Gönderen Konu: Kıl Fırça  (Okunma sayısı 1075 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9227
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Kıl Fırça
« : 15 Aralık 2014, 11:46:20 »

Kıl Fırça



Berber Aydın, henüz siftah yapmamıştı. Yıllardır yedide açtığı dükkanını bazen öğleye doğru bazen de öğleden sonra açıyordu. Bugün de ayakkabısının ardına basa basa dükkana gelmiş, ezberlediği hareketlerle kilidi çevirmiş, ilk iş olarak dükkanı havalandırmıştı. Askılığı kapının önüne çıkarmış, beyaz önlüğünü sırtına geçirmişti. Camdan dışarı bakıyordu. Sokaktaki her şeyin değiştiğini düşündü. Adının bile! Dükkanı buraya açtığında sokağın adı Beşevler Çıkmaz’ı idi.

Şimdi ne Beşevler adı ne de çıkmazı kalmıştı. Bir zamanlar karşı komşusu terzi Abdullah Usta’nın yerinde pastane; yanında sırtını dayadığı bakkal Hüseyin’in yerinde belediyenin ekmek bayii, sokağın çıkmadığı noktada bulunan yıllarca çayını içtikleri Recep’in çay ocağının yerinde ise artık rezidans dedikleri binalar vardı. Sokağın manzarası canını sıkmaktan öte ruhunu sıkıyordu.
Dükkana döndü. Omuzlarının düşmüş olduğunu, sanıyorum yalnızca ben gördüm. Bir an için bana baktı, ya da bana öyle geldi. Adı bile değişen sokakta değişmeden kalan tek dükkanda, yıllara meydan okurcasına direnen en eski eşyaya, yani kıl fırçaya yani bana baktı.

Gözlerindeki dertleşme ihtiyacını benden başka anlayacak eşya yoktu tabi. Sürekli arıza çıkartan saç kurutma makinesine yahut müşterilerin canı sıkılmasın diye göz hizasına yerleştirilmiş küçük televizyona bakacak değildi, elbette bana bakacaktı.

Aydın Usta’nın ilk göz ağrısı olup olmadığıma emin değilim; ama şu dükkanda benden eski eşya olmadığına adım gibi eminim.Aramızda hissî bir alaka da yok değil hani. Artık dükkan benden soruluyor.

Bu günlere gelene kadar neler çektim bilmezsiniz. Herkes bir berber dükkanının baş tacı, olsa olsa ya makastır ya da tarak diye düşünür. Belki haklıdır da. Zira, birçok berber dükkanında makas yahut tarağın hükümranlığı sürer. Bir zamanlar bu dükkanda da böyleydi. Kapıdan adım attığım gün ışıl ışıl ışıyan, şakır şakır şakıyan bir makasın herkesi emri altına aldığını görmüştüm. Yardımcısı ise parlaklıkta onunla yarışan bir taraktı. Bense yüzlerden yüzlere sürülen alelade bir fırçaydım. Uzun yıllar bu makas ve tarağın gölgesinde yüzlerce surat ezberledim. Yanağında falçata izi bulunan hırsızın suratından her hafta tıraşa gelen memurun yüzünde gezindim durdum. Yüzleri köpürttükçe sıramı bekledim, sıramı bekledikçe surat köpürttüm. Bir gün müşterinin biri durup dururken Aydın Usta’ya “Ben yıllardan beri makas satarım da senin makas gibisini görmedim.” dedi. Ertesi güne kalmadan bizim hükümdar makas ustanın elinden düştü. Ortasındaki vida bir yana savruldu, birbirine sürten keskin uçlar başka bir yana. O sırada dükkanda olan herkes, “Göz değmiş bu makasa.” dediler.

Kaderimde o koltuğa oturmak da varmış. Makas hadisesinden bir ay sonra tarak, acı bir son ile hayata veda etti. Dün gibi hatırlıyorum. Aydın Usta sobaya odun atıyordu. Hiç âdeti olmamasına rağmen tarağı, aceleyle beyaz önlüğünün göğüs cebine koymuştu. Sobaya sığmayan oduna yer açmak için eğildiği sırada makastan el alan tarak, alevlerin ortasına düşüvermişti. Ikisi için de üzüldüğümü söyleyemem. Sıra bana gelmişti artık.

