Gönderen Konu: Islamda Kadın (20 Mayıs 2011)  (Okunma sayısı 10588 defa)

0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı fuba30

  • aktif okur
  • **
  • İleti: 101
    • http://www.islamiyetim.net
Islamda Kadın (20 Mayıs 2011)
« : 20 Mayıs 2011, 10:55:57 »

Hutbe: Islamda Kadın, 17 Cemaziyelâhir 1432 (20 Mayıs 2011)

الايت: مَنْ عَمِلَ صَالِحًا مِّن ذَكَرٍ أَوْ أُنثَى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَنُحْيِيَنَّهُ حَيَاةً طَيِّبَةً وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ أَجْرَهُم بِأَحْسَنِ مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ

اَلْجَنَّةُ تَحْتَ أَقْدَامِ الْأُمَّهَاتِ الحديث:

Muhterem Müminler!

Kâinatın bir nizam içinde yaratılmasından sonra “Her şeyden çift çift yarattık ki düşünüp öğüt alasınız”1 buyuran Hz. Allah (c.c), insanın da erkek ve dişi olarak yaratıldığına dikkat çekerek: “Ondan da iki eşi, yani erkek ve hanımı var etmişti”2 buyuruyor. O halde kadın ve erkek bir bütünün yarımları gibidirler. Kadınlar, her ne kadar birçok yerde hak etmedikleri muâmelelerle karşı karşıya kalıyorlarsa da bilinçli yaşanan bir İslâm anlayışı ile layık oldukları değere ve huzurlarına kavuşuyorlar.

Birçok âyet-i kerimede, onların haklarından, dünya ve âhiret mesuliyetlerinden bahsedilmiştir. Cenâb-ı Hak hem dünyada hem de âhirette, kadın erkek herkesin yaptığının karşılığını bulacağını şöyle ifade etmektedir: “Erkek veya kadın, kim mü’min olarak iyi iş işlerse, elbette ona hoş bir hayat yaşatacağız ve onların mükâfatlarını yapmakta olduklarının en güzeli ile vereceğiz.”3

Değerli Mü’minler!

İnsanlık tarihi, kendilerini örnek ve ibret numûnesi olarak gördüğümüz hanımlarla doludur. Mesela Firavun Allâh’ı inkâr ederken, hanımının Allâh’a iman edip, O’na nasıl dua ve niyazda bulunduğunu Kur’ân-ı Kerim bize şöyle haber veriyor: “Allah, iman edenlere Firavun’un hanımını örnek gösterdi. Hani o, “Rabbim! Bana katında, cennette bir ev yap. Beni Firavun’dan ve onun yaptığı işlerden koru ve beni zalimler topluluğundan kurtar”4 demişti.

 Hz. Meryem için de: Hani melekler, “Ey Meryem! Allah seni seçti. Seni tertemiz yaptı ve seni dünya kadınlarına üstün kıldı.”5 Yine Efendimiz (s.a.v.)’in küçük yaşta iken kaybettiği annesi Âmine Hâtun, O’nun peygamberliğini ilk tasdik edenlerden Hz. Hatice (r.a.), binlerce hadîsini bizlere nakleden Hz. Âişe (r.a), sevgili kızları Hz. Fâtıma (r.a) vâlidelerimiz, kocasıyla birlikte İslâm’ın ilk şehitlerinden olan Hz. Sümeyye ve daha sayamadığımız niceleri…                                                                 

Muhterem Mü’minler!

Kadınlar annelerimizdir. Onlar, Cenâb-ı Hakkın: “öf” bile demeyi yasakladığı, Rasulullâh (s.a.v.) in,

Esmâ Binti Ebî Bekr’in: “Müşrik olan annem yanıma geldi, benimle (görüşüp konuşmak) arzu ediyor, anneme iyi davranayım mı?”sorusuna “Evet, ona gereken hürmeti göster”7 dediği, “kendisine en fazla ikramda bulunmam gereken kimdir? sorusuna da, üç defa “annen”8 dir cevabını verdiği, sefere çıkmak için izin isteyene: Annenin hizmetinde bulun, “Cennet annelerin ayakları altındadır”9 buyurduğu, atalarımızın:

“Ana başa taç imiş, her derde ilaç imiş

Bir evlat pir olsa da, anaya muhtaç imiş”  dedikleri annelerimizdir.

