Gönderen Konu: Konuşma Adabı *  (Okunma sayısı 9871 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı mice

  • aktif okur
  • **
  • İleti: 142
    • http://www.caregenclik.com
Konuşma Adabı *
« : 14 Haziran 2004, 16:20:38 »

1- Söz söylerken sonunu düşünerek konuşmak
2- Dünya ve ahiret için faydası olmayan sözleri söylememek
3- Konuşurken başkasının sözünü kesmemek ve gönül kırmamak
4- İnsanların makam ve kişiliklerine göre konuşmak
5- Bir insanı öğerken ve yererken aşırı gitmemek
6- Büyüklerin yanında yüksek sesle konuşmamak
7- Gevezelik ve boşboğazlık etmemek
8- Konuşurken ağız bükmemek, bilgiçlik taslamamak
9- Konuşurken yeminsiz ve yalansız konuşmak
10- Başkalarıyla alay ederek konuşmamak
11- Söylenmemesi gereken bir sırrı başkalarına söylememek
12- Başkalarının aleyhinde konuşmaktan ve koğuculuk yapmaktan uzak durmak
13- Her doğruyu her yerde söylememek....
« Son Düzenleme: 27 Nisan 2009, 23:53:30 Gönderen: enfa »
Yazıkki yine akşam oldu biz yine yalnız kaldık.
Bir kıyısı görünmez denize daldık.
Bir gemiye binmişiz bulanık bir gecede
Allah’ın denizinde Allah’tan uzak kaldık.

Çevrimdışı Abi-hayat

  • aktif okur
  • **
  • İleti: 116
    • http://www.sadakat.net
Re: KOnuşma Adabı
« Yanıtla #1 : 14 Haziran 2004, 19:25:52 »
2- Dünya ve ahiret için faydası olmayan sözleri söylememek



Cok dogru tanimlamalar ama dunya ve ahiret icin faydasi olmayan binlerce soz soyluyoruz gunde maalesef..
.

Çevrimdışı point

  • okur
  • *
  • İleti: 91
KOnuşma Adabı
« Yanıtla #2 : 14 Haziran 2004, 19:55:37 »
Alıntı
13- Her doğruyu her yerde söylememek....

Malesef ençok yaptığımız hatalardan biri :(
b]Dünyanın câzibedar güzellikleri, mal ve evlât birer fitne, birer imtihandır.Bu imtihanın en başarılı talebeleri de, sabah akşam gönül verdikleri hakîkate, bağlılık ahd u peymanında bulunan, azimli, iradeli, kararlı talihlilerdir.[/b]

Çevrimdışı GEZGİN

  • araştırmacı
  • ***
  • İleti: 353
KOnuşma Adabı
« Yanıtla #3 : 09 Ağustos 2004, 01:55:32 »
milletimizin özelliği bu
herkes konuşuyor ama ne dediğini kendi de bilmiyor
benim memleketimde-karadeniz- (saçma ama maalesef doğru ) konuşmayı bilmemek yüzünden millet birbirini vuruyor... :!:  :!:  :!:
tabi herkes için geçerli değil bu...
An oluyor bir garip hisse kapılıyorum...
Ben bu sefil dünyada acep ne arıyorum?'..........

Çevrimdışı AngeL_

  • aktif okur
  • **
  • İleti: 145
KOnuşma Adabı
« Yanıtla #4 : 13 Ağustos 2004, 14:52:53 »
Sözünü bilen kişinin, yüzünü ağ ede bir söz...
Sözü pişirip diyenin, işini sağ ede bir söz...
Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı..
Söz ola zehirli aşı, bal ile yağ ede bir söz....

Demiş YunusLar YunuSu...

"2- Dünya ve ahiret için faydası olmayan sözleri söylememek "  

Nefsim ne kadar da bundan uzak :roll: :(
Yıkanlar hatır-ı naşadımı Ya Rab Şâd olsun
Benimçin Nâmurad olsun diyenler Bermurâd olsun

Çevrimdışı müteallim

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 4786
  • gizli mahzenlerde kalan tarihin yeni adresi
    • www.Libv- kamp-lintfort.de
KOnuşma Adabı
« Yanıtla #5 : 30 Nisan 2006, 00:47:31 »
güzel söz yilani deliginden cikarir demisler.

Allahü teala bir ayeti celilesinde :Iyi ile kötü sözler bir degildir.sen iyi sözü tercih et  o zaman göreceksinki senin ile düsmanin hamim bir dost gibi olacaktir.
  Kuslar gibi ucmasini baliklar gibi yüzmesini ögrendik amma kardesce yasamasini ögrenemedik

Çevrimdışı seval_1985

  • aktif okur
  • **
  • İleti: 169
KOnuşma Adabı
« Yanıtla #6 : 30 Nisan 2006, 00:52:32 »
zaten öyle sözlerine dikkat et kişiliğini gösterir

Çevrimdışı seval_1985

  • aktif okur
  • **
  • İleti: 169
Konuşma Adabı
« Yanıtla #7 : 09 Mayıs 2006, 17:52:46 »
Anne ve babaya güzel söz söylemek

Kuran ayetleriyle hatırlatılan bir başka konu da anneye ve babaya karşı kullanılacak üsluba ilişkindir. Allah Kuran'da, "Biz insana anne ve babasını (onlara iyilikle davranmayı) tavsiye ettik. Annesi onu, zorluk üstüne zorlukla (karnında) taşımıştır. Onun (sütten) ayrılması, iki yıl içindedir. Hem Bana, hem anne ve babana şükret, dönüş yalnız Bana'dır." (Lokman Suresi, 14) hükmüyle insana annesine ve babasına karşı iyilikle davranmasını emretmektedir.

