Sadakat islami Forum

EDEBİYAT KÖŞESİ => EDEBİYAT => Konuyu başlatan: zaman_1453 - 01 Mart 2012, 00:22:16

Başlık: Tâbirlerimiz
Gönderen: zaman_1453 - 01 Mart 2012, 00:22:16
TÂBİRLERİMİZ ........... ALTINDAN ÇAPANOĞLU ÇIKIYOR

Tarihimizde Çapanoğlu lakabıyla anılan bir sülâle vardır. Yozgat şehrini kuran Ahmed Paşa, bu sülâlenin ilk tanınmış kişisi olup 1764 yılında Sivas vâlisi iken önce azledilmiş ardından da idam ettirilmiştir. Ahmed Paşanın büyük oğlu Mustafa Bey ve ardından da küçük oğlu Süleyman Bey vâli olurlar. Süleyman Bey bu sülâlenin şöhretini âfâka salmış ferdidir. Yozgat şehrini bayındır hâle getiren ve Osmanlı hükûmet boşluğundan istifade ile Amasya, Ankara, Elazığ, Kayseri, Maraş, Niğde ve Tarsusu içine alan bir hükûmet kurup adını Celâlîler listesinin levhasına yazdıran odur. Süleyman Bey zamanında sadece halk arasında değil; devlet kademelerinde de Çapanoğlu adı korku ve çekingenlikle anılmaya başlar.
İşte o devirde devlet memurlarından biri, verilecek bir yolsuzluk kararını araştırmak üzere müfettiş tâyin olunur. Araştırmaları ona, Çapanoğullarından birkaç kişinin de yolsuzluklarda parmağı olduğunu gösterir. Çapanoğlu Süleyman Beyin nüfûzundan çekinen memur, vaziyeti yakın bir arkadaşına anlatıp fikrini ister. Aldığı cevap şöyledir:
Bu işi fazla kurcalama; altından Çapanoğlu çıkarsa, başın belâda demektir!..
Müfettiş ne yapsın; soruşturmalarını yarıda bırakıp yuvarlak cümleler ile neticeyi alâkalı mercilere bildirir.
Çapanoğlu Süleyman Beyin yaşadığı zamanlarda takvimler, 1700lü yılların sonuna yaklaşmaktadır. Şimdi ise 2000li yılları yaşıyoruz ve hemen her soruşturma, altından çıkacak Çapanoğlu hatırına yarıda kalmaktadır. Bize öyle geliyor ki, bu işlerin içinde bir yerlerde, hukûkun ulaşamadığı, yahut nüfûzundan çekindiği bir Çapanoğlu var.
Başlık: Mürekkep Yalamak
Gönderen: zaman_1453 - 03 Mart 2012, 02:43:55
“MÜREKKEP YALAMAK”

Uzun yıllar tahsil görmüş, ilim-irfan öğrenmiş kişiler hakkında kullanılan, “mürekkep yalamak” diye bir tâbirimiz vardır. Bu tâbir bize, matbaadan önceki zamanların el yazması kitapların hattatları, yahut müstensihlerinden (kopya usûlü kitap çoğaltan kâtipler) yâdigârdır.
El yazması kitapların sayfaları hazırlanırken, pürüzleri kaybolsun ve kalemin kayganlığı sağlansın diye, parşömenlerin üzeri âhar denilen bir çeşit sıvı ile cilâlanır, ardından da mühürlenirmiş.
Âhar, yumurta akı ve nişasta ile hazırlanan muhallebi kıvâmında bir terkiptir, kâğıt üzerinde bir tabaka meydana getirir. Kitap kurtlarının pek sevdiği âhar, aslında suyu görünce hemen erir. Âharın bu hususiyetinden dolayı eskiden hattatlar ve müstensihler, bir hata yaptıkları vakit onu silmek için, serçe parmaklarının ucunu ağızlarında ıslatıp hatalı harf veya kelimenin üzerine sürerler; böylece zemindeki âhar dağılır ve âharla birlikte hata da kaybolur gidermiş. Bazan bütün bir cümlenin silinmesi gerektiğinde, aynı işi tekrarlamak îcap eder, hattatın serçe parmağına gelen mürekkep ister istemez diline geçer, böylece hattat mürekkebi yalamış olurmuş.

Mürekkep bezir isinden hazırlandığı için suda çözülmesi tabiîdir. Bu yüzden el yazması eserler, su ve benzeri sıvılarla temas ettirilmez. Ancak kitap henüz yazılma safhasındayken mürekkebin bu hususiyeti hattatların işine yarar; gerek divitlerin ucunda kalan mürekkep lekelerini gidermek ve temizlemek, gerekse sayfaya küçük bir tırfil (harflerin üzerine konulan uçları kıvrık √ şekilli süs) yahut imlâ koymak için diviti tekrar mürekkebe bandırarak israf etmek yerine ucunu dillerine değdirir ve oradaki mürekkebin çözülüp kullanılmasını temin ederlermiş. Bu vaziyette de dillerin mürekkeplenmesi, yani mürekkebi yalamış olmaları muhakkaktır.

Neticede eskiler, bir insanın yaladığı mürekkep miktarınca ilminin ziyadeleştiğini kabul ederler ve okuma-yazma bilenlerin pek az olduğu çağlarda azıcık da olsa mürekkep yalamış olmayı cemiyet içinde saygı alâmeti olarak alırlarmış
Başlık: Tâbirlerimiz..... Sabır Çanağı Taştı
Gönderen: zaman_1453 - 03 Mart 2012, 14:58:21
“SABIR ÇANAĞI TAŞTI”

İyi kalpli bir zenginin, genç yaşta vefâtı üzerine, üzüntüden, kısa zamanda hanımı da rûhunu teslim etmiş. Tek vâris durumundaki kız çocuklarına, amcasını vasî tâyin etmişler. Kızın amcası zâlim çıkmış ve kızın mallarına el koyduktan gayrı bir de kendini hizmetçi gibi kullanmaya başlamış. Yenge bir yandan, yeğenler bir yandan zavallı kızı hem itip kakıyorlar, hem de kendilerine hizmet ettiriyorlarmış. Zamanla çocukcağızı dövmeye de başlamışlar. Bütün ev halkının ayrı ayrı eziyet ve takazalarına mâruz kalan yavrucak her gece yatağına göz yaşları içinde girer olmuş. Öyle sindirmişler ki, derdini kimseciklere açamıyormuş.
Yavrucak, bir gece yine yastığı göz yaşlarıyla ıslanarak uyuya kalmış. O gece rüyâsında, peygamberlerden Eyyûb aleyhisselâmı görmüş ve derdini olduğu gibi anlatmış. Sonunda Hz. Eyyûb onun sırtını sıvazlayıp kendisine sabır tavsiye etmiş ve yeşil bir çanak vererek;
— Evlâdım, demiş, bu çanağı gizli bir yerde sakla. Her gün bildiğin duâları oku ve içinden dâima, Cenâb-ı Hakk’ın “Yâ Sabûr” ismini vird edin. Ağlayacağın zaman, göz yaşlarını bu çanakta biriktir. Çanak dolup taştığı gün, inşâAllah senin de çilen bitecek!

