Gönderen Konu: HAYAT VE DİN İLİŞKİSİ:  (Okunma sayısı 4136 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı ebuzerr

  • okur
  • *
  • İleti: 72
HAYAT VE DİN İLİŞKİSİ:
« : 23 Temmuz 2006, 16:30:41 »

HAYAT VE DİN İLİŞKİSİ:

İnsanın benimsediği belirli hayat düzeni, kabul ettiği dinin ifadesidir.

Yani din dediğimiz zaman aklımıza insanın fert olarak başka insanlarla ve aynı zamanda toplumun bir üyesi olarak toplumun kendisi ya da kurumlarıyla ilişkilerini dayandırdığı esas ve ilkelerin bütünü gelir.

Bununda ötesinde insanın eşyaya bakış açısı ve eşya ile, kainat ile olan ilişkilerini dayandırdığı esaslar ile bu esaslara dair teferruatlı hükümlerin tümü de ''din'' in kapsamı içerisinde ele alınmalıdır.

Kur'an-ı Kerim'in konuyla ilgili özel ve genel buyruklarından da ''din'' teriminin sözlük anlamlarından da çıkartılabilecek genel sonuç budur.

''Din'' bu mahiyette olduğuna göre, herhangi bir sistemin beşer hayatının meselelerini sınırlı ya da kapsamlı çerçevede ele almış olmasına bakmaksızın, o sistem ''din ''olarak algılanmalı, öyle ele alınmalıdır.

Bu sistemin yalnızca siyasal, ekonomik, toplumsal ya da zihinsel bir takım problemleri ele alan bir sistem olması fark etmez.

Yani bu sistemlerin din olabilmeleri için Kur'an-ı Kerim'in konuyu ele aldığı kapsam ve genişlikte ele almaları zorunlu değildir.

Çünkü benimsenen düzen eğer beşer hayatının tüm alanlarını kapsamıyor ise, diğer alanları kapsamak üzere başka sistemlerin yardımına başvuracaktır.

Yani beşer hayatı da, kâinat bir alan, sistemin genel kural ve ilkeleri ile uyumlu bir şekilde doldurulur.

Yani insan hayatı mesela, sadece sosyal bir sistem ile doldurulamaz. yalnızca fikri ya da ekonomik bir anlayış, yahut bir evren bakış ve yorumu da insan hayatının tümünü doldurmak için yeterli değildir.


Bu alanlardan herhangi birisiyle ilgili olarak, herhangi bir inanç ya da düşünce sistemini kabul edecek olursak, diğer alanları dolduracak başka bir takım sistem, görüş ya da düşünceleri de alır;

böylelikle ''din tablosu''nun diğer figür, eleman ya da teferuattaki çizgilerini, - farkında olalım ya da olmayalım, bilelim ya da bilmeyelim - tamamlama yoluna gideriz.


''Din''in mahiyetinin bu şekilde kapsamlı ve parçalanma kabul etmez bir kimlikte olduğunu hem fıtrat ve vakıa, hem de Kur'ân-ı Kerim tartışılmaz kesinlikte ortaya koymaktadır



İslami Hareket ve Demokrasi:

Bilindiği gibi İslam, tam anlamıyla Allah'a teslimiyet demektir.

Allah'a teslim olmanın anlamı ise, onun hükmüne kayıtsız, şartsız, itirazsız teslim olmaktır.

Buna göre hareket edilirse -mesela- ''O zaman çok kimse bizi kabullenmez, elimizdeki imkanlarla ve araçlarla biz bu işin üstesinden gelemeyiz, böyle davranmak,

bizi marjinalliğe iter...'' gibi gerekçeler, hiçbir şekilde Allah'ın herhangi bir mesele hakkındaki hükmünü, gösterdiği yolu bırakıp başka bir takım hükümlerin ya da yolların aranmasının bir gerekçesi olarak görülemez.

Kaldı ki Hz. Peygamberin hayatı, Kur'ân-ı Kerim'in uyarıları ve gerekse kendisinin fiili ve sözlü olarak verdiği cevapları,

bunların ve benzerlerinin asla gerekçe olamayacaklarını çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Diğer taraftan müslüman olmaktan amaç, A l l a h 'ın razı olabileceği bir inanç, ahlak ve yaşayış şeklini fert ve toplum hayatına geçirmeye çalışmaktır. Bütün bunları yaparken Allah'ın rızasını elde edebilmektir.

