Gönderen Konu: İslam Hukukunun temel ilkeleri  (Okunma sayısı 3845 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı meftun

  • okur
  • *
  • İleti: 55
  • Bu Kültür Senin !
İslam Hukukunun temel ilkeleri
« : 21 Mart 2014, 21:33:41 »

Her hukuk sisteminin kendine özgü temel ilkeleri vardır. Bu temel ilkeler, o hukuk sistemini diğer hukuk sistemlerinden ayırır. Hukuk sistemlerinin varlığı ve yokluğu da bu temel ilkelerin varlığına ve yokluğuna bağlıdır.

İslâm Hukuku da diğer hukuk sistemleri gibi akla hitap eder. İnsana hayatta çalışmayı, insanlara faydalı şeyler sunmayı önerir. İnsanın
yaratılışına/fıtratına uygun özellikler taşır:

(Râsûlüm) Sen yüzünü hanîf olarak (eğriliğe sapmaksızın doğru yoldan giden) dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (30. Rum, 30.)

Ayrıca insanlar arasında yüksek ahlâki değerlerin (hoşgörü, eşitlik, hürriyet vb.), gerçekleşmesini ve yaşamasını amaçlar. Bu bağlamda insanları hep iyi ve güzel olana çağırma, kötü ve çirkin olan şeylerden de sakındırmayı  emr bi‟l-ma‟rûf, nehy ani‟l-münker) temel ilke
olarak kabul eder.

İslâm hukukunun bu beş temel ilkesini şimdi kısaca ele alalım:
a. Sıkıntıları ortadan kaldırma, zorlukları kolaylaştırma ilkesi
b. Sorumlulukların azlığı ilkesi
c. Hükümlerde tedrîcîlik ilkesi
d. İnsanların yararının gözetilmesi ilkesi
e. Adaleti gerçekleştirme ilkesi

Sıkıntıları Ortadan Kaldırma (Nefyu’l-Harac)

İslâm Hukukunda kanun koyucu (Şâri„) insanlara kolaylık göstermeyi, onları sıkıntıya sokmamayı temel ilke olarak kabul etmiştir. Bu sebeple İslâm‟da kişilere yüklenen sorumluluklar, onların güçleri ölçüsündedir. İnsanlara, güçlerinin yetmeyeceği bir sorumluluk yüklenmemiştir:
 Allah her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar.” (2. Bakara, 286.)

 Din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi.” (22. Hac, 78.)

“(Râsûlüm) Sen yüzünü hanîf olarak (eğriliğe sapmaksızın doğru yoldan giden) dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu
bilmezler.” (30. Rum, 30.)

Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez, fakat sizi tertemiz kılmak ve size (ihsân ettiği) nimetini tamamlamak ister, umulur ki
şükredersiniz. ” (5. Mâide, 6.)

Hz. Peygamber de, “Ben Allah’ın koyduğu ilkeleri uygulamak ve hoşgörü ile davranmak üzere gönderildim.” buyurmuştur.
Hz. Peygamber‟in iki şeyden birini uygulamak durumunda kaldığı zaman, günah olmadığı sürece en kolayını seçtiği sahih hadislerde ifade edilmektedir. Kişilere yüklenen sorumluluklarda kolaylığın temel ilke olarak kabul edildiğini ifade eden daha birçok nass/ayet ve hadis vardır.
ُٚ Allah sizden (yükünüzü) hafifletmek ister, çünkü insan zayıf yaratılmıştır.” (4. Nisâ, 28.)

Hz. Peygamber‟in iki şeyden birini uygulamak durumunda kaldığı zaman, günah olmadığı sürece en kolayını seçtiği sahih hadislerde ifade edilmektedir.

