıkarıp gusl yapmak için nehre girdiğimde kıbleye mi, başka tarafa mı döneyim?
-Çalınmaması için elbisene karşı dön buyurmuştur.


                                       ------------

Bir kimse imamı Şa’bi’ye:
İhramlı kişi bedenini kaşıyabilir mi?
Evet
Ne kadar?
Kemikleri gözükene kadar  : )


                                      ------------
İmamı şabi’ye birisi:
İblisin karısının adı nedir?
Ben o düğünde yoktum.
                                       -------------



En Faziletli ilk söz: La ilahe illAllah
En Faziletli ikinci söz: SubhanAllahı velhamdü lillahı ilah
En Faziletli Üçüncü söz: Elhamdü lillahi ilah.
En Faziletli dördüncü söz: Allahü ekber Allahü ekber iyah.
En Faziletli beşinci söz: La havle vela kuvvete illa ilah



Allah indinde en mükerrem zat Adem a.s. dır zira ona esmayı öğretti Kadınların en ekremi Ümmü Musa Meryem dir.

Ana rahminde bulunmadan yaratılan 4 mahluk.

1-   Adem A.S.
2-   Havva R.A,
3-   Salih A.S. ın devesi
4-   İsmail A.S. a inen koç



Sahibi ile seyreden kabir :
Yunus A.S. ı yutan balık
Kehkeşan ve kavsi güzah : Kehkeşan semanın kapısı Kavsi güzah Tu-fandan sonra hayatta kalanlar
Günün muayyen zamanında güneş görüp daha önce ve sonra güneş görmeyen yer: Musa A.S. denizi geçerken denizde yarılan yer

Başlık: Planlı ve programlı olmak
Gönderen: Miftahulkuluub - 27 Haziran 2009, 17:13:29
İslâm Dîni, insanın sabah kalkmasından gece yatmasına kadar vakitlerini öylesine doldurur ki, artık ne şikâyet edeceği bir boşluk bulur, ne de onu doldurmak için başka bir şeye ihtiyaç duyar. Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’inde meâlen:

“O hâlde boş kaldın mı yine kalk yorul. Ve ancak Rabbine rağbet et ve O’na doğrul” (İnşirah Sûresi 7-8) buyurarak zamanın en güzel şekilde değerlendirilmesini emretmiştir.

Zamanın en verimli bir şekilde değerlendirilmesi için önceden tasarlanan bir plan ve program dâhilinde hareket etmek gerekir. En kötü plan dahi plansızlıktan iyidir.

Zamanın planlanıp kullanılması şöyle yapılabilir:

* Günlük zamanın nasıl kullanıldığını gösterir bir program hazırlanır.

* Bunu hazırlarken, yapılacak işin ehemmiyeti ve sağlayacağı fayda nispetinde zaman ayrılır.                     

* En mühim ve zor olan işler için tahsis edilen zaman, en verimli çalışmanın yapılabileceği zaman olmalıdır. Bu husûsta İmâm-i Rabbânî Hazretleri şöyle buyurmaktadır:

“Ey bizi seven kardeşim! Vakit keskin kılıçtır. Yarın fırsat ele geçer mi, geçmez mi bilinmez. Ehem (daha mühim) işleri bugün yapmalı, ehem olmayanları yarına bırakmalıdır. Aklın hükmü ve iktizâsı da budur.” (Mektubat-ı Şerife 1/134-127)

 “Te’hîrin ve işleri sonraya bırakmanın ilâcı ne olabilir ki!” (Mektubat-ı Şerife 1/36-128)

* Kolay işler zor işlerin arasına serpiştirilmeli, mühim olmayan işler ise en verimsiz saatlere bırakılmalıdır.

* Muayyen aralıklar ile istirâhat zamanları ayrılmalı, bu vakitleri de mümkün olduğu kadar kolay ve dinlendirici işlerin yapılması ile geçirmelidir.

* Planlama yapılırken her zaman, az da olsa bir ihtiyat vaktinin ayrılmasına dikkat edilmelidir. İşlerin ters gitmesi hâlinde telâşa kapılmamanın tek çâresi budur.

* Zaman tahsîsinde faydasız işlerle meşgûliyetten  ve  uykunun fazlasından kaçınmaya dikkat edilmelidir.

* Yapılan günlük programı tatbik sahasına koymakta a’zamî dikkat göstermek.

* Tatbik sâhasına konulan günlük programda tesbit edilen noksanlıkların izâlesine çalışılmalıdır.

* Günlük programın yanında, haftalık, aylık ve yıllık olmak üzere, yukarıdaki husûslar dikkate alınarak planlar hazırlanmalıdır.
Başlık: En güzel tedavi
Gönderen: Miftahulkuluub - 27 Haziran 2009, 17:15:28
Ünlü Abbâsî halîfelerinden Hârun Reşîd’in mütehassıs bir doktoru vardı ve Hıristiyandı. Bir gün bu doktor ile, saraydaki vazîfelilerden İbni Vâkıd adındaki zât arasında şöyle bir konuşma cereyan ediyor... Doktor diyor ki:

“— Sizin kitâbınızda, tıp ilmine dâir hiç bir şey yok. Halbuki ilim iki nevidir; biri ilm-i ebdân (hekimlik ilmi), diğeri de ilm-i edyân (dînî ilimlerdir.)

— Cenâb-ı Hakk, tıp ilminin tamamını, Kur’ân-ı Kerîm’de bir âyetin yarısında toplamıştır.

— Nedir o âyet?

— “Yiyiniz, içiniz; israf etmeyiniz” meâlindeki âyet-i kerîmedir.

— Peki, niçin tıp hakkında Peygamberinizden bir şey rivâyet olunmuyor?

— Peygamberimiz (s.a.v.) hazretleri tıbbı, kısacık bir cümle içerisinde toplamıştır.

— Söyle bakayım, nedir o koskoca tıp ilmini içinde toplayan cümle?

— “Mi’de, hastalığın evi, perhiz ise devânın başıdır.” meâlindeki hadîs-i şerîftir.

Bunun üzerine Hıristiyan tabib şöyle der:

— Ne Kitâbınız ve ne Peygamberiniz, Calinus’a (eski Roma’da doktorların piri) tıptan birşey bırakmış. (Yâni, tedâvî için doktorlara ihtiyaç bırakmamış)” (Necâib-i Kur’âniyye)
Başlık: Adabı Muaşeret
Gönderen: Miftahulkuluub - 27 Haziran 2009, 17:17:37
Selâmlaşmak, selamı yaymak da müslümanın edeplerindendir. Bu münâsebetle müslüman, müslüman kardeşi ile buluştuğunda ve ayrılırken selâm vermelidir.

Kimsenin olmadığı eve veya herhangi bir mekana girerken de “Esselâmü aleynâ ve alâ ibâdillâhi’s-sâlihiyn” diyerek selam verilmelidir.

Yine iki müslüman buluştuklarında müsâfaha etmelidir, uzun bir ayrılıktan sonra buluşmuşlar ise göğüs gögüse kucaklaşabilirler.

Müslüman, müslüman kardeşine hakâret etmemeli, kaş-göz hareketleri yapmamalı, lakâp takıp alay etmemelidir, kibirlenip böbürlenmemeli, mütevâzı (alçak gönüllü) olmalıdır.

Müslüman gittiği meclislere temiz elbise ile gitmeli, yaşlı ve kendisinden daha bilgili kimselerden daha yukarıda oturmamalıdır. Daha evvel gelmiş ise sonra gelen yaşlı ve bilgililere ihtiyaç var ise yerini vermelidir. Kimseyi kaldırarak kendisine yer açmaya çalışmamalıdır.

Konuşulanları dinlemeli, dinlediğini hâli ile belli etmelidir. Büyüklerin ve hocaların gelişine ayağa kalkarak, hürmet göstermelidir.

Müslümanlar komşuluğun ne demek olduğunu bilmeli, komşuluk haklarını yerine getirmelidir. Ve her Müslüman komşusunu kendisinden her husûsta emin kılmalıdır. Zira hakîkî mümin, mümin kardeşini kendisinden gelecek her türlü zarardan ve ezâdan emin kılan kimsedir.

Müslüman başkasının evine izinsiz girmemeli, izin alıp selâm verdikten sonra girmelidir. Ev sahipleri ile beraber olduğu zaman da adâba riâyet etmeli, ev içerisinde mütecessis hareket etmemeli, birbirine nikahı düşen insanlarla, yani namahremleri ile bir arada oturmamalıdır.

Hatta bir ailenin çocukları, (bulûğ çağına girmemiş olsalar bile) ebeveynin hususi odalarına izinsiz girmemelidirler.
Başlık: Sıhhat reçetesi
Gönderen: Miftahulkuluub - 27 Haziran 2009, 17:19:47
İbrahim Hakkı Erzurumî meşhur eseri “marifetnâme”de “sıhhatin korunma çareleri ve bu hususta dikkat edilecek esaslar” kısmında şöyle diyor:

“Ey aziz! Hikmet ehli demişlerdir ki:

Hastalığın başladığı yer midedir. Mideye giren besinler hazım ile vücûda yayılır. Hazımsızlık veya hazımda zorlanma vücudun dengesini bozar.

Mideye, hazmedemeyeceği veya hazımda zorlanacağı yiyecekleri doldurmak, gücünden fazla yükleme yapmak sağlığı bozar.

Yazın güneşten sakınmak, gölgeli yerlerde gezmek ve oturmak, safra maddesini mahveden soğuk yiyecek ve içeceklere alışmaktan çekinmek, ısıtılıp kurutulan yemeklerden sakınmak, hıyar, kavun gibi sulu meyveleri bol yemek, beyaz ve ketenden yapılmış elbiseleri giymek, soğuk su ile yıkanmak, sabahın soğuğundan, öğle vaktinin sıcağından çekinmek. Kışın ise yünlü elbise giyip, yağlı yemekler yemek vücut için çok faydalıdır.

Vücudun her organını, özelliğine göre işletmek faydalıdır. Meselâ; eller, eşyâyı kaldırıp indirmekle, ciğerleri, bol ve temiz hava alıp vermekle, ayak yürümekle, hâfıza okuma ve ezberleme ile kuvvet kazanır ve gelişir.

Ata binmek, bütün vücudu harekete geçirdiği için çok faydalıdır. Vücudu işleten yarışlar, deniz sporları gibi oyunlar da çok faydalıdır. Gerçi kazanan sevinçli, yenilen üzüntülüdür. Fakat ne olursa olsun müsabakalı oyunlar her zaman vücuda faydalıdır. Gemiye binmek, deniz seyahati, kan ve safra gibi sıvıların akımını ve hazmı kolaylaştırdığı için faydalıdır. Vücuttaki su birikimini, hattâ cüzzam gibi hastalıkları bile iyi eder. Mümkün olduğu kadar istifra etmemeli. Çünkü; kusma, faydalı gıdayı da dışarı atar.

İtidal, orta yollu hareket vücuda sıhhat, insana izzet, dîne hizmet kazandırır...
Başlık: Peygamberimize vahyin gelmesi
Gönderen: Miftahulkuluub - 01 Temmuz 2009, 00:56:05
Peygamberimize vahiy geldiği zaman yanlarında ki Ashabı Kiram anlardı.
       Bazen vahiy geldiği zaman Peygamber Efendimiz deve üzerinde bulunurlardı. Vahiy geldiği zaman develer bile dayanamaz çökermiş. Peygamber Efendimiz çok terler büyük bir sorumluluk hissederlerdi.
       Peygamberimiz 6 ay rüya yöntemi ile eğitilmiştir. Eğer vahiy geleceğine dair eğitilmemiş ve alıştırılmamış olsa idi kendileri de tahammül edemezlerdi. Büyük bir eğitimden geçmesine rağmen ilk ayet geldiği zaman ( ikra ) çok heyecanlanmış , çok korkmuştur. Eğer 6 ay rüyada alıştırılmamış olsaydı dayanamazdı.
                                                                                                           
Başlık: Başkasının yerine hatim okumak
Gönderen: Miftahulkuluub - 01 Temmuz 2009, 00:57:53
Bir kimse hatim yapacak oluyor , sonra bu hatimi cüz cüz herkese dağıtıyor. Sonrada o hatmi kendisi yapmış gibi herhangi bir kimsenin ruhuna hediye ediyor. Böyle bir şey yoktur. Başkasının okumuş olduğu hatme sahip çıkamaz. Bu hatmi kendisi yapmış olmaz ve başkasının ruhuna da hediye edemez. Ruhuna hiçbir şey gitmez. Ancak o hatimden kendisi cüz okuduysa o cüzlerin sevabı gider.
       Böyle hatim yapılacağı zaman cüzleri dağıtırken herkese şöyle demeli ; meselâ “Benim babam için 1 cüz oku ruhuna hediye et” ancak böyle olursa , herkeste hediye ederse ancak o zaman hatim tam olur.
Başlık: Çalışkan olmak
Gönderen: Miftahulkuluub - 09 Temmuz 2009, 13:00:58
ÇALIŞKAN OLMAK

İslâm dîni mensuplarına çalışmayı emretmiş, tembelliği şiddetle yasaklamıştır. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de meâlen: “Hakîkaten insan için kendi çalıştığından başkası yoktur” (Sûre-i Necm 39) buyurularak dünyâ ve âhiret için çalışmanın ehemmiyetine işâret edilmiştir.