O gün bugündür şu eski dükkânın en eskisi, yaşlı Aydın Usta’nın gözbebeğiyim. Gözbebeği olduğumu nereden mi biliyorum? Dükkândaki eşyalar üzerinde hükümranlığımı kurduktan sonra neler değişti neler, bir ben değişmedim. Sırları dökülmüş aynalar, suyu elektrikle ısıtan şofbenler, müşterilerin uykusunu açan koltuklar, uzun boyunlarıyla develeri hatırlatan musluklar, dekor olsun diye sıralanmış üzeri tozlu parfümler, deodorantlar, pudralar… Şu dükkânda değişmeyen tek şey ben olduğum için ustanın gözünde ayrı bir yerim olduğunu düşünmemden daha tabiî ne olabilir? Kaldı ki ustanın gözbebeği olmasam kapıya “Cuma’ya gittim gelicem.” yazısını asıp dükkânı bana emanet eder miydi hiç? Ya da akşamları kapıyı kilitleyip eve gönül rahatlığı ile gidebilir miydi?

Ilk müşteri koltuğa oturdu. Aydın Usta ne kadar isteksiz de olsa müşterisi ile ilgilenmeye başladı.

Eli bana uzandı. Buruşuk elleri sırtımı kavradı. Kıllarımı suya daldırıp çıkardı, sabun kutusuna sürtmeye başladı. En sevdiğim yer burasıydı işte. Sürtündükçe köpürmek, köpürdükçe dükkanın içini sabun kokusuyla doldurmak. Aydın Usta diğer berberlerin aksine pek konuşmazdı. Ancak müşterisinde konuşmaya meyil varsa gönlünü
hoş tutmak için iki kelam ederdi. Yanaklarını köpüklediğim adam da bu kabilden bir müşteri olacak ki susmak bilmiyordu. Zengin olduğunu, vaktinin olmadığını, hayatın peşinde koşmaktan bıkmadığını, çalışmayı sevdiğini, berber dükkanlarında kendini iyi hissettiğini, bütün keşmekeşin içinde berber koltuğuna oturup sakal tıraşı olmaktan bir türlü vazgeçemediğini köpükleme işi bitene kadar öğrenmiştik. Müşterinin ağzından son duyduğu cümle, Aydın Usta’nın elini bir an için duraksattı: “Asıl işim müteahhitlik, bu civarda biten ve bitmek üzere olan birçok işimiz var.” Beni durulamadan tezgahın üzerine bıraktı. Ikisini de karşıdan görebiliyordum. Ellerini beline koydu. “Bu dükkanın yeri bana ait.” dedi. “Arka taraftaki bahçesiyle birlikte ne kadar eder?” Donakaldım. Olduğum yerde sırtımdan soğuk köpükler akmaya başladı.

Şimdiye kadar müteahhitlerden hoşlanmayan, diktikleri binalara yüzünü buruşturarak bakan, gücünün yettiğine çomak sokan Aydın Usta beni çok şaşırtmıştı. Bir kere dükkanın camına “devren satılık” ilanı astığını, çıkan taliplere karşı satmayı istemekten çok istemez gibi davrandığını, zaten bir haftaya kalmadan da ilanı camdan söktüğünü hatırlıyorum; ama müteahhide verme düşüncesinin olduğunu bilmiyordum.

Aydın Usta usturaya jilet takarken, önce usturanın tersiyle benim sürdüğüm köpüklerin kabasını alırken, sonra kaymak gibi bileği ile müteahhidin sakalları alırken sürekli soru sordu. Sanki benim tanıdığım Aydın Usta gitmiş yerine çenesi düşük bir Aydın Usta gelmişti. Müteahhit bıyıklarının yarısı kesildiğinde ağzındaki baklayı çıkarttı. Meğer o da tıraş olmak için değil sırf bu konuyu açmak için dükkana gelmiş. Hatta konuyu nasıl açayım diye düşünürken konuyu bizzat Aydın Usta’nın açmasına hem şaşırmış hem sevinmiş.

Ne olduysa ondan sonra oldu. Aydın Usta, birden kükredi. Kükremesiyle müteahhidi yarım bıyıkla dükkandan kovması bir oldu. Adamın kaçışını bir görseydiniz. Bir eliyle ağız ve burnunu kapatıyor diğer eliyle ceketini sırtına geçirmeye çalışıyordu. Komşular Usta’yı zor sakinleştirdiler. Neden sonra ustaya yine göz göze geldik, ya da yine bana öyle geldi. Bakışlarıyla “Bende hiç müteahhide arsa verecek göz var mı?” der gibiydi.


Erhan GENÇ | 01 Aralık 2014 | http://insanvehayat.com/kil-firca/