Sadakat İslami Forumları

DİNİ KATEGORİLER => KUR'AN-I KERİM VE SÜNNET-İ SENİYYE => Konuyu başlatan: Fatihan - 06 Eylül 2009, 00:04:20

Başlık: Meallerle Münasebetimiz Nasıl Olmalı?
Gönderen: Fatihan - 06 Eylül 2009, 00:04:20
Bu yazıyı özellikle "herkes meal okumamalı, her meal okunmamalı, meal okunurken bazı hususlara dikkat edilmeli" dediğimiz zaman, bizi Allah'ın kitabını okumayı yasaklamakla suçlayan ve bizi direk cehennemlik yapan bazı taassub sahibi insanların dikkatine sunuyoruz.(Fatihan)

***
Her alanda yeni fikirlerin, yeni yaklaşımların ortaya çıktığı, kitle iletişim araçlarıyla sesini duyurduğu ve taraftar topladığı bir çağda yaşıyoruz. Bunlar arasında ufuk açan, hayatı zenginleştiren pek çok fikir var elbette. Fakat din söz konusu olduğunda durup, ciddi şekilde düşünmek gerekiyor.

Düşünmek gerekiyor, çünkü din göndereni tarafından tamamlanmış, doğru anlayış ve uygulamanın sınırları net olarak belirlenmiştir. Bu çerçevenin dışında kalan her tür yaklaşım “bid’at” olarak isimlendirilmiştir.

Bugün özellikle hadis, fıkıh, tefsir gibi İslâmî ilim külliyatını göz ardı eden, önemsizleştiren ve anlayış ve uygulamada doğrudan Kur’an-ı Kerim’e dönmeyi öneren düşünce dikkatli değerlendirilmeli, dayanakları ve sonuçları bakımından sorgulanmalıdır.

Son zamanlarda şu sözleri ne çok duyuyoruz: “Kur’an İslâm’ına dönüş”, “Kur’an’ı doğru anlamak” ya da “Müslümanı Kur’an’la buluşturmak”, “İslâm’ı hurafelerden temizlemek”.  

Bu sözler televizyonlarda, gazetelerde, internette medya diliyle çok sık kullanılıyor. Yeni, farklı bir yaklaşımı haber veren bu ifadeler ilk bakışta kulağa hoş geliyor. Herhangi bir mümin, kendisini Mukaddes Kitabıyla buluşturmayı vaat eden bu söylemlere neden itiraz etsin?

Fakat bir adım sonra, Kur’an’la buluşma başlığı altında “asırlardır dinimizin ana esasları arasına karışmış hurafelerin varlığını” duymaya başlıyoruz. Meğer bizim bugüne kadar bel bağladığımız akaid, tefsir, fıkıh gibi ilimler Mukaddes Kitabımızla bizim aramıza giriyormuş. Hurafe diye yatıra çaput bağlamak, türbeye mum dikmek gibi uygulamaları biliyorduk. Oysa akaid ve fıkıh kitapları gibi kaynaklarımızda ne hurafeler varmış. Dinimizin asıl bu hurafelerden temizlenmesi gerekiyormuş.

İşte böyle bir temizlik harekâtıyla hakiki müslüman olup, ümmet olarak yaşadığımız sefaletten kurtulabilmek için de “Kur’an İslâmı”ına dönüş yapmamız öneriliyor. Söyleme göre bunun için fazla uğraşmaya gerek yok. Bir Kur’an meali alarak herkesin kendi kendine bunu yapabileceği öne sürülüyor.

Bu tür söylemler, düz mantığa hitap eden, ilk bakışta akla uygun gelen bir yönü olduğu için bir dereceye kadar kolay kabul görebiliyor.

Dinde modernlik dalgası

Avrupa’da zihinleri Kilise’nin bağından kopartan “Aydınlanma Çağı” ile başladı modernleşme dediğimiz süreç. Kilise babalarının yasakçılığına aldırmadan yenilikçi ve daima hür fikirden yana olmak olarak açıklayabileceğimiz bu durum, dinî sahaya taşındığında, dinde de yenilik taraftarı olmak şeklinde kendini gösterdi. Dinî anlayış da çağın gerekleri göz önüne alınarak yeniden şekillendirilmeliydi.

Görüldüğü gibi dinde modernleşme, dini reforma tabi tutma konusunun bizimle, İslâm’la bir alakası yok. Ortaçağ karanlığında nefessiz kalan Hıristiyan dünyasının bir çıkış çabası. Fakat 19. asrın sonlarından itibaren, İslâm dünyası Batı karşısında büyük bir siyasi ve ekononomik krize düşünce, bu söylemi bize de taşındı.  

Buna göre, müslümanlar içinde bulunduğu yenilmişlikten kurtulmak için dinde bir tecdit/yenileme ve ıslah çalışması yapılmalıdır. Bu ıslah ve tecdit çabasına ilk olarak Hindistan ve Mısır’da rastlanılır. İlk İslâm modernistleri olarak isimlendirilen ve bu gruba dahil olanlar, Kur’an’ı akla, çağın bilimsel verilerine ve sebep-sonuç ilişkisine göre açıklama ve anlama gayreti içine girerler. Bu sebeple yeni tefsirler yazarlar, birçok ayeti yeniden yorumlarlar. Müslümana karşı adeta yeni bir İslâm propaganda etme çabasına girişirler.

Burada dikkat çekici bir hususa değinmekte yarar var: Bu gayretlerin ortaya çıktığı her iki bölge de o dönemde İngiliz hâkimiyetinde idi. Bu garip tesadüf, bu hareketin öncesinde ve sonrasında, bu tarz akımlarda genellikle karşımıza çıkar.

Bahsettiğimiz bu tecdit/ıslah anlayışının en belirgin özelliklerinden birisi, şimdiye kadar Kur’an’ın yanlış anlaşıldığı fikridir. Buna göre “geleneksel yorumlar” terk edilerek Kur’an’ı yeniden anlama gayreti içerisine girilmeli, yeniden yorumlanmalıdır.

Hareketin ikinci temel özelliği ise hadislerin çok önemli bir bölümünü ve mucizeleri reddetme fikridir. Bu fikir çerçevesinde yazılmış siyer kitaplarında Allah Rasulü s.a.v.’in mucizeleri yer almaz.

Tecdit/ıslah yanlıları kendilerince müslümanları modern dünya ile, bugünkü “gelişmiş” uygarlık ve bilimle buluşturma çabası içindedirler. Onlara göre müslümanlar geri kalmışlıktan kurtulmak için evvela mevcut İslâm anlayışını ve İslâmî hayat modelini sorgulamalıdır.

Fakat daha baştan bu düşüncenin önemli bir açmazı olduğunu görmek gerekir. Müslüman toplumların Batı’ya göre geri oluşları dünyevî alanda değil midir? Yani siyasi, askeri, teknolojik ve ekonomik gerilik... Burada dinin anlaşılmasında eksiklik ya da yanlışlık arayışı, pekâlâ yenilmişlik psikolojisinden doğan bir kimlik krizi olarak yorumlanabilir. Çünkü İslâm’ı anlama ve yorumlama yanlışlığı bu meselenin tamamen dışındadır. Zira  müslümanlar, aynı İslâm anlayışıyla uzun çağlar boyunca yeryüzünün hakim medeniyetine hayat verdiler. İslâm dünyasının içine düştüğü siyasi, ekonomik, askeri krizle İslâm telakkisinin gerçekte bir ilgisi yok.
Başlık: Meal okuma modası
Gönderen: Fatihan - 06 Eylül 2009, 00:05:36
Meal okuma modası
Söz konusu dinde yenilik çabaları günümüzde de farklı görünümlerle devam etmekte. Fakat bu çabalar genellikle doğrudan, adı konularak değil, çeşitli kamuflajlar altında yapılmakta. Öyle görünüyor ki bu ciddi bir “yeniden yapılandırma” projesidir. En gözde yöntemi ise meal okumaya teşvik etmek.