Peygamber Efendimiz de: “Hakîkat Allah size çalışmayı farz kıldı, o halde çalışınız!” (Feyzü’l Kadir, 2/245) buyurarak çalışmamızı emretmiştir.

Lisânımızda, “Boş duranı Allah da kulu da sevmez”, diye çalışmaya teşvik eden güzel bir sözümüz vardır. Şâir:

“Allah'a dayan sa'ye sarıl, hikmete râm ol,

Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.”,diyerek muvaffak olmanın yegâne şartının çalışmak olduğuna tenbih etmiştir.

Çalışmak kadar, devâm da mühimdir. “Allah'ın en sevdiği amel az da olsa devamlı yapılanıdır” (Aclûnî, Keşfü’l-Hafa 1-53/122) hadîs-i şerîfi buna işâret eder.

Çalışmamak tembellik, tembellik ise bir hastalıktır. Peygamber Efendimiz:“Allah'ım tenbellikten ve âcizlikten sana sığınırım” (Nisâbûrî, Müstedrek 1 /430) buyurmuştur. Tembellik âfettir ki kişinin muvaffak olamama sebeplerinin başında gelir.

Bir baksana gökler uyanık yer uyanıktır.
Başlık: Amelsiz ilmin neticesi
Gönderen: Miftahulkuluub - 09 Temmuz 2009, 13:02:04
Ziyâd bin Lebid (r.a.) anlatıyor:

Nebiyyi Ekrem (s.a.v.) bir şeyden bahsetti ve “O korkunç hâdise, şer’î ilmin yok olup gitme vakti geldiği sırada olacaktır”, buyurdu. Bunun üzerine ben dedim ki:

— Ya RasûlAllah! Biz Kur’ân-ı okuyup dururken, onu evlâdımıza okuturken, onlar da çocuklarına öğretirken kıyâmet gününe kadar öğretip okuttukları halde nasıl olur da ilm-i şer’î yok olur gider? Kur’ân elden ele, dilden dile dolaşıp dururken buna imkân var mı?, dedim. Rasûlü Ekrem (s.a.v.):

— Anan seni yavru kılsın ya Ziyad! Ben gerçekten seni, Medîne’de fıkıh ilmi en çok olan biri zannederdim. Şu Yahûdiler ve Hıristiyanlar da Tevratı ve İncili okumuyorlar mıydı? Hem de nesilden nesile çocuklarına, torunlarına okuttururlardı. Fakat onlarda bulunan emir ve yasaklardan hiçbir şeyle amel etmiyorlardı! buyurdular. (Mişkât-ül Mesâbih)A
Başlık: Sahabeyi kötülemenin zararları
Gönderen: Miftahulkuluub - 09 Temmuz 2009, 13:02:33
SAHÂBEYİ KÖTÜLEMENİN ZARARLARI

Ashâb-ı Kiram arasında çıkan bir takım ihtilaflardan dolayı Hâricîler, bazı Mu’tezile imamları ve Şiîler, sahâbenin ileri gelenlerine veya bir kısmına dil uzatmışlar, ve onlara fâsıklık veya bir takım kötü sıfatlar isnâd etmişlerdir.

Târihteki sapık fırkaların görüşlerini, günümüzde o fırkalara mensup olduklarını açıkça söylemeseler de, Ehl-i Sünnet itikâdını kökünden sarsan sözleri duyulmakta ve görülmektedir. Halbûki Ashâb-ı Kirâm’a olan îtimâdı sarsmak, İslâmî esasları tehlikeye düşürebilir. Zira sahâbenin adâletinde tereddüt; onların bize naklettikleri Kur’ân ve Sünnete olan itimadın yani İslâm’ın temellerinin sarsılması demektir.

Bu fırkaların başında olan Şîa, Hz. Ali’yi ve birkaç sahâbeyi ifrât derecesinde sevmişler fakat diğer sahâbîlere hiç bir müslümana bile yakışmayan kötü vasıflar yakıştırmışlardır. Resûlullâh’ın etrafında canlarını siper eden sahâbeye karşı takınılan bu menfî tavır karşısında müslümanların Sünnete ilâve olarak sahabenin hepsini içine alacak şekilde “Cemâat” tâbirini kullanmaları mühimdir.

Böylece Ehl-i sünnet ve’l-Cemâat tabiriyle, Rasûlüllah (s.a.v) sünnetinin yanında ashâbın görüş ve tatbikatının da bütün müslümanlar için takip edilmesi lazım gelen bir yol olduğu ifâde edilmiştir.

Böylece Sünnet-i nebevî’de bulunmayan veya ihtilaf mevzuu olan bir meselede ashâb-ı kirâm, mürâcaat kaynağı gösterilmiştir. Bu hususta ki bir hadîs-i şerîf de şöyledir: “.. Sizden kim benden sonra yaşarsa şiddetli ihtilaflar görecektir. Öyle ise benim sünnetim ile râşid ve hidâyet üzere olan halifelerin sünnetine bağlanınız. Sünnete sımsıkı sarılınız. Sizleri sonradan çıkan bid’atlerden sakındırırım. Çünkü her bid’at dalâlettir.”  (Tirmîzi, İlim 16)
Başlık: İcazet almak
Gönderen: Miftahulkuluub - 09 Temmuz 2009, 13:03:06
İmam-ı Ebu Yusuf hocasından izin almadan ders meclisi kurdu ve insanlara fetva vermeye başladı. Bu hadise hocası İmâm-ı Âzam Hazretleri’ne ulaştırıldı. İmâm-ı Âzam Hazretleri huzurunda bulunanlardan birini “Şimdi git İmâm Ebû Yusuf’a şu meseleleri sor.” diyerek gönderir.

— Bir kimse temizlemeciye bir elbise bıraksa, elbiseyi almaya gidince temizlikçi elbise aldığını inkar ederse, şahıs ertesi gün tekrar gittiğinde temizlikçi elbiseyi temizlenmiş olarak verse, ücret hak eder mi?

— İmam Ebû Yusuf “hak eder” deyince sual soran “hata ettin” der. “Hak etmez” deyince yine “hata ettin” der.

Sual soran cevap verir. “Elbiseyi inkardan önce temizlemiş ise sahibi için temizlemiştir. Ücret alır. İnkârdan sonra ise, kendisi için temizlemiş sayılır ve ücret almaz.”

— Namaza giriş farz ile midir, sünnet ile midir?

— İmâm Ebû Yusuf “farzla girilir” deyince sual soran “Hata ettin” der. “Sünnetle girilir.” diye cevap verince yine aynı sözle “Hata ettin” diye karşılık verir.

Sual soran cevap verir: “Namaza giriş hem farzla hem de sünnetledir. Çünkü İftitah tekbiri farzdır, elleri kaldırmak ise sünnettir.”

— Tencerede et pişerken içine kuş düşşe, et yenir mi, yenmez mi?

— İmâm Ebû Yusuf “yenir” der. Soran “Hata ettin” der. “Yenmez” deyince  soran yine “Hata ettin” der.

Sual soran cevap verir: “Eğer kuş, et piştikten sonra düşerse, suyu dökülür ve et üç kere yıkandıktan sonra yenilebilir. Kuş, et pişmeden düşmüş ise et kuş ile beraber piştiğinden ikisi de yenmez.”

Bu cevaplardan sonra, İmâm Ebû Yusuf hazretleri, hemen kalkar ve hocası İmâm-ı A‘zam Hazretleri’nin yanına gider. Hocası “Seni buraya cevap veremediğin mese
Başlık: Bir Türk icadı
Gönderen: Miftahulkuluub - 09 Temmuz 2009, 13:04:22
Bİr Türk İcâdI

Yıllardan beri hafife alıp durduğumuz sarıklı atalarımız birçok sahâlarda olduğu gibi, tavukçuluk sahasındaki keşifleriyle de dünyayı hayretler içinde bırakmış adamlardır.

Bunun ne demek olduğunu anlamak için Fransız seyyahlarından Le Bruyn ve İngiliz seyyahlarından Melton’un seyahatnâmelerine şöyle bir göz gezdirmek kâfidir. Batıcılarımızın Batıdan aldığımızı zannedip imrendikleri kuluçka makinalarımızın en mükemel şekli bizim işte o şerefli atalarımızın icâdlarından olduğu, bütün Batı menbalarının ittifâkıyle sâbittir.

Meselâ Corneile Le Bryun’ün 1732 de La Haye de neşrolan ‘Voyages au Levant’ ismindeki beş ciltlik büyük seyâhâtnamesinin ikinci cildinin 64-70’inci sayfalarında kendisinden evvelki seyyâhların izâhatı da karşılaştırmak suretiyle verilen malûmata göre, o zaman bir Osmanlı vilâyeti merkezi olan Kâhire’de zengin bir Türk iş adamı ilk kuluçka fırınlarını yaptırıp işletmeğe başlamıştır.

Muhtelif seyâhâtnamelerin bu mesele hakkında verdikleri izâhatın bazı ehemmiyetsiz teferruatında bir takım ihtilâflar bulunmakla beraber, umûmi hatlarında hepsi müttefiktir.

Yer altında yapılan kuluçka fırınları kerpiçtendir. Üzerlerinde birer değirmi menfez vardır. Bunlar fazla harâretinden çıkması için yapılmıştır. Bir fırın binâsında umûmiyetle yirmi dört fırın bulunur. Bu fırınlar on ikişerden iki tarafa ayrılmış ve aralarında işçiler için küçük bir yol bırakılmıştır. Her iki taraftaki onikişer fırının altısı üstte ve altısı da alttadır. Yani fırınlar iki katlı demektir.

Bunların saman ve gübre yakılarak ısıtıldığından bahsedilir. Yumurtalar umûmiyetle üst fırına konulur ve alt fırında ateş yakılır. Bazan da bunun aksi yapılır. Civcivlerin kabuklarından çıkışı yirmi birinci gün başlayıp yirmi ikinci günü nihâyet bulur. Yalnız Mısır’ın sıcak ikliminden dolayı bu faaliyet kış mevsiminin dört ayına münhasırdır. Fırınların büyüklüğüne göre her birine sekizyüzden sekizbine kadar yumurta konulduğu hakkında muhtelif rivâyetler vardır.

Diğer vilâyetlerimizde de kurulan bu kuluçka fırınları sayesinde Avrupa’ya civciv ihracatı yapılmış, Türk rekâbetine dayanamayan Avrupalı tavukçular Türk fırın piliç etlerinin tabiî piliçler kadar lezzetli olmadığı hakkında şâiyalar çıkarmış, fakat buna rağmen Floransa dukası Türkiye’den mütehassıslar getirtip önce İtalya’da teşebbüse geçmiş ve ondan sonra da bu Türk icâdı Lehistan’a varıncaya kadar bir çok memleketlere yayılmıştır.
Başlık: Hz. Ömer'den nasihatler
Gönderen: Miftahulkuluub - 09 Temmuz 2009, 13:05:05
HZ. ÖMER (R.A.)’DEN NASİHATLER

1. Sana kötülük yapan kimseyi ona iyilik yaparak cezâlandır.

2. Hakîkatı anlayana kadar din kardeşinin davranışını iyiye yor.

3. Müslüman kardeşinin ağzından çıkan bir lakırdıyı iyiye yorman mümkün oldukça kötüye yorma.

4. Kendini töhmet altında bırakacak işlere mübâşeret eden, kendisi hakkında kötü düşünenleri kınamasın.

5. Sırrını gizleyen murâdına erer.

6. Sâdık arkadaşlar edin, gölgelerinde yaşarsın. Çünkü sâdık dostlar, huzurlu anlarda süs, sıkıntılı demlerde silahtır.

7. Seni ölüme götürse de doğruluktan ayrılma.

8. Seni ilgilendirmeyen işe karışma.

9. Henüz vukû’ bulmamış şeylerden sorma.

10. İhtiyâcını, onu gidermeni istemeyenlere iletme.

11. Yalan yere yemîni hafîfe alma, Allah seni helâk eder.

12. Kötülüklerini öğrenmek düşüncesiyle de olsa fâcirlerle arkadaş olma.

13. Düşmanlarından uzak dur.

14. Güvenmediğin dostlarından sakın. Güvenilir kimse de Allah’tan korkandır.

15. Mezarlıklarda derin saygı içinde ol.

16. Tâat ânında kendini zavallı gör.

17. Günah işlemek istersen sonunu düşün.

18. Herhangi bir işinde, Allah’tan korkanlarla istişâre et. Zîrâ Allah: Meâlen “Allah’tan, kulları arasında yalnız âlimler korkar,” buyurur. (Hayatü’s-Sahâbe 4-209/211)
Başlık: Temizliğin mertebeleri
Gönderen: Miftahulkuluub - 09 Temmuz 2009, 13:05:29
TEMİZLİĞİN MERTEBELERİ

Peygamberimiz (s.a.v.) “Temizlik imânın yarısıdır” buyurmaktadır. Bu Hadîs-i Nebevîdeki temizlikten muradın yalnızca zahirî temizlik olması aklen uzaktır. İçini harap vaziyette bırakıp dışını su ile temizlemek... Bu anlayış, kasd edilen mânâdan ne kadar uzaktır.

