Gönderen Konu: Kısır tohumun kısır döngüsü!  (Okunma sayısı 4147 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Kısır tohumun kısır döngüsü!
« : 05 Ekim 2009, 19:20:03 »


Dünya GDO'lu ürünleri birbir yasaklıyor! Peki, Türkiye'de GDO'lu ürünlerin satışını yasal hale getirecek yasa taslağı neden Bakanlar Kurulu'nun masasında bekliyor?



Dünya GDO'lu ürünleri birbir yasaklıyor. Türkiye'de ise GDO'lu ürünler hiçbir kontrole tabi tutulmadan satılıp tüketilmekte. Yeni hazırlanan ve Baknalar Kurulu'nun masasında bekleyen yeni tasarı ise GDO'lu ürünlerin satışını yasal hale getirerek Türkiye'yi ABD'li şirketlere bağımlı hale getirecek. Genetik mühendisliğinin teknikleriyle kalıtımsal değişikliklere uğratılmış organizmalar Türkçede GDO (Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar) olarak adlandırılmaktadır.

GDO'lu ürünleri destekleyen kurum ve kuruluşlar, bu teknolojinin, hızlı büyüyen, hastalık, hava ve böceklere dirençli, herbisitlere dayanıklı bitkisel ürünlerin yanı sıra daha lezzetli, daha güvenli, daha verimli, daha besleyici, uzun ömürlü ve sağlık açısından daha faydalı bitkisel ve hayvansal ürünlerin üretimini sağlayacağı düşünülmektedir.

Buna ek olarak bu ürünlerin sağlayacakları üretim artışı ile insanlığın açlık sorununa çözüm olacağı da iddia edilmiştir.

Fakat GDO'lu ürünlerin tarımsal üretimde ilk defa kullanılmaya başlandığı 1996 yılından bu yana, GDO'lu ürün üretilen tarım arazilerinde ve elde edilen ürün miktarında dünya genelinde önemli oranda artış yaşanmasına rağmen, açlığın dünyanın en önemli problemlerinden birisi olmaya devam etmesi bu savın çok da doğru olmadığını ortaya koymaktadır.

Öte yandan, son yıllarda hem AB ülkelerinde, hem de ABD'de gerçekleştirilen bilimsel araştırmalar iddia edildiği üzere GDO'lu tarım ürünlerinin verim artışı sağlamadığı, insan ve hayvan sağlığı üzerinde olumsuz etkileri olduğu yönünde ciddi kanıtlar ortaya koymuşlardır.

GDO'lu ürünlerin çiftçiler için maliyet avantajı sağlayıp sağlamadığını ispatlamaya yönelik Iowa State Üniversitesi'nde 377 mısır tarlası ve 800 çiftçi ile yapılan bir akademik çalışmanın sonuçlarına göre; transgenik mısırda tohumluğun GDO'lu olmayan mısıra göre % 32 oranında daha pahalıya mal olduğu belirlenmiştir (1).

Wisconsin Üniversitesi tarafından ABD'nin 8 kuzey eyaletinde gerçekleştirilen ve GDO'lu soya fasulyeleri ile yapılan 40 verim denemesi sonucunda, GDO'lu soyanın veriminin klasik soyaya göre ± % 14 oranında değişim gösterdiği, ortalamada ise GDO'lu soyanın veriminin klasik soyaya göre % 4 oranında daha az olduğu kanıtlanmıştır (2).

TARIMDA DAHA DA DIŞA BAĞIMLI HALE GELME

GDO'lu tarım ürünlerinin insan ve hayvan sağlığı üzerinde olumsuz etkileri bulunduğunu ortaya koyan bilimsel çalışmalar da mevcuttur. Avrupa Gıda Güvenliği Kurumu (European Food Safety Authority) tarafından 2007 yılında gerçekleştirilen araştırmada, GDO'lu soya ile beslenen dişi farelerden doğan bebek farelerin diğerlerine göre daha küçük oldukları ve büyük bir kısmının üç hafta içerisinde öldükleri tespit edilmiştir (3).

Yine 2007 yılında Fransa'daki Caen Üniversitesi bünyesindeki (Independent Research and Genetic Engineering) araştırma enstitüsü tarafından gerçekleştirilen çalışmada, 90 gün boyunca GDO'lu mısırlar ile beslenen farelerin hormonlarında değişimler olduğu gözlemlenmiş ayrıca böbrek ve karaciğerlerinde zararlı toksit maddelerin oluştuğu tespit edilmiştir (4).