Kadınlar eşlerimizdir. Onlar, Yüce Kitabımızda : “Kendileri ile huzur bulasınız diye kendi cinsinizden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de Allah’ın (varlığının) delillerindendir.”10 “Onlar sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz”11 diye ifade edilen, Rasulullâh (s.a.v.)’in “Sizin en hayırlılarınız ehline karşı iyi muamele edeninizdir”12 buyurduğu, hayatımızı paylaştığımız, iyi ve kötü günümüzü her zaman birlikte geçirdiğimiz eşlerimizdir.

 

Onlar evlatlarımızdır; Rabbimizin: “(O) dilediğine kız çocukları, dilediğine de erkek çocukları bahşeder”13 buyurduğu, sevgili peygamberimizin de: “Her kim iki kız çocuğunu yetişkinlik çağına gelinceye kadar büyütüp terbiye ederse, kıyamet günü o kimseyle ben yan yana bulunacağız”14 deyip yetiştirilmelerine önem verdiği, gözlerimizin aydınlığı, yarınlarımız,  evlatlarımızdır.

 

Değerli Kardeşlerimiz!

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Vedâ Hutbesinde de kadınların haklarına dikkat çekiyor ve şöyle buyuruyordu: “Ey İnsanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu konuda Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz

Kadınları Allah’ın emâneti olarak aldınız. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, onların da sizin üzerinizde hakları vardır.”

 Zariyat 51/49, 2 Kıyame 75/39, 3 Nahl 16/97, 4Tahrim 66/11, 5 Al-i İmran 3/42, 6 İsra 17/23, 7 Buhari Hibe 28, Müslim Zekat 50, 8 Buhari Edeb 1, Müslim Birr 1/2, 9 Nesai Cihad  6, 10 Rum 30/21, 11 Bakara 2/187, 12 Tirmizi Rada 11, 13 Şura 42/49, 14 Müslim Birr 149



mazhar

  • Ziyaretçi
Ynt: Islamda Kadın (20 Mayıs 2011)
« Yanıtla #1 : 08 Mart 2012, 07:12:16 »
Alıntı
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Vedâ Hutbesinde de kadınların haklarına dikkat çekiyor ve şöyle buyuruyordu: “Ey İnsanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu konuda Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz

Kadınları Allah’ın emâneti olarak aldınız. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, onların da sizin üzerinizde hakları vardır.”



Bir dergi, kadın haklarını işlerken, Batı’nın çok eskiden beri kadına değer verdiğini, İslâm’ın kadını ezdiğini söylüyor.
Böyle söyleyenler için millî şâirimiz M. Âkif Ersoy,

“Şark’ı bilmez, Garb’ı bilmez, görgüden yok vâyesi,
Bir utanmaz yüz, yaşarmaz göz bütün sermâyesi”
diyor.

Ya bugün yaşamış olsaydı, kendi değerlerini görmemezlikten gelenler için kim bilir neler söylerdi? Herhalde gene en güzel cevabı verirdi.
 
Ayrıca böyle söyleyenlerin Batılı yazarları da okumadıkları anlaşılıyor. Meselâ Fransız yazarlardan Qitar’ın, “Provles sur les Femmes” adlı eseri… Bu eserde Fransız atasözlerinde kadının nasıl târif edildiği anlatılıyor. İsterseniz bu “târiflerden” bazılarını aktaralım:
 
“İyi kadın demek, kafası olmayan kadın demektir.”

“Kadın demek zarûri bir baş belâsı demektir.”
“Kadın erkeğin sabunudur.”

“Kadının cehennemi ihtiyarlıktır.”

“Kadın dili, kesilse bile susmaz.” (İ. Hami Danişmend, Tarihi Hakikatler Cilt: 1)
 ***
 İslâm’ın kadın hakları ile alâkalı bakış açısına gelince…
 
Kur’ân-ı Kerim’de, “… Erkeklerin meşrû sûrette kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi, kadınların da erkekler üzerinde hakları vardır…” (S. Bakara, 228) buyurulmaktadır.
 
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) de, Vedâ Hutbesi’nde, bütün insanlığa hitâben şu îkazı yapmışlardır:

“Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim.”
 