Temizliğin mertebeleri dörttür:

a) Dışını maddî ve mânevî pisliklerden temizlemek,

b) Uzuvlarını günâhlardan temizlemek,

c) Kalbi, kötü ahlâktan temizlemek,

d) Sırrı, Allah’tan gayrisinden temizlemektir.

Sonuncusu; Peygamberlerin, velîlerin, salihlerin ve sıddîklerin temizliğidir.

Sen, dışını zahirî pislikten temizlediğin zaman kalbini de temizlemekten gaflet etme. Önce tevbeye ve eksik bıraktığın şeylere nedâmetle temizlenmeye; gaflet gösterdiğin şeylere, irtikâp ettiğin suçlara, gelecekte de yapılması vacip olan hususları, terk etmeye kesin olarak karar verdiğin vazifelere karşı ağlamaya; hakikî hidayetin başlangıcı olan mücâdele yolunu bilmeye çalış. (Ruhussalât, Fazilet Neşriyat)
Başlık: Amerikaya müdahele
Gönderen: Miftahulkuluub - 09 Temmuz 2009, 13:05:57
Sultan II. Abdülhamit Han cemiyet adâbına uygun olmayan gösterilerin yasaklanması için Amerika’ya nota gönderir.

San Francisco konsolosumuzdan, Washington’daki büyük elçimize verilen ve büyük elçi tarafından 6 Nisan 1894’te İstanbul’a gönderilen rapordaki cevap şöyledir. iki hafta önceki “Cemiyet adabına aykırı olduğu gerekçesiyle şikayetiniz kabul edilerek 24 Mart 1894’te San Francisco fuarı içinde açılan Şark çarşısındaki tiyatro kapatılarak muhakeme edilmek üzere rakkaseler tevkif edilmiştir.”
Başlık: Kanuninin mektubu
Gönderen: Miftahulkuluub - 09 Temmuz 2009, 13:06:34
Zigetvar Savaşı’na giden Kanuni Sultan Süleyman oradan Ebussu’ud efendiye gönderdiği mektupla Şeyhül İslâm’dan dua istediği. Mektubu şöyledir;

 “Halde haldaşım, sinde sindaşım.

Tarik-i hakda yoldaşım, ahiret karındaşım.

Molla Ebussu’ud hazretlerine,

Duâ’yı bîhad iblâğından sonra

Nedür hâliniz?

Ve nicedür mizâc-ı lâzimü’l-imtizâcınız?

Sıhhat ve afiyette misiniz?

Hak Teâla hızânei hafiyesinden

Kemâl-i sıhhat ve nihâyet-i selâmet müyesser eyleye...

Allah-ü Teâlâ’nın ihsanı ile, lutuflarınızdan niyaz olunur ki mübârek vakitlerde, muhlislerinizi şerefli kalplerinizden çıkarmayınız. Bizim için duâ buyurunuz ki, yere batasıca kafirler hezimete uğrayıp, bütün islam orduları mansûr ve muzaffer olup, Allâh-ü tealanın rızasına kavuşalar... Duâlarınızı, yine duâlarınızı bekleyen, Hak Teâlâ’nın kulu Süleymân-ı bî riyâ."
Başlık: Adabı muaşeret
Gönderen: Miftahulkuluub - 09 Temmuz 2009, 13:07:12
ÂDÂB-I MUÂŞERET

Selâmlaşmak, selamı yaymak da müslümanın edeplerindendir. Bu münâsebetle müslüman, müslüman kardeşi ile buluştuğunda ve ayrılırken selâm vermelidir.

Kimsenin olmadığı eve veya herhangi bir mekana girerken de “Esselâmü aleynâ ve alâ ibâdillâhi’s-sâlihiyn” diyerek selam verilmelidir.

Yine iki müslüman buluştuklarında müsâfaha etmelidir, uzun bir ayrılıktan sonra buluşmuşlar ise göğüs gögüse kucaklaşabilirler.

Müslüman, müslüman kardeşine hakâret etmemeli, kaş-göz hareketleri yapmamalı, lakâp takıp alay etmemelidir, kibirlenip böbürlenmemeli, mütevâzı (alçak gönüllü) olmalıdır.

Müslüman gittiği meclislere temiz elbise ile gitmeli, yaşlı ve kendisinden daha bilgili kimselerden daha yukarıda oturmamalıdır. Daha evvel gelmiş ise sonra gelen yaşlı ve bilgililere ihtiyaç var ise yerini vermelidir. Kimseyi kaldırarak kendisine yer açmaya çalışmamalıdır.

Konuşulanları dinlemeli, dinlediğini hâli ile belli etmelidir. Büyüklerin ve hocaların gelişine ayağa kalkarak, hürmet göstermelidir.

Müslümanlar komşuluğun ne demek olduğunu bilmeli, komşuluk haklarını yerine getirmelidir. Ve her Müslüman komşusunu kendisinden her husûsta emin kılmalıdır. Zira hakîkî mümin, mümin kardeşini kendisinden gelecek her türlü zarardan ve ezâdan emin kılan kimsedir.

Müslüman başkasının evine izinsiz girmemeli, izin alıp selâm verdikten sonra girmelidir. Ev sahipleri ile beraber olduğu zaman da adâba riâyet etmeli, ev içerisinde mütecessis hareket etmemeli, birbirine nikahı düşen insanlarla, yani namahremleri ile bir arada oturmamalıdır.

Hatta bir ailenin çocukları, (bulûğ çağına girmemiş olsalar bile) ebeveynin hususi odalarına izinsiz girmemelidirler.
Başlık: Hafızayı kuvvetlendirmek için
Gönderen: Miftahulkuluub - 09 Temmuz 2009, 13:07:57
Hâfızayı kuvvetlendiren ve ezberlemeyi kolaylaştıran sebepler:

1- Az yemek,

2- Çok tekrar etmek,

3- Geceleri namaz kılmak ve ibâdet etmek,

4- Salât-ü selâmı çokça okumak,

5- Kur’ân-ı Kerîm’i çok okumak,

6- Bütün günahlardan el çekmek,

7- Misvâk kullanmak,

8- Her sabah aç karnına bal yemek,

9- Her gün aç karnına besmeleyle yirmibir tane kuru üzüm yemek, (Mârifetnâme)
Başlık: Evladın vazifeleri
Gönderen: Miftahulkuluub - 09 Temmuz 2009, 13:09:00
EVLÂDIN VAZİFELERİ

Allâhü Teâlâ, Kur’ân’ı Kerim’de kendisine ibâdeti emretti. Kendisine ibâdetten sonra ana ve babaya itâati bildirdi. İnsanın varlığının hakîkî sebebi Allahü Teâlâ’nın yaratması, zâhirî sebebi de ana ve babasıdır.

Evlâdın ana ve babasına karşı vazifelerinden bazıları şunlardır;

1) Onların yiyeceklerini ve içeceklerini temin etmek,

2) Giyeceklerini temin etmek,

3) Hizmete muhtaç iseler onların hizmetini görmek,

4) Kendisini çağırdıkları zaman hemen yanına gitmek,

5) Günah olmayan emirlerini yerine getirmek,

6) Onlarla konuşurken yumuşak konuşmak,

7) Onları isimleriyle çağırmamak,

8) Onlarla beraber yürürken arkalarından gitmek,

9) Kendisi için istediğini onlar için de istemek, istemediğini onlar için de istememek,

10) Kendisi için dua ettiğin de, onlar içinde, af ve mağfiret dilemek.
Başlık: Nezaket
Gönderen: Miftahulkuluub - 09 Temmuz 2009, 13:09:29
NEZÂKET

Nezâket ve zarâfet insan rûhunda bulunan güzel hislerin hâriçteki tezâhürüdür ki muhâtapların kalbine (az-çok) mutlakâ te’sîr ve nüfûz eder. Nezâket en katı yürekli insanlara bile tesir eder. Nitekim Mevlâmız Mûsâ ve Hârun (Aleyhimesselâma) meâlen şöyle buyurur: “Firavn’a gidiniz çünkü o pek azdı. Varında ona –belki dinler vaya korkar diye– yumuşak dille söyleyin. (Sûre-i Tâhâ, 44)

Nezâketin tesîri içten ve samîmî olmasına bağlıdır. Gösteriş için yapılan nezâket, sun’î çiçeklerden daha tarâvetsizdir. Nezâketsiz kimselerle konuşmak ise insana ızdırab verir.

Kaba ve haşin bir kimse çok güzel şeyler de anlatsa kendisini dinletemez. Anlattıkları insanlarda müsbet tesîr yapmaz. Etrafındakiler dağılır, gider.

Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’de Peygamberimize hitâben şöyle buyurur meâlen: “...Habîbim) Sen katı kalpli, haşin (bir kimse) olsaydın senin etrafından dağılıp giderlerdi...” (Sûre-i Âl-i İmrân, 159)

Peygamberimiz -kim olursa olsun- birisiyle konuşurken ona yüzünü döner, konuşanın sözünü kesmeyip, sonuna kadar dinlerdi. Hatem-i Tayy’ın oğlu Adiy gelince onun altına minder koydurmuş, bu nezâketten memnun olan Adiyy müslüman olmuştu.

v SELMÂN-I FÂRİSÎ (R.A)’NİN NASÎHATİ

“Allah bir kulun kötülüğünü, helâk olmasını dilediğinde ondan hayâ duygusunu çeker. Bunun için böyle birinin hiç kimse tarafından sevilmediğini görürsün. Sevilmeyen birisi de acıma hissinden yoksun bırakılır, kaba ve sert olur. Kaba ve sert adamdan da emânete riâyet hissi alınır. Emânet hissi alınanı da hâin bulursun. Kişi hain olunca da boynundan İslâm bağı çıkarılır. Artık bu kimse lânete uğramış, herkesçe lânetlenmiştir.”

Başlık: 9 mükafat
Gönderen: Miftahulkuluub - 09 Temmuz 2009, 22:20:52
DOKUZ İKRAM

Hz. Osman (r.a.) buyurdu ki: “Beş vakit namazı muntazam zamanında kılan kimseye Allahü Teâlâ (c.c.) dokuz ikramda bulunur”;

1) Cenab-ı Hak onu sever.

2) Bedeni sıhhatli olur.

3) Melekler onu muhafaza ederler.

4) Evinde bereket olur.

5) Yüzü, salih kimselerin sîmâsı gibi olur.

6) Allah (c.c.) onun kalbini yumuşatır.

7) Sırat’ı şimşek gibi geçer.

8) Hak Teâlâ, onu cehennem ateşinden korur, iyi kimselere komşu eder.
Başlık: Cehenneme karşı kalkan
Gönderen: Miftahulkuluub - 10 Temmuz 2009, 11:26:58

Ebû Hüreyre (r.a.) rivâyet ediyor:
Bir gün Resûlüllah (s.a.v.) yanımıza çıkageldi ve;
— Kalkanınızı alın! buyurdu. Biz,
— Gelen bir düşman sebebiyle mi? dedik. Bunun üzerine o,
— Cehenneme karşı kalkanınızı alın. ‘Sübhânallâh, elhamdülillâh, lâ ilâhe illAllah ve Allâhü ekber’ deyin. Çünkü bunlar, kıyâmet günü söyleyenin önünden, ardından yürümek ve onu korumak üzere gelirler. Bunlar, (Kur’ân'ın haber verdiği) ‘Bâki kalan sâlih ameller’dir, buyurdu. (Taberânî, Mu‘cemü's-Sağîr, 1/282)
Kur’ân-ı Kerim'de, ‘Bâki kalan sâlih ameller’in fazileti şöyle bildirilir:
“Allah, doğru yolu kabul edenlerin hidâyetini artırır. Bâki kalan sâlih ameller ise, Rabbinin nezdinde hem mükâfat bakımından daha hayırlı, hem de âkıbetçe daha hayırlıdır.” (S. Meryem, 76)
Başlık: Duanın tesiri üzerine bir araştırma
Gönderen: Miftahulkuluub - 10 Temmuz 2009, 11:38:04