Bu araştırmaya ilişkin sonuçların açıklanmasının ardından, Greenpeace tarafından başta Avrupa Birliği olmak üzere hiçbir ülkede GDO'lu ürünlerin üretim ve tüketiminin onaylanmaması gerektiğini ifade eden bir açıklamada bulunulmuştur. Yine aynı alanda İtalyan hükümeti tarafından 2008 yılı Kasım ayında yaptırılan benzer yönde çalışmada da, GDO'lu mısırların farelerin bağışıklık sistemi üzerinde etkileri olduğu ortaya konulmuştur (5).

İnsan ve hayvan sağlığı üzerine olumsuz etkilerinin yanında GDO'lu ürünler ekolojik dengenin bozulma risklerini de artırmaktadır. Doğal türlerde genetik çeşitliliğin kaybına, ekosistemdeki tür dağılımının ve dengenin bozularak genetik kaynakları oluşturan yabani türlerin doğal evolüsyondan sapmalarına neden olabilecek bu riskler aynı zamanda, ülkemizin de arasında bulunduğu genetik kaynakları zengin ülkelerin gen kaynaklarının tehdit edilmesine yol açmaktadır.

Bu ürünlerin ekosistem üzerinde yaratacağı olumsuz etkilere ek olarak, sosyoekonomik alanlarda bu ürünlerin kullanımının yaygınlaşması ile bazı riskler ortaya çıkmaktadır. GDO'lu üretim alanında tarımsal biyoteknolojinin büyük ölçüde ABD kökenli firmalar tarafından gerçekleştiriliyor olması, gelişmekte olan ülkeleri tarımsal alanda zamanla dışa bağımlı hale getirebilecektir.

GDO'lu tohumlarda uygulanan patent hakları, çiftçiye tohum alıkoyma (seed saving) imkanı vermeyen terminatör gen teknolojisi uygulamaları yoluyla dünya çiftçilerinin bütünüyle tohum üreticisi birkaç ulus ötesi şirkete bağımlı kılınmasına neden olabilecektir.

GDO'lu tarım ürünlerinin ülkemizde üretimi ve ithalatı yasak olmasına rağmen, denetim ve yasal mevzuat eksikliği nedeniyle bu ürünler ülkemizde yıllardır kontrolsüz olarak tüketilmektedir.

Bu alandaki mevzuat eksikliğinin giderilmesi ve biyoteknolojik ürünlerin insan sağlığı ve biyolojik çeşitlilik üzerine oluşturabileceği olumsuz etkilerin belirlenmesi amacıyla 'Biyogüvenlik Yasa Tasarısı' oluşturulmuştur.

Bu yasa tasarısı mevcut haliyle başta Ziraat Mühendisleri Odası, Gıda Mühendisleri Odası, -Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi- ve GDO'ya Hayır platformu olmak üzere birçok sivil toplum örgütü tarafından eleştirilmektedir.

Farklı kurum ve sivil toplum örgütleri tarafından yasa tasarısına yöneltilen eleştirilerin temelinde ise; yasa tasarısının bu hali ile Meclis'ten geçmesi durumunda ülkemizin GDO'lu ürünlerin açık pazarı haline geleceği ve tarımımızın ciddi boyutlarda olumsuz olarak etkileneceğine ve ayrıca halkımızın sağlığını olumsuz etkileyeceğine yönelik kaygılar yer almaktadır.

MECLİSE BÜYÜK GÖREV DÜŞÜYOR

Önümüzdeki yasama dönemi içerisinde TBMM Genel Kurulu gündemine geleceği tahmin edilen Biyogüvenlik Yasa Tasarısı'nın mevcut haliyle yasalaşması durumunda, GDO'lu ürünlerin ülkemizde serbest bir şekilde üretilmesine ve ithalatına izin verilecektir. Öte yandan üyelik müzakerelerine devam ettiğimiz Avrupa Birliği tarafından GDO'lu ürünlerin üretimi ve ithalatı oldukça sıkı kurallarla denetlenmektedir.

Başta Avusturya, İsveç, Norveç ve Danimarka olmak üzere birçok AB ülkesinde ise bu ürünlerin üretimi yasaklanmıştır. Bu doğrultuda GDO'lu tarım ürünlerinin ithalatına ve üretimine ülkemizde izin verecek bu düzenlemenin mevcut haliyle yasalaşması Avrupa Birliği hükümleri ile uyum içerisinde olmayacak ve ülkemizin AB müzakere sürecini olumsuz yönde etkileyecektir.

Endemik bitkiler açısından dünyanın en zengin ülkelerinden birisi olan ülkemizin biyolojik çeşitliliğinin korunması, halkımızın sağlığının bu ürünler nedeniyle bozulmasının önlenmesi ve ülkemizin tarımının büyük biyoteknoloji şirketlerinin kontrolü altına girmemesi için, mevcut yasa tasarısının bu kaygıları giderecek şekilde yeniden düzenlenmesi gerekmektedir.

