Gönderen Konu: İngilizler MB'ye Ortaklar mı?  (Okunma sayısı 1549 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı ıssızada

  • aktif okur
  • **
  • İleti: 107
İngilizler MB'ye Ortaklar mı?
« : 02 Mart 2012, 12:20:40 »

İki hafta önce Skyturk TV'de ilginç bir program yaptım. Konuğum uluslar arası finans danışmanı Mete Akıncı’ydı. Akıncı programda birbirinden ilginç o kadar çok bilgi verdi ki izleyiciler gibi bende şoka girdim.

Yayın sırasında mail box’ım çöktü, reji gelen telefonlardan kilitlendi. Program bir kez daha yayınlandı.

Akıncı’ya göre Suriye’den sonraki durak Yemen olacaktı. Ama asıl sırada Arabistan vardı. Çünkü Fahd’ın Batı’daki bankalarda çok yüklü miktarda parası vardı ve bu para iflasın
eşiğindeki Amerika’nın ağzının suyunu akıtıyordu. Sıra ona da gelecekti.

Akıncı “Arap Baharının” nedenlerini ise bambaşka bir açıdan değerlendiriyordu.

Amerika ve Avrupa’nın derinden yaşadığı ekonomik kriz dolayısıyla isyanlar ‘çıkartılıyordu.’ Daha doğrusu ABD ve Avrupa krizden de öte resmen iflasın eşiğine gelmişlerdi. Bunun için yapılacak en iyi şey yeni hazinelere açılmaktı. İşte Mete Akıncı tam bu noktada ‘dünyanın sahibi’ iki aileden söz etti. Rockefeller ve Rothschild’ler…
Rothschild ailesinden bir temsilcinin, geçtiğimiz yılın son aylarında Tunus’u ziyaret ettiğini ve Zeynel Abidin Bin Ali’den Tunus Merkez Bankasının % 15’ini istediğini söyledi. Bin Ali itiraz edememişti. Sir Eveleyn De Rothschild aynı talebi Mısır’ın lideri Hüsnü
Mübarek’e de götürmüştü. “Merkez Bankası’nın % 15’ini bana devrediyorsun!”

Mübarek itiraz edecek gibi olmuştu. Ama başına gelenleri görüyoruz.

Yayının ertesi günü bu anlatılanlar bilim-kurgu bir film gibi gözümde canlanırken asıl beni sarsan Akıncı’nın bir başka iddiası oldu.

“Türkiye Merkez Bankası’nın da % 15’i İngilizlere aittir.”

Bu yüzde on beş oranını duyunca aklıma şu soru takılıverdi.

Yoksa biz de “arap baharı”nı yıllar önce mi yaşadık?

O halde buyurun…1928 ve 29 daki dünya ekonomik krizi ve bize dayatılan Osmanlı’nın borç sarmalının gölgesinde kurulan Merkez Bankamızın hikayesine…

***

Son Kuruşuna Kadar Osmanlı’nın Borçlarını Ödüyoruz…Peki Ama Niye?

Sorulması gereken soru şudur.

Osmanlı’nın A’dan Z’ye tüm mirasını reddederken neden borçlarını üstlendik?


Şimdi düşünelim. Hem 7 düvele karşı savaş kazandınız. Hem de yıktığınız devletin tüm borçlarını üstleniyorsunuz. Üstelik Misak-ı Milli olarak ilan ettiğiniz en kıymetli topraklar olan Musul ve Kerkük’ü İngilizlere bırakıyorsunuz…

Sormadan edemiyor insan…Peki niye?
Önce Osmanlı’dan
devraldığımız borç sarmalına bir göz atalım.

24 Temmuz 1923 de imzalanan Lozan anlaşmasına göre Osmanlı’nın borçları tasfiye edilmesine karar verildi. Lozan’da alınan karar, 1928 de imzalanan Paris anlaşmasıyla ödeme planına bağlandı. (Ama dikkat edin…Dünya tam da tarihin en büyük ekonomik krizinin eşiğindeyken…)

Borçtan, imparatorluğun bakiyesi 14 ülke daha sorumlu tutuldu. Arnavutluk, İtalya, Filistin , Bulgaristan, Irak, Lübnan, Yunanistan, Yugoslavya gibi Osmanlı imparatorluğundan doğmuş ülkelerde bu borçtan sorumluydular.
Aklınız karışmasın…

1912 den önceki borçların % 62 si, 1912 den sonraki borçların ise %75 i Türkiye Cumhuriyet’ine ait sayıldı. Yani borçların ¾’ünden fazlası bizim sayıldı. Kalan ¼ lük bölüm ise 14 ülke arasında pay edildi.

