İki önemli fırsat: Çocuklarda tatil, yaşlılarda emeklilik devresi...

Başlatan İsra, 22 Haziran 2010, 03:27:18

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

İsra

Geriye dönüp de hayatımıza serinkanlı şekilde bakınca iki büyük fırsatın kaçırıldığını görmekteyiz. Biri hayatın başlarında, diğeri de hayatın sonlarında.

Hayatın başlarındaki fırsat, okulların tatil olup boşta kalındığı koskoca yaz devresi fırsatı. Hayatın sonundaki fırsat da, emeklilik devresinin başladığı boşluk devresi fırsatı.

Neden bu iki devre kaçırılmaması gereken altın fırsatlar devresi?..

Çünkü her ikisinde de ebedi hayatın kazanılması söz konusu da ondan.

Mesela, çocukların ileride yaşayacakları koskoca bir hayatın dinî temeli, tatillerde atılabilir.

Nitekim dinî hayatı severek yaşayan tüm yaşlılar, bu sevgilerini gençliklerinde öğrendikleri din bilgilerine, tatilde aldıkları İslam terbiyesine bağlarlar, tatil devrelerindeki eğitimin hayatlarının temelini teşkil ettiğini yaşlılıkta bile iftiharla anlatırlar.

- İyi ki tatillerde Kur'an'ımı öğrenmişim, namazlıklarımı ezberlemişim, dinî kitaplar okuma fırsatını kaçırmamışım.. diyerek tatil fırsatını değerlendirmiş olmanın sevincini ömür boyu tekrar etmekten geri durmazlar.

Demek ileride yaşanacak koskoca bir hayatın dinî temeli, çocukluk devresinin tatillerinde atılır, bir ömür boyu yaşanacak dinî hayat bu temel üzerine inşa edilerek sürüp gider. Temel varsa İslami hayat da var... Temel yoksa İslami hayata yönelme duygu ve cesareti de yok olur. Çünkü insan, bilmediği konulardan uzak kalma gereği duyar. Çareyi, bilen dindar çevreden uzaklaşıp mahcup olmaktan kurtulmakta bulur.

Anlaşılan, çocukken kaçırılan öğrenme fırsatları ömür boyu dinî hayattan uzak kalmaya da sebep olabilir.

İnsan hayatında kaçırılan ikinci altın fırsat ise hayatın sonundaki emeklilik devresi fırsatıdır. Artık ununu eleyip eleğini duvara asmış bulunan emekli, hayatının son devrelerini boşa geçirmemelidir. İş güç devrelerinde kılamadığı namazı, pek okuyamadığı Kur'an'ı, elde edemediği dinî bilgilerini tam kazanma devresindedir. Eline kâğıdı kalemi alıp meşguliyetinin çokluğu günlerinde ihmal ettiği ibadetlerini, yapamadığı dinî görevlerini hesap eder. Her gün birkaç vakit namaz kaza etmeye, hizmetler yapmaya başlayarak ibadet borcunu işte bu devrede ödemeyi hedef alır. Derken emeklilik devreleri ebedi hayatını kurtaran tam bir altın fırsat devresi olup çıkar.

Bu durumda bazılarının çok yanlış bir yorumla, çöküş devresi dedikleri emeklilik devresini hayatının en verimli ve kazançlı altın devresi haline getirmiş olur. Neden böyle olur?

Çünkü insan hayatında ebedi hayatını kazandıran devreden daha kıymetli bir devre olamaz. Yeter ki bu uyanıklık gösterilsin, son fırsat değerlendirmesi de kaçırılmış olunmasın, bir altın devre yaşanmış olunsun.

Böylece emeklilik devresi fırsatını değerlendiren yaşlı ana babalar, kendilerini kurtarmış olabilecekleri gibi, tatil fırsatını değerlendiren gençler de hem kendilerini hem de ana babalarını kurtarabilirler. İşte buna ait bir misal.

