Gönderen Konu: İnsanları Anlamak İçin U Dönüşü  (Okunma sayısı 3153 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Lika

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 3884
    • Herkonudan.com
İnsanları Anlamak İçin U Dönüşü
« : 25 Mayıs 2009, 04:15:13 »

-İnsan hem aciz, nazlı ve hassas bir varlıktır. Her şey, hatta herkes onu incitir.

-Hem de yaratılış gereği, aciz olduğu ve ihtiyaçları çok olduğu için, diğer insanlarla beraber bir sosyal hayat içinde yaşamak zorundadır. Başkalarının yardım ve desteğine muhtaçtır.

Bir Açmaz

Burada bir açmaza giriyoruz işte. Hem başka insanlara muhtacız, onlarsız olamıyoruz. Bir dağın başına çekilip tek başına yaşamamız mümkün değil. Ne ekmeğimizi yapabiliriz, ne de elbisemizi dikebiliriz tek başımıza. Mecburen topluluk içinde yaşamak zorundayız. Ama böyle olunca da, yan yana yaşadığımız o insanlar bizi kırabiliyor, üzebiliyor. İster istemez sürtüşmeler yaşıyoruz.

Bir düşünürsek, 6 milyar insan var bu dünyada. 6 milyar farklı insan. Hepsinin huyu-suyu farklı. Konuşması, sevmesi, kızması, tartışması farklı. Böyle olunca da ister istemez kiminin huyu kimine batıyor, kiminin tavrı kimini kırıyor. İşte bunca farklılıklar içinde (ve bunca kalabalıkta) tabii ki birileri bizi (istemeden ve fark etmeden de olsa) kıracak veya üzecek. Bundan kaçınmak imkânsız. Sanki kalabalık bir caddede dört bir yana koşuşturan insanlar arasında gibiyiz. Mutlaka birileri ayağımıza basıyor veya omuzumuza çarpıyor ya da yolumuzu kesiyor ve sonuçta sürekli gerilim yaşıyoruz.

İtiraz: “İnsanlar genellikle bizi istemeden kırarlar” diyorsunuz yani. Oysa birçok insan kasıtlı olarak üzüyor karşısındakini?

Açıklama: İnsanların aklını okuma yeteneğiniz olmadığına göre, bunu kendinizden biliyor olmayasınız?

Neyse, bu konuya geleceğiz. “Titanik” filmini seyrettiyseniz hatırlarsınız, gemi batarken denize düşen insanların can havliyle neler yaptıklarını. Kimisi kimisinin üstüne abanarak nefes almaya çalışıyordu, kimisi de filikalara binmiş olanların bacağından tutarak çekiyordu; tabii filikadakiler de onları denize itiyordu, sandal fazla yükten batmasın diye. Tam bir can pazarı. Ama belki hiçbiri, bu davranışının diğer kişiye zarar verdiğini düşünemiyordu bile. Zira “can havli” ile hayata tutunmaya çalışıyorlardı sadece. “Acaba onu mu kırdım, buna mı zarar verdim?” diye düşünecek halleri yoktu yani.

İşte çoğu insan da böyledir. Hayat denizindeki dalgalarla mücadele edip kendini kurtarmaya çalışır esas olarak. Ve o esnada kime nasıl zarar verdiğini bile fark etmez genellikle. Ya da kasıtlı olarak zarar verse dahi, bu da o “can havliyle kendini kurtarma gayreti”nin bir uzantısıdır aslında.

Meselâ aşağılık kompleksi olan ve “insanlar tarafından hor görüleceği” tedirginliğini yaşayan bir kişi, karşısındakinin bir tavrını “kendisini aşağılama” olarak algılayabilir ve kendi kırılan gururunu kurtarabilmek için, ondan plânlı olarak intikam almaya çalışabilir. Burada bile esas tema, o kişiye zarar vermek değil, kendi gururunu tamir etme gayretidir yani. Ve bu durumdaki kişiye bile, kızmaktan çok acımak lazımdır aslında. Ve onu anlamaya çalışmak.