Allah'ın rızasını elde edebilmek için ise bütünüyle O'nun gösterdiği yolu yani dini takip etmekten başka bir yol yoktur.
Bu şu demektir:

-mesela- marjinal kalmak fobisine sahip bir hareket olmadığı gibi, bir takım yaklaşımlarının haksız ve ilmi olmayan şekillerde Başka sistemlerin yaklaşım ve tutumlarına benzetilnmesiden de kendisini sorumlu tutacak kadar kuruntulu bir hareket de değildir.

Ne bütün insanları toptan cehenneme gidecek diye mahkum eden bir harekettir, ne de çok az insan dışında cehennemden kurtulan olmaz endişesiyle, toptan insanları cennete göndermek eğiliminde olan bir harekettir.

İslami hareket mahiyet itibari ile dini Allah'ın gönderdiği ve rasûlü’nün gösterip yaşadığı şekliyle hayata geçirmeyi ve hayata hakim kılmayı amaçlayan bir harekettir.

O bakımdan kimse yolun herhangi bir aşamasına has olarak öngörülse dahi, özü, şekli ve yapısıyla İslami olmayan herhangi bir yöntemi İslam adına müslümanların gündemine dayatmak hakkına sahip değildir.

Hele hele bu gibi yöntemlerin İslami olduğunu açıklamak için gerekçeler uydurmanın İslami hiçbir temeli olamaz.

Tek Ümmete Doğru :
Her kesimden müslümanın gündemini işgal eden bir konudur: Müslümanlar niye darmadağınık, niye bir araya gelmiyorlar?... sorusu.

Bunun sebebi bellidir. Kur'ân-ı Kerim'in bir çok ayeti ve Hz. Peygamber'in bir çok buyruğu ayrılıkların sebebini de, biraraya gelmenin şartlarını da ifade etmektedir. Biz bütün bunlar arasından yalnızca şu ayet meallerini hatırlatmakla yetinmek istiyoruz:

''Sen yüzünü hanif olarak Din'e, Allah'ın insanları üzerinde yarattığı Allah'ın fıtratına dosdoğru çevir.

Allah'ın yaratışında değiştirme yoktur. Dosdoğru din işte budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.

Ona dönenler olarak (O'na yönelin), O'ndan korkun. Namazı dosdoğru kılın ve müşriklerden olmayın. Onlar ki, dinlerini parça parça ettiler, kendileri de fırka fırka oldular. Her bir fırka da elindeki ile sevinmektedir...'' (Rum, 30/30-32)


Bu buyruklar:
1- Allah'ın dinine Hanif olarak yönelmeyi emretmektedir.
Haniflik ise her türlü din ve sistemden yüz çevirip yanlızca Allah'ın dinine, Allah'ın buyruklarına itaati kabul etmek, onun dışında kalan,
ona uymayan herşeyi reddetmek demektir.

Buna göre müslümanların aralarındaki ihtilafları kaldırmalarının birinci şartı, katıksız, şartsız olarak Allah'ın dinine teslim olmayı kabul etmeleridir



Allah YOLUNDA
Gerçekten "Allah yolunda" deyimi, İslam terminolojisinde onların düşündüğünden çok derin anlamlar içerir. Hele onların sandığı bir anlama hiç benzemez. İslam'a göre; genelin faydası toplumun mutluluğu için geçici dünyalık arzusunda bulunulmadan yapılan her hareket "Allah yolunda"dır.

Allah'ın sana verdiği malları geçici dünyalık yararlar umarak harcarsa elbette ki bu "Allah yolunda" değildir. Ancak sadece Allah rızası için bildiğin muhtaçlara yardım edersen kuşkusuz ki bu "Allah yolundadır.

İşte bu "Allah yolunda" deyimi yalnız İslam'a özgü, maddi çıkar ve arzulardan uzak, sadece Allah rızası için olan hareketler için kullanılır. Bunu yapan kimse iyi bilir ki mümin kardeşlerinin huzuru için yaptığı her iş Allah rızası içindir.

Müminlerin bu geçici dünya hayatında arzuladığı yegane şey, yüce Allah'ın rızasını kazanmaktır.


İşte Allah, sözü edilen bu anlamı içermesi için "Cihad"ı, "Allah yolunda" maksadıyla sınırlamıştır. Müslüman birey veya topluluk; batıl, sakat sistemleri yıkıp yerine İslam ülküsüne dayalı yeni ve dinç bir sistemi getirirken harcayacakları türlü gayretler ve yapacakları her türlü fedakarlıklar da kişisel çıkardan, nefsani arzulardan uzak olmalıdır. İslam bunu ister.