Ancak hükümler konulurken bireyler değil, toplum; parça değil bütün düşünüldüğünden, bazı durumlarda yüklenen sorumluluklar bazı kimseler hakkında sıkıntı ve zorluklar doğurabilir. Böyle durumlarda kanun koyucu bu kimseler için zaruret halinde zararı ortadan kaldırmak ve ortaya çıkan sıkıntıyı gidermek üzere ruhsatlar koymuştur. Ruhsatta asıl olan hafifletmek ve sıkıntıyı ortadan kaldırmaktır.

Ruhsat, insanların özürlerinden dolayı kendilerine bir kolaylık ve müsaade olmak üzere ikinci derecede meşru kılınan şeydir.

Örnek: Allah Ramazan ayında oruç tutmayı farz kılmış, ancak seferde olanlar, hastalar, hamile olan ve çocuğunu emzirmek zorunda olan kadınlar için oruç tutmama ruhsatını koymuştur. Aynı şekilde ayakta namaz kılamayan kimseye, oturarak ya da gücü yettiği şekilde namaz kılması için ruhsat koymuştur. İslâm hukuku zaruret halinde mahzurlu olan şeyleri de mubah kılmıştır. Bu sebeple, “zaruretler, yasaklanmış ve sakıncalı olan şeyleri mubah kılar” ( الضرورات تبيح المحظىرات =ed-darûrât tubîhu‟lmahzûrât) hükmü, genel bir ilke haline gelmiştir. Ayrıca İslâm hukukçuları:
 *Sıkıntının kolaylığı celbedeceğini “Meşakkat teysîri celbeder”,
 *Sıkıntının kaldırıldığını, sıkıntıyı doğuracak her şeyin hükümsüz olduğunu,
*Bir işte sıkıntıya düşüldüğünde, onun ihtiyaca cevap verecek geniş bir şekilde yorumlanarak halledileceğini küllî kaideler/genel ilkeler haline getirmişlerdir.
Allah Ramazan ayında oruç tutmayı farz kılmış, ancak seferde olanlar, hastalar, hamile olan ve çocuğunu emzirmek zorunda olan kadınlar için oruç tutmama ruhsatını koymuştur.

Öte yandan İslâm Hukukunda hafifletici sebepler, ihtiyaç, yolculuk, sefer, hastalık, unutma, hata, bilmeme, ikrâh, umûmu‟l-belvâ (kaçınılması çok zor olan durumlar) olarak belirlenmiştir. Bu sebepleri şu şekilde açıklamak mümkündür:

İhtiyaç/ الاحتياج : İhtiyaç, hafifletici sebeplerin başında gelir. Elde mevcut olmayan şeyin (ma‟dûm) hukukî sözleşmeye konu olması yasaklanmıştır. Bu bağlamda, selem akdi (para peşin, mal veresiye olmak üzere yapılan alımsatım sözleşmesi), istısnâ‟ akdi (sipariş/ısmarlama sözleşmesi), icâre akdi (kira sözleşmesi) ve vasiyet (ölüme bağlı olarak mal üzerinde yapılan
tasarruf) kıyasa aykırı olmalarına rağmen insanların ihtiyacı göz önünde tutularak caiz görülmüştür.


Sefer/ السفر : Sefer de özellikle ibadet konularında hafifletici sebeplerden biridir. Sefere çıkan kimse, dört rekâtlı namazları iki kılar; Ramazan ayı ise, orucunu tutmayabilir, tutamadığı günlerin orucunu daha sonra kaza eder.

Hastalık/ المرض : Hastalık da önemli bir hafifletme sebebidir. Su kullanmak hastaya zarar veriyorsa, abdest almak yerine teyemmüm eder. Namazını ayakta kılamıyorsa oturarak, bir yere dayanarak, ya da sırt üstü yatarak, rükû ve secdeleri nasıl gücü yetiyorsa öyle yerine getirir. Hasta, Ramazan ayı ise, oruç tutmak onun için zararlı ise, oruç tutmaz; iyileştiğinde tutamadığı gün
sayısı kadar oruç tutar. İbadetlerin dışında ise, hastanın dinen temiz sayılmayan bir şey ile tedavi görmesi, tedavi amacıyla doktorun hastanın mahrem yerlerine bakması örnek olarak verilebilir.