Kuşkusuz anne ve babanın evladı üzerindeki çabası çok büyüktür. Annesi pek çok güçlüğe göğüs gererek onu dokuz ay boyunca karnında taşımış ve her türlü fedakarlığa katlanarak büyütmüştür. Babası da onu yetişkin bir yaşa eriştirebilmek için büyük emek harcamıştır. İnsanın kendisine gösterilen bu güzel ahlakı ve emeği görmezlikten gelerek anne babasına karşı büyüklük taslaması, onlara karşı merhametsiz bir tavır içerisinde olması mümin ahlakıyla bağdaşmaz. Allah "…Anne-babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolda kalmışa ve sağ ellerinizin malik olduklarına güzellikle davranın. Çünkü, Allah, her büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez." (Nisa Suresi, 36) sözleriyle de insana anne babasına karşı güzellikle davranmasını ve onlara karşı böbürlenen bir tavır göstermekten sakınmasını buyurmaktadır.

Allah bu konuda insanın nasıl titiz bir tavır içerisinde olması gerektiğini de şöyle açıklamaktadır:

Rabbin, O'ndan başkasına kulluk etmemenizi ve anne-babaya iyilikle-davranmayı emretti. Şayet onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlılığa ulaşırsa, onlara: "Öf" bile deme ve onları azarlama; onlara güzel söz söyle. Onlara acıyarak alçakgönüllülük kanadını ger ve de ki: "Rabbim, onlar beni küçükken nasıl terbiye ettilerse Sen de onları esirge." (İsra Suresi, 23-24)

İnsan, anne ve babasına karşı "öf" bile demeyecek kadar saygılı ve hürmetkar bir üslup içerisinde olmalıdır. Alabildiğine alçakgönüllü ve anlayışlı olmalı ve onlara daima güzel söz söylemelidir. Onlar kendisini yetiştirip büyütürken nasıl emek verdilerse, yaşlılığa eriştiklerinde de kendisi onlara karşı aynı sabırlı ve şefkatli üslup içerisinde olmalıdır. Bu sefer de kendisi anne babasının kusurlarına anlayış göstermeli, ihtiyaçlarına şefkatle yaklaşmalıdır. Her ne olursa olsun onlara karşı kızgın ya da tahammülsüz bir üslup kullanmamalıdır.

İnsanın anne babasının Allah'a isyan halinde olması durumunda ise Kuran'da bildirilen ölçü, din konusunda onlara itaat etmemek ama yine de onlarla iyi geçinmek şeklindedir. Kuran'da müminin göstermesi gereken bu davranış şöyle açıklanmaktadır:

Bununla birlikte, onların ikisi (annen ve baban) hakkında bir bilgin olmayan şeyi Bana şirk koşman için, sana karşı çaba harcayacak olurlarsa, bu durumda onlara itaat etme ve dünya (hayatın)da onlara iyilikle (ma'ruf üzere) sahiplen (onlarla geçin) ve Bana 'gönülden-katıksız olarak yönelenin' yoluna tabi ol. Sonra dönüşünüz yalnızca Bana'dır, böylece Ben de size yaptıklarınızı haber vereceğim. (Lokman Suresi, 15)

Biz insana, anne ve babasına (karşı) güzelliği (ilke edinmesini) tavsiye ettik. Eğer onlar, hakkında bilgin olmayan şeyle Bana ortak koşman için sana karşı çaba harcayacak olurlarsa, bu durumda, onlara itaat etme. Dönüşünüz Bana'dır. Artık yaptıklarınızı size haber vereceğim. (Ankebut Suresi,

Kuran'da ayrıca Hz.Yusuf'un anne babasına karşı olan saygılı ve hürmetkar tavrı örnek verilerek, bu ahlakın üstünlüğüne dikkat çekilmiştir. Hz. Yusuf Mısır'ın yönetiminde önemli bir yere sahip olduğu halde anne ve babasına karşı son derece tevazulu ve alçakgönüllü bir tavır içerisinde olmuştur:

Böylece onlar (gelip) Yusuf'un yanına girdikleri zaman, anne ve babasını bağrına bastı ve dedi ki: "Allah'ın dilemesiyle Mısır'a güvenlik içinde giriniz." Babasını ve annesini tahta çıkarıp oturttu… (Yusuf Suresi, 99-100)

