Gönderen Konu: Duyguların En Yücesi;'İslam Kardeşliği'  (Okunma sayısı 9406 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı turab

  • yazar
  • ****
  • İleti: 608
  • Kefâ bil-mevt vaizan
Duyguların En Yücesi;'İslam Kardeşliği'
« : 03 Nisan 2008, 14:22:38 »

DUYGULARIN EN YÜCESİ;İSLAM KARDEŞLİĞİ
 


Kardeşlik (Uhuvvet), ilgili kaynaklarda aynı anne-babadan doğan veya ortak değerlere sahip olan kimseler; ırs, süt ve din gibi çeşitli faktörlerin iki veya daha fazla kimse arasında meydana getirdiği ve birtakım hak ve sorumluluklar gerektiren çok yönlü yakınlık; ortak paydalara ve vasıflara/özelliklere (din, kan, süt, ideal) sahip kimseler gibi anlamlara gelir. Yine Arapça’da “ahî” kelimesiyle karşılanmaktadır ki, kardeşler ve arkadaşlar anlamına gelen ihve-ihvân kelimesi ahi kelimesinin çoğuludur.
Annelik-babalık, kardeşlik ve daha başka yakınlıklar, şeriatlerin ve/veya kanunların geçerli sayıldığı veraset, nafaka, evlenmenin haramlığı vb. kurallar getiren kurumlardır. Kardeşlik babanın sulbüne veya annenin rahmine ya da her ikisine birden dayanan yakınlıktır. Aynı anne-babadan meşru nikah sonucu doğan kimselerin kardeşliği kana veya irse dayalı kardeşlik olup  aralarında nikah ve veraset ilişkisi söz konusudur; yani birbirleriyle evlenmeleri haram veya yasak olup birbirlerine varis olabilirler. Süt anneye dayalı kardeşlikte sadece nikah ilişkisi vardır. Yani süt kardeşler birbirleriyle evlenemezler, veraset zaten sözkonusu değildir. Din kardeşliği ise birtakım karşılıklı hak ve sorumluluklar gerektiren bir kardeşlik olup nikahın haramlığı veya veraset gibi önceki kardeşliklerde sözkonusu hükümler burada muteber değildir.
Allah (c.c.) Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: “Mü’minler birbirleriyle ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup düzeltin ve Allah’tan korkup sakının. Umulur ki bağışlanırsınız.” (Hucurat/49/10) Ayet-i kerimeden de açıkca anlaşılacağı üzere ancak iman bağıyla biraraya gelenler kardeş olarak kabul edilmektedir. Buna göre yeryüzünün neresinde yaşıyor olursa olsunlar, hangi kavme mensup olursa olsunlar veya hangi reye sahip olursa olsunlar bütün mü’minler kelimenin tam anlamıyla birbirlerinin kardeşidirler. Yani birbirlerinin sadık dostudurlar. Bu kardeşler kendi aralarında apayrı bir topluluk oluştururlar. Kendi dinine saldıran veya imana karşı küfrü tercih eden kimselere -kendilerine ne kadar yakın olursa olsunlar- asla sevgi beslemezler; bu anlamda sadece akide kardeşliğini esas tutarlar. Rablerinin şu mealdeki uyarılarını asla unutmazlar: “Allah’a ve ahiret gününe inanan hiçbir topluluk bulamazsın ki onlar Allah’a ve Rasulüne karşı başkaldıran kimselerle bir sevgi/dostluk bağı kurmuş olsunlar. Bunlar ister babaları ister çocukları, ister kardeşleri, isterse kendi kavimleri/soydaşları bile olsalar. Onlar öyle kimselerdir ki, Allah onların kalblerine imanı yazmış ve onları kendinden bir nur ile desteklemiştir.” (Mücadele, 58/22) Yine bir ayette: “Ey iman edenler! Eğer imana karşı küfrü sevip tercih ediyorlarsa babalarınızı ve kardeşlerinizi veliler/dostlar edinmeyin. Sizden kim onları veliler edinirse, işte zulme sapanlar onlardır.” (Tevbe 9/23)
Gerçek kardeşlik, insanlık tarihinin her zaman yaşanılan olayların ortaya koyduğu bir realite olarak din/inanç ve ideal kardeşliğidir ki, bunun en güzel örneğini İslam’da görüyoruz. Kan/ırk bağı kişileri birbirine yaklaştıran reddolunmaz bir vakıa olmakla beraber, hiçbir zaman idealize edilemez, hayatın amaç/hedefi yapıla(maz). Tarih, kan bağını idealize eden toplumların daha çok ilkel toplumlar/kabileler, gayri medenî topluluklar/bedeviler olduğuna şahitlik eder. İslam’ın gözünde kan/ırk bağını (asabiyye) öne çıkarıp bunun için vuruşma, bir cahiliye adetidir. Buna karşılık gerçek ve ebedi kardeşlik ise “iman kardeşliği”dir. İslam’ın bütün mü’minleri kardeş  ilan etmesini pekçokları mecazi düzlemde ele alma yanlışlığına düşmektedir. Kardeşliği asıl anlamda doğuma, nesep veya kana bağlayıp; iman kardeşliğini mecazi görenlerin düştüğü hata doğum, nesep (soy) fani bir hayatın kökeni olduğu halde, imanın ebedi ve gerçek hayatın kökeni olduğunu hesaba katmamalarından kaynaklanmaktadır. Gerçek ebedi hayatın sebebi, kökeni ve kaynağı “iman” olduğundan, din/iman kardeşliği gerçek ebedi kardeşliktir.