1997 yılı başlarında bazı gazetelere akseden haberlere göre, İngiliz bilim adamları duânın gücünü ölçmek maksadıyla geniş ve muhtevâlı bir araştırma başlatmışlar. İngiliz fizik profesörü Russel Stannard tarafından yürütülen araştırma, kalp ameliyatı geçirecek 600 hasta üzerinde ve 3 ayrı hastanede yapılıyor. Önce hastalar 3 gruba ayrılıyor. Gruplardan ikisine, “Kendilerine duâ edilebileceği” söyleniyor. Üçüncü gruba ise, “Kendileri için mutlaka duâ edileceği” ifade ediliyor.
Araştırmanın ikinci merhalesinde, kendilerine duâ edilebileceği söylenen iki gruptan birine dûa edilip diğerine edilmiyeceği; Üçüncü gruba ise, yine mutlaka duâ edileceği bildiriliyor.
Duânın hastalar üzerindeki psikosomotik (yani, rûhî sebeplerle meydana gelen bedenî rahatsızlıklar üzerindeki) tesirini ölçmek için yapılan bu araştırmanın neticesi, duânın tesirini gözle görülür bir şekilde ortaya koymuştur.
Prof. Stannard, daha önce de, on kişi üzerinde pilot araştırma yaptırmış... O zamanki araştırmada da ortaya çıkan netice; duâ eden ve kendisi için duâ edildiğini bilen hastaların daha çabuk iyileştiği yönündedir. (Basın)
Başlık: Ne sen söylemiş ol ne biz duymuş olalım
Gönderen: Miftahulkuluub - 10 Temmuz 2009, 11:44:50
DR. MAZHAR OSMAN'DAN BİR HÂTIRA
Bir gün Dr. Mazhar Osman, İsmet Paşa'ya, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastanesi'nin çok dolu olmasından dert yanarak şöyle demiş:
— Bizim hastanelerde yer kalmadı. Çok hasta var. Aslında bunların çoğu bizim hastamız da değiller. Eskiden tekkeler vardı. Şeyhler vardı. Onlar bu hastalara nefes eder, iyileşirlerdi. Siz tekkeleri kapattınız, hastaları çoğalttınız. Bu hastalar bizlik hastalar değil. Şimdi madem ki tekkeleri kapattınız, şunu yapın hiç olmazsa;
Dergâhları kapatılan bu şeyh efendileri imtihan ederek, onlardan birer-ikişer-üçer kişi veriniz hastanelerimize. Hastanede yatan hastaların dörtte üçü iyileşir çıkar o zaman.
İsmet Paşa, anlatılanları dinlemiş, dinlemiş;
— Söyleyeceklerin bitti mi? diye sormuş.
Mazhar Osman da,
— Evet bitti, deyince, İsmet Paşa şu cevabı vermiş:
— Ne bunu sen söylemiş ol, ne de biz bunu duymuş olalım! (Mustafa Özdamar, Güzel İnsanlar)
Başlık: beş şey"
Gönderen: Miftahulkuluub - 10 Temmuz 2009, 11:54:23
BEŞ ÖLÇÜ

Mücâhid (r.a.) İbni Abbas (r.a.)’dan şu öğütleri ve ölçüleri nakleder:

“— Şu beş şeyin çok sayıda görülmüş faydaları var:

1. Seninle alâkalı olmayan şeyi konuşma. Çünkü o lüzumsuzdur.

2. Seninle alâkalı sözü de yeri gelmedikçe söyleme. Çünkü nice kişiler kendileri ile ilgili sözü yersiz söylemeleri sebebi ile ayıplanmıştır.

3. Ağır başlı kişi ile ve cahil kendini bilmez ile münâkaşaya tutuşma. Şüphesiz ağırbaşlı olan sana darılır. Cahil de sana eziyet eder.

4. Mü’min kardeşin senden uzakta olduğunda, seni nasıl anmasını istiyorsan, sen de onu o şekilde an. Seni hoş görmesini istediğin şeyden sen de onu hoş gör.

5. Hayrını, şerrini bilip ona göre davran.”

Başlık: Sen namaz kılmış olmadın
Gönderen: Miftahulkuluub - 15 Temmuz 2009, 22:44:13
Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz, bir gün mescitte ashâbıyla birlikte otururken, ismi Hallad olan, dîni yeni öğrenmiş bir bedevî zât girdi. Rükû ve secdesini tam yapmadığı bir namaz kıldı.
Sonra huzura gelerek selâm verdi. Resûlüllah Efendimiz selâmını aldı ve “Dön namazını tekrar kıl” buyurdu.

O zât dönerek, önceki kıldığı gibi namazını tekrar kıldı. Resûl-i Zîşân (s.a.v.), “Dön tekrar kıl; çünkü sen, namaz kılmış olmadın!” buyurdu. Bu hâl üç defa tekerrür edince Hallad (r.a.), ‘Yâ Resûllüllah! Seni hak ile gönderen Allâh’a yemin olsun ki, ancak bu kadar biliyorum, doğrusunu bana öğretir misin?’ dedi. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v.),

“Namaz kılmak isteyince güzelce abdest al, kıbleye dön, iftitah tekbirini al, kolayına geldiği kadar Kur’an oku, sonra rükûa varıp (â’zâların ve mafsalların) sükûnet buluncaya kadar dur. Sonra başın büsbütün doğruluncaya kadar ayakta kal, sonra secdeye varıp mutmain oluncaya kadar dur, başını kaldırıp hareketsiz kalıncaya kadar otur. Bunları bütün namazlarda böylece yaparsan namazın tam olur, bundan neyi eksiltirsen namazı eksiltmiş olursun” buyurdu. (Buhârî, Ezan 122)

Fahr-i Kâinat (s.a.v.) Efendimiz Hz. Enes (r.a.)’e nasîhat ederken bir defasında, “Ey Enes! Rükû edince elinle dizlerini sıkı tut, parmaklarını birbirinden ayır, dirseklerin yanlarına yapıştırma, rükûdan doğrulunca bütün â’zâlarını tam olarak yerine getir. Zira Cenâb-ı Hakk kıyâmet gününde rükû ve secde arasında bellerini tam doğrultmayanlara kıymet vermez” buyurmuştur. (Mecmau’z-Zevâid, 1/271-2) Ve yine buyurmuşlardır ki: “Namaz kıldığın zaman nefsine, (ömrüne) vedâ eden (ve Allâh’a yönelen) kimse gibi namaz kıl.” (İbn-i Mâce, Zühd 15)
Başlık: KUR’AN OKUYANLAR KAÇ KISMA AYRILIR?
Gönderen: Miftahulkuluub - 21 Temmuz 2009, 13:18:23
“Kur’an okumakta insanlar üç kısma ayrılır:

1. Dili hareket eder; fakat neler söylediğinden, kalbinin haberi yoktur.

2. Başkasından duyup dinler gibi, dilinin okuduğunu kalbi dinler ve anlar. İşte bunlar ashâb-ı yemîndir (kıyâmet günü amel defterini sağ taraflarından alacak olanlardır); yani bu derece, ebrâr (iyiler) zümresinin derecesidir.

3. Kalpleri dillerine değil, dilleri kalplerine tâbi  ve ona tercüman olur. Bu da mukarreblerin (Allâh’a yakın olan velîlerin) makamıdır. Binâenaleyh lisânın kalbe hocalık etmesiyle, kalbin emrinde olup ona tercümanlık etmesi arasındaki fark, cidden büyüktür.”


(İmâm Gazâlî k.s. İhyâu Ulûmiddîn)
Başlık: İbadetler aslında birer şükürdür!
Gönderen: Miftahulkuluub - 21 Temmuz 2009, 13:26:21
“Allah Teâlâ, nimetlerin ihsân edicisidir. Nimetlere nâil olanın, onları verene şükretmesi gerekir. İbâdet de, Allâh’ın nimetlerine karşı bir şükürdür.”
(Şah Veliyyullâhi’d-Dehlevî k.s., Huccetullâhi’l-Bâliğa, 1/143)

Bir başka ifadeyle; ibâdet, insanın gerek en güzel bir biçimde yaratılmış bulunmasından ve gerek hiçbir emek ve hakkı geçmeden en kıymetli ve en hassas iç ve dış uzuvlara nâil olmasından dolayı Hâlik’ına (Yaratan’ına) bir şükürdür. Nimete şükür ise, aklen ve şer‘an farzdır. Nasıl farz olmasın ki; insan, gördüğü en küçük bir iyiliği bile, karşılıksız, teşekkürsüz bırakmak istemez.

Hadîs-i şerifte,

“İnsanlara teşekkür etmeyen, Allâh’a da şükretmez”

(Buhârî, Edebü’l-Müfred, s. 65) buyurulmuştur.


Başta peygamberler (aleyhimü’s-salavâtü ve’t-teslîmât ve alâ Nebiyyinâ hâssa) olmak üzere, bütün insanlar ve cinler, Allâh’a kulluk ve ibâdet için yaratılmışlardır. (S. Zâriyât, 56) Her ümmete de, “Allâh’a ibâdet ediniz...”
(S. Ahzâb, 56)
diye teblîğâtta bulunan bir peygamber gönderilmiştir. İnsanların, Allâh’a ibâdetleri olmasa, Allah katında ne değerleri kalır? (S. Furkân, 77)
Binâenaleyh, ibâdetten müstesnâ kılınan, muaf tutulan hiç bir kul yoktur. Hatta Allah Teâlâ’nın ve meleklerin, kendisine salât ettikleri (S. Ahzâb, 56) en sevgili kulu olan Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz de, “Sana ölüm gelinceye kadar Rabb’ine ibâdet et” (S. Hıcr, 99) emrine muhâtap olmuştur. Mübârek rûhunu, Rabb’ine teslim ettiği güne kadar da farz ve nâfile ibâdetlerini aşk ve şevk ile edâ ve îfadan geri kalmamıştır.
Başlık: Kitaplarla dostluk
Gönderen: Miftahulkuluub - 22 Temmuz 2009, 22:26:53
Batılı meşhur yazarlardan Michel de Montaigne, “Denemeler” isimli kitabında şöyle diyor:

“İki alış-veriş, yani dostluk ve aşk tesadüflere ve başkalarına bağlıdır. Biri, kolay kolay aramakla bulunmaz... Öteki, yaşlandıkça solar gider. Onun için her ikisi de hayatımı doldurup doyuramazdı.
“Üçüncü alış-veriş, kitaplarla kurduğum dostluktur ki, daha sağlam ve daha çok bizimdir. Ötekilerin başka üstünlükleri vardır, ama bu üçüncüsü daha devamlı, daha kolayca ve daha çok faydalıdır. Ömür boyu yanıbaşımda, her yerde elimin altındadır.
“Kitaplar, yaşlılığımda ve yalnızlığımda beni avutur. Sıkıntılı bir âvâreliğin baskısından beni kurtarır; hoşlanmadığım kişilerin havasından, dilediğim zaman beni ayırıverirler. Fazla ağır basmadıkları, gücümü aşmadıkları zaman acılarımı törpülerler. Rahatımı kaçıran bir saplantıyı başımdan atmak için, kitaplara müracaat etmekten iyisi yoktur. Hemen beni kendine çeker, içimdekinden uzaklaştırırlar.
“... Onları aramadığım zaman da hiç kızmaz, beni her zaman aynı yüzle karşılarlar.”
Kısacası, okumayı öğrenmemiz, onu hayatımızın bir parçası yapmamız gerekiyor. Zira okumayı öğrenmeden ne tefekkürü öğrenebilir, ne de düşündüklerimizi doğru-dürüst ifade edebiliriz. Hâl böyle olunca, ilim ve medeniyet sâhasında tekâmül de, terakkî de mümkün olmaz.
Başlık: Altın ve gümüşten daha kıymetli tavsiyeler
Gönderen: Miftahulkuluub - 22 Temmuz 2009, 22:28:35
Veberetü’bnü’s-Sülemî (rh), Mücâhid (rh.)’ten naklediyor:

“İbn-i Abbas (r.anhümâ), bana beş şeyi tavsiye etmiştir. Şüphesiz bunlar, altın ve gümüşten daha güzel ve daha kıymetlidir.


1. Aslâ mâlâyânî konuşma! Çünkü böyle olman seni selâmete götürür.

2. Kendine karşı günah işlemede, emniyet içinde olma.

3. Yeri geldiğini görmedikçe, aslâ konuşma. Nice lüzumsuz ve faydasız konuşanlar vardır ki, haksızlık eder; yerinde olmayan söz sarf etmiş olur. Böylece fesatla, şiddetle, sıkıntıyla yüzyüze gelir.

4. Ne halîmle, ne de sefîhle mücâdele etme; çünkü hilm sahibi seni bırakır, sefih olan ise sana eziyet verir.
 
5. Kardeşin hakkında, onun bulunmadığı bir yerde, aynı durumda olduğun takdirde senin için nasıl davranılmasını istiyorsan, o şekilde hareket et. Hangi şeylerden dolayı seni affetmesini istiyorsan, sen de onu aynı şeylerden affet. İyilik yaptığında karşılığının verileceğini, kötülük yaptığında da mes‘ûl olacağını bilen insanın amelini yapmaya çalış.”