Bir misafirliğe gitmiştim. Ev sahibi dahil birçok kişiyle yeni tanıştık; epey de sohbet ettik. Ben fıkra da anlattım tabii. Topal bir adam ile ilgili bir fıkra. Sonra garip biçimde, ev sahibi bana kötü kötü baktı sürekli, arada iğneledi, laf çarptı filan. Garipsedim. Evden çıkınca kardeşim “Abi, sen onun sakat olduğunu anlamadın galiba” dedi. Meğer bacağının biri doğuştan kısa imiş ve gizlemek için de elinden geleni yapıyormuş. Bayağı da iyi gizlemiş ki, hiç fark etmemiştim. Ama ben öylesine denk gelip de, o topal fıkrasını anlatınca fena halde alınmış. Sakatlığını fark ettiğimi, onunla alay ettiğimi düşünmüş muhtemelen ve o yüzden de anlattığım tavırları sergilemiş.

Şu olay gibileri, hayatımız boyunca o kadar çok karşımıza çıkar ki. Kimseyi incitmeden ve kimseden incinmeden yaşamak, neredeyse imkansızdır; ne kadar iyi niyetli olursanız olun.

VE SONUÇ: SÜRTÜŞMELER

Bir psikiyatrist olarak en fazla üzerinde konuşmak zorunda kaldığım konudur insan ilişkileri ve sürtüşmeler. Çoğu insanın aleminde (maalesef) hayatın gayesi, ölümün anlamı ve insanın yaratılış amacı gibi temel konulardan bile daha fazla yer işgal eder.

Kayınvalidesinden yakınan gelinler, babası ile sürtüşen delikanlılar, işyerindeki arkadaşları ile geçinemeyen adamlar, kocasından şikayet eden bayanlar, vs vs.. Başvuran hemen çoğu insanın, ağzını açtığında ilk yakındığı, bir başka insan olmaktadır. Bir aralar böyle kişilere “topu topu bir insanın, sizin bütün hayatınızı bu denli alt-üst etmesine izin vermemelisiniz” derdim ama, sonra fark ettim ki, “o da topu topu bir insan”; etiyle, kemiğiyle, acizliği ve kırılganlığı ile. Ve hayat maalesef çoğu insan için böyle sürekli bir mücadele ve didişme içinde geçiyor. Hele nüfus arttıkça, iletişim yoğunlaştıkça, koşturmaca arttıkça “caddedeki çarpışmalar” da artıyor giderek.

Peki bunun çıkış yolu nedir?


ÇÖZÜM ALTERNATİFLERİ

Görünüşe bakılırsa 3 çözüm ihtimali var:

1-Ya çevremizdeki tüm insanları despotça “hizaya getireceğiz” ki bu imkânsız. Çünkü insan aciz bir varlıktır ve hemen hiçbir şeye sözü geçmez. Biz de dünyanın merkezi değiliz tabii.

2-Veya küsüp bir kenara çekileceğiz ki bu da imkânsız. Çünkü (yine) insan aciz bir varlıktır ve başkalarına muhtaçtır, yalnız yaşayamaz.

3-Ya da o insanları anlamaya çalışacağız ve onlarla ortak noktalarımızı bularak gerginlik ve sürtüşme yaşamaktan kurtulacağız.

İtiraz: Neden ben insanları anlamaya çalışayım ki? Onlar niye beni anlamaya çalışmıyor hiç?

Cevap: Başkalarının sizi anlamaya çalışmadığını nereden biliyorsunuz? Zihinlerini mi okudunuz? Yoksa bunu da kendinizden biliyor olmayasınız? Üstelik başka insanları anlamak, esas kendimiz için gereklidir ve asıl bize fayda verir, onlara değil. Yani o yaşadığımız sürekli gerginlikten kurtulmamıza yarar. Siz bir insana kırıldığınız veya kızdığınız zaman hissettiklerinizden, zevk alır mısınız? Ben kendimden de bilirim ki, hiç de hoş bir duygu değildir. Yani bunu kendiniz için yapmalısınız, başkaları için değil.

Zaten insanları anlamayan, insanlara güvenmez. İnsanlara güvenmeyen, içine kapanır. İçine kapanan, insanlardan kopar. İnsanlardan kopan, insanları (daha da) anlamaz. İnsanları anlamayan insanlara (daha da) güvenmez. Ve bu bir fasit daire şeklinde sürüp gider... Oysa kendini anlayan, insanları anlar, insanları anlayan onları sever, insanları seven de onlar tarafından da sevilir.

İnatla itiraz: Etrafımdakiler bana yanlış yapmazlarsa ben düzelirim. Ötesini istemiyorum.