Hz İbrahim'in, kendisini putlara tapmaya çağıran babasına karşı olan tavrı ve konuşma üslubu da inananlar için güzel bir örnektir. Babasının olanca saldırgan tutumuna rağmen, Hz. İbrahim ona "babacığım" hitabıyla karşılık vererek üstün bir ahlak sergilemiştir:

Kitap'ta İbrahim'i de zikret. Gerçekten o, doğruyu-söyleyen bir peygamberdi. Hani babasına demişti: "Babacığım, işitmeyen, görmeyen ve seni herhangi bir şeyden bağımsızlaştırmayan şeylere niye tapıyorsun? Babacığım, gerçek şu ki, bana, sana gelmeyen bir ilim geldi. Artık bana tabi ol, seni düzgün bir yola ulaştırayım. Babacığım, şeytana kulluk etme, kuşkusuz şeytan, Rahman (olan Allah)a başkaldırandır. Babacığım, gerçekten ben, sana Rahman tarafından bir azabın dokunacağından korkuyorum, o zaman şeytanın velisi olursun." (Babası) Demişti ki: "İbrahim, sen benim ilahlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer (bu tutumuna) bir son vermeyecek olursan, andolsun, seni taşa tutarım; uzun bir süre benden uzaklaş, (bir yerlere) git." (İbrahim:) "Selam üzerine olsun, senin için Rabbim'den bağışlanma dileyeceğim, çünkü, O, bana pek lütufkardır" dedi. "Sizden ve Allah'tan başka taptıklarınızdan kopup-ayrılıyorum ve Rabbim'e dua ediyorum. Umulur ki, Rabbim'e dua etmekle mutsuz olmayacağım." (Meryem Suresi, 41-48)
« Son Düzenleme: 27 Nisan 2009, 23:52:33 Gönderen: enfa »

Çevrimdışı seval_1985

  • aktif okur
  • **
  • İleti: 169
KOnuşma Adabı
« Yanıtla #8 : 09 Mayıs 2006, 17:53:39 »
Arkadan konuşmamak, dedikodu yapmamak

Cahiliye ahlakına sahip kimi insanlar, çevrelerindeki kişilerde gördükleri kusurları, eksiklikleri onların yüzlerine söylemektense arkalarından konuşurlar. Bu kişilerin insanları daha iyiye yöneltmek, eksik yönlerini telafi etmelerine katkıda bulunmak gibi bir amaçları yoktur. Kimi zaman sırf vakit geçirmek, kimi zaman hoşlanmadıkları insanlar hakkında etrafta olumsuz kanaat oluşturmak, kimi zaman bir insanı küçük düşürüp alay etmek, kimi zaman da başkalarını yererek kendilerini yüceltmek gibi basit amaçlar uğruna dedikoduya dalarlar. Bu tavır bozukluğu bazı insanlar arasında öylesine yaygındır ki, bu kimseler dedikodu yaparak eğlenmeyi hatta hayatlarını dedikodu üzerinden kazanmayı olağan bir yaşam şekli haline getirmişlerdir.

Günümüzde, dünyanın pek çok ülkesinde sırf dedikodu amacı güden pek çok gazete ve dergi yayınlanmakta, çeşitli televizyon programları hazırlanmaktadır. Bu tür yayınlar, dedikodu olarak adlandırılan tavır bozukluğunu son derece makul göstermeye ve meşrulaştırmaya çalışmaktadır.

Oysa bu insanlar çelişki içindedirler. Çünkü başkalarını "çekiştirmek"ten, onların dedikodusunu yapmaktan zevk alan bu insanlar, aynı durumla karşılaştıklarında bunun ne kadar kötü bir davranış olduğunu anlatıp durmaktadırlar. Ama herşeye rağmen kendileri zarar görmedikleri sürece dedikodudan vazgeçmezler. Birkaç dakika önce hakkında olumsuz konuştukları bir insanla yüz yüze geldiklerinde sanki hiçbir şey olmamış gibi yapmacık bir üslupla sahte dostluklarını sürdürürler. Üstelik bu durum zincirleme sürüp gider; biraraya gelen iki kişi üçüncü bir kişiyi çekiştirir, sonra bu kişilerden biri üçüncü kişiyle diğerini ve sonra da diğer iki kişi biraraya gelerek diğerinin dedikodusunu yaparlar. Kimse birbirine dedikodunun yanlışlığını hatırlatmaz; hatta birbirlerine verdikleri telkinler, dedikodudan zarar gelmeyeceği, bunun hayata renk kattığı, aralarında bir eğlence vesilesi olduğu yönündedir.