Herkesi meal okumaya yönlendiren, böylece Yüce Kitabımız’ın herkes tarafından anlaşılacağını öne süren yaklaşım, bir adım sonra, “Kur’an’dan başka kaynak yoktur, Kur’an tek başına yeterlidir. Dini anlamada ve dinî hayatı şekillendirmede meal okumak yeterlidir.” tezini öne sürüyor. İşte asıl tehlike de burada ortaya çıkıyor. Çünkü bu anlayış, Kur’an-ı Kerim’in açıklayıcısı ve uygulayıcısı olan Peygamber Efendimiz s.a.v.’i devre dışı bırakmaya kadar gidiyor. Böylece İslâm köklü bir müdahaleye maruz kalıyor. Okuyucu kendi anlayış ve aklına göre bir “İslâm” inşa etmiş oluyor.

Meali merkeze koyan anlayış, “Kur’an’ı anlamaya doğru”, “Kur’an uyarıyor”, “Kur’an’ın temel kavramları, buyrukları” gibi şık başlıklar altında dile getiriliyor. Çağlar boyunca alimlerimizin yine Kur’an ve Sünnet’e dayanarak çıkardığı hükümler için “Bu Kur’an’da yok!” hükmü veriliyor. Mesela bir dönem TV’lerde sıkça izlediğimiz başörtü tartışmalarında kimi çevrelerin temel tezi buydu.

Yine Allah Rasulü s.a.v.’in görüş birliği ile “sahih” kabul edilen hadis kitaplarında yer alan sözlerine şüpheyle yaklaşılıyor. Pek çok dinî hükme kaynaklık eden sahih hadis-i şerifler uydurma diye yok sayılıyor. Yine dinî hükümde asla göz ardı edilemeyecek bir kaynak olan Sahabiler, onlardan sonraki nesil olan Tâbiîn, mezhep imamları, alimler devreden çıkartılıyor. Mesele bu noktaya geldiğinde anlıyoruz ki, asırlar içinden süzülerek gelmiş Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat anlayışı yok sayılıyor. Kısaca, dinimize müdahale söz konusu.
Başlık: Peygambersiz Kur’an arayışı
Gönderen: Fatihan - 06 Eylül 2009, 00:10:04
Peygambersiz Kur’an arayışı

Bu söylem karşısında öncelikle Hz. Peygambersiz Kur’an-ı Kerim olmayacağını, olamayacağını bilmemiz gerekir. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat olarak isimlendirilen hak yolun en temel özelliği bu konudaki hassasiyettir.

“Biz bu kitabı sana sırf hakkında ihtilafa düştükleri şeyi insanlara açıklayasın ve iman eden bir topluma da hidayet ve rahmet olsun diye indirdik.” (Nahl, 64)

“Sana da o zikri (Kur’an’ı) indirdik ki, kendilerine indirileni insanlara açıklayasın. Umulur ki düşünüp anlarlar.” (Nahl, 44)

Bu ve benzeri ayet-i kerimelerden de anlaşıldığı gibi, Kur’an-ı Kerim’in açıklayıcısı Allah Rasulü s.a.v.’dir. Allah Tealâ, Yüce Kitabımız’ı indiriliş amacına göre açıklama görevini Efendimiz’e vermiştir. Eğer O’nun bu vazifesi olmasaydı İslâm’ın birçok kesin hükmü anlamsız kalır, ayetlerin doğru anlaşılması imkansızlaşırdı. En başta İslâm’ın ibadet sistemi çökerdi. Çünkü Kur’an; namaz, oruç, zekât ve hac ibadetlerinin yerine getirilmesinin zorunlu olduğunu bildirir. Fakat bu temel ibadetlerin nasıl, ne zaman, ne şekilde yapılacağının açıklamasını Hz. Peygamber s.a.v.’e bırakır.

Allah Rasulü s.a.v., Kur’an’ı açıklarken de ilâhi kontrol altındadır. Necm suresinin 3. ve 4. ayetlerinde açıkça ifade buyrulmuştur: “O kendi heva ve hevesiyle konuşmuyor. Konuştuğu, kendisine vahyedilenden başka bir şey değil.”

Bu ayet aynı zamanda, Allah Rasulü’nün sadece Kur’an’ı açıklama hususunda değil, bütün konuştukları, yaptıkları, emredip yasakladıklarıyla da ilâhi yönlendirme ile hareket ettiğini gösterir. İşte Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat anlayışı Allah Rasulü s.a.v.’in yolunu bütün yönleriyle takip etmekle şekillenmiştir.

Öyleyse Peygamber’i devre dışı bırakan, rolünü küçülten, önemsizleştiren bir Kur’an ve din anlayışı düşünülemez. Hadis-i şerifler olmadan İslâm’ı anlamak mümkün değildir. Ayrıca Peygamber Efendimiz’in yolunda yürüyen Sahabiler, Tabiîn, mezhep imamları, İslâm âlimleri de bu noktadan hareketle önem kazanır. Onlar olmadan, onların açıklamaları, onlar kâle alınmadan, sadece yüzeysel bilgi ile Kur’an’ı anlayıp yorumlamaya çalışmak, kesinlikle yanlıştır.
Başlık: Yazara göre meal görüşe göre anlam
Gönderen: Fatihan - 06 Eylül 2009, 00:18:37
Yazara göre meal görüşe göre anlam
Baştan beri çizdiğimiz çerçeve dikkate alındığında, günümüzde iyice yaygınlaşan meal konusu, kendi içinde büyük problemler barındırıyor. Herhangi bir dilde yazılmış bir cümleyi başka bir dile aktarmak, özünü vermek mümkündür. Fakat baştan aşağı edebî bir mucize olan Kur’an için bu geçerli değildir.

Kur’an’ı nazil olduğu halden, ayetlerin iniş sebeplerinden, başka ayetlerle irtibatından, Rasulullah Efendimizin uygulama ve açıklamalarından ayrı düşünürek anlamaya ve açıklamaya çalışmak daha baştan son derece yanlış bir adımdır. Oysa meali yeterli gören anlayış, bir ayetin mealini, doğrudan o ayetin tam anlamı olarak kabul eder.

Ebubekir Sifil, “Muradullah mı, Meal Yazarının Kanaati mi?” (Rıhle dergisi, Sayı 4) adlı yazısında meseleyi derinlemesine ele alıyor. Sifil, herhangi bir dile tercüme edilen ve Kur’an’ın daha kolay anlaşılması için yapılan bu çalışmanın, bu amaca hizmet etmesinin mümkün olmayacağını ve bunun birçok yanlışı da beraberinde getirdiğini belirtiyor. Makalede özetle şöyle deniliyor:

“Meselenin bir de meal yazarına göre ifade ve anlam değişikliği boyutu var ki, çok önemli bir sorun da burada ortaya çıkıyor. Mealden meale anlamlar tamamen değişebiliyor ve okuyan üzerinde farklı tesirler uyandırıyor. Falan kişinin meali okunduğunda başka, filan kişinin meali okunduğunda ise çok daha başka anlamlar ortaya çıkıyor. Bir çeşit ideolojik meal yazarlığı olarak kendini gösteren bu durum, ne yazık ki, aslında Kur’an’ı açıklamaktan ve anlatmaktan ziyade, yazarın kendi maksat ve kanaatini söylemeye ve Kur’an’a söyletmeye kadar varabiliyor.

