Gönderen Konu: İstanbul'un Kıymeti ve Fethin Ehemmiyeti  (Okunma sayısı 5847 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9222
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
İstanbul'un Kıymeti ve Fethin Ehemmiyeti
« : 22 Kasım 2011, 11:07:22 »

İstanbul'un Kıymeti ve Fethin Ehemmiyeti

İstanbul ki tarihte birçok devlete, imparatorluğa pâyitahtlık etmiş ve bu hususiyeti ona pekçok kültürün bir araya gelip sergilendiği bir kültürler meşheri, bir ortak medeniyetler havzası olma pâyesini kazandırmıştır.

Ayrıca coğrâfî vaziyeti itibariyle de İstanbul, her zaman ehemmiyetini muhâfaza etmiştir. Bütün bu hususiyetlerinden dolayıdır ki İstanbul, tarihte pek çok hükümdar ve kralın gözdesi olmuş; ele geçirmek için her türlü yol denenmiştir. Çünkü böyle bir şehre hâkim olmak, hem kıtaların kesiştiği bölgeye, hem de asırlardır burada biriken bir kültürel zenginliğin getireceği avantajlara hâkim kılacağından krallar bu gücü ele geçirmek istemişlerdir.

Bu açılardan ve bilhassa Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz'in, İstanbul'un mutlaka fethedileceğini ve onu fetheden kumandanın ne güzel bir kumandan, fetheden askerin ne güzel asker olduğu müjdesini vermesi açısından bakınca, İstanbul'un fethinin Osmanlı fütuhâtı boyunca en kıymetli, en mühim fetih olduğu gayet rahatlıkla fark edilecektir. Bu sebepledir ki, İstanbul'un fethini diğer fetih ve zaferlerle karıştırmadan tek başına ele alıp, hususi şartları içerisinde değerlendirmenin zarûri olduğu kanaatindeyiz. Yoksa bir baştan bir başa koca Avrupa, Hazreti Fâtih tarafından bir çırpıda fethedilseydi bile, devletin kalbinde bir paslı hançer, bir habis ur gibi duran "Konstantinopolis!" fethedilmeden ne Sultan II. Mehmed Hân "Fâtih" olabilirdi, ne de diğer fetihlerin İstanbul'un fethi karşısında bir değeri olurdu.

Sultan Fâtih (k.s.), bu durumu bizzat kendisi şöyle dile getirmiştir:
"Şimdi bize düşen vazife, atalarımıza hayırlı halef olduğumuzu meydana koyarak ruhlarını şâd etmektir. Hepiniz biliyorsunuz ki, İstanbul, memleketimizin ortasında eşsiz bir beldedir. Uzun müddet bizlerle savaşarak zayıflamış ve nüfusu boşalmıştır. Bizans hükûmetinin bize verdiği zararları, çıkardığı zorlukları ve çevirdiği dolapları bilirsiniz. Dedem Bâyezid'e karşı Fransız, Cermen, Macar ve Ulah krallarını kışkırtmadı mı? Askerlerini Tuna'dan gemilerle geçirip devletimizi yıkmak, bizi Rumeli'den ve hatta Anadolu'dan çıkarmak istemedi mi? Daha dün babam hâkâna karşı yaptığı hîlelere devam etmekte ve fırsat kollamaktadır. Bu şehir fethedilmedikçe Bizans'ın fesâdı ve bize karşı çıkaracağı tehlikeler devam edecek; zira memleketimizi ortadan ikiye bölen bu şehir, Rumlar'ın elinde kaldıkça, devletimizin emniyeti tehlikede olacaktır." (Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, 10/212.)

Fâtih Sultan Mehmed Hân (k.s.) hazretleri, böylece, kendisine düşen vazifenin mutlak surette bu fethin tahakkukunu temin ederek cedlerinin ruhlarını şâd etmek olduğunu söylemektedir.

Aynı hakikati ifade etmeye çalışırken Ahmet Hamdi Tanpınar, "İstanbul fethinin, Malazgirt'ten başlayan bir hamleyi tamamladığı hakikatidir", der ve şöyle ilâve eder: "Çünkü vatan, İstanbul'u fetihle bütünlüğünü kazanır. Aynen milletimizin tarihî vazifesine onu fetihle kavuştuğu gibi." (Yaşadığım Gibi, s. 172)

Fetihte, Hazreti Fâtih (k.s.) 21 yaşında idi. Fetih için hususi olarak döktürülen toplar Edirne'den İstanbul'a üç ayda 50-60 öküz veya iki bin insanla çekilerek getirildi. Fetih cem'an 80 bin kişilik bir orduyla başladı. 6 Nisan 1453'te ilk muhâsara emri verildi. Muhâsaranın 12 günü surların bombardımanıyla geçirildi. 18 Nisanda ilk hücûm emri verildi. 21 Nisanı 22'ye bağlayan gece 70 kadar gemi Tophâne'den, Kasımpaşa sırtlarından yağlı kalaslar üzerinden Haliç'e indirildi.

Osmanlı donanması 12 çektiri, 80 çift güverteli kürekli, 55 küçük gemi olmak üzere 147 parçadan meydana geliyordu.

Ve nihâyet 29 Mayıs Salı günü 1453'te fetih, muhâsaranın 54. gününde tamamlandı. Hazret-i Fâtih, kumandanlarıyla birlikte Topkapı'dan büyük bir merâsimle şehre girerek, doğruca Ayasofya'ya gitti. Böylece; 1058 yılından beri Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu'nun başşehri olan İstanbul, fetihten sonra 1923 yılına kadar Osmalı Devleti Aliyye'sine pâyitahlık yapmış ve Türk-İslâm tarihinin en mühim ve en büyük merkezi hâline gelmiştir.

İlk cuma namazı da 1 Haziran 1453'te Ayasofya'da kılınmıştır.

Fazilet Takvimi

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9222
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
İstanbul'un Tesbih ve Tekbirlerle Fethi
« Yanıtla #1 : 23 Kasım 2011, 13:20:40 »
İstanbul'un Tesbih ve Tekbirlerle Fethi

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz, Deylemî (rh.)' nin rivâyet ettiği bir hadîs-i şeriflerinde buyurmuşlardır ki: "Cenâb-ı Hakk mü'min kullarına, Roma'nın merkezi olan İstanbul'un tesbih ve tekbir ile fethini nasip etmedikçe kıyâmet kopmayacaktır." (Râmûzü'l-Ehâdîs) Yani bu büyük fetih, er geç mutlaka Müslümanlara nasip olacaktır buyurarak, apaçık bir mûcizeyi ortaya koymuştur.

İşte Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz'in bu mûcizeleri, bundan 549 sene evvel bugün tahakkuk etmişti. İslâm ordusunun her neferi lisânını tesbih ve tekbir ile süslüyordu. Bu ulvî kelimelerin ses ve yankıları semâlara yükseliyor, bütün kalplere incelik ve ferahlık, hayret ve azamet hisleri veriyordu. Hatta İstanbul'un bu kuşatması esnasında şehirde bulunan Sakız'lı Piskopos Leonardo, yazdığı bir tarih kitabında şöyle demiştir:
"Eğer siz de bizim gibi, 'Lâilâhe illAllah Muhammedün Resûlüllah diyen Fâtih ordusunun sadâlarını duysa idiniz, diliniz tutulur, şaşırıp kalırdınız."
Evet, bu ulvî tesbih ve tekbir sesleri, ruhları tesiri altına alıyor, muhâlif kuvvetleri hayret ve dehşete düşürüyor, hatta felç ediyor. Tevhid ehlinin karşısında mukavemet edilemeyeceğini kalplere duyuruyordu.

