Gönderen Konu: Jenerasyon XXXL  (Okunma sayısı 488 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9211
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Jenerasyon XXXL
« : 09 Haziran 2016, 16:48:01 »

Jenerasyon XXXL



Sağlık ekonomistleri uyarıyor! Dünya giderek artan bir hızla ciddi bir sağlık krizine doğru ilerliyor. Dünyanın bir çok gelişmiş ülkesinde, İngiltere ve Amerika da başta olmak üzere istatistikler endişe verici bir şekilde bu beklentiyi doğruluyor. Beklenilen krizin ana sebebi, son otuz yıldır giderek artan ve kronik metabolik sendrom şemsiyesi altında toplanan santral obezite, diyabet, kalp damar hastalıkları, kandaki yağ anormallikleri ve hipertansiyon tedavisi için yapılan masraflar olarak görülüyor.

Amerikan Diyabet Derneği’nin yaptığı açıklamaya göre, 2012 yılında ABD’de sadece diyabet ve diyabete bağlı komplikasyonlar için 245 milyar dolar harcanmış. 200 milyar doların ise demans (bunama) için harcandığı söyleniyor. Sağlık ekonomistleri yakın bir gelecekte, ABD’nin ve bir çok gelişmiş ülkenin bu masrafların altından kalkamayacağı konusunda yetkilileri uyarıyor. Hükümet kanadında, yetkili birimler, uzun bir süredir, bu felaketin önüne ancak toplumun bilinçlendirilmesi ve koruyucu hekimlik ile geçilebileceğini söylüyorlar.

Peki gerçekten koruyucu hekimlik çalışmaları etkili ve sistematik olarak yapılıyor mu?

Toplumu, kronik metabolik hastalıkların önüne geçebilmek adına bilinçlendirmede nasıl bir yol takip ediyoruz?

Toplumun sağlık neferleri olarak biz hekimler, sağlık personeli ve diyetisyenler son kırk yıldır topluma değiştirmeden anlatıyor olduğumuz klişe bilgilerin bilimselliğinden ne kadar eminiz?

Hala kalori kaloridir, kaloriyi havuçtan, çikolatalı kekten ya da gazozdan almanız fark etmez, az az sık sık beslenin, az yağlı yiyecekleri tercih edin, aldığınız kalori miktarını azaltın, bol bol egzersiz yaparak harcadığınız kalori miktarını aldığınız kalori miktarının önüne geçirerek fazla kilolarınızdan kurtulun ve kronik metabolik sendroma yakalanmayın diye mi tavsiye veriyoruz?

En önemlisi, toplum gerçekten verdiğimiz tavsiyeleri dinliyor mu?

Yoksa giderek kısır bir döngüyle bizi sarmalayarak, bireysel ve toplumsal bir felakete doğru sürükleyen bu metabolik hastalık zinciri, insanlar sağlık otoriteleri tarafından verilen tavsiyeleri dinlemediği için mi çığ gibi büyümeye devam ediyor?


Çünkü yaygın kanaat, tavsiyelerin toplum tarafından dikkate alınmadığı ve bu yüzden giderek obezleştiğimiz yönünde. Oysa ben böyle düşünmüyorum. Çalışmalarını çok önemsediğim ve titizlikle takip ettiğim, Kaliforniya Üniversitesi Pediatrik Endokrinoloji Profesörü Robert Lustig de benim, ve benim gibi düşünen birçok hekim arkadaşım gibi, bugüne dek verdiğimiz tavsiyelerin analiz edilmesi gerektiğini düşünenlerden. Çünkü bağımsız olarak yapılmış bilimsel veriler bunu öngörüyor.

Bir çoğunuzun bildiği gibi, 1982 yılında, Amerikan Kalp Derneği, Tabipler Birliği ve Tarımcılık Derneği, kalp damar hastalıklarının prevalansının azaltılabilmesi için, halka yağ tüketimini %40’dan %30’a indirmeleri tavsiyesinde bulundu. Ve bu tavsiye ile birlikte az yağlı diyet, düşük yağlı kek, kurabiye dönemi de başlamış oldu.

Peki halk bu tavsiyeyi dinledi mi? Kesinlikle evet!
İstatistikler ABD halkının, yağ tüketimini, tavsiye edildiği üzere %40’dan %30’a düşürdüğünü gösterirken, beklenmeyen bir şey oldu. Obezite görülme sıklığı durmak bilmeyen bir yükselişe geçti.

Prevalence of Obesity


* Orijinal Kaynak: Centers for Disease Control and prevention. Slayt: Prof R Lustig

Bu endişe verici yükseliş sadece Amerika ya da erişkinlerle sınırlı değil. Araştırmalar gösteriyor ki, artık ince ve narin yapıları ile bilinen Japonya ve Kore gibi ülkelerde dahi pediatrik bariyatrik cerrahi merkezlerine duyulan ihtiyaç her geçen gün artıyor. Harvard Üniversitesi, Tıp Fakültesi’nden Dr Juhee Kim başkanlığında 2006 yılında yapılan çalışma 6 aylık bebeklerde obezite epidemisinden bahsediyor. Yani dünya sınır tanımadan, çoluk, çocuk, genci yaşlısı demeden giderek şişmanlamaya devam ediyor.

Genel olarak uzmanlar, tüm bunların sorumlusu olarak toplumca çok yiyip az hareket ettiğimizi söylüyor yani “The first Law of Thermodynamics” ‘in ((Termodinamiğin İlk Kuralı)) gereği olarak toplumun şişmanladığına inanıyorlar! Evet, istatistiksel olarak sabittir ki geçmişe göre çok yiyoruz ve daha az hareket ediyoruz. Ama, sürekli söylenenin aksine, ana sorun burada değil!