Özürlü kimseler de hasta olarak kabul edilmiştir. Bu kimseler de aynen hastalar gibi hareket ederler. Kadınların özel halleri de (hayız ve nifas) hastalık olarak kabul edilmiştir. Aynı şekilde bu durumdaki kadınlar da Ramazan ayı ise oruçlarını tutmazlar, namazlarını kılmazlar. Tutamadıkları oruçlarını sonra tutar, kılamadıkları namazlarını ise artık kılmazlar, yani kaza etmezler. Hac görevini yaparken tavafın dışındaki hac ile ilgili bütün görevlerini yerine getirirler. Temizlendikten sonra da tavafı yaparlar. Kadınların özel hallerinde Kur‟ân okuyup okumayacakları İslâm hukukçuları tarafından tartışılmıştır. Mâlikîlerin dışındakiler, bunu caiz görmezken, Mâlikîler kadınların özel hallerinde Kur‟ân okuyabileceği görüşündedirler.

Unutma/ النسيان : Unutma da bir özür olarak kabul edilmiş, ehliyete ârız olan hallerden biri olarak benimsenmiştir. Bu sebeple Allah hakkı ile ilgili olan konularda, özellikle ibadetlerde ve Allah‟a yakınlaşmak amacıyla yapılan fiillerde unutma söz konusu olduğu zaman bu unutma ile ister emredilen bir şey terk edilsin ister yasaklanmış bir şey işlenmiş olsun günah ortadan kalkar. Ancak bu unutulan şeyin, hatırlandığında yerine getirilmesi mümkün ise, unutma ile düşmez, hatırlandığında yerine getirilmesi gerekir. Unutularak
kılınmayan namaz, tutulamayan oruç, verilmeyen zekât, yerine getirilmeyen nezir ve keffâretler böyledir. Bunların hatırlandığı zaman yerine getirilmesi zorunludur. Ancak unutulan şey, hatırlandığında yerine getirilmesi mümkün olmayan bir şey olursa, kişi onun sorumluluğundan kurtulur. Unutarak kılınmayan Cuma ve cenaze namazı da böyledir. Kul haklarını ilgilendiren konularda unutma özür olarak kabul edilemez. Bu sebeple kişi, unutarak da olsa zarar verdiği kimsenin malını tazmin etmek/bedelini ödemek zorundadır.

Kul haklarını ilgilendiren konularda unutma özür olarak kabul edilemez. Bu sebeple unutularak da olsa malına zarar verilen kimsenin malını tazmin etmek zorunludur.

Hata/ الخطأ : Fiilde veya kasıtta (niyette) yapılan hata da hafifletici bir sebep olarak kabul edilmiştir. Fiilde hata, failin bir fiili kastetmesine rağmen kendisinden başka bir fiili sadır olmasıdır. Kurşunun, ava atmak isterken insana isabet etmesi gibi. Kasıtta hata ise, bir fiili kasteden failin fiilinin, kastettiğinden başkasında gerçekleşmesidir. Suçu işleyen kimse olduğunu zannederek yaraladığı kimsenin, daha sonra masum olduğunun anlaşılması gibi. Müctehidin ictihâdında yanılması da hatanın ikinci şekline girer. Bu
sebeple kıble tayini konusunda bütün gayretlerine rağmen kişinin yanılması, doktorun hastalığın teşhisinde yanılması ve buna bağlı olarak hastaya yanlış tedavi uygulaması ya da yanlış ameliyat yapması hatanın bu şekline girer. Her iki hata şekli de özellikle Allah haklarında hafifletici sebep olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle, gerekli gayreti göstererek kıbleyi tayin edip namazını kılan kimsenin daha sonra namazını yanlış yöne kıldığı anlaşıldığı takdirde namazını iade etmesi gerekmez. Ancak hata ile işlenen Allah hakları
konusunda aynen unutan kimse hakkındaki hükümler geçerlidir. Yani ibadetleri yapılan hata ile düşmez. Kişi yerine getirebiliyorsa o ibadetini hatasız bir şekilde gerçekleştirir. Kul hakları ile ilgili konulardaki hata da kişiden sorumluluğu kaldırmaz. Bu sebeple, hata ile başkasının malına zarar veren kimse, verdiği zararı tazmin etmek zorundadır. Kendi yemeği zannederek başkasının yemeğini yiyen kimse, yediği yemeği tazmin etmek zorundadır. Aynı şekilde başkasının arabasını kullanan kimse, hata ile kaza yapıp arabaya zarar verirse zararı tazmin etmek durumundadır. Ceza ile ilgili konularda hata, hafifletici sebep olarak kabul edilmektedir. Bu
sebeple, av zannederek bir insanı hata ile öldüren kimseye kısas (öldürülme) değil, diyet (tazminat ödeme) gerekir. Aynı şekilde cezaların uygulanması konusunda da şüphe gibi, hata da cezanın uygulanmasını önler.