Bazı Batılı tarihçilerin ifadelerine göre Kostantin, "Kerkoporte" adındaki bir gizli kapıyı açarak oradan kuşatmacılar üzerine hücum etmek için asker çıkarmış... Sonra da bu kapıyı nasılsa kapatmayı ihmâl etmiş... Açık kalan bu kapıdan da elli nefer Osmanlı askeri zorla şehre girip arkadan Rum askerlerinin üzerine hücum etmiş... Bunun neticesinde Rum askerleri dağılmış... Kostantin yalnız kalarak harbe devam ederken, Likis vâdisinde (Bayrampaşa deresinde) biri yüzünden, diğeri de arkasından almış olduğu şiddetli iki kılınç darbesiyle düşüp ölmüştür! Büyük İslâm ordusu da aynı zamanda Eğrikapı'dan veya Topkapı'dan şehre girmiştir.
 
Bu Kerkoporte kapısı rivâyeti, bazı araştırmacılara göre bir efsâneden ibârettir. Böyle bir kapıdan sınırlı sayıdaki kimselerin çıkıp, şehri kuşatma altına almış koskoca bir orduya hücum etmesi akla-mantığa ters düşeceği gibi, böyle bir kapıdan elli askerin şehre girip orada oldukça kalabalık bir kuvveti mağlup etmesi de pek düşünülebilecek bir hâdise değildir.

Doğrusu odur ki; İslâm mücâhidleri, o pek sağlam ve muhteşem surları harap etmiş, kendi kuvvetleriyle meydana getirdikleri gediklerden, açtıkları kapılardan şehre girmeye muvaffak olmuşlardır.

Artık şehirde Osmanlı bayrakları dalgalanıyordu, İslâm hâkimiyeti teessüs etmeye başlamıştı. Bu sırada Rumlar, Ayasofya'ya doğru koşuşmuşlardı. Kendilerini düşmandan kurtarmak için, gökten meleklerin ineceğine inanıyorlardı. Halbuki melekler inmesine inmişler ama, mânen Müslümanlara yardım etmiş ve böylece İslâm ordusunda çok şanlı bir fetih tecellî etmekteydi.

Sultan Fâtih hazretleri de şehrin tamamen teslim alınıp fethedildiğini haber alınca, "Sen Romen" denilen Topkapı'dan İstanbul'a girmiş; Ayasofya'nın önüne gelince, atından inip bu kiliseyi putlardan temizlettirmiş ve bir İslâm mâbedi (câmi) hâline getirerek burada namaz kılmıştır.

Rivâyete göre Fâtih Sultan Mehmed Hân, fetihten üç gün sonra Ayasofya'da cuma namazını kılmıştır.

Şöyle ki:
Akşemseddin (k.s.) hazretleri, Sultan Fâtih'in koltuğuna girip, onu, son derece tâzim ile minbere çıkarmış. Sultan Fâtih hazretleri de, elinde parlak bir kılıç olduğu halde Allah Teâlâ'ya hamd ve senâda bulunarak bir hutbe îrâd etmiş. Ardından da Akşemseddin hazretleri cuma namazını kıldırmıştır.

Velhâsıl, Sultan Fâtih Mehmed Hân (k.s.), İstanbul'u 54 gün muhâsara edip nihâyet Hicrî, 20 Cemâziyelevvel 857 / Milâdî, 29 Mayıs 1453 Salı günü fethetmiş; bununla orta çağ son bulmuş, yeni çağ başlamıştır.

Kur'ân-ı Kerim'deki, "Beldetün tayyibetün (güzel bir memleket)" (S. Sebe', 15) nazm-ı şerifi, İstanbul'un fethine tarih düşüp ebced hesâbiyle 857 hicrî senesini göstermektedir.

Fazilet Takvimi

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9222
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
İstanbul'un Fethi
« Yanıtla #2 : 24 Kasım 2011, 10:37:14 »
İstanbul'un Fethi

İstanbul'un fetih gününün arefesinde Türkmen atına binen genç Fâtih hücum hattını boydan boya teftiş ederken, tepeden tırnağa beyazlar giydiği için "Ak Şemseddîn" denilen ak sakallı veliyyullâh da saf saf dolaşarak Hakk'ın askerlerine şahâdet lezzetini telkîn etmiştir.

Türk ordusunun serdarı Fâtih Sultan Mehmed'in ipek ve sırma işlemeli büyük ve kırmızı otağı Topkapı'nın ilerisindeki Maltepe hizâlarındadır: Başkumandan sıfatıyla bütün kara ve deniz cephelerini idâre eden Fâtih, Edirnekapı ile Topkapı arasındaki merkez cephesini bizzat idare ettiği halde diğer cepheleri paşalar vasıtasıyla idare etmiştir; merkez cephesinin mevziî olarak sağ ve sol cenahlarını Vezîr-i A'zam Çandarlı Halil ve Vezir Sarıca Paşalar idare etmişlerdir.

Bu merkezin sağ tarafında Marmara sâhiline kadar uzayan ve umumî cephenin sağ cenahını teşkil edip Anadolu askerleri tarafından tutulan mıntaka Anadolu Beylerbeyi İshak Paşa'nın ve merkez cephesinden Haliç sahiline kadar uzayan ve Rumeli askerleri tarafından işgal edilen sol cenah da Rumeli Beylerbeyi Dayı Karaca Paşa'nın emrindedir.

İstanbul sûrunun karşısındaki bu üç cepheden başka bir de Marmara ve Haliç mıntakalarına ayrılan deniz cepheleri vardır. Bunlardan kara ile alâkadar olmayan Marmara cephesi donanma kumandanı Hamza Paşa'nın idaresindedir; hem kara, hem deniz harekâtına sahne olan Haliç cephesi de Zağnos Mehmet Paşa emrindedir. Umumî hücûmda bütün bu cephelerin hep birden harekete geçmesi emredilmiştir.
 Marmaradaki donanmanın vazifesi, sahil boyundaki sûra mümkün olduğu kadar yaklaşıp mütemâdî bir ateş açmaktır. Türk ordusu şafaktan çok evvel ve kuvvetli bir rivâyete göre gece yarısından sonra saat birle iki arasında karanlıkları tekbirlerle inleterek bütün cephe boyunca umûmî hücuma kalkışmış, ilk hamlede iki bin merdivenle elli bin yiğit ileri atılmış, bunlar tekbir getirerek ilerlerken eskiden "Tablhâne" ve ondan sonra "Mehterhâne" denilen ordu bandosu cenk havaları çalmaya başlamış, harbin en şiddetli zamanında bir aralık Ak Şemseddin'le Molla Gürânî ateş hattına atılıp Hak yolunda askere önayak olmuş ve bu umûmî hücum muhtelif dalgalar hâlinde bir iki saat sürmüştür.