Özetle diyebiliriz ki;

Parmak elin, göz yüzün, gözbebeği de gözün lâzımıdır. Bunları birbirinden ayırır ve teker teker düşünürseniz, bir fayda elde edemezsiniz. İslâm hukûku açısından da kadın ve erkek böyledir; bütünü tamamlayan cüzler (parçalar) gibidir. İkisi birlikte olup, karşılıklı hak ve hukûka, vazife ve mükellefiyetlere/yükümlülüklere riâyet edildiği zaman ancak ferdî ve ictimâî terakki elde edilebilir; huzur ve saâdete kavuşulabilir. Bunun aksini düşünmenin imkânsız olduğu da, gün gibi âşikârdır.

Halis Ece

mazhar

  • Ziyaretçi
Ynt: Islamda Kadın (20 Mayıs 2011)
« Yanıtla #2 : 08 Mart 2012, 07:15:47 »
İslâm Dîni, kadın hakları üzerinde titizlikle durmuş ve kadını, hiçbir nizâm ve sistemin veremediği müstesnâ bir makâma sâhib kılmıştır. Nitekim Cenâb-ı Hakk Kur’ân-ı Kerîm’inde:

"Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi, kadınların da erkekler üzerinde hakları vardır." (50) buyurmuştur.

Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimiz de erkekleri, kadınların hak ve hukûkunu gözetmeye dâvet etmekte ve bu konuda:

"Kadınların haklarını yerine getirme husûsunda Allâh’dan korkunuz! Zîrâ siz onları Allâh’ın bir emâneti olarak aldınız." (51) buyurmaktadır.

Başka bir hadîs-i şerîflerinde de:

"Sizin en hayırlınız, ehline (eşine ve çocuklarına) en hayırlı olanınızdır. Ve ben de ehline karşı en hayırlı olanınızım." (52) buyurur.

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, erkeklere, kadınlara dâimâ iyi davranmalarını tavsiye ederek:

"Mü’minlerin îmân bakımından en olgunu ve en hayırlısı, hanımına karşı en hayırlı olanıdır." (53) buyurmaktadır.

Vedâ Haccı’ndaki meşhûr hutbesinde Peygamber (s.a.v.) Efendimiz:

"Ey insanlar! Kadınlar hakkında Allâh’dan korkunuz! Sizin kadınlarınız üzerinde hakkınız vardır. Kadınlarınızın da sizin üzerinizde hakları vardır." buyurarak daha yedinci yüzyılda yüzyirmi dört bin müslüman hacı namzedine karşı, kadınların haklarını ilk olarak açıklamışlardır.

Muâviye bin Hayde (r.a.) der ki; Rasûlullâh (s.a.v.)’e:

"Ey Allâh’ın Peygamberi, bizim herhangi birimizin hanımının, kocası üzerindeki hakkı nedir?" dedim. Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki: "Yediğin gibi onu da yedirmek, giydiğin gibi onu da giydirmek ve yüzüne vurmamak, onu kötülememek, bir de darılıp ayrı yatmaya mecbûr kaldığında onu, ancak ev içinde yapmaktır." (54) Başka bir hadîs-i şerîflerinde:

"Onlara yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin, onları dövmeyin, onlara çirkin demeyin, fenâ söz söylemeyin!" (55) buyurmuşlardır.

Kadınlarla iyi geçinmek Kur’ân-ı Kerîm’in emridir:

"Kadınlarınızla iyi geçinin; eğer onlardan hoşlanmadı iseniz bile!.. Olabilir ki bir şey, sizin hoşunuza gitmez de, Allâh onda bir çok hayır takdîr etmiş bulunur." (56)

Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz bu konuda:

"Kadınlar hakkında birbirinize hayır tavsiye ediniz!" (57) buyurmaktadır. Kadınlara karşı daima hoşgörülü olmalıdır. Nitekim bir hadîs-i şerîfte:

"Mü’min bir erkek, mü’min bir kadına kızıp darılmasın! Eğer onun bir huyundan hoşlanmazsa, öbüründen memnûn olabilir." (58) buyurulur.

Bir insanın her işi ve her huyu hoşumuza gitmeyebilir. Fakat iyi niyetli ve ülfet edilir insan, kendi hanımında hoşuna gidecek nice meziyetler bulabilir. Onlarla kendisini memnûn ve mes’ûd edebilir. Bunun için ayıp aramaya değil, meziyet aramaya bakmalıdır. Zîrâ mârifet iltifâta tâbîdir. İltifatsız mârifet zâyîdir. (59)
Molla Camii

mazhar

  • Ziyaretçi
Ynt: Islamda Kadın (20 Mayıs 2011)
« Yanıtla #3 : 31 Ağustos 2012, 22:46:25 »
İslâm hukukunda kadının şahitliği

Soru: Niçin 2 erkek yerine 1 erkek 2 kadın şahit?