Bu ülkelerin çoğu bu borcu ödemedi. Sadece İtalya ve birkaç Arap ülkesi paylarına düşen küçük miktardaki borcu kapattılar. Yunanistan, Arnavutluk, Yugoslavya, Arabistan, Yemen ise tek kuruş ödemediler. Biz ise son kuruşuna kadar ödedik…

Peki borçların tasfiyesi nasıl yapıldı?
Osmanlı imparatorluğunun kaybedilen topraklarının, Türkiye’ye düşen toplam borçtan indirilmesi esas alındı. Yani Türkiye’nin sınırları dışında kalmış imparatorluk topraklarının “değer”i borçtan düşülecekti. İyi de nasıl?

Toprak değeri nasıl ölçülecekti? O zamanki adı Cemiyet-i Akvam olan Milletler Cemiyeti bu durumun çözümü için bir hukuk profesörü hakem belirledi.

İsviçreli bir Yahudi olan olan Eugene Borel ! Borel, sınırlarımız dışında bıraktığımız toprakların ‘emlak değer’inin baz alınması gerektiğini savunuyordu. Ama toprağın salt emlak değeriyle ele almak bizim için intihar demekti. Örneğin altında petrol kaynadığı anlaşılmış olan Musul’la, Bulgaristan’daki ıssız bir dağ köyü aynı sayılacaktı.

Türkiye’nin Osmanlı’dan devraldığı borç sarmalını ayrıntılarıyla inceleyen hesap uzmanı
Hüseyin Perviz Pur bakın bu duruma nasıl itiraz ediyor. Kanımızca; Türk Maliyesi ve yetkililerin verimli, verimsizliğin borç ödemede kıstas alınmasında önceki kararlarından vazgeçerek doğrudan alınan vergi gelirine dönmesi hatalı bir davranış olmuştu. Bugün verimsiz arazi gelecekte verimli olabilir, ayrıca petrol gelirleri de arazi gelirine dahil edilebilirdi. Hata burada yapılmıştı.

Osmanlı’nın işgal edilen topraklarının bedeli yer altı ve yer üstü değerleri ile
borç ödemede kullanılmalı idi. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Türkiye’nin Borç
Prangası / Hüseyin Perviz Pur

Bu tuhaflık dönemin meclisinde de gündeme geldi. Denizli milletvekili Mazhar Müfit Bey bu tuhaf takası eleştirdi.

“Maalesef ben meseleyi o kadar pembe görmüyorum. Tamamen Osmanlı imparatorluğuna ait olan ve cümlemizin malumu vechile müvellidi servet olmak üzere değil, zevk-i safaya, safahata saif edilmiş olan bu milyonlara varan borcun ne suretle ödeyeceğimize dair elimize gelen bu sözleşme ve ekleri çok ağırdır.

Acaba bize miras olarak, yüksek binaları, varidatı hayvanatı, vs. ile bir çiftlik mi kaldı? Yanmış yıkılmış,işçileri boğazlanmış, hatta toprağı zapt edilmiş, varisleri kovulmuş böyle bir vaziyet hadis olmuştu.


Biz canımızı feda edelim, kanımızı akıtalım, o yerleri karış karış alalım fazla olarak tahrip edilen bu yerler için mağlup tarafından Avrupa’nın diğer galipleri olduğu gibi “10” para bile verilmesin, sonra sen gel imparatorluğun yüzlerce milyon borcunu ver…

Bana tamirat için on para vermediniz ki benden almak istiyorsunuz. Avrupa’da böyle mi olur? Fransa borçlarını vermek için Almanya’dan tamirat parasını alayım da vereyim. Aynı
teraneyi İngiltere’de Amerika’ya söylüyor. Bize gelince anlaşılıyor ki Garp(Batı) sermayedarları, sen elem içinde çalış, bütün mahsulünü ben zevk-ü sefa içinde yiyeceğim diyor.

Mazhar Müfit Bey isyanında haklıydı.