Yine kuşkusuz mü’min gönülleri en sağlam ve köklü bir biçimde bağlayan bağ, iman ve takva esasından kaynaklanan kardeşlik bağıdır. Bu, Cenab-ı Allah’ın mü’minlere ikram ettiği en güzel nimetlerden biridir. Ayet-i kerimede bu durum şöyle ifade edilmektedir: “Hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılın. Dağılmayın, ayrılmayın ve Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman idiniz. O kalplerinizin arasını uzlaştırıp sizi birbirinize ısındırdı. Siz onun ikramıyla ‘kardeşler’ oldunuz. Yine siz tam bir ateş çukurunun kıyısındayken sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye Allah size ayetlerini işte böyle açıklar.” (All-i İmran 3/103). Yüce Rabbimiz  bizlere cahiliye döneminde birbirlerine düşmanlıklarıyla ün salmış Evs ve Hazreç kabilesine mensup fertleri iman bağıyla nasıl kardeşler haline getirdiğini hatırlatmaktadır. Bu hatırlatma insanlığa kumanda edecek mü’minlerin başarısını, Allah’ın ipine sımsıkı sarılıp kardeşlik bağını kuvvetlendirmek şartına bağlamaktadır.
İman kardeşliğinin, kardeşler arasında gerektirdiği çok önemli hak ve sorumluluklar vardır. Mü’min, mü’minin kardeşidir, -elinden, dilinden emin olunan emin kimsedir- Ona ihanet etmez, ona zulmetmez, onu aldatmaz; canı, malı, ırz ve namusu haramdır. Kardeşlik “hak ve hukukuna” tam bir teslimiyetle riayet eder.
Kardeş olmak, arkadaş/dost olmak; sevinçte ve kederde beraber olmayı göze almak demektir. Bunu fiili olarak yapmak, tatbik etmek demektir.