Cevap: Sorunlarını başkalarına fatura etmek, mutsuzlukları için çevresindekileri suçlamak, görünürde kolaydır ama aslında çözüm üretmeyen ve karamsar bir tarzdır. Yani “başkaları değişmezse ben düzelmem” demektir bu. Oysa biz bir tek kişiyi değiştirebiliriz. Kendimizi yani. O zaman oturup sizinle saatlerce o kişilerin dedikodusunu yapalım isterseniz. Sizin ne kadar iyi bir insan olduğunuzu, onların ise kötü niyetli birer hain olduklarını söyleyelim. Bu belki hoşunuza gider, ama söyler misiniz, size ne fayda verir ve neyi değiştirir?

Ve olaya dini yönden bakarsak, aslında bizim görevimiz, her durumda kendi hatalarımızı bulmaktır; nefsimizi hep temize çıkarmak ve avukat gibi savunmak değil. Ve dikkat edin, Kur’an’da kendisini savunup başkalarını suçlayanlar genellikle cehennemliklerdir ve bu suçlamaların da onlara hiçbir fayda vermeyeceği yazılıdır.

Ne içindeyim zamanın,Ne de büsbütün dışında;Yekpare geniş bir anın Parçalanmış akışında,
Rüzgarda uçan tüy bile Benim kadar hafif değil.Başım sukutu öğüten Uçsuz, bucaksız değirmen;İçim muradıma ermiş Abasız, postsuz bir derviş;
Kökü bende bir sarmaşık Olmuş dünya sezmekteyim,Mavi, masmavi bir ışık Ortasında yüzmekteyim

Çevrimdışı Lika

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 3884
    • Herkonudan.com
Doğru Çözüm: Empati
« Yanıtla #1 : 25 Mayıs 2009, 04:17:29 »
Doğru Çözüm: Empati

Teslim ve soru: Haklısınız. Peki ne yapmalı?

Cevap: Başkalarını anlamayı öğrenmeliyiz. Ve bu aslında çok da zor değildir. Kendi gözlüğümüze takılmaktan kurtulsak yeter. Az önceki cadde örneğine geri dönelim. Kalabalık bir caddede yürürken, biraz da sıkıntılı veya yorgunsanız, sanki “herkes sizin üzerinize geliyormuş gibi” hissedebilirsiniz. Ama unutmayın ki, o insanların da hepsi, sizin hissettiğiniz gibi hissediyor. Onlara da sorsanız aynı şeyi söylerler: “Sanki herkes üzerime geliyor.” Bakın, ilginç bir durum çıktı ortaya. Olaylara kendi açısından, sadece kendi gözlüğünden bakmaktan sıyrılınca, böyle farklı algılar oluşabiliyor işte. Daha önce “üstünüze gelen düşmanlar” gibi görünen kişilerin, aslında sizin gibi “ezilmemeye çalışan kişiler” olduğunu anlayabiliyorsunuz. İşte buna “empati” diyoruz. Yani, kendisini başkalarının yerine koyabilmek. Zaten bir insanı anlamak, ancak kendini onun yerine koymakla mümkündür.

Ama lütfen dikkat edin, empati, “ben onun yerinde olsam şöyle yapardım, böyle yapmazdım vs.” demek değildir. “Acaba nasıl düşünüp hissediyor ki böyle davranıyor?” demektir. O davranışın altındaki sebepleri bulmaya çalışmaktır; o kişinin ne hissederek öyle davrandığını anlamaktır.

İtiraz: Ama az önce siz dediniz; 6 milyar farklı insan var. Bunca insanı nasıl anlayabiliriz ki?

Cevap: Gelin bu farklılıklar üzerinde biraz düşünelim. Gerçekten birbirimizi anlamamızı engelleyecek uçurumlar mı var acaba aramızda?

İnsan davranışlarını belirleyen en temel faktör genlerdir, malum. Peki sizce insanların genetik yapılarının ne kadarı ortaktır? Bir tahmin yapın lütfen. Tecrübelerimden biliyorum ki, bu tahminler genellikle % 70 civarında oluyor. Oysa tüm insanların genetik yapılarının % 99,5 kadarı ortaktır. Şaşırdınız, değil mi? Farklı yönler sadece ve sadece % 0,5 dir, o kadar. Diğer insanlarla aramızda sandığımızdan çok daha fazla ortak yönümüz var yani. O zaman onları anlamak, o kadar da zor olmasa gerek, değil mi?

