Gönderen Konu: Kapı  (Okunma sayısı 2616 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9223
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Kapı
« : 16 Mayıs 2013, 09:53:44 »

Kapı



İsabet Dershaneleri tarafından düzenlenen “Yarın” konulu kısa hikâye yarışma sonuçları açıklandı. Binlerce öğrencinin katılımıyla gerçekleşen hikâye yarışmasında birinci Kütahya Fatih Anaadolu Lisesi’nden çıktı.

İşte birinci seçilen hikâye:

İnsanlar, karanlığı sadece gece yaşadıklarını sanırdı. Onun için karanlık güneşi indirdiklerinde belki de son kez içine çekiyordu havayı doya doya… Siyahın her tonunun kapladığı büyük kapıdan içeri girerken alışık olmadığı bu ortamda yaşayamayacağını biliyordu. Uzun koridor boyunca yürürken kelepçe, bileklerini incitmeye başlamıştı bile. Gardiyanın ayak sesi hariç hiçbir ses duymuyordu. Bir kuş cıvıltısı ya da düşen bir yaprak sesi.

Belki de duymak istedikleri buydu. Ne kadar boş bir koridordu. Yere bakıp yürüyenlerden de değildi.

Bir hata yaptığını düşünmüyordu. Yaptıklarının suç olduğuna inanmıyordu ki “Ben suçluyum veya suçsuzum.” diyebilsin. Açık mavi duvar, gözüne çarptı birden. “Niçin mavi?” diye düşündü. Mavi, onun için özgürlüktü ve buradakilerin özgür olduğunu söyleyemezdi. Adımlar hızlandıkça art arda açılan kapıları gördü. Etraftan gelen seslere aldırmıyordu. Çünkü biliyordu, güçlü görünmezse daha başlamadığı bu renksiz oyunu kaybedecekti. Sırayla geçiyorlardı kapıları. İlki siyah bir kapı, ikincisi ondan biraz daha koyuca ve sonuncusu. Derken duyduğu tok sesle düşüncelerinden kurtuldu. “Burası koğuşun!”

Küf kokulu odaya girerken garip bakışlarla karşılaştı. Herkes onun niçin burada olduğunu merak ediyordu. O hariç kimse temiz ve düzenli görünmüyordu çünkü. Kıyafetler, saç kesimi. Çekingen hali ile boş bir yatağa oturdu. Bavulunu çıkarıp kendisine yönelen bakışları görmezden gelmeye çalıştı. Filmlerde görmüştü böyle yerleri sadece.

Buraya asla alışamayacağını düşünmeye başladı. İçlerinden yaşlı bir adam, kapıya yaklaşıp gardiyana seslendi:

“Hayırlı olsun amca, yarın çıkacaksın.” dedi. Bunu duyan herkes gülümseyerek tebrik etti kır saçlı adamı. Yıldırım da gülümsemekle yetindi.

“Çay ister misin?” diye sordu koğuşun çaycısı, deri yelekli adam.

Yıldırım utangaçlığını saklamaya çalışarak “Evet.” dedi.

“Burada çaylar tavşankanı olur. Çaycıydım ben. Kahvehane işletiyordum. Sonra yanlış işlere bulaştım. Yanlışa bulaşıncayıkasan da kar etmez bilirsin. Peki ya sen niçin buradasın genç adam?”

“Yıldırım” dedi adını bastırarak. “Yanlış kişilere yardım etmekten dolayı buradayım. Yani kaderimiz bir yerde birleşiyor anlayacağın.” Çaycı;

“Herkesin bir hikâyesi var. Kimileri kendi yolunu seçerken yanlış seçimler yapar, kimileri de yanlışa doğar. ” dedi ve Yıldırım’a çayını uzattı.

Duvarda iki yıl öncesine ait bir takvim posteri vardı. Üzerinde “Kendinize iyi bakın.” yazıyordu.

Yakın bir dostu aklına, geldi. O da böyle söylemişti Yıldırım’a. Yıldırım, verdiği cevabı düşününce gülümsedi. “Ben kendime iyi bakarım da orada bunu başarabilir miyim bilemem.” demişti. Çayını içerken az önce yarın çıkacağını öğrendiği adamın kitap okuduğunu fark etti. İki yıl önce kendisinin yazdığı kitaptı bu, mutlu olmuştu. Seslenmek istedi; ama kendisinden büyük olduğunu bildiği için nasıl hitap edeceğini düşündü. Sonra,

“Ne okuyorsunuz?” diye sordu, kitap okuyan adama.

“Daha başındayım ama güzel. Sen yeni mi geldin ?”

“Evet. Hatta bir saat bile olmadı. ’’

Bir gün önceki hayatını düşündü. Özleyeceği şehrin kokusunu, ailesini ve suçsuzluğunu.

“Allah kurtarsın diyelim o zaman. Mevlüt, bana bir çay versene!”

“Hemen usta.”