Sonra Şâhî denilen büyük toplardan birinin o sırada açtığı bir gediğe saldıran Anadolu Türk neferlerinden "Ulubatlı Hasan" Topkapı sûruna tekbirlerle çıkıp sancak dikerek İstanbul'a ilk giren Türk askeri olmak şan ve şerefini kazanmış, kendisini tâkip eden otuz kadar arkadaşıyla beraber harp ederek içeri girmiş ve bir rivayete göre de sûrun üstünden devrilerek müslümanların asırlardan beri gördüğü büyük rü'yâyı tahakkuk ettirdikten sonra Allâh'ına kavuşmuştur:

- Evlâtlarım, ben de sizinle beraber ölmeye hazırım!" diyen yiğit Fatih yeni bir dalganın en başında kılıcını çekip at sürerek bizzat Topkapı gediğine atılmış, o sırada Edirnekapısı ile Türklerin "Canbazhâne kapısı" dedikleri "Kerkoporta" arasında açılan gediğe hücum edenler iki sûr arasında bir müddet savaştıktan sonra şehrin içine girip Edirnekapısı'ndaki son müdâfileri arkadan çevirmiş ve netice itibariyle Türk ordusu aynı zamanda üç noktadan şehre girmiştir.
 
Sûrlar zaptedilir edilmez Bizans bayrakları sökülüp atılarak onların yerlerine derhal Türk bayrakları çekilmiş ve bu sırada sûrun üstünden ezan sesleri yükselmeye başlamıştır. (Osmanlı fütuhatında kaleler fethedildiği zaman sûrların üstünde derhal ezan okumak umumî bir an'ane hükmündedir.)

Bu muhteşem fetih manzarasını görür görmez büyük Fâtih, derhâl atından inip sûrun önünde şükran secdesine kapandıktan sonra otağına çekilip devlet erkânının tebriklerini kabul etmiştir. Bu sırada donanma kumandanı Hamza Paşa, Haliç'in ağzındaki zinciri kırdırıp gemilerini içeri sokmuş, mukavemet etmek isteyen bir iki Bizans gemisini batırmış, Haliç'teki sûr kapılarının bir ikisini kırıp bahriye askerlerini o cepheden şehre sokmuş ve Haliç kapılarının bâzılarını da müdâfileri açıp teslim olmuşlardır; aynı gün Fâtih Sultan Mehmed Topkapı'dan şehre girmiştir. Büyük ve muhteşem bir alayla alkışlar içinde şehre giren Fatih geçtiği sokaklarla caddeleri, evleri, konakları çok dikkatle gözden geçirerek ve şehrin harap halinden müteessir olarak Ayasofya'ya doğru ilerlemiştir. (İ.Hâmi Danişmend)

Fazilet Takvimi

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9222
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
İstanbul Fethi'ni Gören Üsküdar
« Yanıtla #3 : 25 Kasım 2011, 11:21:53 »
Üsküdar, bir ulu rü'yâyı görenler şehri!
 
Seni gıptayla hatırlar vatanın her şehri, Hepsi der:

"Hangi şehir görmüş onun gördüğünü?
Bizim İstanbul'u fethettiğimiz mutlu günü"

Elli üç gün ne mehâbetli temâşa idi o!
Sanki halkın uyanık gördüğü rü'yâ idi o!

Şimdi beşyüz sene geçmiş o büyük hâtıradan;

Elli üç günde o hengâme görülmüş buradan;

Canlanır levhası hâlâ beşer ettikçe hayâl;
O zaman ortada, her sâniye, gerçek bir hâl.

Gürlemiş Topkapı'dan bir yeni şiddetle daha
Şanlı nâmıyle "Büyük Top" denilen ejderha.

Sarfedilmiş nice kol kuvveti gündüz ve gece,
Karadan sevkedilen yüz gemi geçmiş Haliç'e;

Son günün cengi olurken, ne şafakmış o şafak,
Üsküdar, gözleri dolmuş, tepelerden bakarak,

Görmüş İstanbul'a yüzbin meleğin uçtuğunu;
Saklamı; durmuş, asırlarca, hayâlinde bunu.



Yahya KEMAL BEYATLI - 1961, Kendi Gök Kubbemiz


Fazilet Takvimi

Çevrimdışı Kul34

  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 3
Ynt: İstanbul'un Kıymeti ve Fethin Ehemmiyeti
« Yanıtla #4 : 25 Kasım 2011, 11:39:05 »
Görmüş İstanbul'a yüzbin meleğin uçtuğunu;
Saklamı; durmuş, asırlarca, hayâlinde bunu.

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9222
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Ayasofya'da İlk Cuma
« Yanıtla #5 : 28 Kasım 2011, 11:03:09 »
Ayasofya'da İlk Cuma

Fetih salı günüdür. Cuma'ya kadar mimarlar hummalı bir çalışma ile Ayasofya'yı, bu fethiyye camiini, namaz kılınabilir hale getirmişlerdir. Surlar üzerinde okunan fetih ezanından sonra Ayasofya'da da Ezan-ı Muhammedî ve cum'a hutbesi okunacaktır...

Bu ruha inşirah veren hadiseyi Ahmet Muhtar Paşa'nın kaleminden okuyalım :

«Fethin diğer mühim hâdisesi, Ayasofya'da ilk Cuma namazıdır. Mimarlar ve işçiler geceyi gündüze katıp çalışarak salı günü fetholunan şehrin en büyük kilisesinde cumaya kadar lüzumlu değişikliği yaptıktan sonra, pâdişah, emîrleri, mücâhidleri, gaazîleri ve büyük bir alay ve erkânla gelip içeri adımını atar atmaz, mâbedin içinde ilâhî bir gulgule yükseldi, hâfızlar okumaya, müezzinler salâlara, ezanlara başlamışlardı. Cemâat bir ağızdan tekbir alıyor ve kubbe, aksisadâlarla uğulduyordu.

Nice dem bu ilâhî sesler sürüp gittikten sonra, müezzinler: «İnn-Allahe ve melâiketehû» âyetini yanık seslerle okumaya başlayınca, Ak Şemseddin Hazretleri, Sultan Mehmed Hân'ı Sânî Hazretleri'nin koltuğuna girip hürmetle kendisini minbere çıkardı. Etrâfa hidâyet nûru saçan seyfi Muhammedî, elinde parıl parıl parlıyordu. Hazret-i Fâtih minberde yüksek ve heybetli bir sesle «Elhamdülillâh, elhamdülillâh» diye hutbe okumaya başlayıp, nîmet ve ihsânların hakikî sahibi Cenâb-ı Hakk'a yönelerek şükür ve hamdeylediği zamanda idi ki, câmide mevcud bütün gaazîler, İslâm mücâhidleri bir acâib ferahlık, neş'e ve zevk ile kendinden geçme derecelerine gelib feryâd ve şâdümânî ile gözlerinden sel gibi yaşlar dökmeye başladılar.

Hazret-i Fâtih, bir hatîb uslûb ve edâsı üzre hutbeyi okuyup bitirdikten sonra minberden inerek Ak Şemseddin Hazretleri'ni imâmete geçirip, cuma namazını İslâm mücâhidleri safları önünde ifâ eyledi.>>

Fazilet Takvimi

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9222
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
İstanbul’un Fethi
« Yanıtla #6 : 27 Mayıs 2016, 10:22:18 »
"Euuzü billâahi mineşşeytaanir raciym Bismillâahi'r- rahmâani'r - rahıym

(قَالَ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: لَتُفْتَحَنَّ الْقُسْطَنْطِينِيَّةُ فَلَنِعْمَ الْأَمِيرُ أَمِيرُهَا وَلَنِعْمَ الْجَيْشُ ذَلِكَ الْجَيْشُ. (حم

“Kostantıniyye (İstanbul) elbette fethedilecektir. Onu fetheden emîr ne güzel emîr (kumandan); o asker ne güzel askerdir!”
(Hadîs-i Şerîf, Müsned-i Ahmed bin Hanbel)




İstanbul’un Fethi

Gazi Sultan Mehmed Han gece ve gündüz İstanbul’un hisar ve surlarını yerle bir ettiği halde fetih müyesser olmayınca, Veliyüddin oğlu Ahmed Paşa’yı “Fethin nasip olup olmayacağını” sorması için Şeyhi Akşemseddin hazretlerine gönderdiler.