Cehâlet (Bilmeme)/ الجهل : Bilmeme, Müslümanlar arasında yaşayan bir kimse için dinî konularda bir özür olarak kabul edilmemektedir. Ancak Müslümanlardan uzak, dinî hükümleri bilemeyecek şekilde yaşamış ise ya da
yeni Müslüman olan bir kimsenin yeni girdiği dinin hükümlerini bilmediğini iddia etmesi özür olarak kabul edilmektedir. Yeni Müslüman olan bir kimsenin içki içmesi ve bunun haram olduğunu bilmemesi böyledir.


İkrâh/ الاكراه : İkrâh da birçok durumda, mükellefe kolaylık sağlayan, ondan sıkıntıyı kaldıran hafifletici sebeplerden biri olarak kabul edilmektedir. Hatta Hanefîler, ana baba, evlat ve akrabaya yapılacak bu anlamdaki bir tehdidi de kişiye üzüntü ve keder vereceği için istihsânen ikrâh olarak kabul etmişlerdir.
Mükrehin (kendisine zor kullanılan kimse) sözlü tasarruflarının, feshi kabul etsin etmesin bütün konularda geçerli olmadığı, bu sebeple mükrehin sorumlu olmayacağı genel kabul görmüş bir görüştür. Bu bağlam da ikrâhın etkisiyle yapılmış olan akidler (hukukî sözleşmeler) geçerli değildir.
Mükrehin fiillerine gelince bu konuda tam ikrâh (ikrâh-ı mülci‟: kişinin can veya bir uzvunun telef olmasına yol açan ikrâh) ile nâkıs ikrâh (ikrâh-ı gayr-ı mülci‟: rızanın aslını yok eden ikrâh) birbirinden ayrılır:

Tam ikrâh (ikrâh-ı mülci’/ الاكراه الملجئ , fiili, dünyevî ve uhrevî ceza konusu olmaktan çıkarır. Eğer ikrâha konu olan şey yasaklanmışsa, yasak hükmü, zaruret esasına göre sakıt olur (düşer).