************

Hemen her mevzuda olduğu gibi şahitlik konusunda da yaklaşım tarzı çok önemlidir.

Hikmet ve merhametin kendisi olan bu ilahî hükmün ruhuna yabancı bir kadın, bunu kendisi açısından ‘küçük düşürücü bir manzara’ olarak telakki ederken, Kur’ân’ın nihayetsiz hikmetine itimadı tam, inanmış bir kadın ise, bunu kendisi adına ‘imtiyazlı/ayrıcalıklı bir hüküm’ olarak görür.

Esasında bir hükmün zihindeki oluşumu, meseleye nereden ve ne şekilde bakıldığıyla doğrudan ilgilidir.

Şimdi dileyen bu hükmü; kudreti sonsuz, hikmeti hudutsuz olan Allah Teala’nın rahmet nazarıyla seyredip ‘tasdik’ eder… Dileyen de, idraki sınırlı aklının dürbününden bakıp ‘hayır’ der.

Ne diyebiliriz ki! Kabul veya reddetme hürriyetini insanlara bizzat Allah vermiştir.

Şahitlik gibi riske ve tehdide açık ağır bir iş, fıtraten buna daha dayanıklı, daha müsait olan erkeğin omzuna yüklenmiştir. Bu açıdan kadın, özel bir koruma altına alınmıştır. 

Aslında, iki kadının bir erkeğe denk olması hükmüyle, kimileri kadının alçaltıldığını düşünse de, esasında kadının üzerinden sorumluluk hafifletilerek pozitif bir ayrımcılık yapıldığını söyleyebiliriz. [Doç. Dr. Yener Öztürk, ‘Aklen ve Dinen Eksik Olma’ İfadesini Nasıl Anlamalıyız?, Yeni Ümit Dergisi, Sayı: 79 Ocak-Şubat-Mart 2008]

***
İslâm hukukunda kadının şehadeti muteberdir. Çünkü kadın da erkek gibi şehadet ehliyeti için gerekli olan ‘zabt (anlama-kavrama)’ ve ‘eda (anlatma-yerine getirme)’ niteliklerine sahiptir. Nitekim kadınların şahitliği, bizzat Allah Teala’nın kelamında yer almıştır: “Erkeklerinizden iki de şahit tutun. Eğer iki erkek bulunmazsa, şahitlerden kendilerine güvendiğiniz bir erkek ve biri unuttuğunda diğerinin ona hatırlatması için iki kadın yeter.” [Bakara suresi, 2/282]

Her zaman iki erkek şahit bulmak kolay ve mümkün olmayabilir. Burada İslâm kolaylık sağlamakta ve kadınları da şahitliğe çağırmaktadır.

Âyet-i celilede öncelikle erkekler şahitliğe çağırılmakta... Zira İslâmî bir toplumda, çalışan sınıfı genellikle onlar oluşturur. Bu huzur ve güven toplumunda, günümüzdeki bozuk cemiyetlerde olduğu gibi kadın, çok az bir para karşılığı çalışmak zorunda kalarak, hem kendi sağlığı, hem de toplumun sıhhati açısından, dışarıda çalışmakla vereceği hizmetten çok daha büyük ve önemli bir fonksiyon olarak, istikbali omuzunda taşıyacak evlâtlarını terbiye etme ve yetiştirme gibi çok önemli annelik-mürebbiyelik görevini bırakma mecburiyeti altında tutulmaz. Dolayısıyla çarşıda- pazarda, vekalet-kefalet ve şehadet gibi mevzularda kadının çok fazla ilgisi ve bilgisi olmayacağından, âyet-i kerime, ilk etapta erkekleri şahitliğe çağırmakta… Şayet iki erkek bulunmazsa, “güvenilir bir erkek ve iki kadının şahit olabileceğini” ifade etmektedir.