İsa Aleyhisselam bir mezarlığın yanından geçerken bir adamın çektiği kabir azabını keşfeder, adama acıyarak yoluna devam eder. Dönüşte ise adamdan azabın kaldırıldığını anlayınca çok sevinir, el açıp dua ederek sorar. 'Rabbim!' der, 'Hangi hayrı kurtardı kabir azabından bu adamı?'

Rabbimiz şöyle cevap verir:

- Bu kulumun bir yavrusu din dersi almaya gittiği yerde benim ismimi ezberleyip besmele çekti. Çocuğu yer üstünde benim ismimi ezberleyerek besmele çeken babasına yer altında ben azap etmem. Evladının yer üzerinde çektiği besmele hürmetine ben de yer altında babasından maruz kaldığı azabı kaldırdım!..

Demek ki, tatilde çocuğun öğrendikleri din dersi ve Allah kelamı hürmetine ana babanın da ahiretteki azabı kalkıyor, mükâfatlara nail olabiliyorlar.

Sözün özü: Çocuklar tatil fırsatını, yaşlılar da emeklilik devresini doğru değerlendirmeliler ki hep birlikte bir altın devre yaşansın bu günlerde...

alıntı

İsra

#1
Okullar geçen hafta yaz tatiline girdi; çocuklarımız başarılı veya başarısız bir yıllarını daha geride bıraktılar. Başarı veya başarısızlık deyince günümüzde hemen okulda gördüğü dersler ve bunlardan aldığı geçerli notlar akla geliyor. Peki başarı sadece bu mudur?

Aslında başarı çocuğumuzun aldığı notlar değildir. Çünkü bu dünyanın sonu manasına gelmez; okulda başarılı olamayan hayat mektebinde başarılı olabilir, hayatiyetini daha güzel bir şekilde devam ettirebilir.

Ancak başka bir başarı var ki, bundan geçerli notu alamayan için dünyanın sonudur. Bu da çocuğumuzun zaruri dini bilgilerde aldığı nottur; bu bilgileri ne kadar hayata geçirebiliyor budur esas geçerli not.

Ne yazık ki, bu konuda çok lakayt davranıyoruz. Okulda başarılı olsun da dini, manevi konulardaki eksikliği bir şekilde tamamlanır, mahallenin camisine göndeririz olur biter, anlayışındayız. Yani yasak savma, vicdanımızı rahatlatma kabilinden şeyler... Çünkü, okula sık sık gidip çocuğu hakkında bilgi alma ve eve gelince derslerini kontrol etme gayretimiz, hassasiyetimiz dini konulara gelince dumura uğruyor her nedense!


Beklenmedik Davranışların Sebebi

Sonra da çocuğumuz, inancımıza, örfümüze aykırı bir iş yaptığında ortalığı velveleye veriyoruz; sen bizim çocuğumuz olarak bunu nasıl yaparsın, bizi el âleme nasıl rezil edersin, diye çocuğumuza olmadık aşağılayıcı laflar ediyoruz. Anne babaya, akrabaya karşı, saygısız, beklenmedik davranışlarla karşılaşınca, anne babaya böyle mi davranılır, deyip hemen ana baba hakkından bahsederiz! Ne verdin ki ne bekliyorsun; ne ektin ki ne biçmek istiyorsun!

Adamın biri yanında oğlu olduğu hâlde, Hazret-i Ömer’e gelerek,

- Yâ Ömer! Bu oğlum bana karşı geliyor, diyerek oğlunu şikâyet etti.

Bunun üzerine Hazret-i Ömer, o kimsenin oğluna,

- Babana nasıl karşı geliyorsun? Allahtan korkmuyor musun? Babanın, evlâdı üzerindeki haklarını bilmiyor musun? dedi.

Bu sırada genç sordu:

- Ey mü’minlerin emiri, evlâdın baba üzerinde hiç hakkı yok mudur?

