Gönderen Konu: Kara Kutu  (Okunma sayısı 1613 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9223
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Kara Kutu
« : 25 Eylül 2013, 16:06:04 »

Kara Kutu


Köye televizyonu getiren adamdı Mehmet Dayı. Neredeyse eşek yükü ağırlığındaki o devasa makineye zamanın parasıyla tam iki bin lira saymış, kara günler için sakladığı yastık altı servetini bir çırpıda verivermişti. Ama olsundu, “Mehmet Dayı televizyon almış” diyeceklerdi ya, bu her şeye değerdi.

Eve geldiğinde terden sırılsıklamdı. Hiç soluklanmadan evin başköşesine yerleştirdi televizyonu. Konu-komşu, gören, duyan akraba herkes televizyonun karşısında ağızları açık kalmış bir halde karıncalı görüntüyü takip etmeye çalışıyorlardı.

Vakit gece yarısına yaklaşınca müsafirler gözleri arkalarında uğurlanmışlardı; ama hane halkı yine televizyon başındaydı. Mehmet Dayı ekranın yanındaki büyük ve kırmızı düğmeye basınca ekran simsiyah kalıverdi. Ev ahalisi ileride “yat emri” anlamına gelecek bu hareketi o zaman anlamadılar; fakat alışkın olmayan gözleri acımaya başladığından doğruca yataklarının yolunu tuttular.

Sabah uyandıklarında aklına televizyon düşen elinde her ne varsa bırakıp televizyonun başına koşmuştu.
Bir türlü televizyonu açamıyorlardı. Mehmet Dayı mühim bir iş yapıyormuşçasına ağır adımlarla geldi. Akşam kapatırken bastığı iri düğmeye tekrar dokundu. Önce ses sonra da yine o karıncalı görüntü evin içinde kalan boşlukları doldurdu. Günler o sihirli düğme ile başlıyor, yine o sihirli düğme ile sona eriyordu. Günün her saatini, her dakikasını ağzına kadar doldurmuşlardı o kara kutuyla.

Artık müsafirleri eksik olmuyordu. Kimisi iğne oyası örneği çıkarmaya geliyordu kimisi ekmek yapmak için. Ama ne oya işleyen vardı ne de ekmek eden. Hele ki akşam ajansı saatinde ev, köyün adamlarıyla dolup taşıyordu. Gündüz gelen kadınlardan usanan Mehmet Dayı öğlene doğru bütün kadınların toplanmalarını bekliyor, herkes tamam olunca usulca sigortayı attırıyor, sonra da elektriğin kesilmesine kızıyordu. Bu durumda televizyon kapandığı için kadınlar mecburen birer ikişer dağılıyorlardı.

Durmadan düşünmeden seyrediyorlardı. İçlerinden iki kişi seyrederken düşünmüştü. Birisi Mehmet Dayı’nın büyük oğlu Nusret, diğeri ise ortanca oğlundan olan torunu Emin’di. Nusret her ajanstan sonra “Dünyanın en büyük icadı ne tekerlek ne de ateş; olsa olsa televizyondur.” diyordu. Beşinci sınıfa giden Emin çok meraklı bir çocuktu. Televizyondan önce dedesinin gözbebeği olan radyoyu kaşla göz arasında sökmüş, içindeki adamları görmek istemişti. Söktüğü parçaları aynı şekilde takamadığı için radyo çalışmamıştı. Yarım yamalak birleştirdiği radyonun bir daha çalışmamasına kimse anlam verememişti. Gözünü televizyona da diken bu küçük afacan, kendince televizyonun çalışma prensibini çözmüştü. “Televizyonun arkasından çıkan kablonun kanalın bulunduğu binaya kadar kesintisiz devam ettiğini, görüntünün de bu kablo içindeki küçük aynacıklar vasıtasıyla evdeki televizyona kadar ulaştığını” düşünüyordu.

Mehmet Dayı ve çocukları televizyona bağlıymışçasına yaşamaya o kadar alışmışlardı ki arada sırada elektrikler gerçekten gidip günlerce gelmediğinde herkes bir köşeye çekilir, kimsenin ağzını bıçak açmazdı. Biri konuşacak olsa Mehmet Dayı hırıltılı sesiyle kızardı.

İnsanoğlu herhalde boş kalmayı sevmiyordu. Çalışkanlığından değil, bir şeyle meşgul olmadığı anlarda ölümü hatırlamaktan ödü kopuyordu. Ölüm fikrinden uzaklaşabilmek için her boş vakti bilerek ve isteyerek öldürüyordu. Ne kadar hazindi aslında. Ölümü hatırlamamak için zamanı öldürmek. Televizyon işte tam da bu noktada yardımcı olmuştu insanlara. Adeta bu derdin devasıymış gibi.