Akşemseddin hazretleri “Allâh’ın inayeti ile fetih müyesser olacaktır.” dedi.

Sultan bu müjdeye kanaat getirmeyerek, Ahmed Paşa’yı: “Fethe daha zaman var mıdır? Lütfedip gününü tayin buyursunlar!” diye tekrar gönderdiler. Şeyh hazretleri murakabeye varıp Ahmed Paşa’ya şöyle dediler: “İnşAllah, yarın sabah ricalullahın himmetiyle, falan mahalden hisara hücum edilsin. Allâh’ın izni ile fetih müyesser olup, şehrin içi tekbir sadaları dolar. Sen de o zaman padişah ile birlikte bulun” diye cevab verdiler.

Gerçekten, nasıl tayin buyurdularsa, vaki’ oldu. Padişahın kalbi şeyhin muhabbeti ile doldu.

Padişah hazretleri, kendileri ile at süren Veliyüddin oğlu Ahmed Paşa’ya: “O sırların kâşifi olan büyük velinin bizim zamanımızda yaşamış olmasının sevinci bu fethin sevincinden daha fazladır” dedi ve fetihten hemen sonra, Akşemseddin hazretlerine mürid olmak istedi. Şeyhi razı olmayınca, üzüldü ve şöyle buyurdular:

“Acayip haldir. İsti’dadı bilinmeyen, olur olmaz insanları irşada kabul buyurursunuz da, bizi terbiyeden çekinirsiniz.” Bunun üzerine Akşemseddin hazretleri:

“Dervişlik lezzeti alınırsa, saltanattan el çektirir de memleketin işleri bozulur. O takdirde, hem siz ve hem biz vebale gireriz. Yüce Allâh’a hamdolsun, irşadınız tamam olmuştur. Sultanlar sulhu, adaleti sağlamalıdır.” diye nasihatte bulundular.

O gecenin son çeyreğinde Şeyh hazretlerini davet edip sabah oluncaya kadar sohbet ettiler. Sabah namazını Şeyh ile birlikte kıldılar.

Padişah hazretleri, Şeyh hazretlerinin meclisinden gönlü teselli bulmuş olarak döndüler. (Solakzâde Tarihi)




Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9222
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Tesbîh ve Tekbîrle Fetholunacak Şehir: İstanbul
« Yanıtla #7 : 27 Mayıs 2016, 10:30:46 »
"Euuzü billâahi mineşşeytaanir raciym Bismillâahi'r- rahmâani'r - rahıym"

“Kostantıniyye (İstanbul) elbette fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan; o asker ne güzel askerdir!”
(Hadîs-i Şerîf, Müsned-i Ahmed bin Hanbel)




Tesbîh ve Tekbîrle Fetholunacak Şehir: İstanbul

Sahîh-i Müslim’de rivâyet edilen hadîs-i şerîfte Resûlullâh Efendimiz, Kostantiniyye'nin fethi hakkında buyurdular:

“Ey Ashâbım, bir tarafı karada, bir tarafı denizde olan şehri bilir misiniz?”. “Evet Yâ Resûlallâh”, dediler.

“O şehre Benî İshâk’dan yetmiş bin nefer gazâ etmedikçe kıyâmet kopmaz. Oraya vardıklarında silah ile harbetmezler, ok da atmazlar. “Lâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber” derler, denizde olan tarafı düşer. Sonra ikinci olarak “Lâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber” derler, diğer tarafı düşer. Sonra üçüncü defa “Lâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber” derler, şehir fetholunup girerler…”

Diğer Hadîs-i şerîf'de buyuruldu:

“Muhakkak ben bir şehir bilirim ki onun bir tarafı denizde, bir tarafı karadadır. Müslümanlar onu fethetmek için gelirler. “Lâ ilâhe illallâhü vahdehû lâ şerîke leh” derler, kara tarafı düşer. “Lâ ilâhe illallâhü vahdehû lâ şerîke leh” derler, deniz tarafı düşer. Müslümanlar onu tesbîh ve tekbîr ile fethederler.”

"Dünya Sevgisi Bütün Hataların Başıdır"

Ebû Ümâme el-Bâhilî’den (r.a.) rivâyet olundu: “Allâhü Teâlâ Muhammed aleyhisselâmı insan ve cinlere peygamber olarak gönderdiğinde askerleri İblîs'e gelerek:
“Allâhü Teâlâ bir peygamber gönderdi ve ona tâbi olan ümmetleri de çıktı” diye haber verdiler.

İblîs:
“Onlardan dünyâyı sevenler var mıdır?” diye sorunca avanesi:

“Evet” dediler.

“Eğer onlar dünyâyı seviyorlarsa putlara tapmamaları beni mahzûn etmez. Muhakkak ben onları üç şeyle saptırırım:

Malı, helâl olmayan yollardan kazanmak,
Malı, hakkı olmayan yerlere harcamak,
Malı, hakkı olana da vermemektir
” dedi.




Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9222
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
İstanbul'un Manevî Fâtih'i Kim? (Osmanlı Tarihi, Çamlıca Basım Yayın)

İstanbulun fethi denince hepimiz Fatih Sultan Mehmed Han Hazretlerini ve Hocası Akşemseddin Hazretlerini biliyoruz. Ama biz muttakiler yine biliyoruz ki zamanın sahibi olan zat'ın böyle tarihi bir hadiseden gafil olması, onun iştirakinin olması düşünülemez. Peki İstanbulun fethine hangi manevi rical yardım etmişti?


Silsile-i Sadaatı Nakşibendiye'nin onsekizinci halkası, Ubeydullâh-ı Ahrar Hazretlerinin torunu Hâce Muhammed Kasım anlatıyor:

Ubeydullâh-ı Ahrar (k.s.) hazretleri bir gün öğleden sonra aniden atının hazırlanmasını istedi ve süratle Semerkandden çıktı. Talebelerinden bir kısmı da onu takip ettiler. Biraz yol aldıktan sonra atını Semerkand'ın dışındaki Abbas sahrasına doğru hızla sürdü. Bir müddet sonra onu takip eden talebesi Mevlana Şeyh, gördüklerini şöyle anlattı.

Hace Ubeydullâh-ı Ahrar hazretleri ile Sahraya vardığımızda önce bir müddet atını sağa sola sürdükten sonra birden bire gözden kayboldu. Ubeydullâh-ı Ahrar hazretleri daha sonra evine döndüğünde talebeleri nereye ve niçin gittiğini sordular.
O da: "Türk Sultanı Muhammed Han kafirlere harp ediyordu. Benden yardım istedi. Ona yardıma gittim. Allahü Tealanın izniyle galip geldi. Zafer kazanıldı" buyurdu.