Zaman
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
'Bir tohum, bin yaşam'
« Yanıtla #1 : 09 Ekim 2009, 00:24:36 »

"Vicdan ve sorumluluk sahibi halkımızı da bu mücadelenin bir parçası olmaya çağırıyoruz."

Genetiği değiştirilmiş tohumların ülkemizde ekilebilmesinin, ihracat ve ithalatının serbest olmasına ilişkin Biyogüvenlik yasa tasarısı, Bakanlar Kurulu gündemine girmiştir.

Tasarı, küreselleşen dünya üzerinde tohum tekelini eline almak isteyen ve bu amaçla bitki ve hayvan genlerini bir araya getirerek, ne bitki ne hayvan(tam bir frankeştayn) tohumlar ortaya çıkaran çok uluslu şirketlerin ve onların Türkiye’deki taşeronlarının çıkarları gözetilerek hazırlanmıştır.

Bu yasa tasarısı;

Ülkemizde emeği ile geçinen çiftçileri ücretli köleler haline getirecek,
Anadolu’nun gen zenginliğini kurutacak,

Ülke tarımını tamamen dışa bağımlı hale getirecek
Gıda sağlığını tehdit edecek
son derece tehlikeli bir tasarıdır.

Yalnız çocuklarını değil, tüm ailesini, bir ömür boyu doğal ve sağlıklı gıdalarla beslemek isteyen ve bu amaçla genetiği değiştirilmiş organizmalara (GDO) hayır diyen bizler,

bu yasa tasarısının baştan aşağı gözden geçirilerek, GDO’lu tohumların ekimine, ihracına ve ithalatına engel olacak şekilde yeniden düzenlenmesini talep ediyoruz.

Yasanın sivil toplumun, çiftçi sendikalarının, meslek odalarının, üretici kooperatif birliklerinin katılımıyla, kamuoyunun bilgisi ve etkisi dahilinde hazırlanmasını arzu ediyoruz.

Bu ülkenin işçileri, çiftçileri, doktorları, mühendisleri, öğretmenleri, öğrencileri kısaca halkı olarak, yakın geçmişte ülkemize sokulan GDO’lu mahsullerin giriş yeri olan Bandırma liman kapısında, bu işlere bulaşan şirketleri, buna izin veren hükümeti ve yerel idarecileri uyarıyoruz!

Gözümüz üzerinizdedir! Böyle bir girişimde bulunmayı aklınızdan bile geçirmeyin!

Eğer bu limandan bir kez daha GDO’lu mahsul sokmaya kalkarsanız, bu mahsullerin nereden alındığına, nerede ve ne amaçla kullanılacağına, elde edilen ürünlerin son tüketiciye kadar kimlere satılacağına dair, tüm bağlantılarınızı kamuoyuna açıklayacağız. Bu ticareti gerçekleştiren şirketleri boykot edeceğiz, bu girişime izin veren yöneticiler hakkında da suç duyurusunda bulunacağız.

Bandırma ve çevresinde yaşayan insanlar olarak, Unatıkan ailesini de uyarıyoruz. Bölgeyi sağlık, huzur ve mutlulukla yaşanabilir olmaktan çıkaracak tüm girişimlerin arkasında ailenizi görmekten bıktık usandık. Bandırmanın doğasını ve yaşamını yıkıma uğratacak bu girişimlerden bir an önce vazgeçin! Yoksa kıyamete kadar hakkımız üzerinizdedir, bilesiniz!

GDO’ya Hayır Platformu bileşenleri olarak, küresel tohum tekellerinin bütün tehditlerine karşı, bugün burada sizlerle sembolik olarak paylaştığımız yerli ve doğal tohumlarımızı yaşatmak ve yaygınlaştırmak için, kararlılıkla mücadele edeceğimizin de bilinmesini istiyoruz.

Bizim asıl zenginliğimiz, yeraltındaki altın değil, yer üstündeki tohumdur!

Vicdan ve sorumluluk sahibi halkımızı da bu mücadelenin bir parçası olmaya çağırıyoruz.

Tohumumuzu ve yaşamımızı koruyalım! Paylaşalım! Çoğaltalım!

BİR TOHUM, BİN YAŞAM!