Bunun dışında bazı kelimelerin meal yazarının görüşüne göre tercüme edildiği ve asıl mananın bütünüyle yok olup gittiği de oluyor: Mesela kader inancıyla problemi olan bir meal yazarının, ayette geçen ‘kader’ kelimesini ‘ölçü’ şekilde tercüme etmesi ve ‘kader ölçü’dür; kadere iman Allah’ın hiçbir şeyi ölçüsüz yaratmamış olduğuna imandır’ diyebilmesi, konuya dair çarpıcı bir örnektir.

Yine Allah’ın dilediğine şefaat izni vereceğini bildiren ayetleri, Allah Rasulü s.a.v.’in hadis-i şeriflerindeki açıklamalara bakmadan yorumlayıp, ‘şefaat edecek olanlar meleklerdir’ diye anlam çıkaran meal yazarı da hata yapmaktadır. Tehlikeli olan, bu tür hataları meal okurunun fark edemeyecek olmasıdır.”

Burada, “Tefsirlerde de farklı görüşlerden kaynaklanan yorum farkları var. Bunları nasıl değerlendirmeliyiz?” diye sorulabilir. Müfessirlerin farklı yorumları, onların kendi akıllarınca yorum yapmalarından değildir. Usulle ilgili farklılıklardan kaynaklanır. Dinî ilimlerde kişisel yorum farklılığı ile usul farklılığı konusu erbabınca bilinen teknik bir meseledir. Burada şu kadarını söyleyelim: Tamamen kişisel görüşe dayalı tefsir (rey tefsiri), isabetli bile olsa reddedilmiştir. Usul’e uygun tefsir yapan alim ise, isabet edemese bile sevapla mükafatlanır.
Başlık: Halkı Kur’an’la karşı karşıya bırakmak
Gönderen: Fatihan - 06 Eylül 2009, 00:22:09
Mukaddes Kitabımızla irtibatımız konusunda Ehl-i Sünnet alimlerinin ittifakla kabul ettiği yol baştan aşağı, saygı, edep, haddini bilme esasına bağlıdır.

Mümin, Kur’an-ı Kerim’i çok okumalı, Allah kelamıyla kalbini ve hayatını feyzlendirip bereketlendirmelidir.

Kur’an-ı Kerim’i anlamını bilerek ya da bilmeyerek okumak,  dokunmak, hatta yüzüne bakmak ibadettir. Bunların hepsi Cenab-ı Hak’la irtibattır. İbret için, maneviyatının güçlenmesi için okumak yerine kendi aklınca hüküm çıkarma çabası ise bâtıldır, reddedilmiştir.


İslâm ümmeti, her biri aynı zamanda bir maneviyat yıldızı olan alimlerimizce kılı kırk yaran bir titizlikle Allah Kelamından, Sünnet-i Seniyye’den ve usule göre diğer diğer kaynaklardan süzdüğü hükümlere göre imanını ve yaşantısını tanzim etmiştir. Şimdi bu noktada “Dinimizi anlamak ve yaşamak için tek başına Kur’an yeter!” demek ne anlama gelebilir? Alimlerimizden bize miras olan anlayış ve yaşantı ne bakımdan yetersiz ya da yanlıştır? Bütün bunları Kur’an’dan kendimizin çıkartabileceğimizi iddia edenler bir yoldan kopartırken nereye sevk etmeye çalışıyor olabilirler?

Sıradan müslümanlar olarak meal okuyarak imanımızı ve yaşantımızı düzenlememiz gerektiği tezine karşı şunu net olarak bilmemiz gerekir: İslâmî ilimler olarak adlandırdığımız akaid, tefsir, hadis ve fıkıh gibi ilimleri ve bunların usullerini bilmeden Kur’an’dan hüküm çıkarmak, onu yorumlamaya çalışmak bid’attır, hatta tahriftir, kesinlikle yanlıştır.

İslâm âlimleri asırlardır yapmış oldukları bütün çalışmaları halk için yapmış, İslâm’ın doğru anlaşılması ve yaşanması için gerektiğinde canlarını feda etmişlerdir. Elde hazır olan doğru bilgiyi kullanıp hak yolu seçmek yerine, başı sonu belli olmayan bir maceraya girmek büyük hatadır.
Başlık: Televizyondan din öğrenmek
Gönderen: Fatihan - 06 Eylül 2009, 00:24:35
Televizyondan din öğrenmek
Son yıllarda halk dindarlığının içini boşaltan bu görüşler genellikle medya yoluyla yaygınlaştı. İlmî birikimi ve yeterli edebi olmayan kişiler sabahlara kadar ekranlarda dinî mevzuları tartıştılar. Hiçbir ilmî ölçüye riayet etmeden tartıştılar. İzleyicilerin kafasını, gönlünü karmakarışık eden bir üslup kullanıldı. Televizyonlar bu kişileri birden keşfediverdi. Kadın programlarından, ana haber bültenlerine kadar her fırsatta konuşturuldular. Çünkü reyting alıyorlardı. Çünkü dinî eğitimden uzak yetişen kitleler İslâm’ı anlama açlığı çekiyordu. Böylece İslâm’ın en tartışılmaz, en şüphe götürmeyecek netlikteki hükümleri bile tartışmaya açıldı. En çok duyduğumuz sözler ise “Kur’an’da böyle deniliyor!” ya da “Bu Kur’an’da yok!”

Din televizyondan, gazeteden öğrenilmez. Olsa olsa iyi niyetli, hassasiyet sahibi ellerden çıkmış yapımlar dindarlığı güçlendirebilir, zihin ve gönül açar. Halk için dinin hükümlerinin kaynağı salih hocalar ve ilmihal kitaplarıdır. Yani ehline sorarak, okuyarak öğrenilir. Asırlardan beri usul buydu, halen de budur.

Öyleyse bizim imanla, yaşantımıza dair hükümler noktasında, güzel ahlâktan İslâm tarihine kadar müslüman kimliğimizi ilgilendiren konularda yol bellidir. Sadece iyi bir ilmihal bile güzel bir kılavuzdur. Elimizde merhum Ömer Nasuhi Bilmen hocaefendinin “Büyük İslâm İlmihali” gibi şaheser bir kitabı varken nelerle vakit kaybettiğimizin farkına varmamız gerekir.

İslâm basittir, kolaydır. Yürekten bir yöneliş, bir de Mevlâmızın ve yaratılmışların haklarına dikkat etmekten ibaret. Niyet edip yaşamak isteyen için arı duru pınarlar birer hayat kaynağı olarak akıp duruyor. Öte yanda hangi fiyakalı sloganı kullanırsa kullansınlar, kafası karışık, gönlü karışık, ameli karışık kişilerin ardına düşecek zaman yok.
Başlık: Meal ve Tefsir Arasındaki Fark Nedir?
Gönderen: Fatihan - 06 Eylül 2009, 00:26:48
Meal ve Tefsir Arasındaki Fark Nedir?

Allah Kelamı’nı okuma ve anlama çabasında yanlışa düşmemek için “meal” ve “tefsir”in ne olduğunu, ikisi arasındaki temel farkı bilmek gerekir.