Profesör Lustig ve meslektaşlarının 2009’da yayınladığı çalışmaya göre ; Amerikan genç erkek ergenler fazladan 275 , erişkin erkekler 187 , erişkin kadınlar da geçmişe göre 335 kalori tüketiyorlar. Batı usulü beslenme tarzının benimsendiği bir çok ülkede de bu tablonun Amerika’dan farklı olamayacağı aşikâr. Yine bu çalışma, bağımsız yapılan bir çok benzeri çalışma gibi, alınan ekstra kalorilerin, yağdan değil, karbonhidrattan sağlandığını gösteriyor. Sözgelimi bu çalışmada, genç erken erkeklerin aldığı ekstra 275 kalorinin sadece %5’nin yağdan, geri kalan kısmının ise karbonhidratlardan alındığını gösteriyor. Bu ve benzeri bilimsel yayınları daha detaylı incelediğinizde ise karbonhidratların büyük bir kısmının, şekerli içecekler ve işlenmiş gıdalara eklenen früktoz ve benzeri tatlandırıcılardan alındığını görüyoruz.

Yani özet olarak, sadece fazla yemiyoruz. Daha fazla şeker tüketiyoruz!

Amerikan Kalp Derneğinin tavsiyesine göre toplam günlük şeker tüketimimizin (her türlü formda) 6 ila 9 tatlı kaşığını geçmemesi gerekirken, toplumun büyük bir kısmı ortalama olarak 22 tatlı kaşığı şeker tüketiyor. 1977’den beri sistematik olarak, işlenmiş gıdalar ve şekerli içecekler yoluyla, son derece ucuz ve ekonomik olarak avantajlı bir tatlandırıcı olan yüksek früktozlu mısır şurubu ve benzeri şekerlere maruz kalıyoruz. Lif, Omega 3, doğal vitamin ve minerallerden fakir, trans ve çoklu doymamış rafine bitkisel yağlardan, branch chain aminoasitlerden ve şekerden zengin işlenmiş gıdalar, prensip olarak, içerikteki yağı azaltmaya çalışırken, bir yandan da yenilebilirliği sağlayabilmek için şeker muhtevasını yükselmekten çekinmiyorlar. Yine ABD’de 600,000 paketli gıda üzerinde yapılan bir çalışmada, bu gıdaların (ekmek, bisküvi, kraker, muhtelif soslar gibi tuzlu gıdalar da dahil olmak üzere) %80’inin şeker içerdiği ortaya çıktı. Tüm bu sebeplerle olsa gerek, son 50 yıldır dünyada şeker tüketiminin de 3 katına çıktığı rapor ediliyor. Tavsiye edildiği üzere az az fakat sık sık, az yağlı, bol karbonhidratlı bir beslenme tarzının benimsenmesi, 25 yıl öncesine göre 3 kat artmış olan, kronik olarak yüksek kalan insülin seviyesini de beraberinde getiriyor. İnsülin doğası gereği vücutta yağ depolamaya devam ederken, artık doyduğumuzu ve yemeye son vermemizi sağlayan Leptin hormonu, yüksek insülin varlığında bu son derece önemli fonksiyonuna devam edemiyor. Yani termostat görevi gören, biyokimyasal negatif feedback sistemimizi de bu şekilde devre dışı bırakmış oluyoruz.

Peki bu korkunç kısır döngüden nasıl çıkacağız?

Tekrar sağlıklı yaşama ve beslenme bilincini nasıl oluşturacağız. İşte bu noktada ben naçizane, tek başına yeterli olmasa da önce hekimler, diyetisyenler ve ilgili sağlık çalışanları ve enstitüler olarak sorumluluk almalı, var olan bilgilerimizi, eski yayınları tekrar bilimsel bir kritikten geçirdikten sonra, yeni yayınlar ve veriler ışığında sentezleyerek söylemlerimizi yenilemeliyiz diye düşünüyorum. Aksi halde kalori kaloridir diye inanmaya devam edebilir, kendimizi açık ve net bir şekilde, ŞEKERİN sadece boş kalori olmaktan ibaret olmadığını, aynı zamanda son derece TOKSİK bir madde olduğunu söylemekten çekiniyor bulabiliriz.


Kaynaklar:
1. Economic costs of diabetes in the U.S. in 2012, American Diabetes Association, Diabetes Care 2013 Apr;36(4):1033-46
2. Rodriguez LA et al, Added sugar intake and metabolic syndrome in US adolescents: cross-sectional analysis of the National Health and Nutrition Examination Survey 2005-2012, Public Health Nutr.2016 Mar 2:1-11
3. Kim J, Peterson KE t al. Trends in overweight from 1980 through 2001 among preschool-aged children enrolled in a health maintenance organization. Obesity (Silver Spring) 2006;14(7):1107–1112
4. Morton JF et al, Changes in Children’s Total Fat Intakes and Their Food (Group Sources of Fat, 1989-91 Versus 1994-95): Implications for Diet Quality, Center for Food Safety and Applied Nutrition
5. Chanmugam SL et al, Did fat intake in the United States really decline between 1989-1991 and 1994-1996?, J Am Diet Assoc. 2003 Jul;103(7):867-72
6. Gortmaker SL et al, Changing the future of obesity: science, policy, and action, Lancet 2011 Aug 378(9793):838-47
7. Lustig RH et al, Which comes first? The obesity or the insulin? The behaviour or the biochemistry? ,J Paediatr 2008 May;152(5):601-2

Dr. Nur Özyilmaz | https://drnur.co.uk/posts/jenerasyon-xxxl/ | Jun 4, 2016