(Ebû Tâlib-i Mekkî k.s., Kûtu’l-Kulûb)
Başlık: Yalan çeşitleri
Gönderen: Miftahulkuluub - 22 Temmuz 2009, 22:39:27
İnsanlar bazan farkına varmadan veya yalan olduğunu bilmeden de yalan söyleyebilmektedirler. Bu sebeple yalan, söyleniş tarzına göre çeşitlilik arz eder. Meselâ;

* Mubâlağa bir yalandır: Bir şeyi olduğundan fazla veya büyük göstermek, olmayan vasıflarla tavsif etmek, mubâlağa cinsinden bir yalandır.
* Kinâyeli yalan: Doğruyu başka bir doğruyla değiştirerek yalan söylemek.

* İftirâ ile karışık yalan: Mâsum bir insanı suçlu pozisyonuna düşürmek ki, bu da yalan söylemektir.
* Şakadan yalan söylemek: Şaka yaparak dahi olsa yalana başvurmak mezmumdur, mü'mine yakışmaz. Nitekim hadîs-i şerifte şöyle buyrulmuştur: “Yazıklar olsun o kimseye ki, insanları güldürmek için yalan konuşur! Vah ona, yazık ona!” (S. Ebî Dâvud, Edep 88)


Velhâsıl, “Allah'tan korkun ve doğrularla beraber olun!” (S. Tevbe, 119) âyet-i kerimesinin hükmü ile amel edip, yalandan ve yalancıdan uzak durmak; niyette, sözde, amelde dosdoğru olmak, dünyada ve ukbâda saâdete nâil olmanın yegâne yoludur...
Başlık: Kalu bela ne demektir?
Gönderen: Miftahulkuluub - 22 Temmuz 2009, 23:51:51
Kaalû belâ, “evet dediler” mânâsına gelen dînî ıstılahlarımızdandır.

Yani Allâh Teâlâ’nın, kullarıyla ezelde yaptığı, kulların da bizzat şâhitlik ettikleri meclisteki İlâhî muâhede (sözleşme) hakkında kullanılan bir tâbirdir. Buna “Bezm-i ezel, Bezm-i elest, Belî ahdi” de denir. “Bezm” Farsça bir kelimedir ve sohbet, muhabbet, sevgi, dostluk meclisi mânâlarınadır. Cenâb-ı Hakk ruhları yarattığı zaman onlara, “Elestü bi Rabbiküm: (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?)” diye sormuş ve bütün kullar da “Belâ: (Evet, sen bizim Rabbimizsin)” karşılığını vermişlerdir.

Kur’ân-ı Kerim’de, bu sözleşmenin, kıyâmet gününde insanların, “Bizim bundan haberimiz yoktu!” diye bahane ileri sürmelerine mâni olmak için yapıldığı bildirilmektedir. Bahis mevzuu âyetlerin mealleri şöyledir:

“Kıyâmet gününde, ‘Biz bundan habersizdik’ demeyesiniz diye Rabbin âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini aldı ve onları kendilerine şâhit tuttu da dedi ki:

 ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ (Onlar da),

‘Evet (Rabbimiz olduğuna) şâhit olduk’ dediler. Yahut,
‘(ne yapalım) daha önce babalarımız Allâh’a ortak koştu, biz de onlardan sonra gelen bir nesildik, (onun için onların izinden gittik. Ahd’i) iptâl edenlerin yüzünden bizi helâk edecek misin?’ demeyesiniz diye, (Allah, sizin Rabbiniz olduğu hakkında sizleri şâhit tutmuştu.)” (S. A‘raf, 172)

Bu âyette geçen “zuhûr” kelimesi, beller demektir. Bundan kasıt ise, insan menisinin üretildiği yerdir. Buna göre, daha sperm hâlinde iken insanda, Allâh’ı tanıma kabiliyeti vardır. Bu kabiliyet onun nüvesinde mevcuttur. Bu da, bugünkü meşhur tâbiriyle, genetik şifreyi ifade eder. Yani her insanda Allâh’ı tanıyacak bir istidat mevcuttur. Buna psikolojide “din duygusu” adı verilmektedir. Zaten hadîs-i şerifte de, her çocuğun İslâm fıtratı üzere doğduğu beyan olunmuştur. (Müslim, Kader, 25)

Bazı âlimler; ezelde Allâh’a “Evet, sen bizim Rabbimizsin!” cevabını verdikleri halde, dünyada onu inkâr edenler hakkında şu îzâhı yapmışlardır: “Ezelde, ruhların yaratılmasından sonra kurulan bu İlâhî mecliste, bütün ruhlar ‘Evet’ demişlerdir; ancak bir kısmı, samimiyetten uzak, sadece görünüşte bu cevabı vermişlerdir.” İşte dünyada inkâr edenler bunlardır.
 fazilet
Başlık: Türklere çirkinliğimizi vermeye başladık
Gönderen: Miftahulkuluub - 23 Temmuz 2009, 00:10:26
Victor Hugo’nun Hâtıraları’ndan:
“Tunus Beyi Ahmet... Bugünün o gülünç Türk modasına uyarak giyinmişti. Bu moda iki Fransız’ın Sultan İkinci Mahmud’u uygarlığın pantolon ve redingot (Avrupaî teşrîfat îcâbı giyilen, uzun etekli, arkası yırtmaçlı alafranga ceket) giyinmek olduğuna inandırdıkları günden beri bütün Osmanlı Devleti’ne yayıldı... Böylece yiğit Türkler an‘ânevî elbiselerini, insan elbiselerinin bu en güzel ve en gösterişlisini bir kenara attılar ve bizim elbiselerimizi yalan yanlış benzetmeye [bizi taklit etmeye] başladılar. Türkler’in bizden fazla bir şeyleri, güzellikleri vardı; biz onlara çirkinliğimizi vermeyi başardık. Bizim uygarlık taslayan bilgiçlerimiz ise, buna ilerlemek adını veriyorlar.”

(Anılar, Çeviren Şiar Yalçın, İstanbul 1974, Yankı Yayınları, s. 22)
Başlık: Gece namazları
Gönderen: Miftahulkuluub - 23 Temmuz 2009, 20:16:29
Hasan-ı Basrî (k.s.) hazretleri demiştir ki:
“Kul, işlediği günahı sebebiyle geceleri namaz kılmaktan, gündüzleri de oruç tutmaktan mahrum bırakılır.”


Âlimlerden bir zât ise şöyle demiştir:

“Ey insan, oruç tuttuğunda kimin yanında ve ne ile iftar ettiğine dikkat et. Çünkü kulun kalbi ve tefekkürü, yediği şeye göre değişir ve ilk hâline bir daha dönemez.”


Bir diğeri de şunları söylemiştir:

“Nice yiyecekler vardır ki, sahibinin gece kıyâmına mâni olur. Nice bakışlar vardır ki, Kur’an okumaktan alıkoyar. Kul bir şey yer veya bir iş yapar da, bunlardan dolayı bir sene boyunca gece ibâdeti yapmaktan mahrum bırakılır. Güzel bir tedkik ve iyi bir araştırma ile neyin artırıcı, neyin noksanlaştırıcı olduğunu bilebilir, [günahları azaltabilirsin]. Ve ancak günahları azaltarak kayıplarını görebilir, onlara vâkıf olabilirsin.”

Kezâ denilmiştir ki;
“Gece namazının uzun olması, kıyâmette rahatlık sebebidir ve bu namaz, büyük günahlara keffârettir... Gece namazları, farz namazlardaki eksiklikleri telâfi eder.”

(Ebû Tâlibi’l-Mekkî k. s., Kûtu’l-Kulûb, Gecenin ve teheccüd ehlinin evsâfı bahsi)
Başlık: İhlas nedir, muhlis ve muhlas kime denir?
Gönderen: Miftahulkuluub - 01 Ağustos 2009, 15:17:22

İhlâs lûgaten, bir şeyi temizlemek ve saflaştırmak, yabancı maddelerden arındırmak, bir şeyi sadece bir şeye mahsus kılıp başkasını karıştırmamak gibi mânâlara gelir. Hâlis kelimesi de aynı masdardandır.
İslâmî ıstılâhta ise ihlâs, ibâdet ve amellerde sadece Allah rızâsını gözetmek; yaptıklarını sırf Allah Teâlâ emrettiği için, yapmadıklarını da sırf o yasakladığı için yapmamak... Riyâ ve süm‘adan, yani görsünler-duysunlar düşüncesinden uzak olmak... Hakiki bir samimiyet üzere bulunmak... Kısacası, her hâl ve hareketin ölçüsünün Allah rızâsını kazanmak olması demektir.
İhlâsın zıddı, riyâ ve süm‘adır.
Riyâ, yaptığı ibâdetleri-amelleri-hizmetleri insanlar görsün, beğensin veya övsün diye yapmaktır.
Süm‘a ise, yaptığı iyi ve güzel amelleri-hizmetleri insanlara duyurmaktan zevk almak ve bir takım işleri insanlar duysun niyetiyle işlemektir. Halbuki, geçici dünya menfaatleri ve zevklerini gâye edinerek hareket ve amel etmek ihlâsa aykırıdır, taban tabana zıttır.
Muhlis ve muhlâs’a gelince...
Her iki kelime de ihlâs sahibi mânâsınadır. Yani ihlâslı, samimi, dostluğu hâlis, her hâli içten ve gönülden olan kişi demektir. Ancak aralarında şöyle bir fark vardır:
Muhlis çalışarak, mücâdele ve mücâhede ile gayret göstererek ihlâsa ulaşan kişidir. Yani muhlis’in ihlâsı kesbîdir.
Muhlâs da, Allah için seçilmiş tertemiz kişi demektir.
Muhlâs’ın ihlâsı vehbîdir, ona Cenâb-ı Hakk’ın bir inâyet ve ihsânıdır, bağışıdır.
Kısacası muhlis, çalışıp gayret sarf ederek ihlâsı elde eden; muhlâs ise, Cenâb-ı Mevlâ-yi zû’l-Celâl tarafından lûtfen ihlâslı kılınan kul demektir.
Başlık: Başka dua bilmez misin?
Gönderen: Miftahulkuluub - 11 Ağustos 2009, 16:20:07

Bir şahıs, Harem-i Şerîf’in kapısında, “Ey doğrulara yardım eden, haramlardan kaçınanları koruyan Allâh’ım!..” diyerek hep aynı duâyı okuyordu. Ona,
“Sen başka duâ bilmez misin?” dediler. O şöyle açıkladı, bu duâyı tekrar etme sebebini:

“Ben Beyt-i Şerîf’i tavâf ederken ayağıma takılan bir şeyi eğilip aldım. Bir de baktım ki, içinde bin altın bulunan bir kese. Şeytanımla îmânım mücâdeleye tutuştular. ‘Bin altın çok para, senin bütün ihtiyaçlarını karşılar” dedi şeytanım. Îmânım ise, ‘Bu haramdır, boşuna saklama; sahibini bul, teslim et!’ dedi.
Ben böyle mücâdele içinde iken, birinin sesi duyuldu:
“Burada, içinde bin altınım bulunan kesem kaybolmuştur. Kim buldu ise getirsin, ona otuz altın müjde vereyim!”
Bin haramdan otuz helâl hayırlıdır, diyerek keseyi sahibine teslim ettim. O da bana otuz altın verdi. Bunu alıp bakırcılar çarşısında gezerken, bir Arap kölenin bu paraya satıldığını görünce, hemen satın aldım. Bir müddet sonra bu kölenin yanına bir kısım Araplar gelip gizlice konuşmaya başladılar. Köleden ne konuştuklarını sordum. Saklamayıp aynen anlattı:
“Ben Mağrip sultânının oğluyum. Babam, Habeş melikiyle cenk edip savaşı kaybetti. Beni de esir alıp buralarda sattılar. Babam bunları göndermiş, elli bin altın da vermiş ki, beni satın alıp götürsünler. Sen bana çok iyilik ettin, kendi evlâdın gibi baktın. Bundan dolayı memnun kaldım. Bunlar beni satın alacaklar; sakın az altına râzı olma, elli bin altına sat beni.”

Dediği gibi oldu. Elli bin altına sattım köleyi. Bu kadar büyük sermaye ile bir kısım mallar alıp Bağdat’a gittim. Orada açtığım dükkânda mallarımı satıyordum. Bir tanıdığım gelip, ‘Meşhur bir tüccar dostum vefât etti, ay gibi güzel kızcağızı yalnız kaldı. Gel bunu sana alalım” dedi. Ben de kabul ettim. Kızın, çehiz olarak getirdiği birtakım tabakların üzerinde içi altın dolu keseler vardı. Hepsinin üzerinde de biner altın yazılı iken, birinde dokuz yüz yetmiş altın yazılı idi. Bunun sebebini sorduğumda kızcağız dedi ki:
“Babam bu keseyi Harem-i Şerif’te kaybetmiş. Bulan bir helâlzâde keseyi iâde edince, otuz altını ona müjde olarak vermiş, ondan geriye kalanlardır bu kesedeki altınlar.”