Kazandığımız bir savaş sonrasında bu kadar çok taviz verilir miydi? Ya da soruyu tersten soralım. Osmanlı’nın borçlarını genç cumhuriyetin omzuna kim yıktı? Ve daha da yakıcı soru… Musul’u ve Kerkük’ü bırakmamızı kimler istedi?
Neyse…

(Unutumadan belirteyim. Türkiye Osmanlı borçlarının son taksitini 1954 yılında kapattı. Hem de tüm faizleriyle… )

Dönelim Merkez Bankasına…
Güçlü bir Maliye’nin kurulabilmesi için para politikalarının düzenlenmesi gerekiyordu. Bunun önünde de iki büyük engel vardı. Birincisi Osmanlı’dan devralınan borçlar, ikincisi bir merkez bankasının olmayışı. Birincisi halledilmişti. En azından ödeme planına bağlanmıştı. Ama merkez bankasının olmayışı ciddi sorundu. Halen devletin tüm parası ve işlemler Osmanlı Bankası üzerinden yürütülüyordu.

İsmet Paşa’nın hükümet programında dile getirdiği “Devlet Bankasına ait kanun taslaklarını bu sene Büyük meclise takdim edeceğiz. Bir seneye kadar bir zaman zarfında da Cumhuriyet Bankası’nın küşadının çıkacağını ümit ediyorum.” şeklindeki sözleri Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankasının kuruluşunun ilk ve en önemli sinyali oldu.


Aslında Lozan’a göre banknot ihraç etme yetkisine sahip Osmanlı Bankasının 1924 yılında sözleşmesi sona erecekti. Ancak Osmanlı Bankasını bir devlet bankasına dönüştürme çabalarının sonuçsuz kalmasıyla sözleşmenin yeniden uzatılması gerekliliği doğdu. Hükümetin bazı isteklerini de yerine getirme karşılığında Osmanlı Bankasının sözleşmesi uzatıldı.

Bununla beraber merkez bankasının kuruluşunda öncü rolü oynamak üzere bir yarışta başlamıştı. Ziraat Bankası ve İş Bankası Merkez bankasının kuruluş sürecinde etkin rol almak üzere birbirleriyle yarış halindeydiler.

Ama bu iki milli bankamıza banknot ihraç etme yetkisi verilmedi.

Yeni ve bağımsız bir banka kurulacaktı. 1928 yılında Türkiye’ye davet edilen Hollanda Merkez Bankası İdare Meclisi Üyesi Dr. G. Vissering, özerk merkez bankası için bir rapor
hazırladı. Onu İtalyan Uzman Kont Volpi izledi. Lozan Üniversitesinden Prof.
Leon Morf’un desteğiyle Merkez Bankası yasa tasarısı hazırlandı. Tasarı, TBMM’de
11 Haziran 1930 tarihinde kabul edildi.

Artık bizim de bir Merkez Bankamız vardı. Ama durun…Peki ya hisseler kime aitti? Öyle ya…Yüzde yüz türk hissedarların oluşturduğu Ziraat ve İş Bankası tercih edilmediğine göre…

Bankanın hisseleri (A), (B), (C) ve (D) sınıflarına ayrıldı. A sınıfı hisseler Hazineye ait olacaktı. B sınıfı hisseler milli bankalara, C sınıfı hisseler yabancı bankalar ile imtiyazlı şirketlere, D sınıfı hisseler ise Türk ticaret kuruluşlarıyla Türk uyruklu gerçek ve tüzel kişilere ayrılmıştı.


Kuruluşunda özerkliği korumak için sadece % 15 i hazinenin elinde tutuluyordu. Kalan hisseler dağıtılmıştı.

İşte dağıtılan bu hisselerin bir kısmı da İngiliz Bankaları ve yatırımcılarınındı. Daha doğrusu İngiliz tefeci ve bankerlerin. Başka ülkelerde vardı hissedar olan. Fransız , İtalyan, vs. Bugün ise Merkez Bankamızın % 54.73’ü hazineye ait.

Kalan 45.27 lük hisse ise milli bankalar, diğer bankalar ve şahıslara dağılmış durumda.
Diğer Bankaların içerisinde yabancı bankalarda var. İngiliz ve İtalyan Bankaları
ilk sırada. Şahıslar kimler diye araştırdım. Şahıs olarak en büyük hissedar
Ankaralı bir Yahudi vatandaşımız çıktı.

***

Evet işte böyle…

Yine Küresel bir soygun var…Yine ona bağlı bir küresel ekonomik kriz var…Ve
yine iki ailenin güdümündeki emperyalizm Ortadoğu ülkelerinin başına çöküyor.