GDO’YA HAYIR PLATFORMU


Platform Bileşenleri

1.-TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası
2.-TMMOB Çevre Mühendisleri Odası
3.-TMMOB Peyzaj Mimarlari Odasi
4.-TMMOB Mimarlar Odasi
5.-TMMOB Gıda Mühendisleri Odası Marmara Bölge Şubesi
6.-TMMOB Gıda Mühendisleri Odası Ege Bölge Şubesi
7.-TMMOB Gıda Mühendisleri Odası Bursa Şubesi
8.-TMMOB Makine Mühendisleri Odası Bursa Şubesi
9.-Türk Tabipleri Birliği
10.-Tüketici Dernekleri Federasyonu (TÜDEF)
11.-Tüketici Örgütleri Federasyonu (TÖF)
12.-Tüketiciyi Koruma Derneği (TÜKODER)
13.-Tüketici Hakları Derneği
14.-Tüketici Bilincini Geliştirme Derneği
15.-Çiftçi-SEN
16.-Ekoloji Kollektifi
17.-DOĞADER-Doğayı ve Çevreyi Koruma Derneği
18.-EKODER
19.-KESK Tarım Orkam-sen
20.-Nilüfer Yerel Gündem 21
21.-Gemlik Yaşam Atölyesi Derneği
22.-İçanadolu Çevre Platformu (İÇAÇEP)
23.-Marmara Çevre Platformu (MARÇEP)
24.-Ege Çevre ve Kültür Platformu (EGEÇEP)
25.-Sürdürülebilir Yaşam Kolektifi
26.-Gürsel Tonbul Çiftlik İşletmeleri
27.-İmece Evi İmece Ekoköyü Dogal Yasam ve Ekolojik Çözümler Derneği
28.-Imece Ekoköyü Kooperatif Girişimi
29.-Eskişehir Çevre Koruma ve Geliştirme Derneği
30.-Muratpaşa Dostları Derneği
31.-Konyaaltı Dostları Derneği
32.-Kibele Ekolojik Yaşam Kooperatifi
33.-PDA Pembe Domates Ağı
34.-Akçaeniş Köyü Çevre Kültür Kalkınma ve Dayanışma Derneği
35.-Kirazlı Ekolojik Yaşam Derneği
36.-Bornova Sivil Toplum Platformu (BORPLAT)
37.-Greenpeace Türkiye
38.-Sinop Çevre Dostları Derneği
39.-Doğu Akdeniz Çevre Bileşenleri
40.-Yeni İnsan Yayınevi
41.-Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği
42.-Slowfood Yağmur Böreği Birliği
43.-Slowfood Fikir sahibi Damaklar Birliği
44.-Slow Food Gençlik Gida Hareketi
45.-Slow Food Ankara Birliği
46.-Slow Food Kars Birligi
47.-Boğatepe Çevre Yaşam Derneği
48.-Aromaterapi Derneği (AROMADER)
49.-Pratisyen Hekimlik Derneği
50.-Yeşil ve Sol Çalışma Grubu
51.-Mutfak Dostlari Dernegi
52.-Batı Akdeniz Çevre Platformu (BAÇEP)
53.-Gümüş Çevre Derneği
54.-Jade Çiftliği
55.-Yarımada Çevre Platformu
56.-Balıklıova Çevre Hareketi
57.-Biz Kaç Kişiyiz Çevre Platformu
58.-Gerence Körfezi Sivil İnisiyatifi
59.-Silivri Çevre Derneği
60.-Bursa Eczacı Odası
61.-Bursa Tüketiciler Derneği
62.-Bursa Sivil Toplum Derneği (Sivilay)
63.-Ekolojik Tarım Organizasyonu Derneği (ETO) 

iylik güzellik
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Aklını kullanma cesareti göster!
« Yanıtla #2 : 09 Ekim 2009, 19:54:12 »

"Beslenme emperyalizminin ölümcül kıskacından kurtulmanın yollarını bulamazsak 20’li yaşlarda kalp krizi, çocukluk yaşlarında şeker hastalığı ve evlenme çağına gelmeden kanser olan insanları görmeye kendimizi şimdiden alıştırmamız gerekir..     

Beslenmenin Demokratikleştirilmesi

Demokrasinin en önemli tanımlarından biri, kişinin yapmak istemediği bir şeye zorlanamamasıdır. Diğer taraftan “başkasının ne yiyeceğine hükmeden kişi en güçlü kişidir”. Bizler ne yiyeceğimize karar verme yetisinden yoksun bırakıldığımıza göre bugünkü durum insan onuru ile bağdaşmamaktadır.
Kentlerimizdeki beslenme alışkanlığını anlayabilmek için lokantalarda sunulan besinler ve marketlerin besin reyonlarına göz atmak yeterli olur. Herhangi bir

Avrupa ülkesi ya da ABD’den hemen hemen hiç bir fark kalmamıştır. Marketlerdeki besin reyonlarında koridorlarca meşrubat, bisküvi, gofret, çikolata, şekerleme gibi temel besin maddesi sınıfına girmeyen, çoğu Türkçe olarak adlandırılmamış binlerce ürün ile karşılaşılmaktadır. Bu ürünlerin hiçbiri sağlık için gerekli olmadığı gibi insan sağlığını çoğu zaman ileri derecede tehdit edici niteliktedirler. Temel besin maddeleri olan ekmek, et, süt, sebze, meyve gibi ürünlerin ise hangi koşullarda üretildiği takibi yeterince yapılmamaktadır.