Sevmek, saygı göstermek, izzet-i ikramda bulunmak demektir. Yardımlaşma ve dayanışma demektir. Bunlar olmadan kardeşlikten bahsedilemez. Kur’an’ın öngördüğü kardeşlik bütün bunları içeren bir muhtevaya sahiptir. İslam’daki kardeşlik bir hayat nizamı ve biçimidir. Dinde kardeşliğin en güzel numunesini asr-ı saadette sahabe-i kiram ortaya koymuştur. Ensar-Muhacir ilişkisi kardeşliğin ne anlama geldiğini gösteren son derece mükemmel örnektir. Medineli Ensar, Mekkeli Muhacir kardeşlerinin nefislerini kendi nefislerinden daha üstün tutmuşlar, onları hiçbir konuda yalnız ve yardımsız bırakmamışlardır. Hatta Ensar’dan bir müslüman (Sa’d bin Rebi) muhacir kardeşlerine (Abdurrahman bin Avf), şayet isterse hanımlarından birini boşayıp kendisine nikahlayabileceğini bile teklif etmiştir. Bu davranışlarıyla Ensar (r.a.) imanlarında ne derece samimi/ihlaslı olduklarını göstermişlerdir. Ayette şöyle buyrulmaktadır: “Kendilerinden önce o yurdu (Medine’yi) hazırlayıp imanı gönüllerine yerleştirenler ise kendilerine hicret edenleri severler ve onlara verilen şeylerden dolayı da içlerinden bir ihtiyaç duymazlar. Kendilerinin ihtiyacı olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin cimri ve bencil tutkularından korunmuşsa işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Haşr, 59/9) Peygamberimiz (s.a.v.) bir hadisinde şöyle buyurmaktadır: “Hiçbiriniz kendi nefsi için istediğini başkası için de istemedikçe iman etmiş olmaz.” Mü’minlerin birbirlerine karşı durumu tıpkı bir bedendeki organların, hücrelerin (diğer bir hadise göre bir binanın tuğlaları gibi) durumu gibidir; nasıl bedenin bir yeri ağrıdığında bütün beden aynı ağrıyı duyar; bedenin bir tarafındaki rahatsızlığın giderilmesi için nasıl tüm beden harekete geçerse aynı şekilde bir mü’minin rahatsızlığını diğer tüm mü’minler duymak ve onu gidermekle yükümlüdürler. Bir mü’mine yapılan kötülük bütün mü’minleri hareket geçirir. Mü’minler her bakımdan birbirleriyle yardımlaşırlar. Aksi bir durum/tutum mü’min cemaatinin gücünün zayıflamasına; ümmet bilincinin, İslam kardeşliği bağlarının gevşemesine neden olabilir ki bu durumda iyiliği emredip kötülükten menedecek bir topluluk (ki mü’min bir toplumun temel özelliğidir.) Bulunmadığından yeryüzünde büyük bir fesadın çıkmasına neden olur.
Bir mü’min diğer mü’min kardeşine her halükârda yardımcı olması gerekmektedir. Peygamberimiz bir hadisinde “zalim de olsa, mazlum da olsa kardeşine yardımcı ol.” diye buyurmaktadır. Zulüm konusunda nasıl yardım edileceğini ise şu ifadelerle dile getirmektedir: “Onu zulmünden el çektirirsin, ona yapacağın yardım budur.” Kardeşliğin bir gereği de zulme meyleden diğer kardeşlerini uyarmak ve onları yola getirmek için çalışıp çabalamaktır. Bu tür yardımlaşma fert ve toplumların selameti için oldukça önem taşımaktadır. Yine bir çok hadis-i şerif Allah için birbirini sevenlerin makamının kıyamet gününde yüceliğini açıklamaktadır. Bu hadislerden biri: “Allah’ın gölgesinden başka gölgelerin bulunmadığı o günde Allah’ın gölgeleyeceği yedi (7) kimseden birisi de birbirini Allah için seven kimselerdir.” buyurmuştur. Nitekim mahşerde Allah Teâlâ: “Nerede benim için birbirini sevenler?” diye seslenir. Bunun üzerine hadis-i şerifte belirtildiği üzere “Kişi sevdiğiyle beraberdir.” ve birbirini dünyada iken Allah için sevenler bir araya gelirler. Yine İslam kardeşliğinin önündeki belli başlı engeller soy-sop ile övünme, ırkçılık (şovenizm), ulusculuk/kavmiyetçilik  (nasyonalizm, asabiyya) duyguları, ihtilaf ve tefrikadır. Ki bunlar cahiliye ve değer ve adetleridir. Konuyla ilgili bir hadiste: “Irkçılığa çağıran bizden değildir; ırkçılık yapan bizden değildir. Irkçılık üzere ölen bizden değildir, bu hâl üzere ölen cahiliye ölümü üzerine ölmüş gibidir.” buyurulmuştur. İşte bu nedenledir ki İslam; din kardeşliğini, ümmet ve cemaat bilincini, vahdet toplumu anlayışını bozacak, zayıf düşürüp parçalayacak olan ırkçılığı, ulusçuluğu, renkçiliği, bölgeciliği, dilciliği, soy-sopla övünme gibi “cahilî değerleri” yasaklar. Bunun yerine kan, ırk, soy-sop kardeşliğinden önce gelen din/inanç kardeşliğini esas alır. Konuyla ilgili bir hadiste ise şöyle buyrulur: “Ümmetimin içinde cahiliye döneminden kalma tamamen terkedemeyecekleri dört adet vardır:
Asaletleriyle (soy-sop) övünmek.