Meselâ bir düşünün. Bana her gün çeşit çeşit insanlar, farklı farklı hastalar gelir. Hepsinin sorunları değişiktir. Ve duygularını anlatırlar: “Doktor bey ben çok alınganım” veya “kıskançlık problemim var” veya “çabuk sinirleniyorum”. Ama ben hiçbirine mesela “Kıskançlık mı? O da ne? Nasıl bir duygu bu, bir tarif eder misiniz? Hiç yaşamadım da.” demem tabii ki. Çünkü bende de vardır o his; kendimden bilirim yani. Ama farklı konudadır belki. O kişi diyelim ki başkasının malını kıskanır, ben ise sırma saçını. (Biraz tarama özürlüyüm de ondan.) Ama özde bilir ve hissederim, kıskanmanın ne demek olduğunu. Şimdi tüm duyguları aklınıza getirin. Adını duyduğunuz ama hiç hissetmediğiniz bir duygu var mı? Yok tabii. Yani diğer insanları anlamak için gereken altyapı hepimizde var aslında. Az gayret etsek empati yapmak çok da zor değil.

« Son Düzenleme: 25 Mayıs 2009, 04:25:22 Gönderen: Lika »
Ne içindeyim zamanın,Ne de büsbütün dışında;Yekpare geniş bir anın Parçalanmış akışında,
Rüzgarda uçan tüy bile Benim kadar hafif değil.Başım sukutu öğüten Uçsuz, bucaksız değirmen;İçim muradıma ermiş Abasız, postsuz bir derviş;
Kökü bende bir sarmaşık Olmuş dünya sezmekteyim,Mavi, masmavi bir ışık Ortasında yüzmekteyim

Çevrimdışı Lika

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 3884
    • Herkonudan.com
U Dönüşü
« Yanıtla #2 : 25 Mayıs 2009, 04:19:20 »
U Dönüşü

Bunu yapmanın en kestirme bir yolu da, o kişideki rahatsız edici davranışın benzerini kendimizde aramak, sonra o davranışımızın sebeplerini bulmak, en sonunda da bulduğumuz açıklamayı o kızdığımız kişiye uyarlamaktır.

Bunun için önereceğim basit yöntemi “U Dönüşü” diye isimlendirebiliriz.

Yönteme geçmeden önce bir toparlama yapalım:

Maalesef çoğumuz, başkalarının bizce hatalı olan yönlerini, yanlış görünen davranışlarını acımasızca suçlarız ama o huyların benzerleri bizde var ise, o davranışları biz yaptığımızda, kendimizi avukat gibi savunuruz. Çoğunlukla amacımız başkalarını anlamak değil yargılamaktır, kendimizi ise geliştirmek değil savunmaktır. İyi mi yapıyoruz dersiniz? Sizce bize düşen, kendimizi avukat gibi savunup, başkalarını savcı gibi suçlayıp, bir de hakimliği de üstlenerek, herkes hakkında ahkâm kesmek midir? Yoksa insan kardeşlerimizi biraz olsun anlamaya ve bu arada kendi yanlışlarımızı da görmeye çalışmak mıdır?

İkna olduysanız yöntemi açalım. Çoğu kez olduğu gibi, babasıyla sorunları olan bir gençle yaptığım bir görüşmeyi örnek vereceğim. (Sahi, neden ben bu örneği sık kullanıyorum ki?)

— Bana babanı anlatsana. —
Babamla çok mesafeli ve gerginiz. Çoğu huylarına sinir oluyorum. —
Babanın en sevmediğin özelliklerini söyler misin?

— Azıcık eleştirilince hemen sinirlenir, çok kendini beğenmiştir ama hiçbir ideali de yoktur, öylesine yaşar işte. Bir de, beni hiç anlamaz.

— Peki bunlar neden oluyor sence? Neden böyle davranıyor baban dersin? Onu anlayabiliyor musun?

— Nedenini bilmiyorum, hiç anlamıyorum onu.

— Babanın seni anlamadığından yakındın ama sen de onu anlamadığını söyledin. Bu ilginçti.

—…

—Neyse. Şimdi sana dönelim. Sen de eleştirilince sinirlenir misin?

— Eee, bazen oluyor tabi.
  Neden oluyor, açıklasana.

-Sanırım karşımdaki beni eleştirince beni sevmiyor, beğenmiyor gibi hissediyorum ve bu da üzüp sinirlendiriyor beni. Sonuçta da aşırı tepki gösteriyorum bazen.
— Peki baban da eleştirilince benzer şeyler hissedip sinirleniyor olamaz mı?
-Bilmem... belki... olabilir... galiba... evet.