Ve yine Merkez Bankasından talep edilen oran değişmiyor. % 15!

Tıpkı 1929 da yaşadığımız gibi…
                                                             GÜRKAN HACIR / AKŞAM
'' Hudâ yardımcıdır ehl-i hüdaya ,

   Sizi ısmarladım hıfz-ı Hudâ'ya ''

mazhar

  • Ziyaretçi
Ynt: İngilizler MB'ye Ortaklar mı?
« Yanıtla #1 : 02 Mart 2012, 21:28:10 »
Çok önemli idda ve açıklamalar,Bu bilgilendirme için teşekkürler.

mazhar

  • Ziyaretçi
Musul Ve Kerkük’ü İngilizlere Bırakanlar Kemalistlerdi
« Yanıtla #2 : 19 Haziran 2014, 08:04:00 »

Musul Ve Kerkük’ü İngilizlere Bırakanlar Kemalistlerdi
 Musul un başına gelenlerin müsebbiplerini, Musul ve Kerkük’teki Türkmenlerin yıllardır çektiği çilelerin sorumlularını arayan Altı okçularla milliyetçi hareketçiler yakın tarih okumuyorlar galiba.
Bu iki ulusalcı kardeş vazgeçmedikleri Atatürkçü Cumhuriyet’in kurucusu M. Kemal ve yandaşı İsmet İnönü’nün Lozan’la birlikte Musul’u Misak-ı Millî sınırlardan çıkarttığını ve böylece ecdâdımızın tasarrufundaki bu bölgeyi İngilizlere bıraktıklarını öğrenince ne yaparlar acaba? Ağzı dolusu konuşmayı bırakırlar mı?
MUSUL’UN BAŞINA GELENLERİN İLK MÜSEBBİBİ KEMALİSTLERDİR
Musul’daki olup bitenlerin sorumlularını “Musul’u unutmadık, Musul’u ve Türkmen soydaşları esaret altında bırakanlar” gibi yaftalarla ağzı dolusu konuşarak şimdiki zaman hükümetlerini suçlamaları gerçeklerden uzaktır. Oysa,
Musul’un başına gelenlerin ilk müsebbibi Kemalistlerdir.
Şüphesiz ki Musul ve Kerkük’ün Türkmenleriyle birlikte Türkiye eliyle esaretten kurtarılmasını arzu edenlerdenim.
Musul ve Kerkük’ün makus talihini Atatürkçü Cumhuriyetin kurucuları M. Kemal ve İsmet İnönü yazmıştır. Seksen küsur yıl önce Musul’u masa başında, yâni Lozan ve Lozan sonrasında İngiltere’ye bırakanlar M. Kemal ve İnönü hükümetleriydi.
M. Kemal ve kadrosu, Millî Mücadele’nin sürdüğü 1922 yılı sonuna kadar Anadolu’daki Kürtleri hayli İslâmî bir dille “Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, Türklerin olduğu kadar Kürtlerin de hükümetidir. Çünkü Kürtlerin gerçek ve meşrû temsilcileri Millet Meclisi’ne girmiştir. Türklerin temsilcileriyle aynı ölçüde ülkenin hükümetine ve yönetimine katılmaktadırlar. Kürt halkı ve meşrû temsilcileri, Musul Vilayeti’nde oturan kardeşlerinin anayurttan ayrılmasına razı değillerdir” tarzında siyaset yapıyordu.
MİSAK-I MİLLÎ BEYANNAMESİNDE MUSUL ÖNCE VAR, SONRA YOKTUR
Efsanevî belge diye yutturulan Misak-ı Millî Beyannamesi defalarca delinmiştir. M. Kemal, Millî Mücadele öncesi Erzurum ve Sivas Kongresi konuşmalarında “haksız işgal edilen” yerleri sayarken Misak-ı Milli sınırları içindeki Musul’un adını saymaz. ABD’nin Anadolu’ya gönderdiği gözlemci General Harbord ile görüşmesinde Musul’un adı bile geçmez.
M. Kemal, başından beri Musul’u Misak-ı Milli sınırları içine katmak için savaş yapmaya razı değildi. Ancak Anadolu’daki Kürtleri Millî Mücadele’ye katılmaya razı etmek için bir müddet Musul’u kurtarma hedefini İslâmî üslûpla kullandı.                                                                                                                       