Bunların besleyici özelliklerine de kuşku ile yaklaşmak, hatta atalarımız için sağlık kaynağı olan bu besinlerin sağlığımızı ne oranda tehdit ettiğini düşünmek ve araştırmak zorundayız.

Lokantalardaki durum da çok farklı değil, hamburgerler, sosisler, çiftlik balıkları, laboratuar tavukları v.b. ileri derecede sanayileşmiş tarım ve hayvancılık ürünleri. Daha çok değil, birkaç onyıl önce tavuk yendiğinde en çok 5-10 kilometre ötedeki bir çiftlikte serbest dolaşan ve doğandan neyi bulduysa onunla karnını doyuran, hiç bir ilaç (antibiyotik) ya da kimyasal madde kullanmayan gerçek tavuklar yenirdi memleketimizde.

Dana ve koyun için de benzer koşullar geçerliydi. Domates ya aynı ilden ya da en çok komşu ilden pazara gelirdi. Şimdi domatesin nereden geldiği belli değil ayrıca kendisi değil fotoğrafı geliyor.

Bu domatesin tohumu muhtemelen İsrail’den gelme, zirai mücadele ilacı muhtemelen ABD’den,  hibrit tohum olduğundan gübresi de muthemelen yine yurt dışından gelmektedir.

Bu şekilde üretilen domates ismen ve şeklen domatestir. Biolojik olarak domates olduğundan şüphe duymak gerekir. Verimi yükselttik diyerek, sadece tohum, gübre ve pestisit üreticilerinin kar verimliliğini yükseltmiş olduk. Ne pahasına? Besi değeri yarı yarıya, hatta daha da aza inmiş sebzeler uğruna.

Domates seyretmek için üretilmez. Domates insana vitamin, mineral, antioksidan sağlasın diye üretilir. Bu maddeler “modern” diye tanımlanan endüstriyel tarımda en iyimser bakışla asgari yarı yarıya azaldığına göre, besin maddesi verimi de yarı yarıya azalmış demektir.

Hani verim artmıştı..! Diğer taraftan hibrit tohumlar fazla su gerektirdiğinden yapılan hatalı sulamalarda topraklarımız tuzlanmakta, tarım için elverişsiz hale gelmekte. Ülkemizde kişi başına ekilebilir tarım arazisi 1990-2005 yılları arasındaki 15 yılda %25 oranında geriledi (2) . Hani verim artmıştı..!

Ülkemizde 4 milyon şeker hastası var. Eskiden çok az kalp hastalığı görülen illerimizde dünya metropolleri ile yarışabilecek hasta sayısına ulaşıldı. Tüm nüfusta ama özellikle çocuklarda belirgin bir şişmanlama göze çarpmakta.

Ne oldu da bu durumlara geldik? Bunu anlamak için gıda emperyalizim tuzağına nasıl düştüğümüzü tarih sayfalarını geriye çevirerek incelememiz gerekir.

Her şey Marshall Yardımı ile başladı. Avrupa 2. Dünya Savaşı’ndan çok ağır hasar görerek çıktı. 1946 ve 1947 yıllarında buna çok soğuk geçen iki kış da eklenince Avrupa’da açlık çok büyük bir sorun haline geldi.

Aynı dönemde ABD savaştan hiç zarar görmemiş, 1920’li yıllardan beri sürdürdükleri araştırmalarla hibrit tohumculuğu geliştirmiş, endüstriyel tarıma geçmiş olduklarından çok büyük tarım ürünü stoklarına ulaşmışlardı. Bu ürünleri ülke içinde tüketmeleri olanaklı değildi. Ürünlerini dış pazarlara taşımaları zorunluluk kazandı.

ABD’de tarım ürünleri fazlalığı, Avrupa’da açılık denklemi 1948 yılında “Avrupa Kalkınma Planı”nın doğumuna yol açtı. Hedef, Avrupa’lılara bir bölümü hibe bir bölümü ise kredi tarzında parasal yardımda bulunarak, verilen paralarla ABD ürünlerini Avrupa’lılara satmaktı. Türkiye’de bu plana dahil edildi.