Baban için bir de “kendini beğenmiştir” dedin. İç alemini bilemeyeceğimize göre buna “kendini beğenmiş görünüyor” desek daha doğru olur. Peki seni de insanlar “kendini beğenmiş” gibi görüyor olabilir mi dersin?

— Olabilir. Özellikle okulda pek kimseyle samimi olmak istemem. O yüzden bazıları beni “kendini beğenmiş” gibi görür. Aslında öyle değilim ama sanırım kendimi koruyorum. İnsanlar benimle fazla yüz-göz olmasınlar ve aşağılayıp kırmasın diye bir tür savunma yapıyorum galiba böyle görünerek.
— Çok güzel açıkladın, tebrik ederim. Peki baban da benzer bir sebeple kendini beğenmiş gibi görünüyor olamaz mı?
— Olabilir tabii.

— Bir de “babamın hiçbir ideali yok” demiştin. Senin ideallerin var mı peki?

— Çok.

— Peki başkaları seni idealsiz biri gibi görüyor olabilir mi? Mesela baban senin ideallerini biliyor mu?

— Hayır. Ona anlatmadım. Zaten pek kimseye anlatmam ideallerimi.

— O zaman sen de babanın gözünde idealsiz birisin?
— …

-belki ya aslında babanın da idealleri var, ama o da sana anlatmıyor ise?
— …  
Bundan sonrası kişinin vicdanına bırakılır.

UYGULAMA ÖNERİLERİ

Merak: Neden U dönüşü dediniz? U nerede?

Açıklama: Ben bu yöntemi hastalarıma uygularken önce “En çok sinir olduğun kişinin, en rahatsız edici özelliği nedir?” diye başlarım ve bunu küçük bir kağıdın sol üst köşesine yazarım. Sonra “O kişi neden böyle davranıyor sence?” derim. Mantıklı bir cevap gelse, sağ üst köşeye yazacağım ve iş bitecek aslında, ama genellikle cevap ya “bilmiyorum” olur ya da “huyu bu, kötü niyetli de ondan” vs. O zaman da “Peki, bu davranışı sen de bazen gösteriyor olabilir misin?” diye sorarım. Cevap nadiren “evet” olur ama, biraz ısrar ve zorlama ile gelen “belki, bazen” gibi cevaplar da yeterlidir. Bunu da (araya bir ok çizerek) sol alt köşeye yazarım. Sonra da “Peki sen hangi durumlarda böyle davranıyorsun? Ne gibi durumlarda, ne hissediyorsun ki böyle şeyler oluyor?” derim. En kolay cevaplanan sorudur bu. Avukat gibi uzun uzun açıklamalar gelir. Gelen açıklamayı da (yine araya ok çizip) sağ alt köşeye kaydederim. En sonunda da oradan sağ üst köşeye giden bir ok çizerek “Peki bu yaptığın açıklama, o kişi için de geçerli olamaz mı?” derim. Cevap genellikle “olabilir” şeklindedir ve yeterlidir benim için.

Ve böylece kağıtta sol üst köşeden (yani diğer kişinin rahatsız edici davranışından) sağ üst köşeye (yani bunun açıklamasına) giden, ama biraz dolanarak, U çizerek giden bir yol çıkar. Karşımızdaki insanları anlamanın kolay bir yolu yani.

İşte bu basit yöntemi herkese, sizi sinir eden her insana uygulayabilirsiniz. Ama benim tavsiyem, sizin için önemli kişilere, meselâ anne-babanıza, eşinize vs., özellikle de en fazla ters düştüğünüz kişilere uygulayın. Zira unutmayın ki, insan en çok kendine benzeyenle zıtlaşır. Kendisinde var olan, ama kabûl etmek istemediği özellikleri gördüğü kişilerden rahatsız olur en fazla. Buna tıp dilinde “yansıtma” (projeksiyon) diyoruz.

Buna dair tipik bir örnek: Bir seferinde Manyas’taki “Kuş Cenneti”ne yapılan bir geziye katılmıştım arkadaşlarla. Kamp yerinde yemek kuyruğuna girdik. Kuyruğun ilerilerinde bir adam dikkatimizi çekti. Yüksek sesle konuşuyor, abartılı el-kol hareketleri yapıyordu ve hayli renkli, iddialı bir giyimi vardı. Arkadaşlarla o adamı izlerken ve “biraz Histrionik (aşırı dışa vurumcu) biri” yorumları yaparken, arkadan bir ses yükseldi: “Şuna bak! Amma da hava atıyor ha!” Dönüp baktığımda, bahsedilen adamdan daha da havalı bir tiple karşılaştım. Rengarenk bir t-shirt, göğüste koca bir madalyon ve siyah gözlükler. Şaşırtıcı olmadı tabii.