Etrafında her türlü insan vardı. Kişilik böyle bir ortamda daha çok belli ediyordu kendini. Genç-yaşlı fark etmeden herkes bir şekilde buraya ayak uydurmuş görünüyordu. Kimileri yanına gelip “Sen neden buradasın?’’ diye soruyordu. Doğru cevabı bulamıyordu. Siyasi suçlu demişlerdi ona. Cevabı alanlar konuşmaya devam etmiyordu. Korktuklarını ya da çekindiklerini hissedebiliyordu. Hapishanede de olsa kimse tekrar bir suça bulaşmak istemiyordu.

Akşam olduğunda herkes bir masa etrafında toplanmış, yemek yiyordu. Yeni tanıştığı Şevket, sabah kitap okuyan ihtiyara seslenerek;

“Bak, bu genç, yazar. Sen seversin okumayı.” dedi Yıldırım’ı işaret ederek.

İhtiyar: “Severim ya… Sen yeni mi geldin?”

“Tanışmış.” derken sözünü kesmişti Şevket.

“Evet evet yeni geldi. ’’ Bu duruma
anlam verememişti.

Gece, herkes yataklarına çekilip derin bir uykuya daldı. Yıldırım’ı uyku tutmuyordu. Onu yatakta tutan, uykuya salmayan şeyleri düşündü. Bir süre sonra gözleri kapandı.

Çay kaşıklarının çıkardığı ses uyandırdı onu. Hâlbuki sabahın ilk ışıklarıyla uyanırdı hep.

“Hayırlı sabahlar evlat. ”

Yorganı üzerinden çekip gülümsedi. Yüzünü yıkamaya kalktığı sırada “Size de. ” dedi.
Tabure çekip masaya yaklaştı.

Aç değildi. Sadece biraz atıştırmak istiyordu. Sohbete katılmak istedi; ama odaklanamadı. Konuştukları mevzuya fazlasıyla yabancıydı. Yanında getirdiği kitap taslağını gözden geçirmeye başladı. Dün, dikkatini çeken ihtiyar, yatağın üstüne uzanmış kitap okumaya devam ediyordu.

“Nasıl gidiyor, çocuğun öldüğü bölümü bitirdiniz mi?” İhtiyar şaşkın bir tonla:

“Çocuk ölüyor mu?”Ben daha şimdi okumaya başladım.”

Yıldırım, olanları anlamakta güçlük çekiyordu. Bu ihtiyarda garip bir şeyler vardı.

Koğuş kapısının açılmasıyla dikkatler dağıldı. Herkes kendine mektup geleceğini düşünerek
gardiyana doğru baktı. Yıldırım, mektup almayacağını biliyordu.

En azından bu kadar erken mektup beklemiyordu. Yerinden kımıldamadı. İhtiyar kapıya doğru yavaşça yürüdü.

Bütün koğuşun aşina olduğu o soruyu sordu. “Oğlum, ne zaman çıkacağım?’’

Gardiyan yine belli etmeyerek gülümsedi.

“Yarın çıkıyorsun amcacığım. ” Yıldırım bunun üzerine dayanamayarak: “Yarın, yarın diyorsunuz ne zaman çıkacak bu adam!” Bütün dikkati üzerinde hissetti. Şevket kolundan tutup kulağına fısıldadı.

“İhtiyar müebbet hapis almış. Hafızası devamlı gidiyor. Buraya neden girdiğini de hatırlamıyor..”

“Peki, nasıl bu hale geldi? Böyle bir adamı nasıl hapse atarlar?”

“Bir gün çok hastalanmış. Doktor yokmuş burada. Hastaneye kaldırılana kadar epey zaman geçmiş. Birkaç hafta kaldı orada. Geldiğinde böyleydi. Yarı bugünde yarı dünde. Gidip geliyormuş hafızası. Zamanla da ilerledi rahatsızlık. Anlayacağın her gün onun için yeni bir gün ve her gün, yarın buradan kurtulacağını sanıyor. Umudu yarının kapısında”

Yıldırım duydukları karşısında şaşırdı. İhtiyarın yaşını düşündü. Ne zaman kurtulacağını tahmin etmeye çalıştı.

“Yıldırım, duydun mu yarın çıkıyormuşum!”

İhtiyarın yüzündeki tebessüm içine işledi. Bugün yaşadığı şeyleri yarın unutacaktı ama her sabah gerçekleşmeyecek bir hayali bilmek, bilmemekten daha iyiydi ona göre. Yine de ihtiyar için hayal olan bu umuda göz yummak en doğrusuydu. Buraya girerken açılan kapıları düşündü. Birinci, ikinci, üçüncü kapı. Ardına kapanan kapılar geçip giden dünler gibiydi. En son koğuşun kapısına varmış ve içeri girmişti ya, bu koğuş son kapı ve onun yarınıydı. İşte gelmişti de üstelik. Oysa bu yaşlı adamın yarını hiç gelmeyecekti. Kim daha şanslı diye düşündü.

“Duydumya, gözün aydın.”

Buraya girerken açılan kapıları düşündü. Birinci, ikinci, üçüncü kapı. Ardına kapanan kapılar geçip giden dünler gibiydi.


Haber Merkezi | 01 Şubat 2013 | İnsan ve Hayat Dergisi