Başkalarının ırk/ulusuna dil uzatmak.
Yıldızlar vesilesiyle yağmur istemek
Ölülerin arkasından yüksek sesle ağlamak.”

Ayet-i kerimede: “Hepiniz birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın. Parçalanıp ayrılmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşmandınız, O sizin kalblerinizi birleştirdi ve O’nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Bir ateş çukurunun kenarında idiniz, sizi oradan kurtardı. Allah, doğru yola erişesiniz diye size ayetlerini böyle apaçık bildiriyor.”  (Al-i İmran, 3/103) buyurulmuştur.
Yine insanın aslî içgüdülerinden birisi ailesinden başlayarak kan bağıyla bağlı olduğu insanlara, ırkına ve toprağına karşı sevgi ve bağlılık duymasıdır. Onun tabiatındaki bu özellik toplumsal bir varlık oluşunun gereklerindendir. Bu, toplumun yapıtaşı ailenin ve diğer alt grupların serpilip gelişmesi içinde kaçınılmazdır.
İslam’da kardeşlik inanç/din esasına oturduğu içindir ki mü’minlerin arasını bozacak her türlü yapay ayrımlar ve yersiz gurur/böbürlenmeler haram kabul edilmiştir. Irk, soy, cins, kavim, kabile, coğrafya, bölge vs. türünden “cahilî değerler” yerine takva kriteri getirilerek toplumsal kardeşliğin, barış ve huzurun devamı sağlanmıştır.
Bu konudaki ayet-i kerime her türlü tartışmayı sona erdirici niteliktedir: “Hiç kuşkusuz, Allah katında en üstün olanınız takvaca en ileride olanınızdır.” (Hucurat, 49/13)
Yine İslam aileye, ırs, kan ve soy bağı bulunanlara, vatan toprağına/halkına duyulacak sevgiyi ve bağlılığı yadsımaz. Ki yeryüzü müslümana (Allah’ın yeryüzündeki gerçek halifesi) emanet verilmiştir, huzur ve saadeti sağlasın, imar etsin diye. Irkı ve kan bağını korumaya, akrabalık ilişkilerini koparmamaya (sıla-i rahim) da büyük önem vermiştir. Bu, güçlü bir toplumsal dokunun teşekkülü kadar sağlam bir kişiliğin gelişimi içinde önemlidir. Bununla birlikte ırk, kan ve soy, bağını ve bölgeciliği/coğrafyacılığı öne çıkarıp dini/insanî değerleri geri plana itmek tam bir “cahilîye” örneğidir ki, İslam bunu şiddetle yasaklar. Asabiyye (ırçılık, ulusçulukla) anlatılmak istenen de budur.
İslam mutedil çerçevesinde kaldıkça kişinin ulusuna (kavmine), kabilesine, soyuna ve toplumuna yönelik sevgi ve mensubiyet duygularına karşı değildir. Bu sevgi ve mensubiyet tabii seyrinde kaldığı sürece bir değerdir. Ancak tabii hududunu aşması bir saplantı ve psikolojik bir hastalık olarak gelişecektir. Çünkü hududu/haddi aşanlar ilahî/nebevî bir lisanla helak olmuşlardır. Bu psikolojik hastalığın en bariz belirtilerinden biri kendi ülkesini, ırkını, ulusunu, dilini, tarihini, kültür ve geleneğini olabildiğince övmek, büyütmek; buna bağlı olarak diğer halkları/toplumları küçümsemek bu yolla köklerini güçlendirmektir. Halbuki ayeti kerimede: “Ey iman edenler! Bir topluluk diğer toplulukla alay etmesin, küçümsemesin. Belki alay ettikleri, küçümsedikleri kendilerinden daha hayırlıdırlar.” (Hucurat, 49/11) buyuruluyor. Önemli bir husus da bu hastalığın şirke zemin hazırlama durumuna gelebileceğidir. Kafir de, müşrik de olsa ataların yüceltilmesi, gelenek, soya ve ırka bağlılıktır. Irkını/ulusun övüp yüceltme ona mensup olmayı ve kavmiyeti/ırkı/ulusu bir değer, ahlaki bir fazilet olarak alma, başka kavimleri tahkir etmeye, aklın insafın ve sorumluluk hissinin kaybolmasına yol açacaktır. Oysa Kur’an “Bir kavme/topluluğa olan kininiz sizi onlara karşı adaletsizliğe sürüklemesin, adil olun; bu takvaya daha yakındır.” (Maide/6/8)