Kızcağız heyecan içinde uyanmış. Bir de ne görsün; yeşil çanak başucunda duruyor. Çanağı saklayıp rüyâsından kimseciklere bahsetmemiş. Zaman su gibi akar derler ya; kızcağız ne zaman odasına çekilip ağlasa, göz yaşlarını bu çanağa döker olmuş.  Hayatı gittikçe çekilmez oluyor; ama çanak da bir yandan doluyormuş. Sıcak yemek yüzüne hasret, gittikçe eriyerek ergenlik çağına yaklaşmış. Bir gece öyle çok ağlamış ki; çanak ha taştı ha taşacak... O sırada Eyyûb aleyhisselâmın sözlerini düşünüp ne olacağını merak ediyormuş. Sabaha karşı amcası kendisini çağırmış ve bütün ev halkıyla birlikte denizaşırı bir seyahate gideceklerini söyleyip, tehditkâr ve azarlar bir edâ ile kulağını çekerek, eve göz kulak olmasını, aksi halde canını alacağını söylemiş. Kız acı içerisinde kıvranırken içinden, “İnşâAllah senin de bir canını alan bulunur!” diye geçirmiş.

Mazlûmun âhı yerde kalır mı; o yolculukta, ev halkının bindiği gemi batmış ve hepsi boğularak ölmüşler. Sabırlı kızcağız, anasından-babasından kalan mîrasa sahip olduktan başka amcasının da tek vârisi olarak her şeyin sahibi olmuş.
İşte, lisâmızdaki “Sabrımız taşıyor”, “Sabrı taştı”, “Sabrımı taşırma” ve benzeri tâbirlerin menşei budur.
Tahammül sınırlarının zorlandığı anlarda ağzımızdan dökülen bu söz, eskiden öyle uluorta değil, nâdiren söylenir; ama söylenince de ardında durulurmuş...
Başlık: Tâbirlerimiz...Lisanlardaki Tâbirler
Gönderen: zaman_1453 - 06 Mart 2012, 23:16:53
LİSANLARDAKİ TÂBİRLER

Dünyanın her yerinde, ortak insanî değerler taşıyan davranış biçimleri hakkında, mânâca birbirine çok yakın tâbirler mevcuttur. Bilhassa İslâmiyet’in örf-âdet ve an’ânelerine sahip olan milletlerin ortak kıymet hükümleri sebebiyle, birbirlerine çok benzeyen tâbir ve mefhumları, dilimizde bir hayli fazladır. Mesel⠓Men dakka dukka”ya karşılık, “Çalma kapısını çalarlar kapını” tâbirini kullanırız v.s. Şimdi bu tâbirlerden birisi olan “Rahmet okutmak”ı, hikâyesiyle birlikte inceleyelim...
“Rahmet okutmak” tâbiri aşağı-yukarı “Gelen gideni aratır” atalar sözünün karşılığıdır. Kötülükte sonra gelenin, önce geleni bastırmış olması hâlinde, “Rahmet okuttu” deriz.
Mehmet Âkif Bey, “Ağzı meyhâneye rahmet okuturken hele bak/ Bana gelmiş de şerîatçı kesilmiş avanak” diye yakınırken, tâbiri pek güzel kullanmış. Türkçe’de bu tâbirin nasıl meydana geldiğine dâir şöyle bir hikâye mevcuttur:

Hırsızın biri hastalanmış ve sekerât-ı mevt hâlinde iken Allah Teâlâ’ya şöyle duâ edermiş: “Yüce Allah’ım!.. Dünyada nasîbim hırsızlıktan imiş. Ne kazandı isem bu yolla kazandım. Çoluk-çocuğumun kursağına helâl lokma girmedi. O kadar insanın âhını aldım, hakkını yedim. Bu kadar günah ile senin yüce huzûruna nasıl çıkayım! Arkamdan beni hayırla anacak kimse de yok. Bilâkis herkes beni lânetle anacak. Affet Allâh’ım!”

Hırsızın delikanlı oğlu, bu hâle bakıp babasına demiş ki; “Baba, sen hiç merak etme. Ben seni her gün rahmetle andırırım, için rahat olsun.”

Hırsız ölmüş. Evin geçim yükü oğluna kalmış. Delikanlı babasının mesleğini sürdürmeye kararlı. Başlamış hırsızlığa. Ancak babasının aksine, girdiği her evi âdeta kuruturmuş. İğneden ipliğe ne var ne yoksa alır, ev sahibine çıplak odalar bırakırmış. Öyle bir zaman gelmiş ki, evleri soyulanlar, eski hırsızı, yani delikanlının babasını arar olmuşlar. Diyorlarmış ki: “Babası da hırsızdı ama; Allah rahmet eylesin, ihtiyacı kadar çalardı. Bunun gibi aç gözlü ve hırslı değildi.”
Herhalde bir hırsıza da rahmet ancak bu kadar okunur!

30 Temmuz 1998 ( Fazilet Takvimi)
Başlık: Tâbirlerimiz......Eli Kulağında
Gönderen: zaman_1453 - 09 Mart 2012, 11:08:19
“ELİ KULAĞINDA”

Tahakkuku pek yakın olan işler hakkında, “(Henüz olmadı ama) eli kulağında!” deriz.
Bu tâbirin kaynağı Asr-ı Saâdet’te, Bilâl-i Habeşî radıyallâhü anh’e kadar uzanır.
İslâmiyet yayılmaya başlayıp da Müslümanlar’ın sayısı artınca, onları namaz için bir araya toplamak üzere ezan okunması kararlaştırılmış ve sesi güzel olduğu için de Habeşistanlı eski bir köle olan Hazret-i Bilâl (r.a.) bu vazifeye seçilmişti. Ne var ki Medîne’deki müşrikler ve diğer dinlere mensup olanlardan bazı tahammülsüz kimseler, ezan okunurken sesi duyulmasın diye gürültü yapmaya, çocukları toplayıp Bilâl-i Habeşî (r.a.) ile alay ettirmeye başlamışlardı. Bunun üzerine Hz. Bilâl, ellerini kulaklarına tıkayarak ezan okumaya başladı. Bilâhare müezzinler ellerini kulaklarına tıkamayı bir çeşit Bilâl-i Habeşî (r.a.)’nin sünneti gibi gördüler ve ezanı öyle okudular.
Eskiden birisi yanındakine:
— Ezan okundu mu? diye sorduğunda, eğer vakit çok yakınsa;
— Okunmadı ama, (müezzinin) eli kulağında; dermiş.
Başlık: Allah’tan gelen yine Allâh’a gider
Gönderen: zaman_1453 - 29 Mart 2012, 21:31:06
Allah’TAN GELEN ALLÂH’A GİDER


Atasözlerimiz içerisinde kullandığımız çok hoş, çok güzel tâbirlerimiz vardır.