Meal, her yönü ile aynen çevirme olmaksızın, Kur’an ayetlerini başka bir dile aktarmaktır. Kur’an ayetlerini, kelimesi kelimesine, hiçbir anlamını eksik bırakmadan başka bir dile çevirmek mümkün olmadığı için, Kur’an’ın başka dillere çevirisine tercüme değil, meal adı verilmiştir. Bu yüzden meal Kur’an olarak algılanamaz. Son devir Osmanlı şeyhülislamlarından Mustafa Sabri Efendi, mealin çok kısa bir tefsir olarak algılanması gerektiğini söylemiştir.

Tefsir ise, Kur’an ayetlerinin belirlenmiş usul ve kriterlere göre ne anlama geldiğini açıklamaktır. Ayrıca bu maksatla doğan İslâmî bir ilmin adıdır.

İslamî ilimlerin en önemlilerinden biri olan tefsir, Mukaddes Kitabımızın yalan yanlış yorumlanmaması için son derece önemli usul ve kriterler koymuştur. Muteber bir tefsir ancak bu usule göre yapılır. Kur’an’ın tarihi, ayetlerin iniş sebepleri, birbiriyle olan münasebetleri, ayetlerin söz ve anlam olarak tasnifi, Hz. Peygamber Efendimiz’in ve sahabilerin bir ayetle ilgili açıklamaları, Arapçanın incelikleri gibi unsurlar tefsir usulü içindedir.

Meal ile tefsir arasındaki farka gelince: Tefsir, bir ayetin bütün bu unsurlara göre geniş bir açıklamasını sunarken, meal ise bir ayetin Arapça dışındaki bir dilde sadece sözel anlam karşılığını vermeye çalışır. Başka ayetlerin ya da hadislerin o ayetle ilgili açıklayıcılığını, sahabilerin nasıl anladığını, ayette geçen bir hükmün emir mi tavsiye mi olduğunu ve başka pek çok hayatî unsuru -mecburen- göz ardı eder.

Bu bakımdan, muteber bir tefsir Allah Tealâ’nın bir ayette ne buyurduğuna dair sağlam bilgiler verirken, meal ise sadece yüzeysel bir fikir verir.
Başlık: Meal Okunacaksa Nelere Dikkat Etmek Gerekir?
Gönderen: Fatihan - 06 Eylül 2009, 00:29:58
Meal Okunacaksa Nelere Dikkat Etmek Gerekir?
Fatih dersiamlarından Osman Raşit Efendi başkanlığındaki ilmî bir heyete yazdırılıp 1927’de neşredilen mealin takdiminde, Ahmet Cevdet Paşa’dan bir alıntı yapılarak farkı fark etmemizi sağlayacak unsurlara dikkatimiz
çekilmiştir: “Kur’an’ı Kerim’in meziyetlerinin az bir kısmına vakıf olabilmek için, Arap dilinde pek çok maharet lazımdır. Zaten kişi bildiği kadarıyla onun zevkine varır.

Kur’an’ın bütünüyle yani tam hakkıyla başka bir lisana tercümesi de mümkün değildir.

Ancak Arapça bilmeyenlere sathice (yüzeysel olarak) ilk manasının kavratılması için bazı kıymetli zatlar meal hazırlanmasında sakınca görmemiş ve onu Türkçe’ye tercüme etmişlerdir.”

Mustafa Sabri Efendi merhum da mealin Kur’an telakki edilerek değil, kısa bir tefsir gibi okunması gerektiğine dikkat çekmiştir.

“Kur’an’ı baştan sona bir okuyup Rabbimin bana ne indirdiğini görmek istiyorum gibi bir maksatla yola çıkan okuyucunun dikkat etmesi gereken birtakım hususlar olduğunu belirtelim:

1. Öncelikle Ehl-i Sünnet itikadını sağlam kaynaklardan okuyup eksiksiz öğrenmelidir.

2. Meal yazarının Ehl-i Sünnet olmasına, ayrıca meal yazacak birikim ve ilmi kudrete sahip bulunmasına dikkat etmelidir.

3. Okuduğu metnin Allah kelamı değil, meal yazarının Allah Kelamı’ndan anladığı şey olduğunu sürekli hatırda tutmalıdır.

4. Okuduğu metnin, Kur’an’ın lafız özelliklerini hiç yansıtmadığını, mana özelliklerini ise kısmen yansıttığını bilmelidir.

5. Meal okumalardan elde edilecek şeyin, Kur’an’ın muhtevası hakkında yüzeysel bilgi olduğunu, daha fazlası için mutlaka muteber bir tefsiri ciddi biçimde mütalaa etmek gerektiğini asla unutmamalıdır.”


(Ebubekir Sifil, Muradullah mı, Meal Yazarının Kanaati mi, Rıhle Dergisi, 4. Sayı)
Başlık: Herkes Kur’an’dan Hüküm Çıkartabilir mi?
Gönderen: Fatihan - 06 Eylül 2009, 00:33:19
Herkes Kur’an’dan Hüküm Çıkartabilir mi?

İslâm’ın ilk sıradaki delili şüphesiz Kur’an-ı Kerim’dir. Müslüman anlayışının ve yaşantısının ana kaynağı odur.

Allah’ın kitabıyla irtibat noktasında günümüz müslümanı kendi seviyesini ve yerini bilmelidir. Saadet Asrı’ndan 14 asır sonra yaşadığını, ahir zamanın sınır tanımaz fitnelerinin tam ortasında bulunduğunu, bu dönemde imanı korumanın bile avuçta kor ateş tutmak gibi olduğunu unutmamalıdır.

Bu sebeple herhangi bir müslüman, Kur’an’ı anlama konusunda şu noktalara dikkat etmelidir:

Kur’an’ı en iyi anlayan, yaşayan ve anlatan Allah Rasulü s.a.v.’dir. O’ndan sonra sahabe, tabiîn ve diğer takva sahibi alimler gelir. Herhangi bir ayeti bir konuda delil olarak kullanmak istediğinde kendi görüşünü değil, onların anlayışını esas almalıdır.

Eğer ayet-i kerimenin işaret ettiği manalar, hüküm çıkarma yani içtihat sahasına giriyorsa, doğrudan fıkıh kaynaklarına başvurulmalıdır. Okuyucu müçtehit olmadığına göre o konudaki mevcut içtihada tabi olmalıdır.

Bir ayetin hangi manalara işaret ettiğini güvenilir kaynaklarından tamı tamına öğrenmeden şahsi kanaatine göre konuşmamalıdır.

Bu konuda Merhum Elmalılı Hamdi Yazır Hocaefendi şunları söyler:

“Doğrusu Kur’an’ı cidden anlamak, tetkik etmek isteyenlerin onu usulüyle Arapçasından ve tefsirlerden anlamaya çalışmaları zaruridir. Kur’an’ın falan tercümesinde şöyle demiş diyerek hükümler çıkarmaya çalışmamalıdır. Bunu imanı olanlar yapmaz. Kendini bilen insaflı insan da yapmaz.

Kur’an’dan bahsetmek isteyenler onu hiç olmazsa harekesiz olarak yüzünden okuyabilmelidir. Mamafih öyle kimseler görüyoruz ki Kur’an’ı harekesiz olarak okumak şöyle dursun, harekesiyle bile düzgün okuyamadığı halde onun hükümlerinden ve manalarından içtihada kalkışıyor. Öylelerini görüyoruz ki Kur’an’ı anlamıyor ve ‘tefsirlere müfessirlerin yorumları karışmıştır’ diye onları da kaale almak istemiyor da, eline geçirdiği tercümeleri okumakla Kur’an’ı tetkik etmiş olacağını iddia ediyor. Düşünmüyor ki okuduğu tercümeye, alim müfessirlerin tevili (yorumu) değil de cahil mütercimin görüşü ve yorumu, hatası ve noksanı karışmıştır.”

(Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Başlık: Kur’an Okumaktan Maksat Nedir?
Gönderen: Fatihan - 06 Eylül 2009, 00:35:16
Kur’an Okumaktan Maksat Nedir?
Halkın Kur’an’ı anlamadığı ve bu yüzden meal okunması gerektiği üzerinde duruluyor ve meal okuyarak hem okumuş hem de anlamış olacak deniliyor. Yine onlara göre sadece yüzünden okumakla bir fayda hasıl olmuyor.

Oysa edeple tilavet olunan Kur’an’ın manevi bir fayda sağlamayacağını söylemek, bizzat Allah Kelamına haksızlık ve saygısızlık olacaktır. Ayetlerde de, Kur’an okumanın müminlerin kalbine sükûnet verdiği bildirilmiştir. Ayrıca Allah Rasulü s.a.v. de bazı vakitlerde bazı sure ve ayetlerin okunmasının faziletinden bahsetmiştir.

Zaten Kur’an’ın lafız olarak okunması, dinimizin direği olan namazın da rükünlerindendir. Nitekim sadece tilavet için bile bir okuma adabı vardır.

Buna göre;

Okumaya “euzü” ile başlamak,
Temiz yani abdestli olmak,
Güzel koku sürünmek,
Ağız temizliğine dikkat etmek,
Kıbleye yönelmek,
Huzur ve vakar içinde olmak,
Mushaf tertibine göre okumak, tilavet adaplarındandır.

Allah Kelamının lafız olarak müminin gönlündeki yeri başkadır. Çünkü manası kadar lafzı da önemlidir ve böyle de olmalıdır. Bu yüzden meal okumakla, Kur’an’ın asıl lafzını okumak farklıdır
Başlık: Kur’an’dan Delil Getirmek
Gönderen: Fatihan - 06 Eylül 2009, 00:37:47
Kur’an’dan Delil Getirmek

Kur’an ayetlerini delil getirme noktasında, aşağıya aldığımız misalin oldukça anlamlı, yolumuzu belirlemede faydalı olacağını düşünüyoruz:

Hz. Ali r.a. Haricîlerle konuşmak üzere gönderdiği İbn Abbas r.a.’a şöyle demiştir:

– Onlarla münakaşa ederken Kur’an’dan delil getirme.

–  Niçin ey Müminlerin Emiri? Ben Kur’an’ı onlardan daha iyi bilirim. Kur’an bizim hanelerimizde nazil oldu.

– Doğru söylüyorsun, ancak Kur’an ayetleri çok anlamlı bir yapıya sahiptir. Buna göre sen bir ayet okursun, onlar da kendi davalarını destekleyecek bir ayet okur. Sünnetlerden delil getir. Sünnetlerden delil ve tevil yoluyla kaçamazlar.

Tarihi kaynaklar, “hakem tayin etme ve verdiği hükme razı olma meselesi etrafında cereyan eden” bu münakaşada İbn Abbas r.a.’ın Sünnet ve sîretten (hadislerden ve Efendimiz’in uygulamalarından)deliller getirerek binlerce Haricî’nin tevbe edip Hz. Ali r.a.’ın safına geçmesini sağladığını kaydeder. Yine Zübeyr b. Avvam r.a. da oğluna şu tavsiyede bulunmuştur: “Sana karşı koyanlara karşı Kur’an’la mücadele etme. Onları iknaya güç yetiremezsin. Sünnet’e sarılmaya bak.”

Burada yanlış anlaşılacak şu noktayı da açıklayalım. Kur’an’ın çok anlamlı ve çok boyutlu oluşu, -hâşâ- onun birbiriyle çelişik hükümler içermesi anlamında değildir. Sadece dinimizi yaşamada, sahabe başta olmak üzere, Nebevî anlayış üzere yürümüş olan Selef’i göz ardı ederek, Allah Tealâ’nın muradına ulaşmak mümkün değildir. Buradaki tespit de buna dikkat çekmektedir.”

(Ebubekir Sifil, Muradullah mı, Meal Yazarının Kanaati mi, Rıhle Dergisi, 4. Sayı)

Kaynak:
Ali Sözer-Semerkand Dergisi-Sayı:127
Başlık: Ynt: Meallerle Münasebetimiz Nasıl Olmalı?
Gönderen: Fatihan - 11 Eylül 2009, 23:18:34
Bu konuyla alakalı faydalı diğer başlıklar:

Nedir Bu Meal Enflasyonu? (http://www.sadakat.net/forum/kurani-kerim-ve-sunneti-seniyye/ynt-nedir-bu-meal-enflasyonu-t36452.0.html)

Bozuk Mealler, Tercümeler, Tefsirler
(http://www.sadakat.net/forum/kurani-kerim-ve-sunneti-seniyye/ynt-bozuk-mealler-tercumeler-tefsirler-t31668.0.html)

Meal Müslümanlığının mahiyeti (http://www.sadakat.net/forum/islamgenel/meal-muslumanliginin-mahiyeti-t37303.0.html)

M.Esed'in ve Ötekilerin Meâl ve Tefsirlerindeki Yanlışlar (http://www.sadakat.net/forum/islamgenel/mesedin-ve-otekilerin-meal-ve-tefsirlerindeki-yanlislar-t12046.0.html)
Başlık: Ynt: Meallerle Münasebetimiz Nasıl Olmalı?
Gönderen: Günbatımı - 02 Ekim 2009, 09:47:45

“Kur’an’ı baştan sona bir okuyup Rabbimin bana ne indirdiğini görmek istiyorum gibi bir maksatla yola çıkan okuyucunun dikkat etmesi gereken birtakım hususlar olduğunu belirtelim:

...
2. Meal yazarının Ehl-i Sünnet olmasına, ayrıca meal yazacak birikim ve ilmi kudrete sahip bulunmasına dikkat etmelidir.

3. Okuduğu metnin Allah kelamı değil, meal yazarının Allah Kelamı’ndan anladığı şey olduğunu sürekli hatırda tutmalıdır.

4. Okuduğu metnin, Kur’an’ın lafız özelliklerini hiç yansıtmadığını, mana özelliklerini ise kısmen yansıttığını bilmelidir.

5. Meal okumalardan elde edilecek şeyin, Kur’an’ın muhtevası hakkında yüzeysel bilgi olduğunu, daha fazlası için mutlaka muteber bir tefsiri ciddi biçimde mütalaa etmek gerektiğini asla unutmamalıdır.”[/b]


Evet, çok şükür bunların farkındayım...

http://www.sadakat.net/forum/kurani-kerim-ve-sunneti-seniyye/bozuk-mealler-tercumeler-tefsirler-t31668.0.html;msg207576#msg207576

Allah razı olsun paylaşım için...

Başlık: Ynt: Meallerle Münasebetimiz Nasıl Olmalı?
Gönderen: Lika - 15 Temmuz 2010, 07:46:19
Allah razı olsun
Başlık: Ynt: Meallerle Münasebetimiz Nasıl Olmalı?
Gönderen: osmanlı - 15 Temmuz 2010, 18:28:51
Bunları bana havale edin zevkle "ş a m a r"larım. :) Tek anladıkları dil. İyi bilirim o 'postacı' bozuntularını...