Örnek: Bir kimse zaruret halinde murdar olmuş hayvan etini ve domuz etini yese ya da kan ve şarap içse, günah işlemiş olmaz Aynı şekilde bir kimse, ikrâhın etkisiyle şarap içse kendisine hadd cezası (miktarı nassla belirlenmiş ceza) gerekmez. Ancak tam ikrâh, zarûret halinde de olsa, bazı yasakları iskât etmez/düşürmez, fakat mükrehe ruhsat kazandırır. Örneğin Allah‟ı inkarı gerektirecek bir şey söylemek her zaman haramdır. Ancak zarûret halinde kalan kimse, dışından/diliyle böyle bir şey söyleyebilir. Böyle bir şey söylemeyip sabrederse sevap kazanmış olur. Bu kimse öldürülürse şehit olur.
Tam ikrâh sebebiyle başkasının malına zarar veren kimse tazminat ödemekten kurtulur. Ancak tam ikrâh sebebiyle başkasına ait bir şeyi yerse tazminat ödemekten kurtulamaz. Çünkü o kendi ihtiyacını gidermiştir. Burada yeme fiili mükrihe (zor kullanana) nispet edilemez.
Tam ikrâh bazen, kişinin gayr-ı meşru fiilleri işlemesi için ruhsat oluşturmaz. Aksine kişi bu fiilleri işlerse günahkâr olur. Ana ve babayı dövmek için yapılan ikrâh böyledir. Çünkü ana ve babaya eziyet verme yasağı ebedîdir, taviz vermeyi/ödün vermeyi kabul etmez. Haksız yere bir kimseyi öldürmek için yapılan ikrâh da böyledir. Böyle bir fiili işleyen kimse de günahtan/sorumluluktan kurtulamaz.

Nâkıs ikrâh (ikrâh-ı gayr-ı mülci’/ الاكراه غير الملجئ ), mutlak olarak fiilinin sonuçları bakımından mükrehin rızasını ortadan kaldırsa da ihtiyarını ortadankaldırmaz. Bu bağlamda, hapisle tehdit edilerek içki içmeye ya da bir kimseyi öldürmeye zorlandığı takdirde, istenileni yerine getirirse tamamen sorumlu olur, çünkü karşılaştığı eziyeti kabul ederek istenilen şeyi yapmayabilir. Zira istenilen şeyi yapmadığı takdirde uğrayacağı eziyet tahammül edilir cinstendir.

Umumu’l- Belvâ/ عموم البلوى : Kaçınılması çok zor olan durumlar da hafifletici sebeblerden sayılmıştır. Kedilerin dokunduğu yiyeceklerden yemek, içtiği su ile abdest alıp, gusletmek, yollardaki temiz olmayan suların bulaştığı elbise ile namaz kılmakta bir sakınca görülmemiştir. Zira insanların bunlardan sakınması oldukça zordur. Yukarıda saydığımız bu hafifletici sebeplerin varlığı halinde sorumluluklarda hafifletme, aşağıdaki şekillerde gerçekleşir:

* İbadetin sâkıt olmasıyla gerçekleşir. Örneğin, güvenliğin olmadığı durumlarda hac ibadetinin farz olmaması böyledir.
* Farzların miktarlarının azaltılmasıyla gerçekleşir. Örneğin, sefere çıkan kimsenin dört rekâtlı namazlı ikişer rekât kılması böyledir.
* Zaruret sebebiyle, yasaklanmış şeyin mubah olmasıyla gerçekleşir. Örneğin, ölecek durumda olan kimsenin, başka bir yiyecek bulamadığı için yasaklanmış bir maddeyi, ölmeyecek kadar yemesinin mubah olması böyledir.
* İbadetlerin geciktirilmesi (daha sonra yerine getirilmesi) ile gerçekleşir. Örneğin, seferde olan ya da hasta olan kimselerin Ramazan orucunu seferden sonra ya da iyileştikten sonra tutabilmeleri böyledir.
Yandım ebedi hüsnüne meftun olarak
Kar etti dilim ruhuma efsun olarak..

Çevrimdışı meftun

  • okur
  • *
  • İleti: 55
  • Bu Kültür Senin !
Sorumlulukların Azlığı İlkesi
« Yanıtla #1 : 21 Mart 2014, 21:40:49 »
İslâm dininde kişilere yüklenen sorumluluklar oldukça sınırlıdır. Bunda gözetilen amaç, insanların güç yetiremeyecekleri sorumlulukları onlara yüklememektir. İslâm dininde kişilere yüklenen sorumluluklar oldukça sınırlıdır. Bunda gözetilen amaç, insanların güç yetiremeyecekleri sorumlulukları onlara yüklememektir.