Bunlardan biri de, “Hayy’dan gelen Hû’ya gider” sözüdür. Mânâsı da, Allah’tan gelen yine Allâh’a gider, demektir. Zira, “Hayy ve ” lafızları, her ikisi de Cenâb-ı Hakk’ın Esmâ-i Hüsnâsı’ndan, yani güzel isimlerindendir.

Ne var ki çoğumuz yanlış mânâda söylüyor, yanlış mânâda yazarak kullanıyoruz. Meselâ, yukarıda doğrusunu siyah puntolarla tırnak içerisinde yazdığımız güzelim atasözümüzü, “Haydan gelen huya gider” tarzında ifade ediyor, “hay-huy” mânâsında kullanıyoruz.

Fazilet Takvimi 98

Başlık: Ynt: Tâbirlerimiz
Gönderen: mazhar - 17 Haziran 2012, 10:55:24
Abanın kadri yağmurda bilinir

Bir şeyin değeri,ancak ona ihtiyac duyulduğu zaman anlaşılır.


Aba vakti yaba,yaba vakti aba.

Bizim için gerekli olan şeyleri vaktinden önce ve pahallaşmadan satın almalıyız.
Başlık: Tâbirlerimiz: "Cemâziyelevvelini Bilmek"
Gönderen: tarihman - 17 Haziran 2012, 11:09:38
Cemâziyelevvelini Bilmek

Dilimize yerleşen ve konuşmalarımızda zaman zaman kullandığımız “Biz onun cemâziyelevvelini biliriz” sözü, bir kişinin geçmişiyle ilgili olumsuzluklarını anlatmak anlamını içerir.

“Cemâziyelevvel”,  hicri takvimdeki aylardan beşincisinin adıdır. Onu izleyen aya da “cemâziyelâhır” adı verilmiştir.

Bu sözcüklerin aslı, Arapça “cumadu’l-ula” ve “cumadu’l-Ahire”dir. Arabistan’da takvimin yürürlüğe girdiği zamanlarda iki ay boyunca yağmursuzluktan kaynaklar kurumuş, bu duruma bakılarak da bu kuraklık aylarına “cumadu’l-ula” (ilk kuraklık) ve “cumadu’l-ahire” (son kuraklık) adları verilmişti.

“Cemâziye'l-evvel” ve “Cemâziy'e-lâhır” aylarını, halk arasında “üç aylar” olarak bilinen Receb-i Şerif, Şabanü'l-Muazzam ve Ramazanü'l-Mübarek ayları izler.

“Cemâziyelevvelini bilirim” sözünün kaynağındaki “cemâziyelevvel”in anlamı budur ve sözün öyküsü ise şöyledir:

“Bilinmesi gerektiği gibi, Osmanlılar’da arşivciliğe büyük önem verilir ve devlete ait her belge titizlikle saklanırdı. Şimdiki gibi dosyalama düzeninin olmadığı o dönemde devlet dairelerinde bu iş için çuvallar kullanır ve her aya ait biriken belgeler bir torbaya doldurarak korunurdu. Arşive kaldırılan belgelerin birbirine karışmamasının ve arandığı zaman kolay bulunabilmesinin sağlanması için torbaların üzerine iri yazı ile ait olduğu ayın adı yazılır, bundan sonra torbalar mahzene indirilip, orada sıraya konulurdu.

Yıllardan birinde “Cemâziye'l-evvel” ayına ait belgelerin bir sandığa konulup, sandığın kapağı mühürlenerek belgelerin başka bir yere götürülmesi gerekmişti.

Arşivde görevli dar gelirli bir memur, istenilen belgeyi sandığa boşalttıktan sonra boş torbayı alıp evine götürmüş. Bir süre sonra da yoksulluk nedeniyle bu torbadan kendine bir iç çamaşırı  (don) diktirmiş, onu giymeye başlamış.

Torbanın üzerindeki saf bezir işi mürekkep, çamaşırın birkaç kez yıkanmasına karşın çıkmamış ve torbanın üzerindeki “Cemâziye'l-evvel” yazısı, iç çamaşırın arka bölümünde olduğu gibi kalmış.
 
Bir gün, bu memur çalışırken dışına giymiş olduğu pantalonun ipinin kopması sonucunda aşağıya inmiş ve iç çamaşırındaki “Cemâziye'l-evvel” yazısı diğer arkadaşları tarafından görülmüştür.

Bu dar gelirli memur, ilerideki yıllarda daha yüksek okullarda okumuş ve işinde daha yüksek makamlara yükselmiş. Artık kadife astarlı samur kürkler, mücevher işlemeli kaftanlar giyer olmuş. Eski arkadaşları kendisine gıptayla bakmaya ve hatta onu zaman zaman da kıskanmaya başlamışlar.

Bir gün onun başarılarından söz edilirken, onu kıskanan eski arkadaşlarından biri hemen söze karışmış ve “Siz onun bugünkü durumuna bakmayın” demiş. “Biz onun cemâziyelevvelini biliriz.”

“Cemâziyelevvelini bilmek” sözü o günden sonra, herhangi bir kişinin geçmişteki bir kusurunun unutulmadığını “üstü kapalı bir biçimde” anlatmak için kullanılmaya başlandı.
Başlık: Ynt: Tâbirlerimiz
Gönderen: mazhar - 17 Haziran 2012, 11:18:01
Teşekkürler. İnsanlar arasında yaygın olan bu sözün de nereden geldiği  bilmiyordum.öğrenmiş olduk.
Başlık: Ynt: Tâbirlerimiz
Gönderen: efsanef - 17 Haziran 2012, 19:16:31
teşekkür ederiz çok güzel olmuş ellerinize sağlık
Başlık: Ynt: Tâbirlerimiz
Gönderen: mazhar - 19 Haziran 2012, 23:26:32
ABDAL

Abdala "kar yağıyor" demişler, "titremeye hazırım" demiş


Sıkıntı ve yoksulluk içinde yaşayan kişiler, karşılaştıkları yeni sorunlardan pek etkilenmezler.
Başlık: Ynt: Tâbirlerimiz
Gönderen: mazhar - 20 Haziran 2012, 08:54:49
Abdal ata binince bey oldun sanır, Şalgam aşa girince yağ oldum sanır.


Raslantı olarak, layık olmadığı bir yere veya göreve getirilen kimseler,eski durumlarını unutarak aptalca böbürlenirler.