Hace Muhammed Kasım babası Hace Abdülhadinin şöyle anlattığını nakletmişti:

Bîlad-ı Rum’a (Anadoluya) gittiğinde Fatih Sultan Mehmet Hanın oğlu, Sultan Beyazıd Han bana babam Ubeydullâh-ı Ahrar’ın şemalini tarif etti ve "o mübarek zat’ın beyaz bir atı var mıydı?" diye sordu. Bende tarif ettiği bu zatın, babam Ubeydullâh-ı Ahrar olduğunu ve bazen bindiği beyaz bir atı olduğunu söyledim.
Bunun üzerine Sultan Beyazıd Han babam Fatih Sultan Mehmet Han babam bana şöyle anlattı:
İstanbul’un fethinde muhasaranın en şiddetli bir anında, Şeyh Ubeydullâh-ı Ahrar hazretlerinin imdadıma yetişmesini istedim. Şu vasıfta ve şu şekilde ve beyaz bir atın üstünde bir zat hemen yanıma geldi ve bana "Korkma !" buyurdu. Ben de “Nasıl korkmayayım, kale bir türlü düşmüyor.” dedim. Elbisesinin yeninden bakmamı söyledi. Baktım, bir ordu gördüm. “İşte bu ordu ile sana yardıma geldim. Şimdi sen falan tepenin üzerine çık, üç defa kös vurdur ve orduna hücum emri ver.” buyurdu. Emirlerini aynen yerine getirdim. O da bana gösterdiği ordusuyla hücuma geçti. Böylece düşman hezimete uğradı, ve İstanbul’un fethi müyesser oldu.



Osmanlı Tarihi, Çamlıca Basım Yayın

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9222
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Müslim, Fiten 78 (2920)
« Yanıtla #9 : 27 Mayıs 2016, 10:37:52 »
3. (5019)- Yine Ebu Hureyre (radıyAllahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) (bir gün):
"Bir tarafı karada bir tarafı da denizde olan bir şehir işittiniz mi?" diye sordular. Oradakiler: "Evet!" deyince, şöyle buyurdular: "İshakoğullarından yetmiş bin kişi bu şehre sefer tertiplemedikçe kıyamet kopmaz. Askerler şehre gelince konaklarlar. Ancak silahla savaşmazlar, tek bir ok dahi atmazlar. "Lailahe illAllahu vAllahu ekber!" derler. Bunun üzerine şehrin deniz tarafı düşer. Sonra askerleri ikinci kere, "Lailahe illAllahu vAllahu ekber" derler, şehrin diğer tarafı da düşer. Sonra tekrar "Lailahe illAllahu vAllahu ekber!" derler. Bu sefer onlara (kapılar) açılır. Oradan şehre girerler ve şehrin ganimetini toplarlar. Ganimetleri aralarında taksim ederlerken, yanlarına bir münadi gelip: "Deccal çıktı!" diye bağırır. Askerler her şeyi bırakıp geri dönerler"[Müslim, Fiten 78, (2920).]

AÇIKLAMA:
Burada kastedilen şehrin İstanbul olduğu, Benî İshak'la da Arapların kastedildiği belirtilmiştir. Rivayetlerin bazısında Benî İshak yerine Benî İsmail tabiri gelmiştir. Arapları kastedmede Benî İsmail tabiri daha fasihtir. Çünkü Araplar, Hz. İshak'tan ziyade Hz. İsmail'in ahfadıdır. Aliyyu'l-Kârî, bu tabirle Arap ve Arap olmayan başka Müslümanların kastedilmiş olacağını, ancak tağlib tarikiyle Arap dendiğini belirtir.

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9222
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
İkinci Fetih
« Yanıtla #10 : 27 Mayıs 2016, 10:39:42 »
İkinci Fetih

Sevgili Peygamberimiz’in mûcize bir haber olan “Kostantîniyye elbette fetholunacaktır…” hadis-i şerifi, hem İstanbul’un fethini bildiriyor hem de bu şehri fetheden kumandanı ve onun askerlerini methediyor.

Resûlüllah’ın bu övgüsüne nâil olmak için can atan nice Müslüman devlet başkanları ve kumandanlar, İstanbul’un fethi için nice seferlere çıkmışlarsa da bu övgü ve mübârek fetih, o gün de hâkan bu gün de hâkan olan dedemiz Fâtih Sultan Mehmet Han ve askerlerine nasip olmuştu.

Dünyanın çehresini değiştiren bu büyük hadisenin bizim zihnimizde öyle bir yeri var ki, “Fetih” denilince aklımıza ilk gelen İstanbul’un fethi oluyor. Fetihle, üç ilah inancına sahip olan Hıristiyanların bu sapık inançlarının sembolü olan çanına ot tıkanmış, dolayısıyla asırlarca devam etmek üzere Hıristiyan âleminin yüreği yanmıştı.

Ancak…Hâlâ da yanmaktadır diyemiyoruz. Çünkü “Fetih”le beraber kiliselikten câmiye çevrilip 500 seneye yakın İslam mâbedi olarak kullanılan ve fethin sembolü olan Ayasofya, bir gün gelip câmilikten çıkarılmış, ruhsuz ve mâneviyatsız, soğuk bir yapı haline getirilmiş, böylece adeta fethin gayesi ortadan kaldırılmıştır.

İstanbul o zamandan beri tekrar, yeniden ve ikinci bir fetih beklemektedir. Fethin sembolü Ayasofya’dır. Ayasofya ibâdete açık olduğu müddetçe fetih ruhu ayakta, ibâdete kapalı olduğu müddetçe de sönmüş ve söndürülmüş demektir. Onun için, ikinci fetih Ayasofya’nın müzelikten câmiye çevrilip tekrar ibâdete açılmasıyla olacaktır. Ve hiç şüphemiz olmasın ki, bu fetih kimlere nasip olursa, İstanbul’un fethiyle alâkalı olan hadis-i şerifteki müjde onların üzerinde ikinci defa tecellî edecektir. Biz de o zaman, Ayasofya’nın açılması kendisine nasip olan bu topluluğun affa uğramış bir topluluk olduğunu anlayacağız.

Tasavvuf büyüklerinin bildiklerine göre, İstanbul, ibirincisi silahla ikincisi de duâ ve tekbirlerle olmak üzere iki defa fethedilecektr. Birinci fetih, Sultan Fâtih ve askerlerine nasip olmuştur. İnancımız odur ki ikinci fetih de Ayasofya’nın tekrar ibâdete açılması şeklinde olacaktır.

Bakalım, Ayasofya’nın ibâdete açılması hangi bahtiyar topluluğun gayretiyle olacak, ebedî kurtuluşun simgesi ve belgesi olan bu devlet kuşu bakalım kimlerin başına konacaktır…

Fetih ve Ayasofya ile ilgili, âcizâne, tahmisli/beş mısralı olarak kaleme aldığım bir şiirimi arz ediyorum:

İKİ FETİH…

Peygamber lisanından sudûr etti bir medih:

O ne güzel bir sefer, o ne güzel bir fetih…

Gülbang ile başladı Edirne’den bir sefer,

Salevât okuyordu ordudaki her nefer.

Peygamber müjdesiyle coşuyordu her nefer.

Yol boyunca kalpleri zikrullah ile yandı,

Ve ordu ilerleyip İstanbul’a dayandı.