Bunun üzerine ben Allâh’a hamd ve şükürlerde bulundum; bunlar hep doğruluğun, iyiliğin bereketi, diyerek hâdiseyi kızcağıza anlattım. Sürur ve saâdetimiz daha da perçinlenmiş oldu!.. (Nevâdir-i Süheylî, Sayfa: 280-81)
Evet, enteresan bir hâdise. Doğruluk ve dürüstlüğün neticesini göstermesi bakımından verdiği mesaj oldukça mühim. Kaldı ki bu, sadece dünyadaki semeresi. Âhiretteki karşılığı ise, ebedî bir saâdet. Rabbimiz cümlemizi, îmânımızın sesine kulak vererek sadâkat ve istikametten ayırmasın. Âmîn...
Başlık: Fahri kainat ne demektir?
Gönderen: Miftahulkuluub - 11 Ağustos 2009, 16:23:29
Fahr-i Kâinat tâbiri, Peygamberimiz sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz hakkında kullanılan bir lakab ve ünvandır. Kâinatın, bütün varlık âleminin kendisiyle övündüğü, mahlûkâtın mefhari (övünç kaynağı) olan kişi mânâlarına gelir.
Resûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz öylesine  âlî (yüce) bir şahsiyettir ki, bütün kâinat sanki böyle bir meyveyi vermek için yaratılmıştır. Nitekim hadîs-i kudsîde Cenâb-ı Hakk, “(Habîbim), sen olmasaydın (yani seni yaratmayı murad etmemiş olsaydım), âlemleri yaratmazdım” buyurmuştur. Âyet-i kerimede ise, âlemlere rahmet olarak gönderildiği beyan edilmiştir.
Başlık: Borca Sadakat
Gönderen: Miftahulkuluub - 12 Eylül 2009, 13:56:42
BORCA SADÂKAT

İbn Mâce, Hâkim ve diğerleri şu hadîsi zikrederler. “Zengin kişinin borcunu ödemeyi uzatması bir zulümdür. Herhangi biriniz ihtiyacının görülmesi için bir zengine havâle edildiğinde, (havaleyi kabul ile ona) müracaat etsin.”

Taberânî ve diğerleri şu hadîsi zikrederler: “Hak Teâlâ zâlim zengini sevmez.”

Taberânî ve diğerlerinin rivâyet ettikleri bir hadisde, “Borcu olup da borcunu ödemekten kaçınan ve hak sahibini şiddetle savan bir kimse, gün, gece, hafta, ay geçmez ki, kitabına zulüm işlediği yazılmamış olsun”, buyurulmuştur.

İbn Mace şu hadisi rivâyet ederler: “Bir bedevî sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz’e gelerek alacağını ister ve sert bir tavırla Efendimiz’e, “Hakkımı almadan yanından ayrılmam”, der. Bu sözleri duyan Ashâb-ı Kirâm o adama çıkışarak, “Kiminle konuştuğunu bilmiyor musun, be adam”, diyerek azarlamaya kalktıları zaman adam, “Hakkımı istiyorum”, der. Sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz, “Dâima hak sahibiyle birlikte bulunmalısınız, diyerek ashabını uyarır..”

Ebû Dâvûd ve İbn Ebi’d-Dünya, Ebû Hüseyn oğlu Abdullah’tan naklen şu hadîsi zikrederler: “Sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz’in peygamberliği bildirilmeden önce, ben kendisine bir şeyler satmıştım. Sattığım malın değerinden bir kısmını sonradan alırım diye onda bırakmıştım. Geri kalan paramı, söz verdigi gün ve yerde gelip alacağıma söz vermiştim. Fakat her nedense verdiğim sözü ve buluşma gün ve yerini unutmuştum. Üç gün sonra bunu hatırladım. Buluşmak için söz verdigim yere gittim. Aradan üç gün geçmesine rağmen kendisini orada beni bekler bir durumda gördüm. “Ey genç, bana zorluk çıkardın, beni üzdün, ben üç gündür bu yerde seni beklemekteyim”, buyurmuşlardı.”

Nesâî ve Hâkim şu hadîsi zikrederler:“Sallallâhü aleyhi vesellem Efendimiz şöyle buyururdu “Ey Allahım! Küfürden ve borçlanmadan sana sığınırım”. Efendimiz’in bu duâsını duyan biri, “Ey Allahın Resûlü! Küfür borçla bir olur mu?”, diye sorar. Efendimiz,“Evet”, buyurdular.

Nesâî, Taberânî ve Hâkim -ki metin onundur-şu hadîsi rivâyet ederler:“Canımı elinde bulundurana and ederim ki, borcu olup da Allah’ın düşmanlarıyla savaşırken ölen bir kimse, sonradan canlanıp yaşasa ve yine öldürülse ve yine yaşasa, bu borcunu ödemeden cennete giremez.” (el-Uhûdü’l-Kübrâ)
                                                                                       fazilet
Başlık: Asırlardır değişmeyen en güzel tedavi
Gönderen: Miftahulkuluub - 03 Ekim 2009, 15:30:51
Ünlü Abbâsî halîfelerinden Hârun Reşîd’in mütehassıs bir doktoru vardı ve Hıristiyandı. Bir gün bu doktor ile, saraydaki vazîfelilerden İbni Vâkıd adındaki zât arasında şöyle bir konuşma cereyan ediyor... Doktor diyor ki:

“— Sizin kitâbınızda, tıp ilmine dâir hiç bir şey yok. Halbuki ilim iki nevidir; biri ilm-i ebdân (hekimlik ilmi), diğeri de ilm-i edyân (dînî ilimlerdir.)

— Cenâb-ı Hakk, tıp ilminin tamamını, Kur’ân-ı Kerîm’de bir âyetin yarısında toplamıştır.

— Nedir o âyet?

“Yiyiniz, içiniz; israf etmeyiniz” meâlindeki âyet-i kerîmedir.

— Peki, niçin tıp hakkında Peygamberinizden bir şey rivâyet olunmuyor?

— Peygamberimiz (s.a.v.) hazretleri tıbbı, kısacık bir cümle içerisinde toplamıştır.

— Söyle bakayım, nedir o koskoca tıp ilmini içinde toplayan cümle?

— “Mi’de, hastalığın evi, perhiz ise devânın başıdır.” meâlindeki hadîs-i şerîftir.

Bunun üzerine Hıristiyan tabib şöyle der:

— Ne Kitâbınız ve ne Peygamberiniz, Calinus’a (eski Roma’da doktorların piri) tıptan birşey bırakmış (Yâni, tedâvî için doktorlara ihtiyaç bırakmamış)” (Necâib-i Kur’âniyye)

Başlık: Televizyon kültür aracı mıdır?
Gönderen: Miftahulkuluub - 03 Ekim 2009, 15:32:17
“Bazıları televizyonu bir kültür vâsıtası sayarlar. Ben şahsen televizyonun bir kültür vâsıtası olduğu kanâatinde değilim. Kültür dille olur. Kitapla olur. Kültür, çok değerli kitapları tekrar tekrar okumakla olur. Televizyonu seyreden birinin kültürlü olabileceği kanâatinde değilim. Televizyonla sâdece eğlenilir. Bâzı bilgiler elde edilir.

Genç nesiller sadece sınıf geçmek için zarûrî olan kitapları okuyorlar. Bunun dışında sporla, şarkıyla, televizyonla falan eğleniyorlar. Yâni, kitap bizim kültürümüzün temel unsuru olmaktan çıktı. Eskiden kitap vardı. Bunlar arasında da herkesin saygı duyduğu kültür, sanat kitapları vardı. Şimdi bunlar kayboldu.”

(Prof. Dr. Mehmet Kaplan)
Başlık: Koca İsrail ordusuna bir onbaşı
Gönderen: Miftahulkuluub - 03 Ekim 2009, 15:35:19
Eski İsrail Başbakanı Ehud Barak, Türk heyeti ile görüşmesi sırasında, bölgedeki güvenlik meselesinden yakınırken, Kudüs’ün Osmanlı devresindeki idâresinden şöyle bir örnek verdi.

— “Osmanlı döneminde tek pırpırlı bir Onbaşı, 20 kişilik askeri gücü ile burayı huzur içinde yönetiyordu. İstanbul’dan gelen tâlimâtları uygulayan onbaşı, otur deyince oturuluyor, kalk deyince kalkılıyordu. Bir Osmanlı onbaşısı o zaman, şimdi bölgede bizim içinden çıkamadığımız işlerin üstesinden geliyordu”. (Basından, 30 Mart 2001)
Başlık: Hz. Ali ve Yahudi
Gönderen: Miftahulkuluub - 02 Şubat 2010, 15:42:06
Bir Yahudî Hz. Ali’nin zırhını çalar. Hz. Ali de haklı olarak onu mahkemeye verir. Zırhın Yahûdî’nin çaldığını sadece Hz. Ali’nin oğlu ve kölesi görür.
Hz. Ali haklı olduğunu mahkemede şahit bulamayınca oğlunu ve kölesini şahit olarak götürür. Mahkeme başkanı Hz .Ali’ye ;
__”Oğlunuz sizin aleyhinizde şahitlik yapabilir.onun için oğlunuzun şahitliğini kabul edemem. Şu anda bir şahidimiz var.
Hz. Ali ( r.a ) ;
__”Başka şahidim yok “ der
Mahkeme başkanı da ;
.   __”O zaman zırh Yahûdî’nindir” der.
Hz. Ali ses çıkarmaz. Bu durum Yahûdî’nin çok hoşuna gider ve Müslüman olur. Hz. Ali de o zırhı Müslüman olan Yahûdî’ye hediye eder.
Başlık: Harflerin tamamının bulunduğu ayetler
Gönderen: Miftahulkuluub - 02 Şubat 2010, 15:43:43
Kur’an-ı Kerim’de sadece iki ayette 28 harfin tamamı vardır .
Ayet : Sure-i Âli İmran 154. Ayet
Ayet : Fetih Suresinin son Ayeti .

Evrâd-ı Bahâriyede bu iki ayet vardır. İmam-ı Âzam dua ederken bu iki ayeti okuyup dua edermiş. 28 harf hürmetine dileklerinin temennisini istermiş.
Başlık: 10 şey için zaman ayır
Gönderen: Miftahulkuluub - 14 Şubat 2010, 16:50:43
1-İbadet için zaman ayır
bu yücelmenin yolu ve yaratılmamızın sebebidir. 2-çalışmak için zaman ayır
bu muvaffakiyyetin bedelidir

2-Çalışmak için zaman ayır
bu muvaffakiyyetin bedelidir

3-Okumak için zaman ayır
bu bilginin temelidir
bu genç kalmanın sırrıdır

4-Düşünmek için zaman ayır
bu kudret ve kuvvetin menbaıdır

5-Sevmek için zaman ayır
bu hayatın kutsallıklarından biridir

6-Başkalarına yardım etmek için zaman ayır
bu saadetin menbaıdır

7-Teffekkür  için zaman ayır
bu ruhu yıldızlara eriştirir

8-Gülmek için zaman ayır
bu hayatın yükünü hafifleten bir boşanıştır

9-Eğlenmek için (islami sınırlar içinde) zaman ayır
bu genç kalmanın sırrıdır

10-Plan için zaman ayır
bu dokuz şeyi yapabilmek için lüzümlu zamana
sahip olmanın sırıdır
Başlık: Yabancı gözüyle islamiyet ve hristiyanlık
Gönderen: Miftahulkuluub - 16 Şubat 2010, 21:01:13
Bütün dinleri inceleyen İngiliz bilim adamı Lord Dovenport, (Hz. Muhammed ve Kur’an-ı Kerim) adlı kitabında şunları yazıyor:

“İslâmiyet’in ahlâk üzerinde son derece titiz olması, Müslümanlığın az zamanda süratle yayılmasına sebep olmuştur. Müslümanlar, muharebede kılınca boyun eğmiş  olan başka din adamlarını, dâima af ile karşılamıştır. Juryo diyor ki: Müslümanların Hıristiyanlara karşı davranışı ile, papalığın ve kralların kendi dindaşlarına reva gördüğü muamele, aslâ kıyas edilemez.

Meselâ: 1572 senesi Ağustosun yirmi dördüncü günü, yani Sen Bartelemi yortu günü, Dokuzuncu Şarl ve Kraliçe Katerina’nın emri ile Paris ve civarında altmış bin Protestan öldürüldü. Sent Bartelemi, on iki havâriden biri olup, milâdî (71) senesinde, Ağustos ayında Hıristiyanlığı neşrederken Erzurum’da şehit edilmişti. Böyle nice işkencelerde dökülen Hıristiyan kanları, Müslümanların harp meydanlarında döktükleri Hıristiyan kanlarından kat kat fazladır.

Bunun içindir ki, birçok aldanmış insanı, İslâmiyet’in zâlim bir din olduğu zannından kurtarmak lazımdır. Böyle yanlış sözlerin hiçbir vesikası yoktur. Papalığın, vahşet ve yamyamlık derecesine varan işkenceleri yanında, Müslümanların, gayri Müslimlere karşı davranışları, ağzı süt kokan bir sübyanınki kadar yumuşak olmuştur.”   
Başlık: Türkler asla mağlup edilemezler!
Gönderen: Miftahulkuluub - 16 Mart 2010, 00:24:29
Akka’yı kuşatan Napolyon, Mısır’daki muvaffakiyetlerinden ümitlenerek burayı da kolayca ele geçireceğini sanıyor, bu maksatla Cezzar Ahmet paşa’ya teslim olmasını söylüyordu. Paşa tekliflerin hepsini reddetti.