Yukarıdaki cemaziyelevvelini bilmek yazısı da buna güzel  örnektir.
Başlık: Ynt: Tâbirlerimiz
Gönderen: mazhar - 20 Haziran 2012, 23:41:57
Abdal düğünden, çocuk oyundan uslanmaz.

Her insanın çok sevdiği,tekrar yapmaktan bıkmadığı bir işi vardır. Zamanın çoğunu bu işle geçirmek onu mutlu eder.
Başlık: Ynt: Tâbirlerimiz
Gönderen: mazhar - 21 Haziran 2012, 06:51:41
Abdalın dostluğu köy görününceye kadar.

Çıkarı yüzünden yakınlık gösteren kişi,işini yürütecek başka yollar bulunca aya işi bitince sizinle ilişkisini keser.
Başlık: Ynt: Tâbirlerimiz
Gönderen: mazhar - 20 Ağustos 2012, 12:45:46
Abdallın karnı doyunca gözü papucundadır.( yolda olur.)

Çıkarcı kişinin dosluğu işi bitinciye kadar sürer. Amacına ulaştıktan sonra başka çıkarların peşine düşeceği için sizinle arkadaşlığını keser.

********************************************************************************* Abdalın yağı çok olursa gah borusuna çalar,gah gerisine.


Varlıklı,fakat kaba ve görgüsüz kişi mal varlığını iyi değerlinderemez; gereksiz yerlere harcar,har vurup harman savurur;telef eder.
Başlık: Ynt: Tâbirlerimiz
Gönderen: mazhar - 21 Ağustos 2012, 12:14:37
 Acele ile menzil alınmaz.
Acele ile yapılan bir işten başarılı sonuclar elde edilmez.

Acele işe Şeytan karışır
 Acele ile yapılan işler yanlış sonuclar verir,bozuk olur işlerimizi yaparken acele etmemeliyiz.

Acele yürüyen yolda kalır.
Aceleyle iş yapan kişi başarılı olamaz,hatalar içinde bocalar.
Başlık: Ynt: Tâbirlerimiz
Gönderen: mazhar - 22 Ağustos 2012, 08:36:45
Acemi Katır kapı önünde yük indirir.

Beceriksiz ve acemi kişi kendisine verilen işi yarım bırakabileceği gibi hiç beklenmeyecek şekilde de sonuclandırabilir. Her işi ustasına yaptırmakta fayda vardır.

Acemi nalbant kürt (gavur,ahmak) eşeğinde (öğrenir) dener kendini.
Mesleğinde henüz ustalaşmamış kimseler, ilk çalışmalarını ziyan olmasına fazla acımıyacak malzeme üzerinde yaparlar.
Başlık: Ynt: Tâbirlerimiz
Gönderen: mazhar - 23 Ağustos 2012, 08:36:51
Acı

Acı acıyı keser,su sancıyı

Bir zorluğun üstesinden gelmek için daha güç bir yola başvurmak gerekir,bu yöntem bir önceki olumsuzluğun etkisini azaltır.

Acı patlıcanı kırağı çalmaz.
Pek verimli olmayan veya her şeyini yitiren kişiler,karşılaşacakları engellerden fazla etkilenmezler. İşe yaramayan kimsenin önemli bir şeyi yoktur.

Acı (kötü) söz insanı dinden çıkarır,tatlı söz yılanı deliğinden.
Kötü ve sert sözler insanı öfkelendirir,ölçüsüz davranışlara iter. Toplum kurallarına ve ahlaki değerlere tepki göstermesine sebeb olur. Tatlı ve yumuşak söz,en acımasız düşmanı bile yola getirebilir.
Başlık: Acıkan ne olsa yer,acıyan ne olsa söyler
Gönderen: mazhar - 24 Ağustos 2012, 09:09:12
Acıyan-Acıkan-Aç-Açlık

Acıyan uyumuş,acımayan uyumamış

Her türlü acıya ve sıkıntıya katlanılır,açlığa katlanılmaz.

Acıkan doymam,susayan kanmam sanır.
Uzun süre bir şeyden mahrum kalan kimse, o şeyden ne kadar çok şey elde etse yine kendisine yetmeyeceğini düşünür.

Acıkan ne olsa yer, acıyan ne olsa söyler.
Geçim sıkıntısı yaşayan kime, her türlü işte çalışır ne iş bulursa yapar. kötülük gören, eziyet edilen kişi de ağzına ne gelirse söyler.
Başlık: Ynt: Tâbirlerimiz
Gönderen: mazhar - 27 Ağustos 2012, 08:31:26
Acıkmış kudurmuştan beterdir.
Uzun süre bir şeyden mahrum kalan kişi, o şeye sanki kudurmuş gibi aldırır. O anda gözü başka bir şey görmez. Başka bir şey düşünmez.

Aç aman bilmez, çocuk zaman bilmez
Aç insan; yapılan açıklamalardan,ileri sürülen mazeretlerden, yalvarıp yakarmalardan anlamaz. Çocuk da aklına gelen her şeyi isteyebilir. ve beklemeyi bilmez.
Başlık: Ynt: Tâbirlerimiz
Gönderen: mazhar - 28 Ağustos 2012, 09:13:09
Aç at yol almaz,aç it av almaz.
Kendilerinden faydalandığımız, iş gördürdüğümüz  insanları aç bırakırsak yeterli çabayı gösteremezler.
Aç ayı oynamaz.
Temel ihtiyacları karşılanmayan, doyurulmayan insanlardan veya hayvanlardan beklenen verim elde edilemez.
Aç birakma hırsız edersin, çok söyleme arsız(yüzsüz) edersin.
Emeğinden yararlandığınız veya bakmakla yükümlü olduğunuz kimseleri temel ihtiyaclarından mahrum etmeyiniz, onları hırsızlığa itmiş olursunuz. Yönetiminiz altında çalışan kimseye de zamanlı zamansız emirler vermekle iyi sonuclar alacağımızı sanmayınız; onu arsız edersiniz
Başlık: Ynt: Tâbirlerimiz
Gönderen: mazhar - 30 Ağustos 2012, 10:45:15
Aç elini kora sokar.
Aç insan,yiyecek bulabilmek için her türlü tehlikeyi göze alabilir,hayatını feda etmekten çekinmez

Aç ne yemez,tok ne demez.
Yoksul kimse eline geçen şeyleri fazla incelemeden kabullenir,iyisine kötüsüne bakmaz. Varlıklı kişi ise her şeyde bir kusur bulur, eksiklik arar; her şeyi çekinmeden söyler.