Eline sağlık Evladı Fatihan kerdeşim, sağol varol.
Başlık: Ynt: Meallerle Münasebetimiz Nasıl Olmalı?
Gönderen: Fatihan - 17 Temmuz 2010, 21:40:09
Ecmain. Osmanlı tokadı bile ihsan olur bazılarına.
Başlık: Ynt: Meallerle Münasebetimiz Nasıl Olmalı?
Gönderen: Tuğra - 25 Aralık 2010, 08:18:33
Teşekkür ederiz.
Başlık: Din Kimden Nasıl Öğrenilir?
Gönderen: Mücteba - 03 Ocak 2016, 02:05:01

Din Kimden Nasıl Öğrenilir?

Bundan 30 yıl kadar önce ülkemizde yaşayan insanların dinlerini öğrenmek istediklerinde müracaat edecekleri eserlerin sayısı oldukça azdı. Mevcut kitapların pek çoğu Arap dünyasından veya Pakistan ’dan yapılan tercümelerden oluşmaktaydı ve zamanın ruhuna uygun politik atıflar taşımaktaydı. Şüphesiz, ülkemizdeki insanların dinlerini öğrenmelerinde ve bilinçlenmelerinde bu eserlerin önemli katkısı olmuştur. Bununla birlikte, yazıldığı ülkelerin sorunları ve yazarların kendi coğrafyalarından hayata bakışları fikir olarak bu kitaplara hakimdi. Dolayısıyla bu kitaplarda yazılan pek çok şey bizim ülkemiz insanına uzak olduğu gibi bizim gündemimizde olmayan yeni sorunları da buraya taşımıştır.

Yeni kitaplar yeni sorunlar

Geçiş dönemi olarak kabul edebileceğimiz bu süreçten sonra, ülkemizde yetişen yazarlar halkın ihtiyaçlarını da göz önünde bulundurarak pek çok eser kaleme aldı, almaya da devam ediyor. Bugün İslâmî neşriyatın satıldığı yayınevlerine gittiğinizde, rafları dolduran kitapların neredeyse tamamına yakınının bizim ülkemizde yetişen insanlar tarafından kaleme alınmış olduğunu görürüz. Burada kast ettiğimiz kitaplar elbette temel kaynaklarımız değil. Onlar hangi devirde ve hangi coğrafyada yazılmış olursa olsun ümmetin ortak mirasıdır, çağların tescilinden geçmiştir ve dinî anlayış ve irfanımızın temel direkleridir.

Yeni kitapların böyle yaygınlık ve çeşitlilik kazanması bir açıdan sevindirici olmakla birlikte, pek çok insanın İslâmî konularda yazıyor olması karşısında, kimin kitabının okunacağı hususunda kafalar iyice karışmış durumdadır. Zira aynı konuyla ilgili o kadar farklı kitaplar yazılmakta, o kadar farklı yaklaşımlar sergilenmektedir ki birinin yazdığını öteki kabul etmemekte, ortaya yazarlar sayısınca farklı İslâmî bakışlar çıkmaktadır. Alt yapısı olmayan, doğruyu yanlıştan seçme imkanı bulunmayan ve temel dinî bilgilere bile sahip olmayan insanımız, kafasını karıştıran böylesi neşriyat karşısında şaşkınlığa düşmüştür. Kime inanacağını bilemez durumdadır.

Televizyonlardaki dinî programlar

Aynı durum televizyon ekranlarında da karşımıza çıkmaktadır. İslâmî konuları ele alan o kadar televizyon kanalı var ki, birisi bir gün üşenmeden bu kanalların tamamını seyretmeye çalışsa kafası tamamen karışır. Zira pek çoğu İslâm’ı anlatıyor ama kanallar arasındaki farklı anlatımlara bakan seyirci hangisinin en doğru bilgiyi verdiği hususunda tereddüde düşer. Çünkü dinî meseleler her birinde farklı ele alınmakta, birinin dediğini diğeri onaylamamaktadır. Bazılarında ise Allah’tan kendisine özel bilgi geldiğini söyleyerek bir takım tavsiyelerde bulunanlar ekrana çıkarken, bir başkasında konuşmacı kendisinin beklenen mehdi olduğunu söyleyebiliyor. Bir diğerinde de matematik ve diğer bilimler yardımıyla Kur’an’dan bazı sonuçlar çıkaranlar ekranı işgal ediyor.

Bir de İslâm’ı anlatma ve halkımızı bilgilendirme çabası içinde olduğunu söyleyen bu insanların bir kısmı birbirleri aleyhine hem de isim vererek suçlamalar yapmaktalar. Ekranlar adeta dindar insanların birbirleriyle mücadele ettikleri alanlar haline gelmiş, bunları seyreden kimselerde de din bilginlerine karşı olan saygı, sevgi ve güven azalmıştır.

Diğer taraftan dinî ilimlerde uzman olan kişilerin kendi aralarında konuşmaları gereken meseleler ekranlarda konuşuluyor ve tartışılıyor. Alt yapısı olmayan insanlara anlayamayacakları ve kaldıramayacakları meseleler anlatılıyor ve bunlarla ilgili münakaşalara giriliyor. Bunları seyreden insanlar da artık neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilemez hale geliyor ve her şeyden kuşku duymaya başlıyor. Bu da insanların İslâm’a ısınmasına değil, bilakis başta ibadetler olmak üzere dinî hayattan uzaklaşmasına neden oluyor. Çünkü olsa da olur olmasa da olur anlayışına kapılan seyirciler duyarlılıklarını kaybediyor ve din onların nazarında sıradan bir olay haline geliyor.

Bütün bu tabloya bakıldığında, insanın neye inanacağını ve neyi kabul etmeyeceğini bilemez hale geldiği aşikârdır. Meselelere vakıf olanlar ise başkalarını İslâm adına suçlayan, onların doğru yolda olmadığını söyleyenler ile suçlamalara cevap yetiştirmeye çalışanlara bakıp, bu manzaradan utanır oldu.

“Bütün bu seyrettiğimiz programlardan hangisi gerçek İslâm?” diye soruluyor. Sıradan bir izleyici için yerden göğe kadar haklı bir soru bu. Evet, bunlardan hangisi gerçek İslâm?

Medyadan yayılan şüphe tohumları

Kısaca, televizyonlarda din adına yapılan tartışmalara baktığımızda, yapılanların ne kadar yanlış olduğunu anlarız. Şöyle düşünün: Namazdan, oruçtan haberi olmayan, daha dinin ne olduğunu bilmeyen, ailesinde en küçük dinî eğitim almamış olan insan televizyonlarda dinî tartışmaları seyrettiği zaman nasıl bir etkisi olur dersiniz? Dine karşı içinde bir sevgi mi oluşur, dinimi öğrenmeliyim diye mi düşünür? Yoksa “Hocalar bile dinin ne olduğunda anlaşamamışlar, demek ki din karışık bir şeymiş, en iyisi şu anki yaşantıma devam etmek, dinden de dindarlardan da uzak durmak.” diye mi düşünür?

Doğrusu ben bugüne kadar ekranlardaki dinî program ve tartışmaları seyrederek dine ısınan, namaza oruca başlayan kimse görmedim. Ama tersini çok gördüm. Muhtemelen sizler de aynı duruma şahitsinizdir. Her biri farklı şeyler söyleyen hocaları seyreden insanlar kalplerinde oluşturulan şüphelerle her şeyi bir tarafa bırakarak dini sadece imana indirmekte ve önceden yapmaya gayret ettikleri ibadetleri bile terk etmektedirler.