Oysa Allah Kuran ile bu tavrın yanlışlığını insanlara bildirmiştir; Allah bir ayette insanların birbirlerini arkadan çekiştirmelerinin, "insanın ölü kardeşinin etini yemesi" kadar çirkin bir tavır olduğunu şöyle belirtmiştir:

Ey iman edenler, zandan çok kaçının; çünkü zannın bir kısmı günahtır. Tecessüs etmeyin (birbirinizin gizli yönlerini araştırmayın). Kiminiz kiminizin gıybetini yapmasın (arkasından çekiştirmesin.) Sizden biriniz, ölü kardeşinin etini yemeyi sever mi? İşte, bundan tiksindiniz. Allah'tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, tevbeleri kabul edendir, çok esirgeyendir. (Hucurat Suresi, 12)

Yine bir başka ayette ise Allah, insanların bir eğlence vesilesi olduğunu öne sürerek makul göstermeye çalıştıkları bu tavrın ahiretteki karşılığını şöyle açıklamaktadır:

Arkadan çekiştirip duran, kaş göz hareketleriyle alay eden her kişinin vay haline; (Hümeze Suresi, 1)

Hayır; andolsun o, 'hutame'ye atılacaktır. 'Hutame'nin ne olduğunu sana bildiren nedir? Allah'ın tutuşturulmuş ateşidir. Ki o, yüreklerin üstüne tırmanıp çıkar. O, onların üzerine kilitlenecektir; (Kendileri de) Dikilip-yükseltilmiş sütunlarda (bağlanacaklardır). (Hümeze Suresi, 4-9)

Kuran ahlakından uzak bir yaşam süren insanların bu üslubuna müminlerin arasında rastlanmaz. Müminler Allah'ın her yerde, her konuşulanı duyduğunu bilerek O'nun sakınılmasını bildirdiği bir söz söylemekten titizlikle kaçınırlar. Dedikodunun, yanlış olduğu kadar boş bir konuşma olduğunu da bilirler. Çünkü bir insanın gıyabındaki bir söz ne o şahsa fayda verir ne de kişinin kendisine. Belki bu şekilde kişinin eksik olduğu yönlerde teşhisler yapılır ancak bunlardan haberi olmadığı için o kişinin tavırlarında herhangi bir değişiklik yapabilmesi mümkün olmayacaktır. Kendisine anlatılmadığı, tarif edilmediği sürece kendi kendine tespit edemediği bu eksikliklerini telafi etme imkanı bulamayacaktır. Bu nedenle müminler birbirleri hakkındaki olumlu ya da olumsuz tüm düşüncelerini hiç çekinmeden birbirlerine aktarırlar. Gerçek dostluk ve samimiyetin bunu gerektirdiğini, sevdikleri bir insanın hatalarını en güzel üslupla yüzüne söylemenin kötülük değil iyilik yapmak olduğunu bilirler. Amaçları birbirlerini daha iyi, daha güzel ve daha kusursuz bir ahlaka yöneltebilmektir.

Bu, Allah'ın Kuran'da insanlara bildirdiği 'iyiliği emredip kötülükten sakındırmak' emrinin de bir gereğidir.

Çevrimdışı seval_1985

  • aktif okur
  • **
  • İleti: 169
KOnuşma Adabı
« Yanıtla #9 : 09 Mayıs 2006, 17:54:58 »
Zan ve iftirada bulunmamak

Müminlerin özen gösterdikleri bir başka önemli konu da, bilmedikleri bir şey hakkında zan ve tahmine dayalı konuşmalardan kaçınmaktır. Allah bir ayetinde "Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme; çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur." (İsra Suresi, 36) sözleriyle bu durumun Allah Katında kişiye yükleyeceği sorumluluğu hatırlatmaktadır. Bir başka ayetinde ise Allah yeryüzündeki insanların büyük çoğunluğunun 'zan ve tahmin ile yalan söylediklerini' bildirmekte ve müminleri bu konuda uyarmaktadır:

Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak 'zan ve tahminle yalan söylerler.' (Enam Suresi, 116)

Kimi insanlar zan ve tahminle konuşmayı yaygın bir alışkanlığa dönüştürmüşlerdir. Bu öylesine kabul görmüş bir üsluptur ki insanlar bazen zanlarını gerçekmiş gibi kabul edip hayatlarını bu doğrultuda yönlendirebilmektedirler. Sözgelimi kısa sürede zengin olan bir ahbapları hakkında hiç düşünmeden kötü zanda bulunabilirler; "Kim bilir bu parayı hangi yoldan kazandı", "Maaşıyla bu serveti edinemeyeceği çok açık" gibi tahminlere dayalı sözler söyleyerek bu kişi hakkında kolayca hüküm verebilirler. Oysa belki de konunun aslı sanılandan çok daha farklıdır. Belki kalan bir miras, belki işlerinin yolunda gitmesi bu kişiyi zenginleştirmiş olabilir. İnsan hiçbir zaman için merakını cezbeden, aklına yatmayan ya da kafasını karıştıran bir durum karşısında herhangi bir bilgi ya da delile dayandırmadan tahminde bulunmamalıdır. Çünkü böyle dayanaksız bir tahmin doğruyu tespit edebilmede kişiye yarar sağlamaz. Allah bir ayetinde "... Oysa gerçekte zan, haktan yana hiçbir yarar sağlamaz." (Necm Suresi, 28) sözleriyle zan ve tahminin insanı gerçeklerden yana hiçbir sonuca ulaştıramayacağını hatırlatmaktadır.