Âyet-i kerimede iki kadının şehadette bir erkeğe mukabil sayılması, bu mevzunun onun asıl meselesi olmaması ve psikolojik yapısından kaynaklanan ‘zabt’ eksikliğidir. Yoksa mesele, kadın ve erkek eşitliğini iddia edenlerin dediği gibi, kadının insan yerine konulup konulmamasıyla, ona değer verilip verilmemesiyle ve kadın-erkek eşitliği veya eşitsizliğiyle hiçbir ilgisi yoktur.

***

“Eğer iki erkek bulunmazsa, şahitlerden kendilerine güvendiğiniz bir erkek ve biri unuttuğunda diğerinin ona hatırlatması için iki kadın yeter.” 

Burada bahsi geçen unutmanın çeşitli sebepleri olabilir. Bunları maddeler halinde şöyle açıklamaya çalışalım:

a) İslâmî bir toplumda kadın, erkeğe nazaran daha az çarşıya-pazara çıkar, başkalarıyla daha az karşılaşır ve daha az muhatap olur. Onun en büyük ve en değerli vasfı, anneliktir. Dolayısıyla İslâm dini; toplumda iş bölümünde haricî işleri, evin geçimini daha çok erkeklere yüklerken, kadının, belki dıştaki işlerden çok daha önemli olan ve kadın fıtrat ve psikolojisine çok daha uygun düşen, evin düzeni, bakımı ve çocukların terbiyesiyle meşgul olmasını tercih eder. Bu, mutlak bir mecburiyet olmayıp, bir tavsiyedir, bir tercihtir. Dolayısıyla kadın, dışarıda cemiyette cereyan eden hadiselere daha fazla şahit olmaz. Zaman zaman çarşıya-pazara çıksa da, yapılan alış-verişler ve olup biten hadiseler, asıl meselesi olmadığı için onun dikkatini fazla çekmez. Dolayısiyle hafızasında yer etmeyebilir, unutabilir. Psikolojik hafıza kanunlarına göre de, insan bir hadise ile ne kadar çok karşılaşırsa olay, o derece hafızasına yerleşmiş olur. İnsanın, az karşılaştığı, seyrek müşahede ettiği vak’alara dair hafızası zayıftır. Bu türlü olayları sonradan bütün yönleriyle hatırlamak ise daha zordur.

O bakımdan, insanlar arasındaki alış-verişe ve diğer muamelelere pek az şahit olan kadının, bunlara dair intibaı/izlenimi, duyum ve idrak kabiliyeti, hafızası, pek tabiî ki erkeğe nisbetle zayıf olacaktır. Dolayısıyla şahitlik yapacak bir kadının yanında; hadiseyi az da olsa gören, bilen bir başka kadının yardımcı olarak istenmesi, adaletin tam tecellisi için isabetli bir yoldur. En azından ikinci kadın, birinci kadının unuttuğu şeyleri hatırlatır, ona destek olur, şehadetine güç ve kuvvet kazandırır. Bu şekilde kadın, çok önemli bir şahidlik meselesinde töhmetten (suç-kusur isnad edilmekten, suçluluk hissinden) de kurtulmuş olur.

İşte Halık Teala (yüce yaratan), bu durumda olan kadına yardımcı bir arkadaş vermiş… Diğer taraftan, böyle emretmekle adalete ve hakkaniyete verdiği önemi göstermiştir.

b) Kadın, bütün insanlık tarihinin şahit olduğu ve kadın hakları adı altında kadının sokağa en çok çıktığı günümüzde de açıkça görüldüğü üzere, ticari hayata ne erkekler kadar katılır, ne de onlar kadar bu sahada aktif olur. Bugün de, siyaset-idare gibi ticaret de dünyanın her tarafında çok büyük oranda erkeklerin elindedir. Dolayısıyla, idari meselelerde, askerî alanlarda ve daha pek çok sahada olduğu gibi ticari konularda ve anlaşmalar hakkında da kadının bilgisi, tecrübesi, anlayışı, erkeklerinkinden kat-kat az ve eksik olabilir. Bu da onun, her halükârda sağlıklı bir şahitlik yapmasına mani olabilir. Bununla birlikte, bu meseleleri erkeklerden daha iyi anlayan kadınlar da her zaman için bulunabilir. Fakat hukuki ve kamuyu ilgilendiren durumlarda istisnalar değil, genel kurallar dikkate alınır. Bugün dünyanın hiçbir yerinde önde gelen ticaret ve iş adamları kadın değildir. Ama iki kadın, birbirine destek vererek ve yardımlaşarak, ticaret veya borç akdinin gerektirdiği şartları daha iyi hatırlar ve yerine getirebilir.