Aç ölmez,gözü kararır; susuz ölmez, benzi sararır.
Yoksulluk insanı öldürmez ama türlü sıkıntılar içinde yıpratır, sağlıksız bir yaşam sürdürür.
Başlık: Ynt: Tâbirlerimiz
Gönderen: mazhar - 02 Eylül 2012, 22:26:03
Aç tavuk(düşünde) kendini buğday(arpa,darı) ambarında sanır(görür)
Yoksul kişi mahrum kaldığı şeylere ait çeşitli hayaller kurar. Gelecekte yapmayı umduğu işleri şimdiden tasarlar,bu yolla avunur.
Aç köpek fırındeler(yıkar)
Aç insan, karnını doyurmak için hiç tahmin edilemeyen işler yapabilir. Çok büyük engelleri aşarak istediğini elde eder.
Açın karnı doyar,gözü doymaz.
Uzun süre açlık çeken kimse bu durumun meydana getirdiği sıkıntıyı unutamaz. Karnını doyursa bile aklı yemekte kalır.,içinde aç kalma korkusu vardır.
Açım kursağına yemek dayanmaz.
Yoksulluk içinde yaşayan kimsenin eksiği bitmez. Birisi giderse başka bir eksiği ortaya çıkar.
Başlık: Ynt: Tâbirlerimiz
Gönderen: mazhar - 04 Eylül 2012, 08:16:32
Açık

Açık ağız aç kalmaz
1) Ne istediğini bilen ve sorunlarını anlatmaktan çekinmeyen kişi aç kalmaz.
2)İnsan iyi götü bir geçim yolu bulur, acından kimse ölmez.

Açık yaraya tuz ekilmez.
Büyük acılar çeken insanın acısını daha da artıracak davranışlardan kaçınmak gerekir. Bu durumdaki kimselerin acısını azaltacak yollar aramalıyız.
Açma sırrını dostuna(dostunun dostu vardır) o da söyler dostuna.
 Bir sır,dosta bile söylense,bunun gizli lamayacağı bilinmelidir. Dostumuzun da dostu olduğuna göre bu sır üçüncü şahıslara ve dolaysıyla herkese yayılır,sır olmaktan çıkar bizi güç duruma sokabilir.
Açılan solar,ağlıyan güler.
Her şey sürekli bir değişim içerisindedir,hiç bir şey olduğu gibi kalmaz. Sevinçlerle kederler, mutluluklarla mutsuzluklar birbirini izler.
Başlık: Ynt: Tâbirlerimiz
Gönderen: mazhar - 11 Eylül 2012, 00:08:29
                                                                      ADAM

Adam adama (her zaman)gerek olur,(iki serçeden börek olur.

İnsanların her zaman birbirlerine ihtiyaçları vardır,tek başına bir işi başarmak zordur. Birbirimizden yararlanarak, işbirliği yaparak iyi işler başartabiliriz. Önemsiz ve yetersiz gibi görünen şeyler bir araya gelirse etkili olabilirler. işte bu nedenle anlamsız kırkınlik meydana getirerek insanlardan yardım istemeyecek duruma düşmemeliyiz.

Adam adama yük değil,can gövdeye mülk değil.
Bir kimseye konuk olarak veya bir iş için gelen kişi, burada uzun süre kalmayacaktır. Ona iyi davranmalı bu ziyaretten sıkıntı duyduğumuzu hissettirmemeliyiz. Canımız bile sürekli olarak gövdemizde kalmayacaktır, insan ölümlüdür.
Başlık: Ynt: Tâbirlerimiz
Gönderen: mazhar - 12 Eylül 2012, 22:23:52
Adam adamdan korkmaz, utanır(hatır sayar)
    Kimi zaman karşımızdakini tenkit etmek gerekirken susarız. Onun hak ettği sert karşılı vermeyiz. Bunu korktuğumuzdan ötürü değil, hatır saydığımızdan ötürü yaparız.
Adam Adamdır,olmasa da pulu, eşek eşektir, olmasa da çulu (atlastan olsa çulu)
    İnsan kendisini sevdirecek ve yüceltecek niteliklerini zenginliği sayesinde değil toplumdaki değeri ile elde eder. İnsanın değeri zenginlikle artmayacağı gibi, yoksulukla da azalmaz. Değersiz insan kılık kıyafetiyle değer kazanamaz.
Başlık: Ynt: Tâbirlerimiz
Gönderen: mazhar - 23 Eylül 2012, 08:12:43
Adam adamı bir kere altatır.
     Bir kimse başkasını bir kez aldatabilir. Sürekli yalan söyleyerek işlerini sonuna kadar götürebilceklerini sanan kişiler aldanırlar. insanları sürekli olarak kandırmak mümkün değildir. Birinci aldanmadan zarar gören kişi ikinci kez tuzağa düşmyecektir.
    Adam ahbabından bellidr.
İnsanın kişiliği,kalitesi,kültürü toplum değerleri, birlikte olduğu kişilerden belli olur. kişiyi seçtiği arkadaşı ile tanımak mümkündür.
Başlık: Ynt: Tâbirlerimiz
Gönderen: mazhar - 24 Eylül 2012, 21:26:48
Adam olana bir söz yeter.

Kendisinden bir iş yapmasını istediğimiz veya bir durum yüzünden uyardığımız kişi anlayışlı bir kişiyse, o konuda ikinci kez hatırlatma yapmamaıza fırsat vermez. Kaliteli insanlar,böyle durumlarda gerektiği şekilde davranırlar. Toplumda saygın bir kişi olmak istiyorsak uyarıların tekrarlanmasına fırsat vermemeliyiz.
Başlık: Ynt: Tâbirlerimiz
Gönderen: mazhar - 29 Eylül 2012, 23:15:29
Adamın iyisi alışveriş de belli olur.
   Bazı insanlar çıkarları için her türlü olumsuzluğu yapabilirler. Böyle davranışlar alışveriş sırasında gözlenebilir. Bir kişi alışveriş yaparken yalan söylemiyorsa,hile yapmıyorsa,yasa dışı işlere sapmıyorsa iyi insan olduğunu kanıtlamış sayılır.

Adama dayanma ölür,ağaca dayanma kurur.
  İnsanlara,sıkıntı verecek kadar büyük sorumlıluklar ve görevler vaerilmemelidir. Herkesin belli bir dayanma gücü,belli bir yeteneği vardır.
Başlık: Ynt: Tâbirlerimiz
Gönderen: mazhar - 07 Ekim 2012, 18:34:40
Adamım kötüsü olmaz,meğer züğürt ola.
İnsanlar kötü olarak doğmamışlardır. Onları kötülüğe ve suç işlemeye zorlayan yolsulluktur.

Adamın yere bakanından,suyun sessiz (yavaş) akanından kork.