Biliyorsunuz, taşıtların bir taşıma kapasitesi vardır. Bir araca kapasitesinin üzerinde yükleme yapıldığı zaman gitmekte zorlanır. Bir seviyeden sonra da araç bozulur. Eğitim öğretim de böyledir. İnsanlara kaldırabileceklerinden fazlasını yüklemeye çalışmak, zihinlerinin bulanacağı şeyleri anlatmak İslâm adına yapılmış bir hizmet değildir. Hz. Peygamber s.a.v. insanlara akıllarının kaldırabilecekleri şeylerin anlatılmasını istemiştir. Dini tebliğ etmek için gönderdiği elçilere neleri anlatmaları gerektiği hususunda sıkı sıkı tembihte bulunmuş, sonunda anlatılması gereken meseleleri en başta anlatarak yeni müslüman olanların zihinlerini allak bullak etmemelerini istemiştir. Bu nedenle de anlatılacak hususlarda sınırlama ve sıralama getirmiştir.

Hz. Ömer r.a. da valilere bu hususta özel tembihte bulunurdu. Vaazlarında ölçüyü kaçıranları azarlar, vaaz etmelerini engellerdi. Önceliği olan hususların öne alınması istenirdi. Sırası gelmemiş bilgilerin öğretilmemesi istenirdi. Çünkü maksat İslâm’ın sevdirilmesi ve öğretilmesi ise bunda belli bir sıra takip edilmesi şarttır. Kaldı ki Allah Tealâ bile kitabında bunu uygulamış, Kur’an’ı birden iki kapak arasında indirmemiştir. İnsanları olgunlaştıra olgunlaştıra, önceki öğrendiklerini iyice bellemelerinin ve uygulamalarının ardından yeni buyruklar göndermiştir.

Ne yapalım?

Peki, TV kanallarında herkesin kendine göre benimsediği din anlayışını anlatmasının önüne geçilemeyeceğine ve bu programlar yasaklanamayacağına göre biz ne yapalım? Doğru dinî bilginin halka aktarılmasında Diyanet İşleri Başkanlığı’na ve hassasiyet sahibi sivil İslâmî organizasyonlara büyük sorumluluk düştüğünü hatırlattıktan sonra kendimiz ne yapabileceğimize bakalım:

Her şeyden önce biz ve sorumluluğunu taşıdıklarımız, temel dinî bilgileri öğrenmeliyiz. Bunlar temel itikat ve ilmihal bilgileridir. İslâmî konulara dair diğer her türlü bilgi, şuurlanma çabası, hatta tasavvufî yaşantı bu temel üzerine inşa edilebilir. Başka bir deyişle alt yapıyı sağlama alırsak, onun üzerine birinci ikinci katı inşa edebiliriz..Temeli sağlam atmadan üzerine kat atmaya çalışmanın neticesi felakettir.

Bu nedenle öncelikle iyi bir akait ve ilmihal bilgisine sahip olmamız gerekmektedir. Ayrıca İslâm’ı yaşamayı, yaşatmayı gaye edinmiş bir rehber ve onun cemaatiyle birlikte hareket etmelidir. Sonra Allah Tealâ’nın bizler için göndermiş olduğu son kitabını okuyalım. Bunu yapalım ki, kendimizi Rabbimizin kitabıyla doğrudan doğruya yüzleştirelim. Bunun ardından da konularına göre tertip edilmiş derleme bir hadis kitabını (mesela İmam Nevevî rh.a.’in Riyazü’s-Salihîn, merhum Ömer Nasuhi Bilmen’in 500 Hadis kitabı gibi) okumak güzel olur. Bununla da Hz. Peygamber s.a.v.’in mübarek emir ve tavsiyelerini hayatımıza taşıma imkanı bulmuş oluruz.

Bu aşamalar gerçekleştiğinde, insan hem Allah’ın Kitabı’nı hem Rasulü’nün buyruklarını öğrenmiş, hem de günlük yaşantısında gereken temel dinî bilgileri elde etmiş olur. Böylece artık anlatılanları değerlendirme ve kimin ne demeye çalıştığını anlama noktasında olgunlaşmış oluruz.

Geriye bir adım daha kalmaktadır: TV programlarında İslâm ümmetinin genel çizgisinin dışında şeyler söyleyen, farklı ve yeni bir yol tercih etmeyi önerenleri seyretmemek en çıkar yoldur. Esasen ölçü bellidir: Din televizyondan, gazeteden öğrenilmez.

Taha Yıldız

Başlık: Mârifet çok kitap okumak değil, faydalı kitapları çok okumaktır.
Gönderen: Mücteba - 03 Ocak 2016, 02:06:01
"Euuzü billâahi mineşşeytaanir raciym Bismillâahi'r- rahmâani'r - rahıym"

(قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: مَنْ تَعَلَّمَ عِلْمًا لِغَيْرِ اللهِ (أَوْ أَرَادَ بِهِ غَيْرَ اللهِ) فَلْيَتَبَوَّأْ مَقْعَدَهُ مِنَ النَّارِ. (ت

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurdular:
“Kim Allâh(ın rızasın)dan başka bir şey için bir ilim öğrenirse veya onunla Allâh(ın rızasın)dan başkasını isterse cehennemdeki yerine hazırlansın.”
(Hadîs-i Şerîf, Sünen-i Tirmizî)

(http://www.fazilettakvimi.com/public/resimler/site/figur.png)

Faydalı Kitaplar Çok Okunmalı

Yediklerinde ve giydiklerinde temizliğe itina eden her Müslüman, bundan daha mühim olan ruh ve fikir temizliğini ihmal etmesi düşünülemez. Bedenin sıhhati için temiz gıda arandığı gibi ruhun gıdası olan dînî ilimler de herkesten ve her kitaptan alınmamalı, seçilerek alınmalıdır. Peygamberimiz (s.a.v.) “Muhakkak şu (şer’î) ilim dîninizdir, onu kimden aldığınıza dikkat ediniz.” buyurmuşlardır.

Müslümanlar, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat îtikâdını, amel ve ihlâsı öğreten kitapları okumalıdır. Mârifet çok kitap okumak değil, faydalı kitapları çok okumaktır. Ehl-i Sünnet’in hassâsiyetlerini bilmeyen bir kimseyi dinlemek veya bir kitabını okumak büyük bir tehlikedir. Zira bunlar, îtikâdî zehirlenmelere sebep olabilir.

Dînî kitapların çoğu hiç kontrol edilmeden basılmaktadır. Ehl-i Sünnet îtikâdına aykırı fikirler, Ehl-i Sünnet düşmanlarının kitaplarından iktibaslar, hatalı tercümeler vs. bulunmaktadır. Bir kısım kitaplarda da îtikâdı bozmak için cümleler arasına sokulmuş zehirler vardır. Hatalarla dolu Kur’ân-ı Kerîm meâllerine, Hz. Muâviye’ye ve Ashâb-ı Kirâm’ın bazılarına hakâret eden, Hz. Âişe’ye dil uzatan bozuk kitaplara dikkat edilmelidir. Müslümanlar, dînini ve târihini Ehl-i Sünnet âlimlerinden ve onların eserlerinden öğrenmeli; ehliyetli bir kontrolden geçmeyen dînî eserlere itibar etmemelidir.