   Gece şehre meş’aleler ışığı altında saldıran düşman askerleri ihtiyar paşayı  yalın kılıç askerin başında buldular. Paşa, yaşından ümit edilmeyen bir çeviklikle dövüşüyordu.

   Akka’da, elli dört gün kan gövdeyi götürmüş, fakat Napolyon şehre girememişti. Napolyon son bir defa daha saldırdı. Bu saldıra da, korkunç bir şekilde püskürtüldü.
   Akka’da Müslümanlar tarafından unutamadığı bir hezimete uğratılan Napolyon, Türkler için diyor ki:

   - “İnsanları yükselten iki büyük meziyet vardır: Erkeğin cesur, kadının iffetli olması... Bu iki meziyetin yanında kadınla erkeği şereflendiren bir fazilet daha vardır: Îcabında her şeyini tereddüt etmeden feda edecek kadar vatana bağlı olmak...  
Bu meziyetler ve faziletler en büyük kahramanlığı, hayatın elemine, kederine karşı fütursuz kalmayı ve ağır hadiselere göğüs germeyi gerektirir. İşte Türkler bu çeşit kahramanlardır. Bundan dolayı Türkler, belki öldürülebilir; fakat asla mağlup edilemezler.”  



Akka  kalesini kuşatan Napolyon’un “Teslim ol!” mektubunu buruşturup yere atan kale komutanı Cezzar Ahmet Paşa:
“-Yaşım seksen,  lâkin Elhamdülillah elim hâlâ kılıç tutar” demiştir.
Akka kalesi önünde hayatının ilk mağlûbiyetini alan Napolyon şöyle demiştir:
“Akka’da yenilmeseydim belki şark imparatoru olurdum...”
Başlık: Dişleri görünecek kadar güldü
Gönderen: Miftahulkuluub - 04 Nisan 2011, 01:19:17
Enes ibni Mâlik (radiyAllahu anh) den : 
 
Resûlüllah aleyhisselam oturmakta iken birden dişleri görünecek kadar güldüler.   
Hz. Ömer; 
 
-Anam babam sana fedâ olsun Ya Resûlellah dedi. Sebebi nedir?
 
-Ümmetimden  iki  kişi  izzet  sâhibi  Rabbi  Taâla’nın  huzurunda  diz  çökmüşler,  birisi 
şöyle diyor:
 
 -Yâ Rabbi kardeşimden benim hakkımı alıver. 
 
-Allah Taâlâ  (suçlanana)  :
 
-kardeşinin hakkını ver, buyurdu.
 
-Ya rabbi dedi hasenatımdan ona verecek hiçbir şey kalmadı.   Şikayet eden : 
 
-Yâ  Rabbi  öyleyse  günahlarımdan  bir  kısmını  yüklensin.  Bu  sıra  Resulüllah
(sallelahu aleyhi vesellem)’in in gözleri yaşla doldu.  Sonra şöyle buyurdu :
 
-Bu,  hakîkaten  azîm  bir  gündür.  Öyle  bir  gün  ki,  insanlar  günahlarından  bir
kısmını  başkası  tarafından  yüklenilmesine  ihtiyaç  duyacaklardır.  Sonra  şöyle
buyurdu :
 
Aziz ve celîl olan Allah şikâyet sahibine şöyle diyecek  :
 
-Başını kaldır ve cennet bahçelerine bak. O başını kaldırıp haykıracak. 
 
-Ya rabbi gümüşten şehirler ve incilerle süslenmiş altundan köşkler gördüm bu
hangi peygambere, hangi şehide âittir?  Allahu taâla :
 
-Bana bedelini verenindir.
 
-Peki buna kim sahip olabilir ya Rabbi?
 
-Ona sen sahip olabilirsin.
 
-Nasıl yâ Rabbi?
 
-Kardeşini affederek.
 
-Affettim ya Rabbi. Bununu üzerine Hz. Allah buyuracak ki :
 
-Kardeşinin  elinden  tut  ve  onu  cennete  koy.  Devamla  Resulüllah  (s.a)  şöyle
buyurdu :
-Allahtan  korkun,  aranızdaki  münâsebetleri  düzeltin.  Şüphesiz  Allah,  kıyâmet
gününde mü’minlerin arasını düzeltir”   (……)
Başlık: Eğer...
Gönderen: Miftahulkuluub - 04 Nisan 2011, 01:20:34
 
Eğer, çevrendekiler itidâlini kaybedip de seni suçlandırdığı zaman sen
soğukkanlılığını muhâfaza edebilirsen,
 
Eğer,   herkes   senden   şüphelendiği   halde   onların   bu   şüphesini
müsâmaha ile karşılayabilir ve kendine olan güvenini kaybetmezsen,
 
Eğer,  bekleyebilir  ve  beklemekten  yorulmazsan,  yâhut  senden  nefret
edilir de sen, nefretle mukâbelede bulunmazsan  ve  : 
 
Eğer, ne çok iyi görünmeğe çalışır, ne de çok âkılâne lâflar etmezsen,
 
Eğer, hayâl kurabilir, fakat hayallerinin esiri olmazsan,
 
Eğer, düşünebilir, fakat düşüncelerinin kölesi olmazsan,
 
Eğer,  zafer  ve  felâketle  yüz  yüze  gelir  ve  bu  iki  (geçici)  sahtekârı  da
aynı şekilde karşılayabilirsen,
 
Eğer, doğru olan sözlerinin, hîlekârlar tarafından ahmakları oyalayacak
bir  tuzak  hâline  getirilmesine  tahammül  edebilirsen,  yahut    hayâtını
vakfettiğin şeylerin bir anda yıkılışını seyredebilir ve durup yıpranmış
âletlerle onu tekrar kurabilirsen,
 
Eğer,  bütün  kazançlarını  bir  hamlede  şansın  kucağına  atıp  kurban
edebilir  ve  sonra  yeni  baştan  başlayabilir  ve  kaybından  dolayı  hiç
sesini çıkarmazsan,
 
Eğer,  iş  işten  geçtikten  sonra  kalbini,  sinirlerini  ve  enerjini    tekrar
seferber    edebilir    ve    gâyene    ulaşmaya    çalışabilirsen    ve    sana
“mukavemet et” diyen irâdenden başka hiçbir şeyin kalmadığı zaman
dişini sıkmasını bilirsen,
 
Eğer,   câhil   insanlarla   konuştuğun   halde   fazîletlerini   muhâfaza
edebilirsen,   yahut   krallarla   dolaştığın   halde   gururlanıp   benliğini
kaybetmezsen,
Eğer, herkese kıymet verir, fakat kimseye fazla güvenmemeyi bilirsen,
 
Eğer, her dakikanın altmış sâniyesini faydalı olarak doldurabilirsen,
İŞTE  O  ZAMAN  DÜNYA  DA,    İÇİNDEKİ  HERŞEY  DE  SENİNDİR.  SEN  O  ZAMAN
BİR ADAMSIN OĞLUM..Rndyard Kipling (Adapte eden Prof. Dr. Lütfi Vural)
Başlık: Gazneli Mahmut ve Harakani
Gönderen: Miftahulkuluub - 04 Nisan 2011, 19:39:07

Şeyh Harakanî'nin şöhretini duyan Gazneli Mahmut, adamlarıyla
birlikte, biraz da onu imtihan maksadıyla Harakan'a gelir. Sultan,
yanına geldiğinde Şeyh Harakanî, ona özel bir ilgi göstermediği gibi,
ayağa da kalkmaz.
Sultan pek çok sorular sorar ve şeyhi sınar. Aldığı tatminkâr cevaplar
ve şeyhin mehabeti karşısında irkilir, endişesi sevgi ve saygıya
dönüşür. Şeyhe bir kese altın ihsanda bulunmak isterse de Harakanî
bunu reddeder.
Bu sefer, ondan bir hatıra olsun diye herhangi bir eşyasını ister.
Harakanî de Sultan'a bir gömleğini verir.
Görüşme tamamlandıktan sonra Sultan, veda ederken Şeyh Harakanî onu
ayakta uğurlar. Sultan, şeyhin kendisini yolcu ederken ayağa
kalktığını görünce sorar:
        -Efendim, geldiğimizde ayağa kalkmadınız ama, yolcu ederken
ayaktasınız. Sebebini öğrenebilir miyim?
Şeyh Harakanî, şu karşılığı verir:
         -İlk gelişinizde padişahlık gururu ve bizi imtihan niyetiyle
geldiniz ama şimdi dervişlerin haliyle ayrılıyorsunuz. Dervişlik
devletine ve tevazu haline saygı gerekir.


Cenâb-ı Hak buyuruyor:
        "Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde
böbürlenerek yürüme. Zira Allah, kendini beğenmiş övünüp duran
kimseleri asla sevmez." (Lokman, 18)

Rasûlullah (sav) buyuruyor:
         "Size cehennemliklerin kimler olduğunu söyleyeyim mi? Katı
kalbli, kaba, cimri ve kurularak yürüyen kibirli kimselerdir."
 (Buhârî, Eymân 9; Müslim, Cennet 47.)
Başlık: Bir sözü mü saklayamadın?
Gönderen: Miftahulkuluub - 30 Haziran 2011, 14:58:46
BİR SÖZÜ MÜ SAKLAYAMADIN?

Tabiun'un büyüklerinden Hasan-ı Basrî k.s.'ye birisi gelerek şöyle dedi:

- Falan kişi senin hakkında kötü şeyler söylüyor. Bunun üzerine aralarında şu konuşma geçti:

- Sen onu nerede gördün?

- Evinde misafirdim.

- Misafirlikte ne yedin?

- Şunları şunları yedim.

- Ey nâmert adam! Bu kadar yemeği karnında sakladın da bir sözü mü saklayamadın? Eğer doğru söylüyorsan benim onunla dört işim vardır: Dilimle ondan şikâyet etmem, kalbimden ona kin tutmam, dünyada ve ahirette ona hasım olmam, hak talep etmem. Onunla cennete girmek isterim. Şimdi kalk, getirdiğini geri götür. Söz getiren, söz götürücü olur. Ben hakkımı helal ettim; sen de git ondan helalık al.” (Riyâdu'n-Nâsihîn)
Başlık: Ana rahminde yaratılmayan 4 mahluk
Gönderen: Miftahulkuluub - 29 Ocak 2012, 14:02:33
Ana rahminde bulunmadan yaratılan 4 mahluk
1-   Adem A.S.
2-   Havva R.A,
3-   Salih A.S. ın devesi
4-   İsmail A.S. a inen koç
Başlık: Yoksulluk sebepleri
Gönderen: Miftahulkuluub - 22 Nisan 2013, 06:18:26
Peygamberimiz aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm buyurmuş ki:
“İnsana yoksulluk yirmi dört şeyden hasıl olur:

1. Ayakta bevl etmek (idrar),
2. Cünüp iken yemek yemek
3. Ekmek ufağını hor tutup basmak,
4. Soğan ve sarımsak kabuğunu ateşe yakmak,
5. Alimlerin önünce yürümek,
6. Babasına ve anasına adıyla çağırmak,
7. Rast geldiği ağaç ve süpürge çöpüyle dişini kurcalamak,
8. Elini balçık yıkamak,
9. Eşik üzerine oturmak,
10. Bevl ettiği (idrar ettiği) yerde abdest almak,
11. Çanağı ve çömleği yıkamadan yemek koymak,
12. Elbisesini üstünde dikmek,
13. Yüzünü eteği ile silmek,
14. Aç iken soğan yemek,
15. Evinde örümcek komak,
16. Sabah namazını kılıp mescitten öncedelike çıkmak,
17. Erken pazara varıp ve pazardan geç çıkmak,
18. Yoksul kimseden ekmek satın almak,
19. Çıplak yatmak,
21. Kapkacağı örtüsüz bırakmak,
22. Çerağı üfürmek,  (sıcak yemeğe üfürmek de-soğutarak yemeli)
23. Her şeyi “bismillah” demeden işlemek,
24. Şalvarını ayakta giymek.” Bunlar cümle yoksulluk getirir, müminler sakınmak lazımdır.

Dahi bir not  :

Bir adam sabah namazına erken uyanayım derse, yatacak vakit:

“înna a’taynâke” sûresini okusa sonra:

-Ya Rabbi beni sabah namazına vaktiyle uyandır” dese,

Bi-iznillâhi Tâalâ ol adam sabah namazına vaktiyle uyanır   (Miftahul-cenneh sayfa 49)
Başlık: Müzik ruhun nesi?
Gönderen: Miftahulkuluub - 22 Nisan 2013, 06:20:22
İslâm âlimlerinin, (Müzik ruha zehir ve nefse gıdadır) sözüne ve hadis-i şeriflerle de yasak edilmesine rağmen, Bir takım reformcuların çalgıları teşvik etmesi kıyâmet alâmetidir.