Asabiye (şovenizm/faşizm) kendi soyunu, ulusunu, ırkını başkalarından üstün görme, sadece kendi soy/ulus, ırkının çıkarlarını düşünme ve istilacılık, sömürge edinmektir ki şiddetli taassuba her zaman müsaittir. Bu da faşizme, emperyalizme zemin hazırlar. Dünya kaynakları bir avuç istilacı, emperyalist ulusun/topluluğun eline geçer; adalet, huzur ve barış yok olur. Yeryüzü fitne ve fesada boğulur. Bu duygular uluslar arasındaki tecavüzlerin, işgallerin, savaş ve katliamın teorik zeminidir. Bazı ülkelerde görülen yabancı düşmanlığının sebebi de budur. Irk/ulus teorisi tarihte çoğu zaman toplumların politikasına, günlük hayatlarına etki etmiştir. Ancak bir doktrin olarak Avrupa’nın yayılma politikasından sonra ortaya çıkmıştır. Kendi sınırlarını zorlamak mecburiyetinde kalan burjuvazi, hakim olduğu piyasayı başkalarına kaptırmamak için feodal yapay merkeziyetçiliğin yerine milli sınırları koymuştur. Milli sınırlar içinde kurulan liberal devletlerde milletin adına içerdeki hakim sınıfı ve onun çıkarlarını diğer milletlere karşı korumuşlardır. Daha sonraları bütün dünyaya burjuvazinin tutarsız ve anlamsız bir düşüncesi olarak ihraç edilmiş, milliyetçilik akımlarının kökleşmesi sonucu birçok devletler, imparatorluklar yıkılmış, Batı emperyalizminin yayılma çabalarını kolaylaştırmıştır. Osmanlı devletini yıkan ve İslam ümmetini uluslara/kavimlere (nasyonel anlayış) bölüp dağıtan en önemli sebeplerin başında Batılı emperyalistlerin içeride başlattıkları tahrik, destekledikleri ayrılıkçı/bölücü ve yıkıcı akımlar (ulusculuk/ırkçılık) ideolojiler gelmektedir ki Osmanlı Devleti de bundan nasibini almıştır. Daha önceleri 600 sene boyunca böyle bir tartışma ve çekişme yok iken Batı emperyalizmi gözünü Osmanlı’nın dört (4) milyon km2’lik zengin topraklarına dikince birden bire sunî olarak Araplar, Türkler, Kürtler, Arnavutlar ve diğer müslüman uluslar birbirlerine düşman kesilmişlerdir. Bu hususta milli şairimiz Mehmet Akif’in şu mısraları gerçeği ne güzel ifade ediyor:
“Hani milliyetin İslam idi, kavmiyet ne
Sarılıp sımsıkı dursaydın o milliyetine
Arnavutluk ne demek, var mı şeriatte yeri
Küfr olur başka değil, kavmini sürmek ileri
Arab’ın Türk’e, Laz’ın Çerkez’e yahud Kürd’e
Acem’in Çinli’ye, rüçhanı mı varmış nerde?
İslamiyette anasır mı olur ne gezer
Fikr-i milliyeti tel’in ediyor Peygamber
En büyük düşmanıdır ruh-i Nebi tefrikanın
Adı batsın onu İslam’a sokan kaltabanın.”

Bu düşüncenin yaygınlaşmasından sonra hemen hemen her ulus kendi ırkının üstünlüğünden bahsetmiş dünya insanlarını kendisinin kurtaracağından söz etmeye başlamıştır. (Hitler’in Nazi Almanyası, Mussolini’nin faşist İtalya’sında olduğu gibi.)