Hazret-i Ömer cevap verdi:

- Olmaz olur mu hiç! Elbette vardır. Bu haklardan biri, babanın temiz ve asîl bir hanımla evlenmiş olmasıdır. Evlâdın, babası üzerindeki haklarından biri de kendisine iyi bir isim koymasıdır. Ve nihâyet, evlâdına dinini öğretmesidir, İslam terbiyesi ile yetiştirmesidir.
Hazret-i Ömer’den bu sözleri dinleyen genç dedi ki:

- VAllahi babam bu söylediklerinin hiçbirini yapmadı. Benim annem asîl bir kadın değildir. Dörtyüz dirhem karşılığında babamın satın aldığı Sind’li birisidir. Sonra, bana güzel bir isim değil bilâkis çirkin bir isim koymuş. Ayrıca bugüne kadar bana dinimi, İslam ahlakını öğretmedi, Kur’ân-ı kerîmden bir âyet bile öğretmedi.

Gencin bu sözleri üzerine Hazret-i Ömer celâllendi. Gencin babasına dönerek,

- Oğlum bana karşı geliyor, diye bana şikâyete geliyorsun. Hâlbuki o sana karşı gelmezden önce sen ona karşı gelmişsin. Önce onun şikâyet için bana gelmesi lâzımdı. Haydi git, diyerek azarladı.


Başka Ne Bekliyorsun?

Adamın biri de Ebû Hafs hazretlerine bir adam gelerek, “Oğlum beni dövdü, incitti” dedi. Bunun üzerine Ebû Hafs, “Ona terbiye verip, ilim, irfan öğrettin mi?” diye sordu. Adam, “Hayır” dedi. “Peki, Kur’ân-ı kerîmi ve Kur’ân ahlâkını öğrettin mi?” diye sordu. Adam yine “Hayır” diye cevap verince, oğlunun ne iş yaptığını sordu. Adam, çiftçilikle uğraştığını söyledi. Bunun üzerine Ebû Hafs adama şunları söyledi:

- Belki de o, sabahleyin kalkmış, eşeğine binerek öküzleri önüne katmış, köpeğini de peşine takmış tarlaya gitmek üzere yola koyulmuştur. Kur’ân-ı kerim okumasını bilmediği için başlamıştır şarkı söylemeye. Sen de bu sırada ona çarpmışsındır, seni öküz zannedip vurmuştur. Allaha şükret ki kafanı kırmamış. Dinden, imândan, haberi olmayandan daha başka ne beklenir?

Namazsız niyazsız, uyuşturucu kullanan, kadın kız peşinde koşan gençler de bunların günümüz versiyonu. Benim çocuğum böyle olmaz, yapmaz diye sakın aklınızdan geçmesin. Evinizdeki çiçeğin bile ilgilenmediğiniz zaman nasıl boynunu büküp kuruduğunu unutmayın!

Mehmet Oruç

İsra

Bugün maalesef çocuklarımızı yarış atı gibi yetiştiriyoruz. Anne babanın, çocuğun bütün hedefi finiş ipinin göğüslenmesi. Bunun için de çocuklar tek yönlü olarak yetişiyorlar. Sonra çocuk büyüyüp ana babaya karşı beklenmedik bir davranış sergileyince, eyvah biz ne yaptık deniliyor fakat iş işten çoktan geçmiş oluyor.

Cenab-ı Hak insanı hayvanlar gibi boşıboş bırakmamış; neyi yapacağını neyi yapmayacağını da bildirmiştir. Emirlerine uygun yaşayanlara sonsuz Cennet nimetlerini müjdelemiştir. Bu nimete kavuşabilmek için önem sırasına göre yapılacak ve yapılmayacak şeyleri öğrenmek ve amel etmek gerekir.