Türkiye Avrupa’lı ya da savaştan ağır zarar gördüğü için plana dahil edilmedi. 1947 yılında komünizmi önlemek için yaşama geçirilen Truman doktrini nedeniyle Türkiye ve Yunanistan’a askeri yardım yapıldı ve aynı gerekçeyle Türkiye “Avrupa Kalkınma Planı”na katıldı. Ülkemizde daha çok planın fikir babası olan Marshal’ın adıyla anılan bu yardım paketi, yardımdan çok bir sömürme paketiydi. Birçok alanda tavizlere neden olan bu plan ,  gıda açısından bağımlı hale gelmemizin başlangıcı oldu.

ABD dünyanın en büyük mısır üretici ülkesidir. Geçmişte de bu böyleydi. ABD birikmiş olan mısır dağlarını eritmek için değişik yollar aramıştır. Bunlardan biri de mısırözü yağı ihracaatıdır. İşte Marshal yardımının koşullarından biri ABD’den mısırözü yağı almamızdı. Aynı açılımla Türkiye’de ilk margarin fabrikası kuruldu.

Türk insanı zeytinyağından soğutularak mısırözü yağına ve margarine alıştırıldı. Bu amaçla zeytinyağı ısınırsa kanser yapar gibi yalanlar uydurmaktan da geri kalınmadı; halbuki zeytinyağı dumanlaşma derecesi en yüksek (en zor yanan) sıvı yağlardan biridir. Zeytinyağını kötüleyen türkü yapıldı (Zeytinyağlı yiyemem aman, basmadan fistan giyemem aman. ...). Bursa yöresine ait bu türkü 2 Kasım 1954 tarihinde derlenmiştir (İhsan Kaplayan, Repertuar numarası 1133).

Milyonlarca zeytin ağıcı kesildi o dönemde. ABD zeytinyağımızı Dolarla satın alıyordu, teşvik edici olsun diye. Türk halkı zeytinyağına sırtını döndükten sonra ise başlarda TL karşılığı bize satılan mısırözü yağı artık Dolarla satılmaya başlandı. Zeytinyağımızı ise almaktan vaz geçtiler, zaten satacak pek zeytinyağı da kalmamıştı. Türk toplumu sıvı yağ dendiğinde mısırözü yağı, katı yağ dendiğinde ise margarin anlar olmuştu.

1960lara gelindiğinde mısırözü yağına alternatif bir yağ ülkemize girmiştir. Bir Amerika bitkisi olan ayçiçeği esas ülkesinde çok rağbet görmemiştir. 1500 yıllarında İspanya’ya getirilen ayçiçeği Avrupa’ya bir süs bitkisi olarak yayıldı. İlk kez 1716 yılında İngiltere’de ayçiçeği tohumundan yağ elde edilmesi ile ilgili patent hakkı alındı fakat yağ üretimine başlamadı. Ayçiçek yağı ilk kez Rusya’da 1769 yılında elde edilir, 1830 yılında sanayi üretimine geçilir.

1960’lı yıllarda Bulgaristan üzerinden ülkemize gelen ayçiçek yağının halen en çok Trakya’da üretilmesinin ana nedeni de budur. Yanlış anlaşılmasın, bu yağ da çok uluslu şirketler aracılığı ile gelmiştir.

Aynı yıllarda ABD’de hibrit tohumculuğu zirveye ulaşmıştı, fakat dünyada hiç kimse bu tohumları istemiyordu. Hibrit tohumları nasıl satabiliriz araştırmasına giren ABD’nin “Avrupa Kalkınma Planı”nda oynadıkları açlık kartı akıllarına geldi ve yine aynı oyunu oynadılar: “Dünyada bir milyar aç insan var, bunları ancak verimi yüksek tohum kullanarak doyurabiliriz” dediler ve “Yeşil Devrim” diye anılan projeyi başlattılar. Bu proje ile ilk olarak Pakistan ve Hindistan’a bedava tohum verdiler.

Bu tohumlar bazı koşullarda yerel tohumlardan daha yüksek verim vermektedir (kilo bazında, besi değeri bazında değil, bkz. önceki bölüm). Bunun için ama çok fazla suya ve özel gübreye gereksinimleri vardır. Ayrıca zirai mücadele ilaçları da özel. Tohumu pazarlayan şirket gübre ve zirai mücadele ilacını da parzarlıyor.  Bu tohumlar başlangıçta kısır olduğundan sadece bir kez ürün vermekteydiler, ertesi yıl ekildiğinde ürün alınamamaktaydı.

Tepkiler üzerine şirketler kısır tohum uygulamasını bitirdiler. Ancak yine de sebze üreticisi ürününden elde ettiği tohumu ektiğinde bitki çıkmakta meyvesini vermemektedir. Hindistan ve Pakistan ilk yıldan sonra bu tohumları ve gerekli diğer maddeleri satın almak zorunda kaldı. Hala da aynı durumda.