İşte ilahi hitap haykırıyor: "İnananlar Allah yolunda dövüşürler, küfredenler ise tağut yolunda dövüşürler!"(Nisa Suresi, 76)
"Tuğyan"in lügat manası; "haddi aşmak"tır. Günahta haddi aşan herkese taği denir. "Sel taşması" deyimi de aynı köktendir.


Çünkü suyun haddinden fazla çoğalmasıdır. Kur'an-ı Kerim'de bu anlama gelen ayet vardır; "gerçekten su taştığında". Tuğyan kavramı, burada suyun taşması olarak kullanılmıştır. İnsanoğlu haddini aşıp yeryüzünde otorite kurarak insanları zorla köleleştirip, haklarına tecavüz ederek, onların gelir kaynaklarını sömürmek ister.

İşte bunu gerçekleştirebilmek için de savaş eder. İşte "Put (tağut) uğrunda savaşmak" budur. Put; İslam terminolojisinde küfrün sembolüdür.


"Allah yolunda savaş"ın gayesi; ilahi kanunun adaletli kılıcını hakim kılıp yeryüzünde Allah'ın kelamını yüceltmektir.

Allah yolunda dövüşen kişi bizzat bu kanuna uymak zorundadır. Elbette diğer insanlar da aynı kanuna uyma hakkına sahiptirler. Evrenin yaratıcısı yüce Rabbimiz ayet-i kerimede; kendisinin emrine uyan "İlahi kelimetullah" için çalışan ve ukala fesatçılar gibi O'na isyan etmeyip, emrini tutanlara sonsuz mutluluğu ve öteyi vaad ediyor:

"Bu ahiret yurdunu, yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu istemeyen kimselere veririz. Sonuç Allah'a karşı gelmekten sakınanlarındır." (Kasas Suresi, 83)
Arabi'nin birisi Allah'ın Resulüne sorar:

"Birisi mal için, birisi ün için, birisi de makam elde etmek için döğüsür. Bunların hangisi Allah yolundadır?" Efendimiz buyuruyor: "İlahi kelimetullah için çarpışan Allah yolundadır. (Müslim Ebu Musa'dan rivayet).


Yine Ebu Emmame'den başka bir isnatla Ebu Davud ve Nesei anlatır; Adamın biri Allah Resulüne sordu: "Bir adam ücret ve ün için gaza ederse bir sevap var mıdır?" Efendimiz: "Hayır, hiçbir sevap yoktur."

Adam üç kez tekrarladı, Efendimiz hep: "Hiçbir sevap yoktur" diyorlardı. En sonunda Fahri Alem Efendimiz ilave etti: "Allah amellerden sadece kendi rızası için olanlardan başkasını kabul etmez."




Yeryüzündeki her canlı hayatını devam ettirmek için çırpınıp durur; fıtri gayesine ulaşmak için gece gündüz demeyip çalışır. Fakat Müslüman'ın durumu başka! Çünkü o İslam'a inanıp onun inkılapçı sistemlerine bağlanan kimsedir.


Bundan dolayıdır ki Müslüman her şeyden önce İslam inkılabının temel esası olan hakkı getirmek için canla, başla, malla Allah yolunda cihad eder.

Bütün gücüyle şer duyguları yıkmak, fitne ve fesat tohumlarını kökünden yok etmek için çalışır.



İşte ey Müslümanlar sizin cihadınız budur. Ve bu cihadınız şahsi arzularınız, milletinizin otoritesi, cinsinizin yücelmesi gibi şeyler için olmasın!..


Buraya kadar "İslam'da cihad"ın anlamını ve günümüzde birçok kimseler tarafından anlaşılmayan gaza ülküsünü anlattık. Şimdi de İslam inkılabından söz edelim.

Evet, İslam'ın insanlığın mutluluğu için yüzyıllar boyu gerçekleştirip, birçok ahmakların içeriğini anlamaktan aciz kaldıkları inkılapta!..


Böylece Allah'ın izniyle konuyu daha iyi anlamış oluruz. Cihada bugün ne kadar muhtaç olduğumuzu anlatırsak kuşkusuz ki cihadı daha iyi kavramış oluruz.



AllahA muhtaç olmak

Allah'a daha çok boyun eğdikçe, daha çok muhtaç oldukça, O'na daha yakın, katında daha değerli, şânı daha yüce olur, yaratıkların en mutlusu, Allah'a en çok kulluk edeni hâline gelir.