Lâkin surlar çok kavi, Bizans inatçı idi,

Veli Akşemseddin ise “Zafer yakındır” dedi.

Ve ardından genç Fâtih “Yâ Allah! Hücum!” dedi.

Bu öyle bir fetih ki, ibret olsun bizlere:

Fetih için doluştu neferler dehlizlere.

Gemiler yol bulmuştu karadan denizlere.

Bütün fetih askeri gark oldu feyizlere,

Gökten yağan feyizle nur doldu benizlere.

Surlar geçit verdi de râm oldu Atamıza.

Biz “Elestü” bezminde söz verdik Mevlâmıza.

Tekrar fetih verecek Rabbim elbette bize.

Yalvar, yakar duâ et, tekrar güç versin dize.

Feth-i sânî armağan, gelecek neslimize.

Bil! Bizans’ta dolmuştu entrika, yalan-dolan,

Zulüm âbâd olamaz, sonunda olur vîran.

Fetih ordusundaysa yoktu hile ve talan.

Erenler himmetiyle fethetti yüce Hâkân,

Aslında o bir derviş, görünüşte bir sultan,

Rûhânîler olmasa maddî güç neye yarar?

Rabbimiz sûret değil, kalpteki zikre bakar.

Ordusuyla gelmişti Ubeydullâh-ı Ahrâr,

O gelince orduyu yoğun sekîne sarar.

Vuruldu mühürler hep, tasdik olundu karar.

Melekler, rûhânîler olmuşlardı hem-zemîn.

Toprağı gözyaşıyla ıslattı Akşemseddin.

Tahakkuku ânıydı o mukaddes kaderin,

Hükmü baştan veren var, o ki Fahrul Mürselîn…

Çün görmüştü yazısın Resül, Levh u kalemin.

Ona lâyık insanlar hani Bizans’da yok ya,

İslama sinesini açmıştı Ayasofya.

Vurulmuştu üstüne, “sıbğatüllah” o boya,

Asırlarca yaşadı Kur’an’la doya-doya.

Gönül isterdi ki, âh! Bu boya hiç solmaya.

Fakat bir zaman geldi esiverdi sam yeli.

Ezan, Kur’an sustu da ruhsuz kaldı heykeli.

Hâliyle şimdi sessiz, ibâdetler biteli.

Ve soruyor bizlere: Nerde fetih askeri?

Durmadan çağırıyor: Tekrar çabuk gel geri.

Ezanlar okunur da ibâdet olmaz onda,

Seneler geçiyor ki, hutbe okunmaz onda,

Hüznünü görmek için göğsüne bir dokun da

Duy ne kadar sabretmiş yüce İslam yolunda

Gör ne yaşlar akacak, mahzun Ayasofya’da

Bil ki Ayasofya’da ikinci fetih gerek,

Mürşitler Akşemseddin ve mürid Fâtih gerek.

Diz çöküp göz yumarak Arş’ı titretmen gerek.

Karanlıktan arınmış nurlu âsuman gerek,

Asrında iz bırakan mühr-i Süleyman gerek.


İstermiş Ayasofya yeni bir fetih meğer.

Fetihte pay sahibi olmak istersen eğer,

Duâ ve niyazınla eyle semaya sefer,

Bu seferin zamanı, bilesin vakt-i sefer.

Mâneviyat eri ol, başın tâ Arş’a değer.

Hedef Arş’tan da öte… Geç ay, güneş, yıldızı.

Yeter artık durmak yok! Yum gözünü, kır dizi.

Aç elini artık sen, kalpte tatlı bir sızı…

İste ikinci fethi, Rabbim reddetmez bizi.

Bak! Önünde duruyor, Fâtih’in kudsî izi.

Ey sen duâ leşkeri, kudsî fetih askeri!

Küfür pes etmiş artık, patlamıştır tekeri.

Sen durma ha, ilerle! Duran kalmıştır geri.

Hedef: İkinci fetih… Durmayalım, ileri!..

Resûlümüz buyurur: Ey ümmetim gel beri!...

Evet!.. Mukaddes mâbed yeni bir fetih ister.

Sanma sessiz kalacak duâdaki akisler.

Bize destek verecek, üçler, yediler, kırklar.

Sen azmeyle yeter ki, onlar seni destekler.

Fethe engel olamaz, bütün maddî köstekler.

Yeter ki sönmesin hiç, fethe bağlı istekler.


Asla baş kaldırmaya nefisteki hevesler!

Şu soru “Biziz!..” diye açık bir cevap ister:

Kim bu yola baş koyar? Kimi yazar tarihler?

Nerde o güzel ordu? Nerdesiniz fâtihler?..



Ali EREN | 01.06.2013 13:47 | www.haberkita.com


Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9222
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Fatih'in Bedduası
« Yanıtla #11 : 27 Mayıs 2016, 10:41:32 »
Fatih'in Bedduası

Harp hukukuna göre Ayasofya’nın sahibi olan Fatih Sultan Mehmed’in, bu mâbed hakkında bir vakfiyesi var. O vakfiyede şöyle deniliyor:

"...Kim ki bâtıl (asılsız) gerekçelerle bu vakfın şartlarından birini değiştirirse ve iptali için gayret gösterirse, vakfın ortadan kalkmasına veya maksat ve gayesinden başka bir gayeye çevrilmesine kastederse, Allah'ın meleklerin ve bütün insanların lâneti üzerlerine olsun.

Ebediyyen Cehennem'de kalsınlar. Onların azapları asla hafifletilmesin ve onlara ebediyen merhamet olunmasın."[/b]


Sahibi tarafından câmi olarak vakfedilen Ayasofya, bu bedduâya rağmen 1935’de câmilikten çıkarılıp müze yapıldı. Müze yapanlar şimdi hayatta değiller. Onlar toprak altında bu bedduâdan hisselerine düşen azabı çekedursunlar, toprak üstündeki Müslümanlar Ayasofya’nın tekrar câmi olmasını istemeye devam ediyorlar.

Müslümanların bu isteğine karşı, yönetimde olanlar da ne açıkça “Açıyoruz” diyor, ne de “Açmıyoruz, açmayacağız” diyorlar. Bu konuda 80 senedir oyalanan ve oyalanmaya alışmış olan Müslümanlara ancak şöyle deniliyor:
“İlk önce Sultanahmed Câmii’ni doldurun, ondan sonra Ayasofya’yı ele alabiliriz.”

Kalabalıklar bu sözle tekrar taze bir ümide kapıladursunlar, aynı kalabalıktan birçokları, “Haklı kardeşim! Biz doğru dürüst câmilere, cemaate gitmiyoruz. Daha Sultanahmed’i bile dolduramıyoruz!” diyerek yine kendilerini suçluyorlar.
Meseleye daha gerçekçi bir mantıkla bakan birçok Müslüman ise şöyle diyor:

“Sultanahmed Câmi’ini doldurun deniliyor ama istenen ne? Hangi namazda doldurmalıyız?

Beş vakit namazda mı, Cuma ve bayram namazlarında mı?

Eğer 5 vakit namazda doldurmamız bekleniyorsa, bu asla mümkün değil.

Çünkü:
Sultanahmed Câmii, vakit namazlarında bu zamana kadar hiç dolmadı. 5 vakit namazında eksiklik yapmayan Osmanlılar zamanında bile dolmuyordu. O zamandan bu zamana nüfus bir hayli artmasına rağmen, 5 vakit namazda bu zamanda da dolmuyor, kıyamete kadar da dolmaz.