Mustafa Armağan’ın “Gerçekler ve Efsaneler” kitabına göre, M. Kemal 1920’de TBMM’nin açıldıktan sonra ki, İstiklâl Savaşı’nın ve Kürtlerin bulunduğu İslâmî dozlu Meclis’in durumunu hesaba katarak millî sınırımızın İskenderun’un güneyinden doğuya doğru uzanarak Musul’u, Süleymaniye’yi ve Kerkük’ü içine aldığını söyler. Doğudaki Kürt aşiretleri Millî Mücadele katmak siyasetiydi ki samimiyetle sürdürülseydi doğru bir siyasetti.
M. Kemal ve İsmet İnönü, Lozan görüşmelerine hazırlanırken “Musul Misak-ı Millî sınırları içindedir…” siyasetini yürüttüler. Hattâ, Musul’dan fazla toprak almak uğruna Kürtlere Türkiye’de özerklik vermekten, İngiltere’ye de petrol ayrıcalıkları tanımaktan yana olduğunu, dahası Hilafetin kaldırılmasının dahi teklif edilebileceğini ileri sürdüler.
1923’ün başında İngilizlerden Musul ve Kuzey Irak’taki Kürtlere devlet değil, kısmî özerklik verileceğini öğrenen M. Kemal, plânladığı ulus devlet projesinde Kürtlerin problem çıkarması ihtimaline karşı Musul’u Misak-ı Millî sınırları dışında bırakan siyaseti öne çıkarır.
TBMM’de 27 Şubat’tan 6 Mart 1923’e kadar süren görüşmelerde, M. Kemal’e muhalif mebusların oluşturduğu İkinci Grup, hükümetin Musul politikasını ağır şekilde eleştiriyordu. Grubun lideri Erzurum Milletvekili Hüseyin Avni Ulaş’ın konuşmasını iyi okumak gerek. Musul’ın başına gelenleri anlamak ve müsebbiplerinin kimler olduğunu bilmek sadece bu konuşmayı iplik iplik çözmek gerek.
O gün Meclis’te M. Kemal, İnönü ve yandaşlarına karşı yüreğinden fışkırırcasına gür ve samimi bir sesle konuşan gerçek bir vatansever Hüseyin Avni Bey’i dinleyelim:
“Efendim, Cemiyeti Akvam İngiliz şurasından başka bir şey değildir…. Eğer aczimiz varsa resmen veririz. Kendi kendimizi aldatmayız efendiler.… İngilizlerden Mısır’ı aldınız, Kıbrıs’ı aldınız mı efendiler? Musul’u bugün sana vermeyen yarın niçin versin?... Şimdi efendiler, eğer feda etmek icab ediyorsa millete yalancı bir sulh, yarım bir sulh getirmeyiniz…. Bir sene sonra Cemiyeti Akvam vermezse harb edeceğim diye aldatmayınız!”
M. KEMAL: “MİSAK-I MİLLΒNİN BELLİ BİR SINIR ÇİZMEDİĞİNİ” SÖYLÜYOR
Meclisteki Kürt asıllı milletvekilleri, Musul’un Kürt vatanı olduğunu söyleyerek Musul’un kesinlikle bırakılmamasını istiyorlardı. M. Kemal, Hüseyin Avni’nin Meclis’teki en yakın dâva arkadaşı Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey’in üzerine yürür. Sonra kürsüye çıkıp Misak-ı Millî’nin belli bir sınır çizmediğini, sorunu bir yıl ertelemenin Musul’dan vazgeçmek anlamına gelmediğini, eğer istenirse Musul’un askerî yollardan alınabileceğini, ancak savaşa girmenin son derece sakıncalı olduğunu söyler.
Tartışmalar bu minval üzere sürerken, İkinci Grubun milletvekili Yusuf Ziya Bey “Musul Misak-ı Millî dahilinde mi, değil mi?” diyerek Rauf Orbay Paşa’ya soru sorar. Paşa tek kelimeyle “Dahilindedir” der.
Bunun üzerine kürsüye gelen M. Kemal, Misak-ı Millî’de harita ve dolayısıyla sınır olmadığını söyler. Misak-ı Millî yanlış anlaşılmıştır. O milletin menfaati ve Meclis’in isabet-i nazarından ibarettir. Dolayısıyla sabit değil, esnek bir kavramdır. Yerine ve zamanına göre yeniden şekillenebilir.”