Düşüncelerini açıkca söylemeyen sinsice davranan, içten pazarlıklı insandan çekinmek gerekir. Böyle insan yavaş yavaş akan suya benzer: derin ve tehlikelidir. Bunların nasıl davranacağını kestirmek çok zordur.
Başlık: Adamakla mal tükenmez !
Gönderen: mazhar - 10 Ekim 2012, 08:12:52
Adamak


Adamak kolay ödemek güçtür.
   Herhangi bir konuda söz vermek,vaatte bulunmak kolaydır. Önemli olan söylenenin yapılmasıdır. Bu belki de yüklü miktarda para ödememiz gereken bir iştir. Gercekleştiremiyeceğimiz işler hakkında sorumsuzca vaatler de bulunmamalıyız.

Adamakla mal tükenmez
Yardımsever görünmekle veya bol bol vaatte bulunmakla fedakarlık etmiş sayılmayız. Böyle görünüp de hiç bir şey vermeyen insanlar vardır.
Başlık: Ağaç yaş iken eğilir.
Gönderen: mazhar - 04 Kasım 2012, 09:36:06
Ağaç yaş iken eğilir.

 İnsanı küçük yaşta eğitmek,yeteneklerini geliştirmek,beceriler kazandırmak daha kolaydır. Yaşı ilerleyen insanlara yeni bir şey öğretmek,yeni gelişmeleri benimsetmek,onlara yön vermek zordur.

Ağaç
 İnsan tek başına birgüç oluşturamaz. Akrabalarıyla,dostlarıyla,arkadaşlarıyla birlikteyken daha etkili işler yapabilir.(bkz.)" bir elin nesi var. İki elin sesi var."

Ağaç meyvesi olunca başini aşşağı salar
  Bilgili ve erdemli insan hoşgörülü olur.Kimseye tepeden bakmaz,büyüklük taslamaz ağırbaşlıdır.

Ağaca balta vurmuşlar "sapı bedenimden" demiş.
 Bir kişiye en büyük kötülük,bazı iylik bilmez yakınlarından veya kendi evlatlarından gelir. Dostlarımıza ve bizi yetiştiren insanlara nankörlük etmemeliyiz.
Başlık: Ağacı kurt,insanı dert yer.
Gönderen: mazhar - 17 Kasım 2012, 08:00:03
Ağaca dayanma kurur(çürür), adama (insana)dayanma ölür.
    İnsan yapacağı bir işte öncelikle kendisine güvenmelidir. Başkalarından sağlanan destek sürekli ve yeterli olamaz,kendi gücümüze güvenmeliyiz. bkz  " Adama dayanma ölür Ağaca dayanma kurur".

   Ağacı kurt,İnsanı dert yer.
 Kurdun ağacı içten içe kemirip kurutması gibi,dert de insanı çökertir,yıpratır.Sıkıntılarımızın bizi yıpratacak boyutlara varmasına fırsat vermemeliyiz.

Ağacın kurdu içinde olur.
Toplumun içindeki sinsi güçler,gizlice çalışarak yıkıma sebeb olabilirler.
Başlık: Ynt: Tâbirlerimiz
Gönderen: mazhar - 02 Aralık 2012, 14:06:32
Ağaç Kökünden yıkılır.
Bir toplumun düzeni,ançak temel güçlerinin zayıflamasıyla veya ortadan kalkmasıyla yıkılır. Ayrıntı sayılacak önemsiz değişikliklerle düzen yıkılmaz.

Ağaçtan maşa olmaz

Her insan bir işi yetenekleri ölçüsünde başarabilir.Yeteneksiz, beceiksiz kişi önemli işleri gerçekleştiremez. İnsanlar, yeteneklerini aşan işleri yapmaları için zorlanmamalıdırlar.

Ağalık vermekle,yiğitlik vurmakla


Toplumda hatırı sayılır, sözü dinlenir bir adam olmak isteyen kişi yardımsever ve çömert olmalıdır. Yğit kişi de kavgada cesaret gösterebiliyorsa saygı uyandırır. Yiğitler bilerklerinin gücüyle kendilerini kabul ettirirler.
Başlık: Ağanın alnı terlemezse ırgatın burnu kanamaz.
Gönderen: mazhar - 21 Ocak 2013, 21:42:36
Ağanın alnı terlemezse ırgatın burnu kanamaz.
İşveren durumundaki kişi, çalışıp yorularak iyi bir örnek olamıyorsa, işçi var gücüyle çalışmaz.

Ağanın gözü,yiğidin sözü
Bir yerin yöneticisi iyi bir denetleyici ve iyi bir planlayıcıysa,yiğit de sözünde duran bir kimse ise  değer kazanır saygı uyandırır.

Ağanın malı çıkar,uşağın canı.
1- Patron mal sahibi olur ama bu arada işçi canı çıkacasına çalışmıştır.
2- Bir felaketi önlemek için patron malını,işçi canını ortaya koyar.
Başlık: Ynt: Tâbirlerimiz
Gönderen: mazhar - 11 Şubat 2013, 21:18:19
Ağır basan,yeğni kalkar.

Ölçülü arvranabilen,ağır başlı kişiye herkes saaaygı gösterir. Kendini bilmeyen,gelişi güzel davranan, her işe burnunu sokan insan ciddiye alınmaz; yaptığı işlere değer verilmez.

Ağır Kazan Geç Kaynar

1. Zeka yönünden yetersiz olanlar bir konuyu geç kavrarlar.
2. Ağırbaşlı, olgun insan kolayca öfkelenmez.
3. Tembel bir kişi işlini geç bitirir.

Ağı otur'ki bey(ağa,molla) desinler.

 Ağırbaşlı ol: Hoppalalık,şımarıklık etme'ki herkes sana değer verip saygı göstersin. Davranışlarımızda tutarlı olmalıyız.
Başlık: ''Mala-Davara Zararı Var Mı?'' Ne Demektir?
Gönderen: mazhar - 26 Şubat 2013, 08:43:46
''Mala-Davara Zararı Var Mı?'' Ne Demektir?
Yeni karşılaşılan veya hayata hiçbir etkisi olmayan değişiklikler için “Mala-davara zararı var mı?” diye sorarız. Anlamını ve hikâyesini bilmeyen edebiyatçılarla(!) karşılaşınca, bu deyimin anlamı ve hikâyesini (daha doğrusu “hikâyelerini”) yazmak şart oldu. Çünkü, bu deyimi kullandığınızda, hikâyesini, anlamını ve fonksiyonunu bilmeyen sözüm ona edebiyatçılar, hakaret edildiğini zannediyorlar.

İnternette şöyle bi dolaştım ve bu deyimin pek çok hikâyesinin olduğunu gördüm. Ben sadece “okunan ezanın ne olduğunu anlamayan” birinin cümlesi olarak biliyordum. Meğer sevgili muzip halkımız, duruma göre bu hikâyeyi ne kadar çoğaltmış!...