Hz. Peygamber: “Allah bazı şeyleri size farz kılmıştır, onları yerine getirin. Size bazı sınırlar çizmiştir. Bu sınırları sakın çiğnemeyin. Bazı şeyleri de size haram kılmıştır sakın onları işlemeyin. Bazı şeyler hakkında da unutmaksızın bilerek size rahmet olsun diye hüküm koymamıştır. Onları da araştırıp durmayın.” buyurmuştur. Kur‟ân‟da zikredilen emir ve yasaklar gerçekten insana zor gelmeyecek kadar sınırlıdır. Buna bağlı olarak Kur‟ân‟da yasaklar sayılmış, onun dışındakiler ise helal kılınmıştır.

Kur‟ân‟da “  Analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, kardeşkızları, kız kardeş kızları, sizi emziren analarınız, süt bacılarınız, eşlerinizin anaları, kendileriyle birleştiğiniz eşlerinizden olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız size haram kılındı. Eğer onlarla nikâhlanıp da henüz birleşmemişseniz kızlarını almanızda size bir mahzur yoktur. Kendi sulbünüzden olan oğullarınızın eşleri ve iki kız kardeşi birden almak da size haram kılındı; ancak geçen geçmiştir. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” sahip olduğunuz cariyeler müstesna, evli kadınlar da size haram kılındı.”(4. Nisâ, 23-24.) buyrulmaktadır.

Âyetlerde haram kılınan kadınlar böylece teker teker sayıldıktan sonra, hiçbir kayıt ve açıklama getirilmeksizin: Bunların dışındakiler size helal kılındı…” (4. Nisâ, 24.) denilmektedir. Aynı şekilde başka bir sûrede yenilmesi haram olan şeyler teker teker sayılmıştır:

Leş, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına boğazlanan, boğulmuş, (taş, ağaç vb. ile) vurulup öldürülmüş, yukarıdan yuvarlanıp ölmüş, boynuzlanıp ölmüş (hayvanlar ile) canavarların yediği hayvanlar-ölmeden yetişip kestikleriniz müstesna- dikili taşlar (putlar) üzerine boğazlanmış hayvanlar ve fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılındı. Bunlar yoldan çıkmaktır…” (5. Mâide, 3.)

Bütün bunların ardından da insanları dinî konularda sıkıntıya sokan, haram olduğuna dair nass bulunmadığı halde bazı şeylerin haram olduğunu söyleyenler kınanmaktadır:
Üzerine Allah’ın adı anılıp kesilenden yememenize sebep ne? Oysa Allah, çaresiz yemek zorunda kaldığınız şeyleri size açıklamıştır…”(6. En‟am, 119.)
Kur‟ân‟da sadece kaçınılması gereken yasakların ya da yerine getirilmesi gereken emirlerin zikredilip bunların dışındaki konularda hüküm
belirtilmemesinden İslâm hukukçuları “Eşyada asıl olan ibâhadır ( el-Asl fi‟l-eşyâ‟ el-ibâha)” genel ilkesini çıkarmışlardır.
Buna göre, bir şeyin kaçınılması gereken bir yasak ya da yerine getirilmesi gereken bir emir olduğu iddia edildiğinde, Kur‟ân‟dan bir delil getirilme zorunluluğu vardır.

Yukarıda açıkladığımız hususlar, İslâm hukukunda sorumlulukların oldukçaaz ve sınırlı olduğunu, insanların serbest bir şekilde hareket edeceği alanın ise oldukça geniş olduğunu açık bir şekilde göstermektedir. Sorumlulukların bulunduğu alanda da insanları sıkıntıya sokmamanın temel ilke olarak kabul edildiği, zaruret halinde bu sorumlulukların ortadan kalktığını biliyoruz.

Devam edecek..
Yandım ebedi hüsnüne meftun olarak
Kar etti dilim ruhuma efsun olarak..