Kemalistlerin Meclis’ten yeni hükümete güvenoyu isterken Musul meselesinde 1920’den bu yana oynak ve pragmatist siyasetine dikkatinizi çekerim. Bağımsızlığı tehlikeye düşürecek bir anlaşmanın imzalanmaması, ısrar edilirse savaşılması şartıyla hükümete güvenoyu ister. Oylamaya 190 milletvekili katılır, 170’i güvenoyu verirken 20 üye karşı oy kullanmış, 85 üye ise oylamaya katılmaz.
Tarihe dikkat edilmesini hatırlatırım. Hüseyin Avni’nin liderliğindeki İkinci Grup milletvekilleri listelerden çıkarılarak göstermelik seçime gidilir. M. Kemal’in bizzat yazdığı adayların seçildiği milletvekilleriyle Lozan görüşmelerinin ikinci turu başlar. Yeni meclis açılmadan 24 Temmuz 1923’te Lozan Anlaşması Musul dışarıda bırakılarak imzalanır.
Musul/ Kerkük meselesinin detaylarını öğrenmek isteyenler, resmî tarihi çöpe atan tarihçi Mustafa Armağan yanında D. Mehmet Doğan’ın “Türkiye Cumhuriyeti Tarihine Giriş”ve Kadir Mısıroğlu’nın “Lozan” adlı kitaplarına bakabilir.
M. KEMAL’İN TASFİYE ETTİĞİ İKİNCİ GRUP MUSUL’UN SİLAHLA ALINMASI TARAFTARIYDI
Oysa, Hüseyin Avni’nin başkanlığındaki İkinci Grubun içinde Mehmet Âkif,  öldürülen Ali Şükrü Bey gibi milletvekillerinin büyük çoğunluğu Musul’un silah kullanılarak alınmasından yanaydılar.
Tarihçi Mustafa Armağan’ın “Efsaneler ve Gerçekler” kitabına göre, M. Kemal’in 1923 Şubat’ında Musul’la ilgili gizli oturumdaki “Ordumuzun kuvveti Musul’da hangi kuvvetlerle karşılaşacaktır? Harp olursa safahatı ne olur? Çok rica ederim bunları burada mevzuu bahis ettirmeyiniz. Eğer bunlar açık olarak mevzuubahis olacak olursa ve bunlardan düşmanlar haberdar olursa belki sulh yapmak isterken aksi netice ile karşılaşabiliriz…” şeklindeki konuşmasını gazetecilere aşikâr etmiştir. İşte o konuşma metni:
 “….Ben Meclise gittim; dedim ki: ‘Efendiler! Ne istiyorsunuz? Karaağaç, Musul vesaire için harp mi edelim? Millet harpten usanmıştır. Takati kalmamıştır. Harp edemeyiz. Milleti harbe sürüklemek için pek hayatî, son derece mühim mes’elelerinmevzubahs olması lazımdır.’..”
BATILILAŞMA VE MODERNLEŞME UĞRUNA MUSUL’DAN VAZGEÇİLDİ
Armağan’ın aynı kitabına göre, İngiliz heyetinin başındaki LordCurzon’ın 8 Aralık 1922’de, diğeri de 5 Ocak 1923’te gündeme getirdiği Kuzey Irak’tan toprak verilmesi teklifini elimizin tersiyle reddedişimizdir. Önce İsmet Paşa’yla, sonra da Dr. Rıza Nur’la görüşen İngiliz heyetinin ikinci adamı William Tyrell’ın başı dönmüştü. Çünkü İsmet Paşa, Tyrell’a göre Musul’u değil, petrollerinden pay ve ekonomik yardım istemekteydi (oysa İsmet Paşa’ya göre bu teklifi yapan Tyrell’dı).”
Lozan sonrasına bırakılan Musul problemi için16 Aralık 1925’de Milletler Cemiyeti Meclisinde konuşan İsmet İnönü’nün yumuşak tavrı, M. Kemal’in Musul’dan ziyade, Batılılaşma ve modernleşme projelerine önem verdiğine dair İngiliz İstihbaratının raporlarını doğruluyordu.
Neticede Musul bölgesinin 25 yıl süreyle Milletler Cemiyeti mandası altında kalmasına karar verilir.
Hâsılı, Musul / Kerkük’ün acısının ve niye bu acılara düçar olduğunun arkasında Kemalistlerin Lozan ve sonrasında dirayetsizliği ve pragmatist siyasetleri yatıyor.
Habervaktim.com. Ali İlbey