Benim ilk duyduğum hikâye şöyleydi:

Türklerin Müslüman olduğu ilk yıllarda, uzak dağ köylerinde yaşayan köylünün biri, şehre inmiş ve ilk defa minarede ezan okunduğunu duymuş. Bunun ne olduğunu sormuş. Anlatmışlar ama bizim köylü anlatılanları pek kavrayamamış. İşi-gücü hayvanları olan saf köylü, “Bunun mala-davara zararı var mı?” diye sormuş. Anlatanlar, “Yok” deyince; köylü “Okusun o zaman!...” demiş.

Görüldüğü gibi hikâye, bir köylü, kendisi için hayatın esası olan hayvanları açısından bakıyor meseleye. Yani onun için esas olan hayvanlarıdır. Hayvanlarına zarar vermeyecek bir şeyin olması veya olmaması onu pek ilgilendirmemekte; hayatına etkide bulunmayacak bir değişiklik, köylünün umurunda değildir.

Zaten bu deyim de, bir değişikliğin esasa hiç etkili olmaması durumunda, köylü saflığında bir eleştirisi olarak kullanılır.

İşte bu hikâye, özü korunmakla ve az çok birbirine benzemekle beraber, halkımız tarafından hayli çeşitlendirilmiştir.

İşte onlardan bazıları:

Moğol Komutanlı olanı


Moğol orduları bir İslâm beldesini işgal ederler. Minarede ezan okunduğunu duyan komutan, tercüman olarak kullandığı belde sakinine bunun ne olduğunu sorar. Tercüman, “Bu okunan azandır. Müslümanları namaza davettir.” der. Söylenenden pek bir şey anlamayan Moğol komutanı tercümana, “Bunun mala-davara zararı var mı? diye sorar. Tercüman, “Hayır hiçbir zararı yoktur.” diye cevap verir. Moğol komutan da “Bırakın; sabahtan akşama kadar okusun!...” diye adamlarına emir verir.

Komünistli Olanı

“Devrim şehirlerden mi başlamalı, kırlardan mı?” tartışmasının yapıldığı ve her kış gelecek olan Komünizmin beklendiği 1968-1970’ler.

Devrimi köylerden başlatma fraksiyonuna mensup ateşli bir genç, bir köye gider ve köy kahvesinde uzun uzun Komünizm’i ve devrimi anlatır. Zaten kendisinin de pek kavrayamadığı konuları, köylülere iyice anlatamaz. Söylenenleri hiç anlamayan köylüler, “Bunun mala-davara zararı var mı?” diye sorarlar. Genç, “Yok.” deyince, köylüler, “Gelsin o zaman!...” derler.

Politikacılı Olanı

Politikacıların köylere açıldığı yıllar...


Bir grup politikacı, propaganda yapmak için bir köy kahvesine varırlar. Köy kahvesinde oyun oynamakta olan muhtara, “Propaganda yapacağız. İzin verir misin?” diye sorarlar. Propagandanın ne demek olduğunu bilmeyen muhtar, “Ne yapacaksınız, ne yapacaksınız?...” diye sorar. Politikacılar, propagandanın ne olduğunu anlatırlar uzun uzun. Muhtar pek bir şey anlamaz ama “Bunun mala-davara zararı var mı?.” diye sorar. Politikacılar, “Yok.” deyince, “Yapın o dediğiniz şeyi o zaman.” der ve oyun oynamaya devam eder.

Çoban Seyfi’li Olanı

Devletin yeni yeni köylere cami yaptırdığı yıllar...


Ücra bir Anadolu köyüne devlet bir cami inşa eder. Açılış günü yaklaşınca, minareyi unuttukları anlaşılır. Köylüler Müftüye giderler. Müftü Efendi de, “Minaresiz cami mi olur?” der.

Köylüler köylerine gelirler ve minare yapmanın şart olduğunu söyler. Bazı köylüler buna itiraz ederler. Uzun uzun tartışırlar ve sonunda, yetişkin köylüler arasında oylama yapmaya karar verirler. Oylama yapılır fakat oylar eşit çıkar.

Köylüler gene uzun uzun tartışırlar. Bir sonuç alamazlar. Ne yapacaklarını kara kara düşünürken, içlerinden biri, dağlarda hayvan otlatmakta olduğu için Çoban Seyfi’nin oy kullanmadığını fark eder ve “Çoban Seyfi gelince ona soralım.” derler.

Olaydan habersiz bir şekilde, bir kaç gün sonra sürüyü köye indiren Çoban Seyfi’yi muhtar köy kahvesine çağırır ve köylülerin ortasında durumu anlatır. Hayata sadece hayvanları açısından bakan Çoban Seyfi, söylenenlerden bir şey anlamaz. Şapkasını düzeltir; saçını, sakalını kaşır. Biraz düşünür ve sonunda, “Bunun mala-davara zararı var mı?” diye sorar. Muhtar, “Yok.” deyince, “Olsun o zaman...” der.

Elektrikli Olanı

Gene uzak bir dağ köyü...


Kasabaya inen muhtar, akşam köy kahvesinde köy halkını toplar ve köylerine elektrik getirileceğini söyler. Yıllardan beri kasabaya inmemiş olduklarından, elektriğin ne olduğunu bilmeyen yaşlılar, elektriğin ne olduğunu anlayamazlar. Muhtar, artık gaz yağıyla aydınlanmayacaklarını, sokakların bile aydınlık olacağını uzun uzun anlatır. Yaşlılar hâlâ elektriğin ne olduğunu anlamamışlardır. İçlerinden biri, “Bunun mala-davara zararı var mı?” diye sorar. Muhtar, “Yok.” deyince, yaşlılar, “Gelsin o zaman...” derler.

***

Bizden anlatması...

Anlamayana değil davul-zurna, tam teşeküllü senfoni orkestrası bile az!...

İnsaniyyetin ilk şartı olan “gabâvetten tahâret”i bilmeyenler için babamın adı Hıdır, elimizden gelen budur.

Ne yapalım?.. Vermeyince Mâbud, neylesin Nâmık?... Hatta neylesin bütün atasözleri, neylesin Bağdatlı Rûhi, neylesin Ziyâ Paşa?...

***

Ben bunları yazarken, Süheylâ muzip muzip gülüyor ve “Yaz yazabildiğin kadar!... Nasıl olsa Haber vaktim’de, gazetedeki gibi karakter sınırlaması yok!...” diyor.
Prof. Dr. Namık Açıkgöz.HaberVaktim.com
Başlık: Ynt: Tâbirlerimiz
Gönderen: mazhar - 20 Haziran 2013, 19:26:50
Ağır yongayı yel(rüzgar) kaldırmaz.
Ağır başlı, olgun, kültürlü insan şu veya bu şekilde gelişen olaylardan  fazla etkilenmez.
Ağız Yer, yüz utanır.
Rüşvet almaya alışmış kişi, armağanı verenin isteklerini reddetmez. Hakkı ve ihtiyacı olmayan bir şeyi kabul eden  kişi zor durumda kalır.