Müziğin, çalgının haram olduğu hakkında çok uzun bilgiler vardır.

Burada kısa bilgi verelim:

Bu konudaki hadis-i şeriflerden bazıları şöyledir:

(İlk teganni eden şeytândır.) [Taberani]

(Müzik, kalpde nifak hâsıl eder.) [Beyheki]

Kur’an-ı kerimi, musiki perdelerine uydurarak okumak haramdır. (Bezzâziye)

Çalgı çalarak veya oyun arasında Kur’an okuyan kâfir olur. (Tergib-üs-salât)
Müzik âletlerinin haram olduğu konusunda icmâ vardır. (İbni Salâh)

Fudayl bin İyâd hazretleri,

-Müzik ve şarkı, zinânın teşvikçisidir” buyurdu. (İbni Ebi-d-dünya)

Muhammed Rebhâni hazretleri buyuruyor ki:

Saz, tanbur, def, ney ve diğer çalgılar, Allah’a isyândır. (Riyâdün Nâsıhin)

Saz dinlemekten kulakları korumalıdır. (Risâle-i Birgivi)

(Resulullah çalgı âletleriyle para kazanmayı yasakladı.) [Begavi]

(Ben, mizmarları [yani çalgıları], putları yok etmek için de gönderildim.)
[İ. Ahmed, Ebu Nuaym, İbni Neccar]

(İblis dünyaya inince yemek istedi. Besmelesiz yenen yemekler senin denildi. Müezzin istedi. Mizmarlar [çalgılar] müezzinin denildi.) [Taberani, İbni Ebi-d-dünya, İbni Cerir]

(Nimete kavuşunca mizmar çalmak Allah’ın gazabına sebep olur.) [Deylemi, Bezzar]

(Çalgıcılar çoğalınca, belâ zuhur eder.) [Tirmizi, Ebu Davud, İbni Mace, İ. Ahmed]

(Bir zaman gelecek, zinâyı, içkiyi ve çalgıyı helâl sayanlar çıkacaktır.) [Buhari]





-Müslüman ülkelerde bile genelevlerin yaygın olması,
-Müslümanım” diyenler tarafından içki festivallerinin düzenlenmesi,
-çatlayana kadar içki içilmesi,
-haram olduğu inkâr edilerek ve ruhun gıdası denilerek her yerde çalgı çalınması, -Sahih-i Buhâri’de bildirilen son hadis-i şerifteki hususların meydana çıktığını göstermektedir.

Abdullah ibni Abbas hazretleri, (Çalgı haramdır) buyurdu. (Beyheki)

Âişe (r. anha) validemiz, bir evde şarkı söyleyen birini görünce ona,

-Yazıklar olsun sana! Bu şeytandır, bunu çıkarın dışarı” dedi ve onu çıkardılar. (Buhâri)


(Ümmetimden bazıları, içkilere başka isim vererek içerler. Şarkıcı kadın ve çalgı âletleriyle eğlenirler. Allahü teâlâ, onları yerin dibine batırır.) [İbni Mace]

İbni Teymiye bile, (Şarkı ve müzik, şeytâni duyguları harekete geçiren en etkili unsurlardan biridir) demiştir. (Mecmu-ul Fetâva)

Şarkı, Kitap ve Sünnet ile yasaklanmıştır. (İmam-ı Kurtubi)

İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:

İmam-ı Ziyâeddin-i Şâmi, Mültekıt kitabında, (Hiçbir âlim, teganniye mubah demedi) buyurdu. (m. 266)

Burhâneddin-i Mergınânî hazretleri buyurdu ki:

Kur’an-ı kerimi teganni ile okuyan hâfıza, ne güzel okudun diyenin imanı gider. Tecdîd-i iman gerekir. Kuhistânî de, böyle yazmaktadır. (Dürr-ül-müntekâ)


Müzik, nefsin gıdâsı, ruhun zehridir, kalbi karartır. (Dürr-ül meârif)

Her çeşit çalgı dinlemek haramdır. (Fetâva-i Bezzaziye, Hadika, Ahlak-ı alâiyye)

Müzik bütün (semâvi) dinlerde büyük günahtır. (Dürr-ül-münteka)

Çalgı çalmanın haram olduğu, icmâ ile bildirildi. (Makamat-ı Mazheriyye)

Bu kadar vesikayı inkâr eden câhil değilse, mutlaka mezhepsizdir. (Kuralay’dan)
Başlık: Karıncadan ibretlik ceza !
Gönderen: Miftahulkuluub - 11 Eylül 2013, 17:30:04
Araştırıcı birisinden menkul:
Zamanında karıncanın birisi yuvasından dışarı çıkmıştı. Bir gün ilerlerken yolda bir ÇEKİRGE ölüsüne rastladı uğraştı onu yuvasına götüremedi. Hemen gidip arkadaşlarını haber verdi ve kalabalık bir şekilde aynı yere geldiler.
Tam o esnada ben çekirgeyi sakladım geldiler ve o karınca etrafı aradı bulamadı geri dönüp gittiler.
Sonra ilk gören karınca yalnız geldi ve (o esnada) aynı yere koyduğum çekirgeyi tekrar gördü.
Yine uğraştı ve götüremeyince tekrar diğer karıncalara haber verdi. Tekrar hepsi geldiler.  Fakat bu arada ben yine çekirgeyi sakladım.
Bu şekilde üç defa aynı olayı tekrarlayınca sonunda o karıncayı aralarına aldılar ve her biri bir UZVUNU KOPARARAK yalancı durumuna düşen karıncayı parça parça ederek cezalandırdılar.  (TAV 16.11.03)
Başlık: Örnekleme: Küfür tektir!
Gönderen: Miftahulkuluub - 11 Eylül 2013, 17:37:36
Avrupanın bir kentindeki  bir otelde, Uluslar arası Din adamları toplantısı yapılıyormuş.

Toplantı vesilesiyle bir katolik papaz, bir Müslüman imam ve bir yahudi haham dost olmuşlar.

Öğle yemeği arasında  sandviçlerini alıp, otelin yakınındaki bir parkta bulunan göle giderek kiraladıkları bir kayıkla gölde dolaşmaya ve sandviçlerini yemeye başlamışlar.

Gölün ortalarında bir yerde haham özür dileyerek;

"Çok affedersiniz, Tel Aviv'e acele bir telefon etmem gerek, hemen dönerim" demiş.
Eteklerini toplamış ve gölün üzerinde zıplaya zıplaya yürüyerek, kıyıya çıkıp otele gitmiş.

Gerçekten de kısa bir süre sonra geri dönmüş ve gelip, gölün üstünde zıplaya zıplaya yürüyerek kayığa binmiş ve göl turlarına devam etmişler.

Bizim imam bu işe çok şaşırmış.

-Allah Allah, adamdaki iman gücüne bak yahu!.. diye derin derin düşünmüş.

Bir süre sonra papaz izin istemiş;

"Çok affedersiniz, ilacımı almam gerek, hemen dönerim" demiş,

Eteklerini toplamış ve gölün üzerinde zıplaya zıplaya yürüyerek, kıyıya çıkıp otele gitmiş.

Olan bitenlere bizim imam çok duygulanmış ve :

-Mutlaka benim de yapmam gerek, yoksa Müslümanlığa gölge düşürürüm, diye, papazın dönüşünü beklemiş.

Papaz kısa bir süre sonra dönmüş, yine gölün üstünde zıplaya zıplaya, yürüyerek kayığa binmiş ve göl turlarına devam etmişler.

Gölün ortasına gelince, bizim imam aşırı heyecanla hazırladığı bahaneyi unutup :

"Çok affedersiniz, gidip tespihimi alıp gelmem gerek" deyip uzun bir besmele çekmiş, atmış kendini göle..

Tabii,..  doğru suyun dibine gitmiş.

Papazla haham imamı sudan çıkarıp, kayığa bindirmişler…İmam bu işe, şaşırıp kalmış.

-Ey yüce Allahım, bu kefereleri suyun üstünde yürütüyosun, beni dibe batırıyosun, acaba ne hikmettir, yüzümü ak çıkar yarabbi!.. diyerek uzuun bir besmele çekip tekrar atmış kendini göle.

Ve yine gluk.. gluk.. deyip dibi boylamış.
Papazla haham bunu tekrar gölden çıkarırken haham, papaza demiş ki:

-Yahu Peder, gel şu imam efendiye taşların yerini gösterelim, yoksa

adam telef olup gidecek!!"…
…………………………………….
Evet, Müslümanlara karşı, daima birlikte hareket eden gayr’i müslimlerin, her hareketlerinde bir hile ile üstün görünme plânları ve gizli kapaklı hileleri mutlaka vardır.
Başlık: Hz Osmanın satmadığı ticaret malı
Gönderen: Miftahulkuluub - 01 Aralık 2013, 22:30:29
HZ. OSMAN  ŞAMDAN  MAL GETİRMİŞTİ


Hz. Osman Şamdan ticaret malı getirmişti.

Medine’i Münevvere’de erzak bulmakta halk sıkıntı çektiği bir zamanda idi.

Bir anda halk Hz. Osman’ın etrafını sarmış ve mal bitmeden  herkes, bir şeyler almak istiyordu. Fakat Hz. Osman :

-Satmıyorum, dedi..

Halk hayret etti. Büyük kar teklif ederek ısrar ettiler. Ama Osman radiyAllahu anh yine :

-Satmıyorum.. diyordu. Malı bir depoya doğru götürdü ve satmadı.

Nihayet Hz. Osman’ı, Halife Hz. Ömer’e şikayet ettiler.  

Akşam vaktı idi Osman’ın kapısı çalındı. Osman kapıya çıktı ve karşısında Halife Ömer’i gördü.
-Buyur ya Emirel’mü’minin, buyur, dedi.. Ömer radiyAllahu anh :

-Getirdiğin ticaret mallarına halk üç misli kar vermiş ama sen satmamışsın sebebi ne olabilir ki, Halkın şiddetli ihtiyacı var, neden satmıyorsun ya Osman? Demiş.

–Daha fazla veren var da ondan. diye Osman cevap verince, Halife Ömer merakla sorar :

-Daha fazla kim verebilir Ya Osman!.

-Var var..   Allah,  bire 700 veriyor, der Hz. Osman ve .

Sonra da Halife Ömer’e seslenir :

-Ey Resulüllahın  Halifesi!   Peygamberin şehrinin halkı ihtiyaç içinde kıvranır ve aç yatarken, mal satılır mı?..  
-Al.. Bütün bu erzakı halka, parasız olarak dağıt, der.

İşte Hz. Peygamberin ashabı…

Onun içindir ki, Hz. Osman hakkında sevgili peygamberimiz Tebük seferindeki cömertliğinden dolayı :

(Ma darre şey’ün Osmane’e ba’du) =Bundan sonra, Osman’a hiçbir şey zarar vermez” buyurmuştur.

Biz de, zekat vermemenin yollarını ararken, bazen de.

-Zekatımı, babama versen olur mu? diye fetva arıyoruz..

Fesubhanellah, babana bakmaya zaten mecbur değil misin be müslüman?. Ne hale geldik ya Rabbi...
Başlık: VAllahi ben de bundan sonra hiçbir Müslüman'a asla doğruyu söylemem!
Gönderen: Miftahulkuluub - 26 Mart 2014, 13:55:11
Bir gün İblis, Yahyâ Aleyhisselâm'a geldi.

Yahya Aleyhisselâm onun üzerinde çeşitli çengeller gördü; "Bunlar nedir?" diye sordu.

"Bunlar insanoğlunun hoşlandığı şeylerdir. Nefsine aldanan insanları bunlarla avlarım." dedi.

"Benim için orada bir şey var mı?" diye sordu.

"Karnını iyice doyurduğunda, namazdan ve zikirden gevşeklik göstertiriz." dedi.

"Başka bir şey var mı?" diye sordu. "Hayır" dedi.

Yahya Aleyhisselâm;

"VAllahi ben bundan sonra karnımı asla doyurmam." dedi.

İblis de; "VAllahi ben de bundan sonra hiçbir Müslüman'a asla doğruyu söylemem." dedi.
Başlık: Cinlerin atık kemikler üzerinde rızıkları vardır!
Gönderen: Miftahulkuluub - 24 Ağustos 2014, 17:16:31
-Bana Nasîbîn (Nusaybin) cinlerinin bir hey'eti geldi. Amma (bunlar) ne hoş cin!.. Benden azık istediler. Ben de onların istifâdeleri için Allâhu Teâlâ'ya:
-Cinler, uğradıkları her kemik ve tezek makûlesi üzerinde her halde (kendileri için) bir taam (hayvanları için de yem) bulsunlar! diye duâ ettim. (Buhari Tecridi sarih 10-52)
Onun için. Atılmış kemik parçalarını kirletmemek gerekir. Aksi halde rızıklarına dokunulduğu için cinlerin zarar vermesi muhtemeldir. (Buhari tecridi sarih 1546 no.lu Hadisi şerif)