Müminler Kuran'da hatırlatılan bu gerçeği bilerek konuşurlar. Karmaşık bir durumla karşılaştıklarında bilgi ya da belgeye dayanmadan kişiler hakkında herhangi bir zanda bulunmazlar. Mutlaka ya ilgili kişiden sorarak ya da gerçekçi bir araştırma yaparak konu hakkında kesin bir bilgi edinir ve ancak elde ettikleri bu bilgilere dayanarak bir sonuca varırlar.

Bu konuda Kuran'da verilen örneklerden birinde Peygamberimiz (sav)'in eşi hakkında hiçbir bilgileri olmadığı halde zanda bulunan kimselerden bahsedilmektedir. Allah müminlere herhangi birinin bir mümin hakkında zanda bulunduğunu duyduklarında "Bu, açıkça uydurulmuş iftira bir sözdür" ya da "Bu konuda söz söylemek bize yakışmaz. (Allah'ım) Sen yücesin; bu, büyük bir iftiradır" diyerek çevrelerindeki insanlara da zandan kaçınmayı hatırlatmaları gerektiğini bildirmektedir:

Doğrusu, uydurulmuş bir yalanla gelenler, sizin içinizden birlikte davranan bir topluluktur... Onu işittiğiniz zaman, erkek müminler ile kadın müminlerin kendi nefisleri adına hayırlı bir zanda bulunup: "Bu, açıkça uydurulmuş iftira bir sözdür" demeleri gerekmez miydi? Ona karşı dört şahitle gelmeleri gerekmez miydi? Şahitleri getirmediklerine göre, artık onlar Allah Katında yalancıların ta kendileridir. Eğer Allah'ın dünyada ve ahirette sizin üzerinizde fazlı ve rahmeti olmasaydı, içine daldığınız dedikodudan dolayı size büyük bir azab dokunurdu. O durumda siz onu (iftirayı) dillerinizle aktardınız ve hakkında bilginiz olmayan şeyi ağızlarınızla söylediniz ve bunu kolay sandınız; oysa o Allah Katında çok büyük (bir suç)tür. Onu işittiğiniz zaman: "Bu konuda söz söylemek bize yakışmaz. (Allah'ım) Sen yücesin; bu, büyük bir iftiradır" demeniz gerekmez miydi? Eğer iman edenlerden iseniz, bunun gibisine bir daha dönmemeniz için Allah size öğüt vermektedir. Allah size ayetleri açıklıyor; Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (Nur Suresi, 11-18)

Kimi insanlar zanna dayarak konuşmayı önemsiz ve zararsız bir konu olarak görebilmektedirler; ancak Allah ayetleriyle bu tavrın Kendi Katında "çok büyük bir suç" olduğunu hatırlatmaktadır.

Bu konuda yine Kuran'da geçen bir başka örnek ise Hz. Meryem'in durumuna ilişkindir. Kuran'da bildirildiğine göre, kendisine hiçbir beşer dokunmadan Allah'ın sadece "Ol" demesiyle Hz. İsa'ya hamile kalan Hz. Meryem, kavminin zanna dayalı iftiralarıyla karşı karşıya kalmıştır:

Böylece onu taşıyarak kavmine geldi. Dediler ki: "Ey Meryem, sen gerçekten şaşırtıcı bir şey yaptın. Ey Harun'un kız kardeşi, senin baban kötü bir kişi değildi ve annen de azgın, utanmaz (bir kadın) değildi." (Meryem Suresi, 27-28)

(Bir de) İnkara sapmaları ve Meryem'in aleyhinde büyük bühtanlar söylemeleri. (Nisa Suresi, 156)

Oysa Hz. Meryem Kuran'da, "Hani melekler: "Meryem, şüphesiz Allah seni seçti, seni arındırdı ve alemlerin kadınlarına üstün kıldı" demişti." (Al-i İmran Suresi, 42) ayetiyle de bildirildiği gibi, Allah'ın alemlere üstün kıldığı ve Allah'a gönülden bağlı olduğu bildirilen bir kimsedir.

Allah, kavminin ona attığı bu iftiranın asılsızlığını "İmran'ın kızı Meryem'i de. Ki o kendi ırzını korumuştu. Böylece Biz ona Ruhumuz'dan üfledik. O da Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını tasdik etti. O, (Rabbine) gönülden bağlı olanlardandı." (Tahrim Suresi, 12) ayetiyle açıklamıştır. Ve iffetiyle Hz. Meryem'i iman edenlere örnek kıldığını bildirmiştir.