Hayat sadece dünya hayatından ibaret değildir. Hatta bizim inancımıza göre gerçek hayat ahiret hayatıdır. Bunun için bir Müslümanın dünyadaki her işinin, her davranışının ahirete yönelik olması lazımdır. Dinini bilmeyen dine uygun hareket edemez. Dolayısıyla çocuklarımızı dünya hayatına hazırladığımız gibi ahiret hayatına da hazırlamamız bir mecburiyettir, zaruri bir görevdir.

Anne Babanın Mesuliyeti

Eğer bu ihmal edilirse, çocuklarımız sadece dünyaya yönelik yetişir. Belki iyi okulları, iyi üniversiteleri bitirebilirler fakat, bu onları hiçbir zaman mutlu kılamaz. Eksik kalan bu manevi boşluğu hayat boyu her zaman hissederler. Kendilerini ruhen ve bedenen rahat ve huzurlu hissedemezler. Her zaman huzursuz olurlar. Çoğu bu huzursuzluğun kaynağını bilemediği için de ömürleri huzur arayışı içinde geçer. Tam bir inancı yaşayışı olmadığı için de ahiret hayatı da azaba dönüşür. Buna sebep olan anne baba da, bu azaptan nasibini alır. Çünkü hadis-i şerifte; “Hepiniz, bir sürünün çobanı gibisiniz. Çoban sürüsünü koruduğu gibi, siz de evinizde ve emriniz altında olanları Cehennemden korumalısınız! Onlara Müslümanlığı öğretmezseniz, mesul olursunuz” buyurulmuştur.

Her Müslüman, kendinden öncekiler tarafından kendisine emanet olarak bırakılan İslam inancını ve ahlâkını kendisinden sonra gelen nesillere aktarmak zorundadır. Bu zaruri bir görevdir. Bu yapılmazsa ecdadımızın emanetine hıyanet edilmiş olur. Gelecek nesilleri mahrum bırakmış oluruz. Vebal olarak bu bizlere yeter.

Günümüzde çalışan kazanıyor. Çalışmayan kaybediyor. Hatta Müslüman diğerlerinden daha çok çalışmak zorundadır. Çünkü bugün her şey nefse, şehvete yönelik olduğu için inançsızlık ve ahlâksızlık çok hızlı yayılıyor. Bunlar bir birim çalıştığında beş birim neticesi alıyor. Müslüman ise beş birim çalışması karşılığında ancak bir birim netice alabiliyor. Bunun için en azından beraberlik sağlayabilmek için beş kat fazla çalışmamız lazım.

Önce çocuklarımızı kötülüklerden, kötü yerlerden uzak tutmak, korumak zorundayız. Böyle yerlerin kapısı kötü arkadaştır. Kötü arkadaş ile böyle yerlere gidilir. Bunun için çocuğumuz kimlerle görüşüyor, nerelere gidip gelmiyor takip etmek zorundayız. En önemli vazifelerimizin başında bu gelmelidir. Bu iş hata, ihmal kabul etmez. Çoğu zaman bu yolun geri dönüşü yoktur. Ağlamak sızlanmak dövünmek fayda vermez.

Böyle Babalardan Uzağım

Çocuk, ana baba elinde bir emanettir.Temiz bir toprak gibidir. Temiz toprağa hangi tohum ekilirse, onun mahsulü alınır. Onun için “Ağaç yaşken eğilir” demişlerdir. Bunun gibi çocuk da neye meylettirilirse, oraya yönelir. Eğer hayrı âdet eder, öğrenirse hayır üzerine büyür. Çocuklara iman, Kur’an ve Allahü teâlânın emirleri öğretilir ve yapmaya alıştırılırsa, din ve dünya saadetine ererler. Bu saadete ana-baba ve hocaları da ortak olur. Aksi yapılırsa yani dinimiz öğretilmezse o zaman vay halimize. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

“Çok Müslüman evladı, babaları yüzünden Veyl ismindeki Cehenneme gidecektir. Çünkü bunların babaları, yalnız para kazanmak ve keyif sürmek hırsına düşüp ve yalnız dünya işleri arkasında koşup, evlatlarına Müslümanlığı ve Kur’an-ı kerimi öğretmediler. Ben böyle babalardan uzağım. Onlar da benden uzaktır. Çocuklarına dinlerini öğretmeyenler Cehenneme gidecektir.”