Aynı iddialar birtakım Türkçü (panturanist) kimseler tarafından da (Ziya Gökalp, Moiz Cohen, Nihal Atsız vb.) ortaya atılmıştır. İslam dininin Türk ırkının dini olmadığını (Sanki İslam bir tek ırka aitmiş gibi) bunun içinde eski milli dine(!) şamanizme dönülmesi gerektiğini söylemişlerdir. Ve yine dünyada bütün dillerin aslını Türkçe’den türediğini(!), bütün ırk/ulusların Türk olduğunu(!) iddia ettiler. Bu amaçla “Güneş-Dil Teorisi” ortaya attılar, binlerce kafatası ölçüldü. Bu rakam (Prof. Dr. Afet İnan’a göre 64 bin. Kendisi Mustafa Kemal’in manevi kızıdır.) Öyle ki cesetleri bile mezarlardan çıkarıp saf Türk ırkı bulmak için kafatası ölçümü (antrope-matrik) yaptılar, Mimar Sinan örneğinde olduğu gibi. Türk ırkından/ulusundan gelmeyen bütün ırk/uluslar hor görüldü, aşağılandı. Türkoloji araştırmalarına hız verildi. Bilindiği gibi ilk Türkoloji araştırmaları Fransa’da Avrupalılar tarafından başlatılmıştır. Batı’da Türkler’in soy olarak tarihlerinin araştırılması boşuna değildi. Emperyalist emellerle yıkılmasına karar verilen bir devletin üzerinde bu sözde ilmi araştırmalarla yıkılışına zemin hazırlanıyordu. Bir akım düşününüz ki fikir babası Yahudi (Moiz Cohen) daha sonra Tekinalp ismini alacaktır ki Ziya Gökalp’ın hocasıdır. Bu hoca-öğrenci ilişkisi daha sonra fikirdaşlığa dönüşecektir. Zaza Kürt’ü Ziya Gökalp “Türkçülüğün Esaslarını” kaleme alacaktır ki; içerdiği fikirler, aynı zamanda atadan beri hahamlık yapan, Hamburg’da yapılan 9. siyonist kongresine katılıp bir tebliğ sunacak olan Yahudi Moiz Cohen’e aittir. Daha sonra Tekinalp soyadını alacaktır.

Yine Kur’an-ı Kerim’de “Ne yahudiler, ne hristiyanlar sizden ebediyyen hoşlanmazlar. Ta ki sen onların dinine girinceye kadar.” (Bakara/2/37) buyurulmuş, hadis-i şerifte ise “küfür tek millettir” denilerek insanların hak-batıl iki dine/inanca sahip olduğu, tek millet olan küfre karşı, İslam ümmetinin yek vücut olması gerektiği, bunun da ancak İslam kardeşliği ve cemaat/ ümmet alma bilinciyle sağlanabileceği ifade edilmiştir.
İslam ümmetinin/vahdet (birlik) toplumunun dikkatinin çekildiği konulardan biri de alevlenen fitne ateşinin parçalayıcı, gruplara ayırıcı özelliğidir. Ki buna “ihtilaf ve tefrika” diyoruz. Bunun vereceği sebebiyet iradesini kontrol edemeyip, toplumda gruplaşmalar, huzursuzluklar ve anarşi oluşturur. Buna karşı alınacak en iyi önlem İslam ümmetçiliğine/kardeşliğine dayalı vahdet (birlik) toplumu oluşturmak ve cemaatçi bir yapılanmaya sahip olmaktır. Tefrika hakkında bakınız Milli Şairimiz ne diyor:
“Ey sine-i İslam’a çöken kapkara kabus
Ey hasm-ı hakiki seni öldürmeli evvel
Sensin bize düşmanları üstün çıkaran el!
İslam’ı evet tefrikalar kastı kavurdu;
Kardaş bilerek, bilmeyerek kardeşi vurdu.”
Tefrikaya karşı alınacak tedbir için ise budur yine Mehmet Akif ne buyuruyor:
“Girmeden tefrika bir millete düşman giremez.
Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez.”


Yine tefrika için Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurur:

“Yahudiler yetmişbir fırkaya, Hristiyanlar yetmişiki fırkaya ayrılacaklardır. Benim ümmetim ise yetmişüç fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan yetmişikisi cehennemde biri cennettedir. O da cemaat ehlidir.”