Çevrimdışı seval_1985

  • aktif okur
  • **
  • İleti: 169
KOnuşma Adabı
« Yanıtla #10 : 09 Mayıs 2006, 17:55:47 »
Alaycı bir üslupla konuşmamak

Dünyanın neresine giderseniz gidin, kimle konuşursanız konuşun "sizinle alay edilmesini ister misiniz?" diye soracak olursanız, büyük olasılıkla tüm insanlardan "elbette ki hayır" cevabını alırsınız. Ne var ki kendileriyle alay edilmesinden hiçbir şekilde hoşlanmayan bu insanlar, söz konusu bir başkası olduğunda alay etmeyi önemli bir eğlence vesilesi olarak görürler. Bu üslubun kimi insanlar arasında geniş çapta kabul görmüş olması ise insanları aldatır ve alaycılığı makul görmelerine neden olur. Bu tavrın kötü niyet içermediğini, üstelik karşı tarafın da bundan zevk aldığını öne sürerler. Aynı durum kendi başlarına geldiğinde ise yakınıp dururlar. Kendileriyle alay edildiğinde insanların kasten, kendilerini kızdırmak ve küçük düşürmek amacıyla bu üslubu kullandıklarını söyleyerek söz konusu kişilere karşı kızgınlık duyarlar. Ama insanlar arasında üstünlük sağlamanın bir yolu olarak gördüklerinden fırsat buldukları anda bu tavır bozukluğunu başkalarına uygulamakta bir sakınca görmezler. Bir kişinin eksikliklerini ortaya çıkardıklarında, acizlikleriyle ya da kusurlarıyla alay ettiklerinde kendi üstünlüklerini daha iyi vurgulayabildiklerine inanırlar.

Böyle insanlar vicdanlarının sesini tamamen bastırdıkları için zamanla giderek daha insaniyetsiz ve umursuz bir karaktere bürünürler. Tavırlarla, konuşmalarla, yaşam tarzıyla alay ettikleri gibi, doğuştan gelen fiziksel özelliklerle veya tamamen insani acizliklerle de alay etmeyi ilkel bir zevk haline getirirler. Bir kimsenin boyunun kısalığı, saçının olmaması, aksanı, gözlerinin bozukluğu, kilosu, kültür düzeyi, giyim tarzı, mesleği, çalıştığı işyeri, yaşadığı semt, evinin eşyaları, arabasının modeli onlar için birer alay konusu olabilir. Hapşıran, dili sürçen, boğazına bir şey takılan, ayağı takılıp düşen insanlar bile alaya alınır. Alaycı bir karakter gösteren insanlar bu konuları gündeme getirip başkalarını küçük düşürmekle, kendi başarılarını, güzelliklerini ya da zenginliklerini ön plana çıkarmış olduklarını düşünürler. Alaycı esprilerini günlerce, aylarca hatta kimi zaman yıllarca anlatarak gündemde tutmaya çalışırlar.

Diğer taraftan, alaya konu olan bazı kişilerin hatası da alaycı bir üsluba yine alaycı bir üslupla karşılık vermek olur. Cahiliye toplumlarında yaşanan bu karşılıklı gurur savaşı içinde alaycı üslup iyice yaygınlaşır. Oysa alaycılık Allah'ın insanlara sakınılmasını bildirdiği bir davranıştır:

Ey iman edenler, bir kavim (bir başka) kavimle alay etmesin, belki kendilerinden daha hayırlıdırlar; kadınlar da kadınlarla (alay etmesin), belki kendilerinden daha hayırlıdırlar. Kendi nefislerinizi (kendi kendinizi) yadırgayıp-küçük düşürmeyin ve birbirinizi 'olmadık-kötü lakaplarla' çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir isimdir. Kim tevbe etmezse, işte onlar, zalim olanların ta kendileridir. (Hucurat Suresi, 11)

Müminler Allah'ın bu emrini bilerek bir başkasına karşı hiçbir şekilde alaycı bir üslup kullanmazlar; kendilerine böyle bir üslupla yaklaşanlara da son derece tevazulu davranır ve onlara Kuran ahlakıyla cevap verirler. Çünkü asıl üstünlüğün Kuran ahlakını en güzel şekilde yaşamakla kazanılacağını bilirler. Nefsin telkinlerine uyarak cahiliye ahlakıyla davrananlara aynı ahlakla karşılık vermek kolay bir tercihtir. Makbul olan nefsin telkinlerine aldırış etmeyip vicdanın sesini dinleyebilmektir. Müslümanlar da vicdanlarıyla konuşan insanlardır.

Bir insanın hapşırmak, öksürmek, düşmek gibi tamamen insani acizliklerini alaya almanın ya da doğuştan gelen fiziksel kusurlarını dile düşürmenin, hoşlanmadığı lakaplarla hitap etmenin eğlenceli hiçbir yanı yoktur. Bu bakış açısıyla hareket eden müminler insanları rencide edici, küçük düşürücü hiçbir söz veya espriden zevk almazlar. Kendileri bu ahlaka hiçbir şekilde tenezzül etmedikleri gibi bulundukları ortamlarda da insanların bir başkasını alaya almasına müsaade etmezler. Acizlikleri yaratanın Allah olduğunu ve dilerse alay eden kişiye de aynı acizlikleri vermeye güç yetirebileceğini bilerek hareket ederler. Nitekim Allah bu gerçeği bir ayetinde şöyle bildirmektedir:

Andolsun, senden önceki elçiler de alaya alındı da alaya aldıkları şey, onlardan maskaralık yapanları çepeçevre kuşatıverdi. (Enam Suresi, 10)