Bu durumda, Ayasofya kıyamete kadar ibâdete açılmayacak mı?

Yok eğer Cuma ve bayram namazlarında dolması bekleniyorsa, Sultanahmed Câmii Cuma namazlarında da bayram namazlarında da zaten doluyor…

Öyleyse beklenen ve istenen nedir?

Ezcümle, milletin isteği Ayasofya’nın ibâdete açılması şeklindedir, yöneticiler de bu isteği yerine getirmek durumundadırlar.

Peki niçin bir türlü açılmıyor?

Bir engel mi var?

Varsa ne? Bizi idare edenlerden daha üstte başka idareciler mi var?

Varsa diyeceğimiz olamaz, mecburen susalım.

Eğer yoksa Ayasofya niçin ibâdete açılmıyor? İbâdet yasağı niçin devam ediyor?

***

Ayasofya’nın ibâdete açılması için Sultanahmed’in doldurulması isteniyorsa o zaman ortaya şöyle bir soru çıkar:

Malumunuz, Çamlıca’ya büyük bir câmi yapılıyor.

Bu yeni yapılan câmi, o civardaki câmiler ve Çamlıca tepesindeki mescid dolduğu için mi yapılıyor?
Tabii ki hayır.

Her semtte olduğu gibi, o civardaki câmi ve mescidlerde de rahatça namaz kılınacak yer her zaman var.
Haaa!... Demek ki mesele câmilerin dolup dolmaması değil.

Eğer öyle olsaydı, Çamlıca tepesine o kadar büyük bir câmi yapılmasına lüzum yoktu.

Çamlıca Tepesi’ne yapılan câmi yapılıp tamamlandıktan sonra cemaatinin az olduğunu görürsek, câmiyi o kadar büyük yaptığımıza pişman mı olacağız?

Şu halde, Ayasofya’nın ibâdete açılması için Sultanahmed’in dolmasına lüzum yok…

Sultan Ahmed Han’ın, Sultanahmed Câmii’ni Ayasofya’nın karşısına niçin yaptırdığını biliyor muyuz?

O zaman cemaat taşıp, Ayasofya cemaate kâfi gelmediği için mi yaptırmıştı?
Hayır!

Bunları bilmemiz lâzım değerli okuyucular.

***

Bir husus daha var:

Ayasofya’nın ibâdete açılması için Sultanahmed Câmii’nin dolmasını beklemek, meseleyi bildiği halde tecâhül-i ârifan yapıp bilmezlikten gelmek olmaz mı?
Çünkü:

Dünya âlem biliyor ki, Ayasofya’nın ibâdete açılmasını isteyenler, namaz kılmak için etrafta câmi bulamadıklarından dolayı istiyor değiller.

Bi kere Hazreti Fâtih gibi Ayasofya da bir semboldürler. İstanbul’un fethinin sembolü.

Sultan Mehmed İstanbul’un “Fâtih”i olarak, Ayasofya da “Câmi” olarak birer semboldürler.

Eğer İstanbul bizimse ve bu güzel şehri bize Fâtih armağan ettiyse, onun fetihle beraber bize câmi olarak hediye bıraktığı Ayasofya, sahibi olan Fâtih’in vasiyeti gereği câmi olmalıdır.

Câmi olmalıdır ki, Ayasofya’nın bizim olduğunu bilelim.

Câmi olmalıdır ki, İstanbul’un fethedildiğini bilelim.

Câmi olmalıdır ki, Fethin devam ettiğini bilelim.

Ayasofya’nın ibâdete açılamadığı İstanbul, bizim İstanbulumuz mudur?

Ayasofya câmi olmazsa o şehir İslambol mudur?

Yoksa İsyanbol mudur?


***

Efendim uzun lafın kısası:

Ayasofya’nın açılması için Sultanahmed’in dolmasını şart koşanlar, onu bıraksınlar da Ayasofya’yı şöyle denemek için bir vakitliğine açsınlar da doluyor mu dolmuyor mu o zaman görsünler…


Ali EREN | 11 Kasım 2014, 15:24 | http://www.haberkita.com/fatihin-bedduasi-makale,219967.html
[/size]

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9222
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Kin Kapısı
« Yanıtla #12 : 27 Mayıs 2016, 10:42:28 »
Kin Kapısı

Sene 1821… Padişah II. Mahmut zamanı. Osmanlı İmparatorluğu’na karşı yapılan Mora İsyanı'nın plânlayıcısı olan, Rum Patriği Gregorius'un, Rus Çarı Alexandr'a gönderdiği ihanet mektubu ele geçirildi.

Bu ihanet Mektubu’nun ve Mora’nın İsyanı’na ilişkin belgelerin bulunması üzerine yapılan duruşma sonucunda, bu hain suçlu bulunarak Fener Patrikhanesi'nin orta kapısı önünde asılmak suretiyle idam edildi.

Bunun üzerine, Patrik Gregorius’tan sonra gizlice toplanan patrikhane yönetimi, aynı yerde bir Türk devlet veya din adamı asılana kadar, kapının kapalı tutulmasına karar verdi.

Bu kapı halen kapalıdır. Günümüzde, Rum Ortodoks Patrikleri, Patrikhane’ye başka kapıdan girip çıkmaktadırlar.

Eğer soracak gücümüz varsa, Akdamar’daki âyine katılan Bartholomeos’a, bu kapının niçin hâlâ kapalı tutulup açılmadığı sorulabilirse, sorulmalıdır.

Eğer bunun bir sebebi yoksa buyursun açsın. Nihayet bir kapı değil mi?

Ama açmaaaz.

Veya Akdamar kilisesini âyine açanlar, buyursunlar kin kapısını da açtırsınlar.

Açtıramazlar!

İtiraz ediliyorsa, buyursunlar açtırsınlar.

Denemesi bedava. Değil mi ya!

***

Esas meseleye gelelim.

Ayasofya’nın ibâdete açılmasını milletçe candan ve şiddetle istememize rağmen bir türlü açılmıyor. Onun içindir ki, senelerimiz hüzünlü ve üzüntülü geçiyor.

Babalarımız bu beklentiyle yaşadı ve bu üzüntüyü çeke-çeke öldüler. Onun için öbür âleme gözleri açık gitti.

Biz, bu dünyadan gözümüz açık gitmek istemiyoruz.

Ayasofya konusunda sadece biz üzülüyor değiliz. Hiç şüphesiz bizden daha çok atamız Fâtih Sultan Mehmed Han üzülüyor. Üzülmek ne kelime, kabrinde dilhûn oluyor.

***

Ayasofya’nın ibâdete açılmamasının verdiği üzüntüden başka, ayrı bir üzüntü sebebi de Ayasofya’nın açılmamasına rağmen kiliselerin millet parasıyla restore ettirilip teker teker âyine açılmasıdır. Bu da üzüntümüzün üzerine tuz biber ekiyor.

Fâtih Kostantîniyye’yi fethetmiş, dolayısıyla bu güzel şehirde Hıristiyanlık mağlûp olmuş, İslamın bayrağı dalgalanmaya başlamıştı. Harp hukukuna uygun olarak da Fâtih’in emriyle Ayasofya kiliselikten câmiye çevrilmişti.