1980 yılında Türkiye de Yeşil Devrim programına katıldı. Hibrit tohum, Anadolu tohumuna göre çok daha fazla su gerektirdiğinden, halen de sulama yöntemimiz %94 oranında vahşi sulama olduğundan geniş tarım arazileri tuzlandı, tarım yapılamaz hale geldi. Damla sulama ya da yağmurlama tarzı sulamaya geçilmesi düşünüleceğine yüzlerce sulama barajı yapılarak suyun ekosistemi bozuldu. Bu tercihli politikalarla 1955 yılında kişi başına 8500 metreküp su rezervi olan Türkiye şimdi kişi başına 1466 metreküp su rezervi ile suyu kıt ülkeler sınıfına girmiş bulunmaktadır .

1999 İMF kapitülasyonuyla Türkiye özellikle tarım alanında oldukça köşeye sıkıştırıldı. Bu emperiyal baskı ile 2001 yılında şeker yasası çıkartıldı. Türkiye Dünya’nın dördüncü büyük şeker pancarı üreticisi olduğu halde nişasta bazlı şekere (NBŞ) %10 kota tanındı. Bakanlar kuruluna da yıllık bazda %50 azaltma ya da arttırma yetkisi verildi.

O yıldan beri bakanlar kurulu genellikle yetkisini %50 arttırma yönünde kullandı. Her ne kadar NBŞ üreticileri kendi  ürünlerinin ayrı bir pazarı olduğunu bu nedenle de pancar üretimine rakip olmadıklarını iddia etseler de, bu insanı saf yerine koymaktan öte bir iddia değil, çünkü sanayide NBŞ üreticilerinin ürünleri ile yapılan her şey önceden pancar şekeri ile yapılmaktaydı. Sanayici ucuzluğu yüzünden NBŞ ürünlerini tercih etmesi başka, yapılabilirlik başka.

Nişasta bazlı şeker, doğada bulunan bir nişastanın kimyasal ve enzimatik yollarla glikoz ya da früktoza dönüştürülmesidir. Nişasta ham maddesi olarak mısır kullanılmaktadır. Nişasta binlerce glikoz molekülünün biraraya gelmesi sonucu oluşur. Bu nedenle kimyasal yollarla nişasta yapı taşı olan glikoza dönüştürülebilmektedir. Glikozu früktoza dönüştürmek için ise enzimler kullanılmaktadır.

Bu enzimlerin elde edilişi çok ilginç. Doğal enzimler oldukça az bulunduğundan ticari amaçla ucuz enzim elde edebilmek için genetik yapısı değiştirilmiş mikroorganizmalar (bakteriler) kullanılmaktadır. Ancak genetik teknoloji ile bu enzimlerin ticari kullanımı mümkün olmuştur. NBŞ üretiminde bir yandan genetik yapısı değiştirilmiş ithal mısırların kullanım riski vardır diğer yandan ise zaten üretim sürecinde GDO’lu bakterilerden elde edilen enzimler kullanılmaktadır .

Genetik yapısı ile oynanmış organizmalardan elde edilen maddelerin insan sağlığına etkileri henüz tam olarak bilinmemektedir. Ancak bugüne kadar yapılan araştırmalara göre antibiyotiklere direnç, hayvan deneylerinde sakat doğumlar gibi oldukça ürkütücü bulgular saptanmıştır. GDO kökenli maddelerin sağlık sonuçları tam olarak aydınlatılmadan topluma sunulması ciddi bir sorumsuzluk örneğidir.

NBŞ’lerin diğer bir sakıncası pancardan elde edilen şekerden daha fazla früktoz içermesidir. Çağımızda gelişmiş ülkelerde ve özellikle ABD’de son 30-35 yıldır görülen şişmanlık hastalığının (toplumun %60’ı obez) ana nedenlerinden birinin mısırdan elde edilen, früktozdan zengin NBŞ olduğu bilim çevrelerinde kabul edilen bir gerçektir.

Früktoz insanda bağırsaktan emildikten sonra hemen karaciğere taşınır ve trigliseritlere (kan yağlarına) dönüştürülür. Bu yağlar hem şişmanlamaya yol açar, hem de kolesterolü oksitleyerek oksi-kolesterol oluştururlar. Oksi-kolesterol damar sertliğinin (ateroskleroz) ana yapı taşıdır.

Ayrıca früktoz insan vücudundaki tüm hücrelerin insüline direnç kazanmalarına yol açarak şeker hastalığı oluşumunu kolaylaştırır. Bakır metabolizmasını bozarak yine damar sertliği, osteoporoz (kemik yumuşaması), yüksek tansiyon gibi kronik hastalıklar diye adlandırılan geniş bir hastalık grubuna yol açar .