İşte bu “yansıtma” mekanizması yüzünden, insanlar kendilerine benzeyenle sürtüşürler en çok. Bir deneyin isterseniz. En ziyade rahatsız edici bulduğunuz insanlara U dönüşü yapın; o kişiyle ne kadar çok ortak noktanız olduğunu hayretle göreceksiniz.


VE BU YAZININ

ERKEN BİR FAYDASI


Bu yazıyı hazırladığım sıralarda, birisiyle aramda ciddi bir sorun oldu. Ve o kişiye hayli öfkelendim. Ve bu öfke beni yakarken, içimden bir ses, “Şu sıkıntıdan da belli ki, bir yerde yanlış yapıyor, yanlış düşünüyorsun. Ona da U dönüşü yapsana” dedi. Dedi ama, uzun süre inat edip yapmadım. Sonra yazının baskıya verilme zamanı yaklaştı ve kendi yapmadığı şeyi başkalarına tavsiye edenleri ikaz eden ayetler hatırıma geldi. İstemeye istemeye şemayı çizmeye başladım. (Kabûl ediyorum ki, yöntem kolay ama uygulaması biraz acıtıcı oluyor.)

“Onun beni en çok kızdıran özelliği ne?”

“Şu.” (Bende saklı kalsın.)

“Peki ben hiç böyle yapmıyor muyum?”

Ve dehşetle gördüm ki; ne yapmaması, belki de bu güne dek en çok yaptığım hatalardan biri o idi aslında. Böyle çıkacağını biliyordum zaten için için. Muhtemelen o yüzden direnmiştim onca zaman. Öylesine kala kaldım. Şemanın kalan kısmını çizmem gerekmedi bile.

Ve kimse okuyup faydalanmasa bile, bu yazı bence görevini yaptı.

Dr.Yusuf Karaçay
Ne içindeyim zamanın,Ne de büsbütün dışında;Yekpare geniş bir anın Parçalanmış akışında,
Rüzgarda uçan tüy bile Benim kadar hafif değil.Başım sukutu öğüten Uçsuz, bucaksız değirmen;İçim muradıma ermiş Abasız, postsuz bir derviş;
Kökü bende bir sarmaşık Olmuş dünya sezmekteyim,Mavi, masmavi bir ışık Ortasında yüzmekteyim

Çevrimdışı yabangulu

  • okur
  • *
  • İleti: 63
Ynt: İnsanları Anlamak İçin U Dönüşü
« Yanıtla #3 : 01 Kasım 2010, 22:51:10 »
insanlar hakkinda suizanda bulunmak dogru degil
hep kendini o kisini yerine koysak belki dusuncelerimiz degisir

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9206
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Ynt: İnsanları Anlamak İçin U Dönüşü
« Yanıtla #4 : 02 Kasım 2010, 00:24:41 »
Alimler "Suizan edip isabet etmektense; hüsnüzan edip yanılmak daha iyidir." derler.

Çevrimdışı no_education

  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 15
Ynt: İnsanları Anlamak İçin U Dönüşü
« Yanıtla #5 : 02 Kasım 2010, 00:55:54 »
Güzel bir yazıya benziyor lakin gözlerim yorgun yarın kısmetse okuyacağım tamamını. Allah razı olsun..

Çevrimdışı yabangulu

  • okur
  • *
  • İleti: 63
Ynt: İnsanları Anlamak İçin U Dönüşü
« Yanıtla #6 : 02 Mart 2014, 14:31:35 »
[font='Segoe UI', Calibri, 'Myriad Pro', Myriad, 'Trebuchet MS', Helvetica, Arial, sans-serif]Alimler "Suizan edip isabet etmektense; hüsnüzan edip yanılmak daha iyidir." derler.
yani hep guzelbakmak guzel  gormek  guzel dusunmek gerek[/font]

senem683

  • Ziyaretçi
Ynt: İnsanları Anlamak İçin U Dönüşü
« Yanıtla #7 : 02 Mart 2014, 23:24:21 »
:kart