Gel gör ki, asırlarca sonra, “Burada, hak-bâtıl, doğru-yanlış hiçbir dinî faaliyet yapılamaz” denircesine, Ayasofya câmilikten çıkarılıp, bir oldu bittiye getirilerek müze yapılıvermiş. Bu kabul edilebilir bir şey mi?..


Ali EREN | 08 Kasım 2014, 08:07 | http://www.haberkita.com/kin-kapisi-makale,219960.html


Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9222
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Bir Mabedin Feryadı
« Yanıtla #13 : 27 Mayıs 2016, 10:45:44 »
Bir Mabedin Feryadı

"Bir mabedin kapılarında kilit,
İçinde melekler saf bağlıyorlar.
Eğilde kulak ver, feryadı işit;
Kurtar Rabbim diye hep ağlıyorlar."

Susun... Susun... Dinleyin... Ayasofya ağlıyor.
Kubbesinde çınlayan tekbirleri arıyor...

Kubbelerde bir mânâ kalmış Akşemseddin'den.
Bu mânâ kurtulunca bir sel gibi seddinden.
İstanbul'un ufkundan bulutları kovacak,
O sabah İstanbul'a güneş başka dolacak.

Alçalarak kimseden merhamet aranılmaz
Mabedi kitli tutup batıya yaranılmaz.

Kilitli kalmak değil bilirim ki talihin,
Ruhu sızlar mezarda Han'lar Han'ı Fatih'in.
Dinle... Dinle, duyarsın kubbelerde şikayet,
Bütün dertleri duymak Kur'an'ı ayet ayet,
Yılların hasreti bu, bekledikçe çığlaşan,
Sessizlikler içinde meleklerdir ağlaşan.
Sarsarken duvarını çılgın disko-pop müzik,
Ağlıyorsun çaresiz, küskün ve mânen ezik.

Okşarken ezan sesi ezansız minareni,
"Sultanahmed" biliyor derdini ve çareni.

Senin halin bilmece düşüncede, fikirde.
Etrafın çıplak dolu, minareler zikirde.

Bu esaret bildiğin gibi esaret değil,
Açmamak korkaklıktır, açmak cesaret değil,
Birgün bir el mutlaka bulur o cesareti,
Açar kilitlerini bitirir esareti.
Ey devlet... Güçlü devlet artık benliğini bul,
Kuklalık sana zûldür, bir peyk olmaktan kurtul.
Olur mu inciterek ceddimizin ruhunu,
Mutlu etmek batıyı, o haçlı güruhunu.

Ayasofya ağlarken hergün ezan vakti kan,
Gülüyor, seviniyor Atina ve Vatikan.

Düşün, oklar altında burca sancak asanı...
Kara toprağa düşen UlubatlıHasanı.
Avrupa'yı güldürür bu mabedin bu hâli.
Sorunuz, "Açılsın" der, yüz de yüz bu ahali.
Ama engel olurlar localar ve kulüpler.
Mezarında titrerken o Hazreti Eyüp'ler.

Bu mâbedde geçmişe hasret buram buramdır.
Beş asırdır kubbeler bir hafız'ı Kur'an'dır.

Senelerdir kubbeler okuyorlar ezberden,
Okuyorlar Kur'an'ı susturulduğu yerden.
Gülemez Ayasofya bu garip halde iken,
Ayasofya'da kilit, benim bağrımda diken.
Kanı bozuktur kim ki geçmişi etse inkâr.
Şu hali bir görseydi ağlardı koca hünkâr.

Peygamber övgüsüne mazhar olan Kumandan,
Ezanlar yükselecek yine Ayasofya'ndan.

Nur alınları yine seccadeler öpecek,
Ayasofya o zaman sevinç yaşı dökecek.

Perukla örtülemez barının hoyrat keli.
Fatih'i yadedemez ne köprü, ne heykeli.
Ayasofya 'da mahkûm ruhunu edin azad,
Etmeyin büyük fethi ortakpazarda mezad.

Kur'an'a hasret tüter her taştan halka halka,
Ayasofya açılsın artık müslüman halka.

A. Mahir PEKŞEN / Şiir - Ekim 1987

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9222
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Ynt: İstanbul'un Kıymeti ve Fethin Ehemmiyeti
« Yanıtla #14 : 27 Mayıs 2016, 10:55:47 »

"Euuzü billâahi mineşşeytaanir raciym Bismillâahi'r- rahmâani'r - rahıym"

“Kostantıniyye (İstanbul) elbette fethedilecektir. Onu fetheden emîr ne güzel emîr (kumandan); o asker ne güzel askerdir!”
(Hadîs-i Şerîf, Müsned-i Ahmed bin Hanbel)




EBÛ EYYÛB EL-ENSÂRÎ (R.A.) HAZRETLERİ

Hicretin 49. senesinde Muâviye (r.a.), Süfyân bin Avf el-Âmirî kumandasında İstanbul’a bir ordu sevketti. Daha sonra ona destek olmak üzere oğlu Yezid kumandasında bir ordu daha gönderdi. Ebû Eyyûb Hazretleri seksen yaşını geçmiş olduğu halde onlarla gazaya çıktı.
Orduda Ashâb-ı Kirâm’dan Abdullâh bin Abbâs, Abdullâh bin Ömer, Abdülaziz bin Zürare gibi meşhûr zâtlar da vardı. Ebû Eyyûb Hazretleri yaşlı olduğundan ona “Sen hastasın, senin için cihâdı terk etmeğe ruhsat vardır.” deyip gitmemesi için ısrar ettilerse de o yine de çıkmıştı.
Harb uzayınca rahatsızlığı artmış ve onu Kağıthane çayırında bir çadıra yerleştirmişler idi. Bu sırada Ebû Eyyûb, kumandanlar ve mücahidleri çağırarak onlarla helâllaştı. Bu sırada tâbiînden Nevfu'l-Bikâlî “Yâ Rab, Ebû Eyyûb’a âfiyet ve şifâ ver.” deyince o “Sizler bana böyle değil de, ‘Yâ Rab, eğer bu zâtın eceli geldi ise onu mağfiret buyur, eğer eceli yakın değil ise âfiyet ve şifâ ihsan buyur.’ deyiniz.” buyurdu.
Ancak rahatsızlığı iyice arttı. Bu sırada Yezîd yanına geldi ve bir ihtiyâcı olup olmadığını ve vasiyetini sordu. O “Sizin dünyanızdan ben hiç bir şey istemiyorum. Ancak benim vasiyetim ve arzum şudur ki vefât ettiğim vakit na’şımı mümkün olduğunca düşman memleketinin içerlerine sokun ve beni harbeden mücahidlerin ayakları altına gömün. Ta ki onların atlarının altında benim kabrim dümdüz ve belirsiz olsun. Beni orada bırakıp dönün. Zira Resûlullâh’dan işittim, ‘Kostantiniyye’de kalenin yanında bir sâlih zât defnolunacaktır.’ buyurmuştu. Umarım ki o zat ben olayım” dedi ve vefât etti.

İstanbul’da Ashâb-ı Kirâm’dan daha başka zâtlar da medfûn olup Ebû Eyyûb onların ulusu ve reisidir. İstanbul bundan sonra İslâm hükümdarlarının yaptığı 13 seferde olduğu gibi bu seferde fetholunamamıştı. Bu şeref 15’nci seferde ancak Gazi Sultan Mehmed Han’a ve onun ordusuna nasîb olmuştur.