Mehmet Oruç

İsra

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Bir el, Allah’a açılırsa aziz olur, insanlara açılırsa zelil olur. İzzet, vermekte ve Allah’a dua etmektedir. Zillet almaktadır. Evliya zatlar, hep verdikleri için bu izzete kavuşmuştur. Onlar, hiç almayı düşünmediler, hep vermeyi düşündüler. Allahü teâlâ da onlara çok verdi. Asırlardır unutulmadılar. Asırlardır, sözleri, kitapları, ışık saçıyor, nasibi olanların hidayetine vesile oluyor. Asırlardır onları rahmetle anıyor, dualar ediyoruz.

Kalb, o kadar yüce bir varlık ki, Cenab-ı Hak, (Ben yere göğe sığmam, bir müminin kalbine sığarım) buyuruyor. Kalbin ufkunu tasavvur etmek mümkün değil, bir anda nereye ulaşacağını kimse tayin edemez. Yürek yani et parçası değil, bu yürek koyunda da var. Kalb, ampuldeki elektrik gibidir. Tutamayız, göremeyiz, ama vardır. Kalbin temiz olanı çok kıymetlidir.

Cenab-ı Hak ezelde böyle takdir etmiş, (Kulum kalbinde neyi talep ederse, ona o yolu açarım, yapmak isteyene, yapma yolunu, yıkmak isteyene yıkma yolunu açarım) buyurmuştur. Cenab-ı Hak kullarını hür iradelerine teslim etmiş. Kul, kalbinden neyi talep ederse, onu oraya sevk eder. Hiç kimse ahirette, (Allah’ım, niye beni buraya gönderdin?) diyemeyecek. O öyle istedi, Allah da öyle yarattı. İnsanların kötü olmaması, yanlış yollara gitmemesi için de Peygamberler, kitaplar, evliya zatlar, âlimler gönderdi. Bizim için hiçbir özür, bahane bulamayacağımız şekilde her şeyi açıkladı.

Buna rağmen, insanların çoğu, kendine yazık ediyor. Onun için Cenab-ı Hak, (Allah kullarına zulmetmez. Onlar kendi iradelerini, kendi arzularını öyle kullandılar, ben de onların arzu ettiği şekilde yarattım. Şimdi dünyada ne yaptılarsa hesap verecekler) buyuruyor.

Eskiden büyükler, çocuklarına terbiye vermesi için başka zatlara verirlerdi, çünkü gece gündüz beraberlik, yakınlık, samimiyet sebebiyle, baba çocuğuna faydalı olamaz. Atalarımız, (Mum dibine ışık vermez) derler. Yolun esası edep olduğu için, bunu ancak hocasının huzurunda elde edebilir.

Dinin aslı, esası arkadaştır. Kişinin dini, arkadaşının dini gibidir. Arkadaşını seçemeyen mahvolmaya mahkûmdur. Rüzgârlar sert, denizler fırtınalı ve dalgalı, uçurumlar derin. Kapanın elinde kalır, çok tehlikeler var. Onlara, beraber olabilecekleri iyi arkadaşları bulmalı. Salih bir kimsenin çocuğu olmak büyük bir nimet, büyük bir şeref, ama kurtulması babasının elinde değildir. Çocuklara sahip çıkmak demek, onun çevresine sahip çıkmak demektir, yoksa bizatihi kendisine sahip çıkmak değildir. Nefs kötü olduğu için, kötülükler iyiliklerden bin kat daha hızlı yayılır. Otuz yıl, kırk yıl uğraşırız, sonra bir ters rüzgâr eser, alır götürür. Allah muhafaza etsin!

M.Ali Demirbaş