Yaratıklar için geçerli olan ise şudur: Dilediğine ihtiyacını aç, esiri olursun, dilediğinden müstağni ol, dengi olursun, dilediğine iyilik et efendisi olursun. Şâir ne doğru demiş :

Tezellül (kendini alçaltmak) ile tedellül (müstağni olmak) arasında bir nokta farkı var.

Nokta kaldırılırsa herşey değişir, akıllar şaşar kalır.

Mahlûkat karşısında tezellül şirktir.

Ey delikanlı sen halefini (tedellülü) öğren.(Yazma nüshada bu şekildedir. Kelimelerin biri «dal» diğeri «zâl» ile)

Demek ki bir kul, her ne olursa olsun yaratıklara ihtiyaç içinde olduğunu göstermediği zaman alabildiğine değerli, alabildiğine muhterem oluyor. Onlardan müstağni olarak iyilikte bulunursan, onların gözlerinde çok büyük olursun; onlara bir bardak su için de olsa ihtiyâcını hissettirirsen gözlerinden düşer, ihtiyâcın oranında küçülürsün.

İşte bu, din (yöneliş ve kulluk) tamamen Allah'a ait olsun ve O'na hiçbir şey ortak koşulmasın diye Allah'ın kanunlaştırdığı bir şeydir; O'nun hikmetinden ve rahmetindendir.

Bu nedenle Hâtimü'-Esamm , bâzılarının ne yapalım da kurtulalım sorusuna şöyle cevap verdi:

«Kesenin ağzını aç ver, insanların malında gözün olmasın. Sen onlara verir ve karşılığını beklersen, onlar da buna muhtaç iseler o zaman ihtiyaçlarınız denk, siz de denk olursunuz. Tıpkı satıcı ve müşteri gibi. İkisinin de diğerine bir üstünlüğü yoktur.



Eğer onlar sana daha çok muhtaç iseler, o zaman onlar sana boyun eğerler».(Hatim b. Unvan, Ebû Abdirrahmân el-Esamm, 237/851. Belh'li bir zâhid. «Hâtimü'l-Esamm bu ümmetin lokmânıdır» denilir. el-A'lâm, 1/152)

O her türlü eksiklikten münezzeh olan Rabbimiz Allah ise kendisine alabildiğine muhtaç olabileceğin, ihtiyaçlarım alabildiğine arz edebileceğin en cömert varlıktır. Yaratıklar ise olabildiği kadar az muhtaç olunacak basit, pek basit şeylerdir. Çünkü onların hepsi zaten ihtiyaç içindedirler. Dolayısıyla senin ihtiyaçlarını bilemez, sana yarar sağlamaya yol bulamazlar.


Hattâ kendi çıkar ve hayırlarına bile akılları ermez ki, başkalarına yol göstersinler. Doğrusu buna yeterli de değildirler. Kendiliklerinden bunu isteyemezler de. Ne ilimleri var, ne yeterlikleri, ne de irâdeleri. Ancak yüce Rabbimiz bilir; senin maslahatına, menfaatine O yeter. Onları senin için, katından bir rahmet ve lütuf olarak ister.


Bu, zâtının sânından olan bir sıfatıdır. Kimsenin zoruyla irade etmemiş, kimse O'nu rahmet edici kılmamıştır. Rahmeti zâtının gereği, ayrılmaz bir niteliğidir.


Doğrusu: «Kendine rahmeti O yazdı». Rahmeti her şeyi sarmış ve kuşatmıştır. Mahlûkatın ise hepsi muhtaçtır. Yaptıkları her şeyi kendi ihtiyaçlarından dolayı ve kendi çıkarları için yaparlar. Onların elinden gelen budur; hikmet budur.

Onlara ancak bu düşer, bu yaraşır. Artık mes'ûd (ezelde cennetlik yazılan) kişi, aslında hayır olmadığı halde hayır sandığı şeyleri değil, gerçekten hayır ve maslahatına olan şeyleri yapar. O halde insanlar üç kısma ayrılıyorlar: Zâlimler, Âdiller ve Muhsinler

Çevrimdışı Mstfx67

  • araştırmacı
  • ***
  • İleti: 354
HAYAT VE DİN İLİŞKİSİ:
« Yanıtla #1 : 23 Temmuz 2006, 22:12:28 »
ellerinize saglik
BA$KASININ AYIBINI SÖYLEMEYi DÜSÜNDÜGÜN ZAMAN NEFSININ AYIBINI hATIRLA!!!