Bu fırkalardan maksat dinin inanılması gereken aslî konularında ihtilafa düşen fırkalardır. Yetmiş sayısı ise çokluktan kinayedir. Peygamberlerin getirdiği ilahî mesaj ihtilafların sebeplerini ortadan kaldırdığı gibi ihtilafları önleyici tedbirleri de göstermiş ve nasıl davranırlarsa ihtilafa düşmeyeceklerini insanlara göstermiştir: “Allah bir kavmi kendilerini hidayete erdirdikten sonra nelerden çekinmeleri gerektiğini kendilerini açıklamadan sapıtacak değildir. Doğrusu Allah herşeyi çok bilendir.” (Tevbe/9/115) Peygamber gelip insanlar arasındaki ihtilafları giderdikten sonra insanlar yeniden ihtilafa düşmüşlerdir. Artık bu ihtilafın nedeni Kur’an’ın çok net ve kesin olarak belirttiği gibi insanların bazılarının diğerleri üzerinde haksızlıkta bulunması, onların payına el atması ve saldırgan bir tutum takınması (bağy)dır. Bu şekilde başkaları üzerinde bağyetmeye yeltenen insanlar biraraya gelip bir grup oluştururlar ve böylece tefrika başlar. Kur’an’ın “Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra tefrikaya düşüp ihtilafa düşenler gibi olmayın.” (Al-i İmran, 3/105) ayetinde açıkça ortaya koyduğu gibi önce tefrika/gruplaşma başlar. Bundan sonra ortaya çıkan baği gruplar hareketlerini haklı çıkarıcı nedenler bulmaya çalışır, dini parça parça ederler.” Sırat-ı müstakimden sapıp farklı farklı yollara giderler, ihtilaflar başgösterir, her grup ben (biz) haklıyım(z) diyerek elindekiyle övünür. “Bugün dininizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım, sizin için din olarak İslam’dan razı oldum.” (Maide, 5/3) ayetinde de olduğu üzere Allah dinini tamamlamış, artık din konusunda kafirlerden değil, kendisinden korkulması gerektiğini belirtirken zımnen gelecek tehlikelerin ancak nefsin arzularından geleceğini bu bakımdan takva sahibi olmak, Allah’tan korkmak gerektiğini ifade etmiştir. Şu halde tüm ihtilaf ve tefrikalar her zaman nefsten ve nefsin arzularından kaynaklanmakta, nefsine uyan insanlar, diğerleri üzerinde bağy ederek ihtilaf ve tefrikanın zeminini hazırlamaktadırlar.

Hucurat suresinde İslam kardeşliğini bozan, ümmet bilincinin ve vahdet toplum anlayışını zedeleyen, bireysel ve toplumsal ahengin devamını engelleyen bazı hususlara değinilmektedir: “Ey iman edenler! Zandan kaçının, zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusur(ları)nı araştırmayın. Kiminiz kiminizin dedikodusunu yapmasın. Sizden biriniz ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. Allah’tan korkun, çünkü Allah tevbeleri kabul edendir, rahimdir.” (Hucurat, 49/12) Bu ayet-i celilede Yüce Rabbimiz mü’minleri açık bir biçimde su-i zandan, kardeşlerinin gizli yönlerini araştırmaktan, gıybet, dedikodu yapmaktan sakındırmaktadır. Yine Hz. Peygamber “Mü’min, diğer mü’minlerin elinden ve dilinden zarar görmediği kimsedir.” Kalb, dil ve diğer azalar bütün iyi ve güzel hasletlerle donatılmalı, İslam kardeşliği için gerekli altyapı sağlanmalıdır. Yine Allahu Teala vahdet toplumu için, “Hepiniz Allah’ın boyası ile boyanın. Boya yönünden Allah’tan daha güzel kim vardır? Biz ancak ona kulluk ederiz.” (Bakara, 2/138) Evet Allah’ın boyasıyla boyanan, yani Kur’an ahkamını yaşantılarına hakim kılan, sadece Allah’a kulluk eden toplumlar gerçekten kurtuluşa erer, dünya ve ukbada huzur ve saadet sahibi olurlar.
Grupçuluk (hizipçilik) bencillik/ben merkezcilik v.b... Kötü/çirkin hasletler de kardeşliği bozan ve mü’minleri birbirine düşüren, ümmet/cemaat bilincini yok eden, vahdet toplumunun oluşumunu zedeleyen hususlardır. Çünkü bu türden hasletler ihtilafı, tefrikayı doğurur, toplumsal barışı, huzur ve saadeti yok eder. Dinde kardeşlik ruhunu yeniden canlandırmak ve mü’minlere kaybettikleri kuvveti yeniden kazandırmak, ancak bu tür hasletlerin ortadan kaldırılmasıyla mümkündür. Kur’an-ı Kerim’in öngördüğü kardeşliğin tesis edilmesi demek, İslam ümmetinin yeniden dirilişi demektir.