Mehmet Dayı’nın aldığı televizyondan tam sekiz sene sonra Hasan Ağa’nın Mustafa da televizyon aldı. Yeni televizyon bayinin arabasıyla geldi, elemanlar tarafından kuruldu. Kurulum tamamlanınca usta, kırmızı düğmeyi göstererek “Buradan açacaksınız.” dedi.

Yeni bir televizyon geldiğini duyan herkes Mustafa’nın evinde toplanmış, Mehmet Dayı ise en arkalarda, kapının hemen yanında kalmıştı. Mustafa kırmızı düğmeye dokununca ekran hemen geliverdi. Görüntü Mehmet Dayı dâhil herkesi şaşırtmıştı. Ne karıncalıydı ne de siyah beyaz. “Vay, Mustafa renkli televizyon almış, Mehmet Dayı’nınkinden bile güzel.” gibi cümleler duymak istercesine, herkesin gözlerinin içine bakıyordu. Bir ara kapının yanı başındaki Mehmet Dayı ile göz göze geldiler. Mehmet Dayı, Mustafa’nın bakışları altında pestile dönmüştü. Daha fazla durmadı, merdivenlerden aşağıya koşar adım indi.

Evde karısından başka kimseyi bulamadı. Televizyon karşısına oturup karısına seslendi:

“Hanım! Çay doldur.”

Sinirli olduğunu anlayan karısı çayı hemen getirdi. Uzatırken “Hasan Ağa’nın Mustafa renkli televizyon almış diyorlar, doğru mu bey?” diye sorunca Mehmet Dayı cevabı vermekte gecikmedi:

“Beni yalnız bırak!”

Hava kararıncaya kadar karısı çay getirdi. Ajans vakti gelmesine rağmen çocukları eve gelmemişti. Herkesin Mustafa’nın evinde olduğundan adı gibi emindi. Vakit gece yarısını geçince Mustafa’nın evi yavaş yavaş boşalmaya başladı. En son çıkanlar Mehmet Dayı’nın çocukları, gelinleri ve torunlarıydı. Hepsi neşeliydi. Önce ajansı sonra bilgi yarışmasını izlemişlerdi. Eve geldiklerinde bütün ışıkların kapanmış yalnız televizyonun açık olduğunu gördüler. Hiçbiri buna aldırmadı. Ne de olsa siyah beyazdı. Yorgunluktan her biri kendi odasına çekilip, neşeleriyle ölümden hayli uzak ama bir o kadar da ölüme benzeyen uykunun kollarına yığılıp kaldılar.

Sabah en erken uyanan torun Emin oldu. Çizgi filmi renkli seyretmek için hemen evden çıkan ufaklık, Mustafaların evinde kimseyi uyandıramayınca mecburen geri döndü. Dedesinin siyah beyaz, karıncalı televizyonuna kalmıştı. Televizyonun olduğu odaya girince önce televizyonun açık unutulduğunu sandı, sonra dedesini gördü. Dedesi, sol yanında yarısı içilmiş çay bardağı ile gözlerini kırpmadan televizyona bakıyordu. Çizgi film seyrettiklerinde torunlarına kızardı ama bu sefer kendisi seyrediyordu. Şaşırdı. Dedesinin boşta kalan eli sol dizinin üstündeydi. “Hayırlı Sabahlar” demek için elini uzattığında dona kaldı. Dedesinin kaskatı kesilmiş eli, buz gibiydi. Parmak uçlarından paçalarına kadar her tarafını ağır bir korku sardı.

Namazı kılmak için saf tutarken Hacı Hüseyin, soğuktan ellerini ovuşturup içine sıcak nefesini üfledikten sonra yanına denk gelen Satılmış Ağa’ya sordu:

“Televizyon seyretmekten ölmüş diyorlar?”

“Evet, ben de öyle duydum. Televizyonun önünde ölü bulunmuş.”

“Allah taksiratını affetsin. Hepimizin sonunu hayır etsin inşAllah.”

İmamın tok sesi caminin çıplak duvarında üç kere yankılandı:

“Hakkınızı helal ediyor musunuz?”

“Helal olsun!”

Çocukları da köy ahalisi de Mehmet Dayı’nın televizyon seyretmekten öldüğünü düşünüyorlardı. Televizyon seyrederken ölmüştü ama seyretmekten ölmemişti. Onu öldüren zamanı öldürürken yalnız kalışıydı.

Kırkıncı gecesi mevlüt okunduktan sonra bütün müsafirler, Mustafa’nın evine, yeni başlayan bir yarışmayı izlemeye giderken arkalarından gelenler, Mehmet Dayı’nın karısı, çocukları, gelinleri ve torunlarıydı.


Erhan GENÇ | 04 Eylül 2013 | İnsan ve Hayat Dergisi