c) Unutma, aynı zamanda kadının psikolojik durumuyla da ilgilidir. Bu, belki ona Allah’ın (c.c.) bir lûtfudur. Ayrıca, kadınların kendilerine mahsus bir halet-i ruhiyyeye sahip oldukları da bir hakikattır. Bu konuda ruh doktoru, Mazhar Osman şöyle der:

“Kadınla erkeğin tabiat farklılığı daha küçük yaşta başlar ve gittikçe artar. Evvela, kadının esas mizacı heyecanlılık (emotivite)dir. Bütün kadın psikozlarında bunun izlerine tesadüf olunur. Heyecanın hakim olduğu psikozlar, meselâ, cinnet-i mania-i inhitabiye kadınlarda daha çoktur. Vahşi kavimlerden en yüksek medeni milletlerin kadınlarına, pek asrî terbiye görmüş bir mini mini hanımla, köyde doğup büyümüş bir köy kızına varıncaya kadar kadınların müşterek hisleri, birbirinden farklı olmayan jestleri vardır. Her kadın, ayının yarısını hazırlanma, âdet, âdetten sonra gayr-i tabiilikle, âdeta hasta olarak geçirir. Tenasülde erkeğin rolü beş dakikalık bir birleşmeden ibaret ve ondan sonra aşka kayıtsız ve hatta müteneffirken, kadın, aşkın mahsûlünü dokuz ay karnında, iki sene göğsünde taşır; hamilelik, doğum ve nifas hallerine ait bir çok ruhi değişiklikler, tabii ve mutad sayılan asabiyetler gösterir. Erkekle kadın nasıl birbirine müsavi olur..? Ruh tıbbında tetkikler ilerledikçe, ruhiyet ve zihniyetler arasındaki farkı daha açık göreceğiz. Kadın heyecanıyla yaşar, erkek muhakeme ile temayüz eder.” [Topaloğlu, Bekir, İslâm’da Kadın, s. 241]

***

Bugün, kadının erkeğe nazaran, ruhen daha heyecanlı olduğu, hadiseler karşısında daha çok heyecanlandığı psikolojik bir gerçektir. Gutteyman de bu konuda şöyle demektedir:

“Kadında idrak, tahayyül, düşünce, isteyiş ve hareket gibi cihetlerin hep umumiyetle heyecanlılığa uygun düşen ve sadece bu zaviyeden anlaşılması mümkün olabilen, karakteristik hususiyetler vardır. Nitekim bu âmil gözetilmeden yapılacak etüdlerde, kadın ruhu, mühim bir kısmı itibarıyla muamma kalır.” [Dikmen, Mehmet, İslâmda Kadın Hakları, s. 204]

***

Evet; iki kadının şahitliğinin bir erkeğin şahitliğine denk tutulması, hiçbir zaman kadının, erkeğin yarısı olduğu manâsına anlaşılmamalıdır. Çünkü bu şahitlikte, yani her türlü teminatın bulunmasına önem verilmiş olan hukuki sahada bir icraattır. Bu şahitlik, sanığın ister lehine ister aleyhine olsun fark etmez.

Kadın, tabiî temayyülleri sebebiyle çabuk heyecanlanan ve merhamet tarafı ağır basan, davanın şart ve sebeplerinin tesiri altında kalması mümkün olan bir tabiata sahiptir. Dolayısıyla burada şahitlerden birinde herhangi bir sapma olduğunda, diğerinin ona hatırlatarak, gerçeğin ortaya çıkarılmasını garanti altına alma maksadı vardır. Kimsenin itiraz edemeyeceği ve tamamen insanın dışında, yaratılıştan gelen böyle bir özellik karşısında, “kadın, erkeğe eşit tutulmuyor” diyerek, Kur’an’ı tenkide yeltenme, sadece bir inattır, maksatlı bir tutumdur ve daha çok inkârdan veya nifaktan kaynaklanır.

Tenkit edilmek bir yana, tam tersine İslâm’ın, heyecanları ve duygusallığı erkeğe nazaran çok daha önde olan kadını, heyecanını daha da artıran hadiselere şahit olması durumunda kendisine yardımcı vererek manevî büyük mes’uliyetler altında kalmaktan kurtarması ve toplumda şahitlik müessesesini gerektiği şekilde işletmesi, hem kadın, hem adalet, hem toplum açısından sadece alkışlanacak bir durumdur.