Çevrimdışı seval_1985

  • aktif okur
  • **
  • İleti: 169
KOnuşma Adabı
« Yanıtla #11 : 09 Mayıs 2006, 17:56:55 »
Boş ve faydasız konuşmalar yapmamak

Allah'a inanmayan insanlar yaşamlarını dünya hayatıyla sınırlı olarak düşündükleri için sonsuz hayatlarını yaşayacakları ahiret için bir hazırlık yapmaya da gerek duymazlar. Nasıl bir tavır içerisinde olduklarını, yaşadıkları süre içerisinde hayırdan yana neler kazandıklarını, nasıl bir sona doğru ilerlediklerini düşünmezler. Oysa her davranış, her söz, her düşünce hesap gününde insanın önüne çıkartılmak üzere saklanmaktadır. Sarf edilen her faydalı ve hikmetli söz insanı ahirette kazançlı çıkaracak, Allah'ın rızasını, cennetini ve rahmetini kazanmasına vesile olacaktır.

Ahireti düşünmeyen insanlar vakitlerini boş sözlere dalarak, ne kendilerine ne de başkalarına fayda sağlamayacak konuşmalarla oyalanarak harcarlarken, müminler her anlarını hayırlı ve hikmetli konuşmalarla geçirirler.

Ahiretten yana gaflete düşüp, boş sözlerle oyalanıp duran insanlar için Kuran'da "...Onları bırak, içine 'daldıkları saçma uğraşılarında' oyalanıp-dursunlar." (Enam Suresi, 91) şeklinde bildirilmektedir. Müminlerin boş ve yararsız sözlerden titizlikle kaçındıkları ise bir başka ayette, "'Boş ve yararsız olan sözü' işittikleri zaman ondan yüz çevirirler ve: "Bizim yapıp-ettiklerimiz bizim, sizin yapıp-ettikleriniz sizindir; size selam olsun, biz cahilleri benimsemeyiz" derler." (Kasas Suresi, 55) şeklinde ifade edilir.

Müminler boş ve yararsız sözün ne olduğu konusunda ölçülerini Kuran'a göre belirlerler. Dünyada geçirdikleri her anlarının ahiret yaşamları açısından çok kıymetli olduğunu bildikleri için, yaşadıkları her an vicdanlarına başvurarak boş söze dalmamaya büyük özen gösterirler. Bir ayette "Ki onlar, yalan şahidlikte bulunmayanlar, boş ve yararsız sözle karşılaştıkları zaman onurlu olarak geçenlerdir." (Furkan Suresi, 72) sözleriyle müminlerin boş sözle karşılaştıkları zaman onurlu olarak geçtiklerinden bahsedilmektedir

Çevrimdışı seval_1985

  • aktif okur
  • **
  • İleti: 169
KOnuşma Adabı
« Yanıtla #12 : 09 Mayıs 2006, 17:57:51 »
Söz kesmemek ve itidalli bir sesle konuşmak

Müslümanlar gün içerisinde karşılaştıkları her olaya "şu an hangi tavrı gösterirsem Allah'ın rızasını kazanabilirim?" düşüncesiyle yaklaşırlar. Konuşan bir kişiyi sözünü kesmeden nezaketle dinlemek, Allah'ın rızasını kazandıracağı umulan güzel tavırlardan biridir. Bu tavır, konuşmacıya ve söylediklerine duyulan saygının bir göstergesidir.

Buna karşın, Kuran ahlakının yaşanmadığı yerlerde insanların konuşana kulak vermemeleri, birbirlerinin sözünü dinlememeleri, aynı anda tartışarak ve üste çıkarak konuşmaları alışılmış tavırlardır. Özellikle televizyonlardaki tartışma programlarında bunun örneklerine sıkça rastlanır. Her biri kendi dalında uzmanlaşmış kimseler bile kimi zaman nezaketten ve saygıdan tamamen uzak bir üslup sergileyebilmektedirler. Bu gibi kişiler birbirlerinin anlattıklarından istifade etmek yerine kibirli bir üslupla kendi sözlerini dinletip kabul ettirmeye çalışırlar.

Müslümanların ise kendilerini ön plana çıkarmak, öne geçip üste çıkmak, son sözü söylemek gibi nefsani amaçları yoktur. Bu nedenle üslupları itidalli ve sakindir. Kuran ahlakından kaynaklanan nezaket anlayışları gereği önceliği her zaman birbirlerine tanır, birbirlerinin anlattıklarından en iyi şekilde istifade etmeye çalışır ve cahilce tavırlar göstermekten kaçınırlar.