Dînî kitaplar sırf para kazanmak için basılmamalıdır. Günümüzde her kitabın tercümesi basılıyor. Hâlbuki her kitabın tercüme edilmesi doğru olmaz. Tercüme ile ilim olmayacağı gibi âlim de olunmaz. İlim, on beş asırdır nasıl öğrenildi, nasıl öğretildi ise öylece öğrenilip öğretilmelidir. Usûle uymayan tâlim ve taallümden faydalı ilim hâsıl olmaz.

Fazilet Neşriyat’ın gâyesi Müslümanlar’ı, ebedî hayatlarını mahvedecek tehlikelerden muhâfaza için faydalı kitaplar basmak ve piyasada basılan faydalı kitapları okuyucuya arzetmektir. Fazilet Takvimi de her sene mûteber eserlerden seçilerek hazırlanmaktadır. Muvaffakiyet Allâhü Teâlâ’dandır.

(http://i.imgur.com/E3mvp.png) (http://www.fazilettakvimi.com/tr/2016/1/4.html)
Başlık: "Asıl göreviniz, Müslümanların Hristiyan yapılması değil; dinlerini sorgulatmak"
Gönderen: Mücteba - 03 Ocak 2016, 02:13:44
Dikkatinizi çekiyor mu bilmiyorum. Son yıllarda, gazetelerde, televizyonlarda dinin emir ve yasaklarının tartışılmadığı, sorgulanmadığı gün olmuyor. Ramazan geliyor, oruç tartışılıyor. Bayram geliyor, kurban tartışılıyor... Namaz, tesettür, kadın, içki... her gün mutlaka bir tartışma konusu bulunuyor. Tartışmalarda ön plana çıkartılan kimseler de, yorumlarını İslama zarar verecek şekilde yapıyorlar. Muteber kitaplarda yazılan, ondört asırdır yaşanan İslama aykırı yanlış yorumlar hep. Bunların plansız, programsız, dış desteksiz olduğu söylenebilir mi?

Bütün bu olup bitenler bana, daha önce de yazdığım baş misyoner Zwemer’in misyonerler kongresinde yaptığı şu konuşmayı hatırlatıyor: “Sizin göreviniz, Müslümanların Hristiyan yapılması değildir. Asıl göreviniz onları, dinlerini sorgular ve tartışır hale getirmektir...”

Dini sorgulanır, tartışılır hale getirtmekten maksatları da, altyapısı olmayan, dini iyi bilmeyen kimselerin zihinlerine, “Biri öyle söylüyor diğeri başka türlü söylüyor, bu nasıl dindir!” şüphesini yerleştirerek dinden soğutmak, uzaklaştırmak ve kendi tuzaklarına düşürmek...

...


Bu noktada Ümmet-i Muhammed’e Ehl-i Sünnet itikadını, amel ve ihlâsı öğreten eserler neşretmek ve Müslümanları, ebedî hayatlarını mahvedecek tehlikelerden muhafaza için faydalı eserler okumalarının temini hizmeti son derece ehemmiyet arz ediyor. Bu niyet ve gaye ile hizmet hayatına başlayıp devam eden Fazilet Neşriyat’ın gayesi, Ümmet-i Muhammed’e Ehl-i Sünnet itikadını, amel ve ihlâsı öğreten eserler neşretmek ve Müslümanları, ebedî hayatlarını mahvedecek tehlikelerden muhafaza için faydalı eserler okumalarını temine çalışmaktır.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Muhakkak şu (şer’î) ilim dîninizdir, onu kimden aldığınıza dikkat ediniz.” (Sahîh-i Müslim) buyurmuşlardır. Bunun için ruhun gıdası olan ilmin kitaplarıseçilerek alınmalı, her yerden alınmamalıdır.

Ehl-i Sünnetin hassasiyetlerine riayet etmeyen yayınevlerinin ve yazarların her hangi bir kitabını almak büyük bir risktir. Çünkü bunlarda ebedî hayatı mahvedecek itikadı bozacak bilgiler bulunabilir.

Müslümanlar çok dikkatli olmalı, dinini, tarihini ve kültürünü mutlaka ve mutlaka Ehl-i Sünnet âlimlerinin eserlerinden öğrenmelidirler.

Fazilet Neşriyat yayınladığı takvim ve kitapları seçkin bir heyet tarafından zarurî dinî vecibe ve hükümlere yönelik büyük bir titizlikle ehl-i sünnet akaidine uygun olarak hazırlayıp okuyucularımızın istifadesine sunmaktadır. Fazilet Neşriyat’ın en mühim yayınlarından olan Fazilet Takvimi her sene muteber eserler taranarak ve en mühim bilgiler seçilerek yeniden hazırlanıp okuyuculara arz edilmektedir. Bu bilgilerin her zaman okunması ve istifade edilmesi için internet adresinde ve mobil uygulamalar ile yayınlanmaktadır. Fazilet Neşriyat, Fazilet Takvimi’ni duvar ve ciltli takvimden sonra büyük boy ciltli takvim olarak da yayınlamaya başlamıştır. Takvimlerimiz Türkçe başta olmak üzere, İngilizce, Almanca, Hollandaca, Arnavutça, Azerice ve Kırgızca dillerinde de basılmaktadır. Bütün dünyaya hitap eden müessesemiz Türkiye haricinde yaklaşık 96 ülkede 3100 şehre hitap eden namaz vakitleri portföyü ile dünya Müslümanları için mühim bir hizmet îfâ etmektedir.

http://www.fazilet.com.tr/ - http://www.faziletyayinevi.com/  - http://www.fazilettakvimi.com/ -  http://www.camlicakitap.com/

Namaz Vakitleri Verilen Ülkeler:
1.ABD
2.Afganistan
3.Almanya
4.Arnavutluk
5.Avustralya
6.Avusturya
7.Azerbaycan
8.Bahreyn
9.Bangladeş
10.Belçika
11.BirleşikArapEmirlikleri
12.BosnaHersek
13.Brunei
14.Bulgaristan
15.Cezayir
16.ÇekCumhuriyeti
17.Çin
18.Danimarka
19.Endonezya
20.Etiyopya
21.Filipinler
22.Finlandiya
23.Fransa
24.Gana
25.GüneyAfrikaCum.
26.GüneyKore
27.Gürcistan
28.Hırvatistan
29.Hollanda
30.HongKong
31.Irak
32.İngiltere
33.İran
34.İrlanda
35.İspanya
36.İsveç
37.İsviçre
38.İtalya
39.Japonya
40.K.K.T.C
41.Kanada
42.Karadağ
43.Katar
44.Kazakistan
45.Kenya
46.Kırgızistan
47.Kosova
48.Kuveyt
49.Lihtenştayn
50.Lübnan
51.Lüksemburg
52.Macaristan
53.Makedonya
54.Malavi
55.Malezya
56.Mısır
57.Moğolistan
58.Moldova
59.Nijerya
60.Norveç
61.Özbekistan
62.Pakistan
63.Polonya
64.Romanya
65.Ruanda
66.Rusya
67.Senegal
68.Sırbistan
69.Sırbistan
70.SierraLeone
71.Singapur
72.Slovakya
73.Slovenya
74.Somali
75.Sudan
76.Surinam
77.Suriye
78.SuudiArabistan
79.Tacikistan
80.Tanzanya
81.Tayland
82.Tayvan
83.Tunus
84.Türkiye
85.Türkmenistan
86.Uganda
87.Ukrayna
88.Umman
89.Ürdün
90.Yemen
91.YeniZellanda
92.Yunanistan
93.Zambia
Başlık: Ynt: Meallerle Münasebetimiz Nasıl Olmalı?
Gönderen: ihvan - 10 Eylül 2019, 15:59:31
şükran