***

Kadının yalnız başına şahitliği

İslâm’da daha çok kadının sahasına giren ve başkalarının muttali olamayacağı kadınlığa ait işlerde, tek kadının şahitliği kabul edilir. Zira şahitlikten maksat, gerçeğin ortaya çıkması, zulme meydan verilmemesi ve hakkın zâyi olmamasıdır. Yoksa şahidin erkek veya kadın olması asıl mesele değildir.

Ve yine doğum, bekaret ve kadınlara ait bazı önemli hastalıklar hakkında kadınların şahitliği geçerlidir. Miras alabilmesi için, doğan çocuğun ses verip vermediği mevzuunda yine kadınların şahitliği kabul edilir. Ramazan hilâlinin tesbiti hususunda da yine kadınların şehadeti, aynen erkeklerin şehadeti seviyesinde geçerlidir. [Vehbe Zühayli, el-Fıkhu’l-İslâmi, 6, 571]

Erkeklerin ekseriyetle göremeyeceği, bilemeyeceği, bekâret, evlilik, doğum, hayız, süt emzirme ve kadınlara ait hastalıklar hakkında münferit olarak şehadetleri, Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî âlimlerine göre de makbuldür. [Vehbe Zühayli, a.g.e., 6, 572; Bu mevzudaki hadisler için bkz. Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 4, 201; Zeylaî, Nasbur’r-Râye, 4, 80-81]
Halis Ece.com

mazhar

  • Ziyaretçi
Ynt: Islamda Kadın (20 Mayıs 2011)
« Yanıtla #4 : 29 Aralık 2012, 16:17:19 »

SULTAN ABDÜLHAMÎD HAN'IN EŞİ MÜŞFİKA HANIM ANLATIYOR: “KADINIM, HAKKINI HELAL ET”


İstanbul, Beşiktaş'ta Serencebey yokuşunu çıktıktan sonra en sonda sol kolda eski üç katlı, fakat gayet mütevazi bir evde büyük Osmanlı hânedânının son temsilcilerinden olan Sultan İkinci Abdülhamîd Han'ın değerli eşi Müşfika Hanım, kızı Ayşe Sultan ile birlikte oturuyorlardı. Bir hünkârın eşi ve kızı olarak senelerce yaşadıkları bir ömürden sonra, ânî olarak sıkıntılı ve zaruret dolu bir hayatın en acı hakikatleri arasına düşmüşlerdi.

Müşfika Hanım, pek değerli eşi Sultan Abdülhamîd Han'a âit çok manalı bir hâtırasını şöyle anlatıyor:

“Bir gün Sultan Abdülhamîd Han rahatsızlanmıştı. Sabahleyin yataktan kalkmak istediğinde kendisinde kuvvetli bir halsizlik ve kırıklık hissetmişti. Çoraplarını giyip odadan dışarıya çıkması gerekmişti. Fakat biraz öne eğilip ayağına çoraplarını dahi geçirecek hali yoktu. Ben hemen çorapları alıp karyolanın önünde yere çökerek pâdişâhın ayaklarına çorapları giydirdim. Benim bu içten hareketim ve alâkamdan pek mütehassıs olan Sultan:

“Kadınım çok zahmet ettin, eksik olma, hakkını helâl et!... dedi. Ben de bu mukabele karşısında cevaben:

“Aman efendimiz! Size karşı hakkımı helâl ettirecek ne yaptım ki? Bu benim vazifemdir, siz müsterih olunuz!... dedim.” Pâdişâh:

“Hayır bir kadının kocasına karşı olan hakları büyüktür. Kadınım, bu hizmetine mukabil hakkını helâl et!” diyerek sözünü tekrarladı.

Ben ne söyledimse, kocama rahatsızlığı sırasında yaptığım hizmetin normal hareket olduğunu bir türlü kabul ettiremedim. Sultan tam beş defa bana:

“Kadınım hakkını helâl et!..” dedi ve ben de bu ısrar karşısında âciz kaldım ve utanarak hakkımı helâl ettiğimi söyledim”.
11-Şubat-2013 Fazilet takvimi arka yazısı