Kuran ahlakından uzak yaşayan kimselerin belirgin bir diğer vasfı ise ses tonlarıdır. Kendilerini haklı göstermek, karşı tarafı yıldırmak, ikna etmek veya susturup üste çıkmak için bağıra bağıra konuşurlar. Oysa Müslümanların ses tonu itidallidir. Allah Kuran'da bu konuyu müminlere, Hz. Lokman'ın oğluna verdiği bir öğüdü aktararak hatırlatmıştır:

Yürüyüşünde orta bir yol tut, sesinden de (yüksek perdeleri) eksilt. Çünkü, seslerin en çirkin olanı gerçekten eşeklerin sesidir. (Lokman Suresi, 19)

Çevrimdışı seval_1985

  • aktif okur
  • **
  • İleti: 169
KOnuşma Adabı
« Yanıtla #13 : 09 Mayıs 2006, 17:59:34 »
Muhatabın kültür seviyesine uygun bir üslup kullanmak

Müminlerin konuşmalarında dikkat ettikleri özelliklerden biri de karşılarındaki insanlara en uygun olan, onların en rahat edecekleri ve en kolay anlayabilecekleri üslubu kullanmalarıdır. Zira imanın getirdiği akıl insana, her yaştan ve her kültürden insana hitap edebilme yeteneğini kazandırır. Açık bir şuura ve zengin bir bilgi birikimine sahip olan bir kimseye kullanılacak hitap şekliyle, anlayışı sığ, kültür düzeyi düşük birine karşı kullanılacak üslup birbirinden farklıdır. Örneğin entelektüel bir kişiye, detaylı bilgi birikimine sahip olduğu konuları bilgiçlik taslayan bir üslupla anlatmak doğru değildir. Bu kişinin üstün yönlerini takdir ederek, konuyu çok daha iyi bildiğini unutmadan konuşmak aklın ve nezaketin gereğidir.

Buna karşın kültür düzeyi daha düşük, daha az bilgi ve tecrübe sahibi biriyle konuşurken dikkat edilecek nokta ise, anlaşılır olmaktır. Bu kişinin anlamayacağı, çözemeyeceği bir üslupla konuşmak, onun ihtiyaç duyabileceği açıklamaları önemsememek, kapalı karmaşık bir üslupla konuşmak yanlıştır. Sözgelimi eğitimsiz bir insanla felsefi bir üslup kullanarak konuşmak son derece yersizdir. Bilgi sahibi olmadıkları bir konuda insanlara sükse yapmaya çalışan kişi aslında sadece kendini küçük düşürmüş olur. Mümin ise Kuran'a uymanın kendisine kazandırdığı aklın bir gereği olarak her zaman karşısındakinin ihtiyaçlarını, bilgi ve kültür düzeyini hesaplayarak, ona en uygun olan üslubu kullanır.

Çevrimdışı seval_1985

  • aktif okur
  • **
  • İleti: 169
KOnuşma Adabı
« Yanıtla #14 : 09 Mayıs 2006, 18:00:39 »
Kötülüğe yönelten konuşmalardan sakınmak

Müminler söyledikleri her sözün Kuran'a uygun ve rahmani bir üslup içerisinde olmasına gayret ederler. Diğer müminlere fayda verecek, onları Allah'a yakınlaştıracak, şevklendirecek, huzur ve güven verecek, ferahlatacak, neşelendirecek konuları gündeme getirmeye çalışırlar. Onların huzurunu, neşesini kaçıracak, akıllarını gereksiz yere meşgul edecek, kalplerine vesvese ya da tedirginlik verecek konuları ise özenle konuşmamaya titizlik gösterirler.

Münafık karakterli kimselerin konuşmalarında ise bu üsluba sıkça rastlanır. Konuşmalarıyla birbirlerini Kuran ahlakına muhalif olabilecek, harama teşvik eden, dünyayı sevdiren, karanlık işlere teşvik eden bir çizgiye çekmeye çalışırlar. Allah'a yakınlaşmaya, Kuran'a ve elçilerin yoluna uymaya, güzel ahlakı yaşamaya, kaderi, ahireti daha iyi anlamaya teşvik eder tarzda konuşmazlar. Tam tersine karanlık gördükleri her konuya dahil olmaya çalışırlar. Kuran ahlakında hiçbir şekilde yeri olmayan konularda bu kişilerin hep şevkli bir üslup içerisinde oldukları görülür. Allah'ın yasakladığı bu tarz davranışların müminler arasında yaygınlaşmasına çalışan bir üslup kullanırlar.

Müminler ise, Allah'ın apaçık ayetlerle haram olduğunu bildirdiği konularda, kendilerine münafıkane bir üslupla yaklaşılmasından olumsuz yönde etkilenmezler. Böyle bir üsluba karşı daima uyanıktırlar. Münafıklarsa onların ne kadar kesin bir iman ile Allah'a bağlandıklarını ve Kuran ahlakını ne kadar dürüst ve samimi bir şekilde yaşadıklarını kavrayamadıkları için bu çabalarını sürdürürler. Müminlere getirdikleri fikirler, öne sürdükleri mantıklar hep Kuran ahlakından uzak, inkarcıların karanlık ruhunu yansıtır niteliktedir. Bu üslubu tanıyan müminlerse daha bu kişi sözüne başlar başlamaz, şeytani bir mantık öne sürebileceğini bilerek, onu temkinli şekilde dinler ve Kuran ahlakını yaşamaya çağırırlar.