Birlik ve beraberlik ruhu (ki bu, vahdet toplumunun temel özelliğidir) hadislerde genel olarak “Cemaat” kelimesiyle ifade edilmiştir. En geniş anlamıyla cemaat İslam ümmeti topluluğunu ifade eden bir kavramdır. Dünyadaki bütün müslümanlar bu anlamda bir bütün halinde “Cemaat”tirler. Bu cemaatin ana özelliği aynı dine, Rabbe, Rasul’e inanmaları, aynı kıbleye yönelmelerdir. Cemaat ortak inanç ve değerler bütünüdür. Şuurlu ve anlamlı bir birlikteliktir. Kuru kalabalık/yığın değildir. Aralarındaki bağ iman bağıdır; soy-sop, hemşehrilik, ırk, ulus, kavim, kabile, hizip, parti, vatandaşlık hele hele menfaat beraberliği hiç değildir. Bir topluluğun cemaat üzere olabilmesi için o topluluğun belki bir fikir etrafında, belli hedef/amaçlara yönelmesi, belirli ilkelere/prensiplere bağlı olması ve başlarında cemaat ile özdeşleşmiş yetkin bir imamın bulunması gerekir. İslamî cemaat Kur’an anlayışı ve Hz. Peygamberlerin yolu üzere kurulur. Onların arasındaki kardeşlik, karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma, fedakârlık ve saygı vardır. Soy-sop, sınıf, kabile, ırk, ulus, meşrep, bölge üstünlüğü gibi cahilî değerler yoktur. İslam, müslümanları Kur’an etrafında biraraya gelmeye davet ediyor:
[color=red]“Ey iman edenler! Allah’tan sakınılması gerektiği gibi sakının. Sizler ancak müslüman olarak can verin. Toptan hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılın.” (Al-i İmran, 3/102[/color]). Başka bir ayette ise: “Dinlerini parçalayanlar gibi parça, parça olmaktan sakının.”(Rum, 30/32). Cemaat o kadar önemlidir ki Hz. Peygamber iki kişi bir araya gelse hemen cemaat olmalarını tavsiye etmiştir. Mü’minlerin bir vahdet/birlik teşkil etmeleri gerektiği ifade edilmiştir. Çünkü bu şekilde parçalayıcı ve dağıtıcı olmak [color=red]“adam öldürmekten daha kötüdür.” (Bakara, 2/191).
Hz. Peygamber (s.a.v.) cemaate tefrika sokulmamasını tavsiye etmiş: [color=red]“Ayrılıktan sakınınız, size cemaati tavsiye ederim.”, “Kim cemaatten bir karış ayrılır, sonra da o hal üzere ölürse cahiliye ölümü ile ölmüş olur.” buyurmuştur.[/color] Fitne kıvılcımlarının alevlenmesine sebep olarak böyle tehlikeli bir sonuca götürecek şey, insanın hoşgörüden uzak, Kur’an ve Sünnete aykırı düşüncelere saplanarak bir çıkmaza girmesi, fer’i konularda taassub göstererek uzlaşmayı engelleyecek davranışlar içinde olmasıdır. Toplumun birbirine düşmesi, herkesin kendi görüşünü beğenip menfi bir grupçuluğun hakim olması tefrika fitnesini meydana getirir.
Son olarak şunları ifade etmek gerekir ise: İslam Kardeşliği din/akide kardeşliği olup soy-soy ile övünmeyi, ırkçılığı, ulusçuluğu, bölgeciliği, vb. diğer cahilî değerleri yasaklar. Bunun yerine ümmet ve cemaat bilincine sahip vahdet (birlik) toplumu oluşturmayı öngörür. O halde sadece Kur’an ve sünnet etrafında birleşmeli,asr-ı saadette (Ensar, Muhacirler) kardeşliğinde olduğu gibi İslam kardeşliğini ihya etmeliyiz.


alıntı
Bizi gerçek kardeşlikte buluştur Ya Rab! Üzerimizdeki fitne ve fesat unsurlarını, ihtilaf ve tefrikaları kaldır. Kalblerimizi birbirimize yeniden ısındır. (Amin)[/color]
« Son Düzenleme: 04 Kasım 2009, 21:44:19 Gönderen: kefir »
Allahım!Ahirete mani olan dünyadan,ölümün iyiliğine engel olan hayattan ve amelin hayrına mani olan emelden sana sığınırım