Ağzı eğri, gözü şaşı ensesinden (arkasından) belli olur.
Bir kişinin kusurları davranışlarıyla belli olur.
Başlık: Ağlamak
Gönderen: mazhar - 29 Ağustos 2013, 09:36:36
Ağlamakla yar ele girmez.
Çok sevdiğimiz, çok özlediğimiz bir şeyi sadece beklemekle elde edemeyiz. Ona kavuşmanın yollarını bulmaya çalışmalıyız.
Ağlama ölü için,  ağla deli(diri) için
Ölenin arkasından ağlamakla vakit geçirmemelidir. Önemli olan yaşam ve yaşamın değerlendirmesidir.
Ağlamayan çocuğa meme vermezler.
İnsana hakkını kendiliğinden vermezler. Hak verilmez alınır. Sesini yükseltmeyen, hakkını aramayan kişi başkaları tarafından sömürlür.. Hakkımızı aramasını ve almasını bilmeliyiz, bu konuda gerekli tavrı ortaya koymakatan çekinmemeliyiz.
Başlık: Ağlarsa Anam Ağlar, Gerisi(kalanı) Yalan Ağlar
Gönderen: mazhar - 31 Ağustos 2013, 22:47:05
Ağlarsa Anam Ağlar, Gerisi(kalanı) Yalan Ağlar
    İnsanın üzüntülerini yürekten paylaşan kişi anasıdır. Dertlerimiz karşısında hiç kimse ana kadar içten yanmaz .Başkalarının üzüntüsü bu kadar içten ve derinden değildir. Analarımızın değerini bilmeliyiz.
Ağlatan Gülmez.
Başkasına kötülük eden,  ızdırap çektiren kimsenin kötülüğü yanına kar kalmaz. Kötülük yapan er ya da geç bunun cezasını görür.
Ağrı
Ağrılarda göz ağrısı, her kişinin öz ağrısı
Hekesin kendine özgü dertleri, kederleri, sorunları vardır ; ama insanın göz ağrısı kadar acı veren derdi kendi derdidir.
Ağrısız baş mezarda olur.
Dertsiz, sorunsuz, kedersiz bir yaşam düşünülemez. Yaşamak, çeşitli sıkıntılarla mücadele etmek etmektir.
Dertsiz kimseyi  ancak mezarda bulursunuz. İnsanın sıkıntıları, dertleri ancak ölünce biter.
Başlık: Ahmak
Gönderen: mazhar - 02 Eylül 2013, 08:06:32
Ah alan onmaz
Başkalarına kötülük yapan, sıkıntı çektiren kişi, aldığı bedduanın etkisiyle huzurlu olamaz. Yaptıklarının karşılığını daha kötü bir şekilde öder.
Ahmağa yüz, abdala söz vermeye gelmez.
Anlayışsız, kalın kafalı, yüzsüz insanlar kendilerine gösterilen ilgiyi istismar ederler. Ahmağa yüz verirseniz sizi sürekli oyalayacak veya rahatsız edecektir. Dilenciye bir şey vermeye söz verdiniz'mi artık dilinden kurtulamazsınız. " Hani bana şunu verecektin, bunu verecektin " diyerek başınızın etini yer.
Başlık: İpten Almak (Tabirlerimiz)
Gönderen: mazhar - 29 Eylül 2013, 16:09:54
İpten Almak

 

    Halk arasında 'ipten adam almak' diye bir söz vardır; avukatlar için kullanılır. 'Çok başarılı bir avukat ipten adam alır' gibisinden. Yargıtay başkanı Osman Arslan'ın ağzından bu sözün nereden geldiğinin hikayesi :



 Bir tarihte varlıklı bir İngiliz, ağır bir suç işlemiş. O suçun cezası 'idam'.

Adam hemen ülkenin en ünlü avukatını tutmuş. Avukat demiş ki: - Merak etme... Ben seni kurtarırım.,

Mahkeme başlamış. Avukat savunmasını yapmış. Ve hakim kararını açıklamış. -İdam

Avukat , hapishaneye gitmiş, müvekkiliyle konuşmuş: -Merak etme, seni kurtarırım. -Nasıl? -Bu işin temyizi var...



Temyiz, idamı bozacak. Dava dosyası temyize gitmiş. Temyiz mahkemesinin kararı: -Mahkeme kararının onanmasına... İdam! Adam 'hani beni kurtaracaktın' diye avukatına çıkışmış.



 Avukat hala sakin: -Merak etme. Seni kurtarırım. Daha her şey bitmedi. Konu, Avam Kamarasına gelecek. Gerçekten, Avam Kamarası'na gelmiş. Konuşulmuş. Sonunda, parmaklar kalkmış: -İdam!... Adam sinirli mi sinirli.



Avukat da sakin mi sakin: -Merak etme. Seni kurtarırım. Lordlar Kamarası, idamı geri çevirir. Endişen olmasın. Lordlar Kamarası toplanmış. Olayı incelemiş. Kararını vermiş: -İdam!...



Adam elinden gelse avukatı bir kaşık suda boğacak. Ama avukat hiç oralı değil: -



Merak etme. Seni kurtarırım. Kraliçe onay vermeden, hiçbir idam cezası infaz edilmez. Kraliçe bu kararı bozar. Dosya kraliçe'nin önüne gelmiş. Kraliçe imzayı basmış: -İdam!...



 Londra'da bir meydanda idam sehpası kurulmuş. Hakim, savcı, avukat, güvenlik görevlileri, halk orada. Adamı idam sehpasına çıkarmışlar. Adamın avukata dönük bakışlarından alev fışkırıyormuş. Avukat ise adama 'sus' işareti yapmaktaymış; 'Merak etme, seni kurtarırım.' gibisinden. Ve cellat, yağlı ilmeği, adamın boynuna geçirmiş. Alttaki iskemleye de tekmeyi vurmuş.



Adam, ipte sallanmaya başlarken avukat yerinden fırlamış, cebinden bıçağı çıkarmış ve adamın boğazındaki ipi kesivermiş. Adam zar zor nefes alır bir halde yere yuvarlanmış. Hemen hakimler, savcılar koşup gelmişler: -Avukat... Sen naptın? Avukat, cebinden İngiliz Ceza Yasasını çıkarmış: - Yasada , müvekkilimin işlediği suçun cezası idam... Siz de onu idam ettiniz... Ama yasada 'idam edilerek öldürülür' diye bir hüküm yok... Bu durumda ceza infaz edilmiş sayılır. Bunun üzerine İngiltere'de bir hukuk tartışması başlamış. Kraliçe, avukatın bu becerisinden dolayı adamı affetmiş. Ve İngiliz Ceza Yasası'nın idamla ilgili maddesi yeniden düzenlenmiş. - 'İdama mahkum edilen kişi, asılmak suretiyle öldürülür.'olarak değiştirilmiş.

Alıntı.