Gıdalarla alınan glikozun metabolize edilebilmesi için insülin gerekli olduğundan, bağırsaktan glikoz emilir emilmez daha karaciğere varmadan insülin reseptörleri uyarılarak insülin salgılanmasına neden olur. İnsülin salgılanmasıyla olumlu bir gelişme de olur: insülinle birlikte tokluk hormonu olan “leptin” de salgılanır. Böylece insan tokluk hissettiğinden yemeye ara verir.

Früktoz insülin salgılatmadığı için leptin salgılanması da oluşmaz, böylece de tokluk hissi gelişmez. Bu da aşırı kalori alınımına ve şişmanlığa yol açar. Kronik hastalıkların oluşumunda şişmanlık kilit bir öneme sahiptir. Hem kalp-damar hastalıkları hem de bazı kanser cinsleri şişman hastalarda çok daha fazla görülmektedir .

İnsanı şişmanlatan en önemli madde früktozdur. Bilinçli olarak besin maddesi demiyor, sadece madde olarak adlandırıyorum, çünkü insan organizmasının hiçbir işlevi için früktoza gereksinim yoktur. Beslenmek beden gereksinimlerinin sağlanması olduğuna göre bedenin hiç gereksinim duymadığı bir maddeyi de besin maddesi olarak adlandırmak olası değildir.

Aynı şey glikoz için de geçerlidir. Bu nedenle bu iki şekerin gıdarla alınması insana “boş kalori” verir. Boş kalori çünkü hiçbir beslenme işlevini yoktur. Sadece şişmanlatır.

Yukarıda da belirtildiği gibi hem früktoz hem glikoz şişmanlatıcı etkiye sahiptir. Ancak früktoz glikoza göre daha tehlikelidir. Bu nedenle NBŞ’lerden uzak durmak gerekir. Aslında şekerden tümüyle uzak durmak en doğru davranış olur.

18. YY’lın başlarında Avrupa’da yıllık şeker tüketimi bir tatlı kaşığı kadar iken, günümüzde kişi başı yıllık tüketim ortalama 70 kilograma yükselmiştir.

İki yüz yıl öncesine kadar şeker sadece şeker kamışından üretildiği için oldukça pahallı bir üründü. Amerikan kıtasıyla yapılan ticaret hacminin artmasıyla 18 YY boyunca şeker fiyatı giderek düştü ve Almanya’da ılıman iklimlerde yetişen şeker pancarından şeker üretilebileceğinin keşfedilmesi ve 1801 yılında ilk fabrikanın kurulmasıyla şeker fiyatı daha da ucuzlayarak yaygın kullanıma açılmış oldu. 1805 yılında İngiltere’de yıllık tüketim 5 kg’a yükselmişti.

Son iki yüz yıldır insan bedeni hiç gereksinimi olmadığı halde aşırı şekere maruz kalmaktadır. Bu ülkemiz insanı için de ne yazık ki böyle. Şeker fabrikalarının yıllık üretimi 2.2 milyon ton, kaçak olarak ülkemize giren şeker miktarının 1 milyon ton olduğu tahmin ediliyor ve NBŞ üretiminin de yıllık 300 bin ton olduğunu düşünürsek, yeni doğan bebekler dahil kişi başı yıllık şeker tüketimini yaklaşık 50 kilogram olarak hesaplamak mümkün.

Doğu-Batı, ya da kent-köy alım gücü farkı göz önünde bulundurulursa özellikle batıdaki kentlerde şeker tüketiminin Avrupa’nın ortalama şeker tüketimi olan 70 kg dolayında olduğu tahmin edilmektedir. Bu nedenle de Avrupa’da görülen kronik hastalık artışının aynısı kentlerimizde de görülmektedir.

İnsan bedeni günde yaklaşık 15 gram früktozu yağa dönüştürmeden metabolize edibilmektedir. Pancardan ya da şeker kamışından üretilen şeker (“sakaroz”, bir yapay tatlandırıcı olan sakarin ile karıştırılmamalı) bir molekül glikoz ve bir molekül früktozdan oluşmaktadır. Bu nedenle sakaroz (kesme şeker, toz şeker) yendiğinde eş miktarda glikoz ve früktoz alınmış olur.

Bedenimiz 15 gram früktozu yağa dönüştürmeden metabolize edebildiğine göre günde yediğimiz meyvedeki şeker de dahil edilmek koşuluyla 30 gramdan fazla şeker (sakaroz) yenmemelidir. Bu da yılda 11 kg’a denk gelir. Zararsızca metabolize edebileceğimizden 5-7 kat fazla şeker tüketilmesi bunun bir kısmının da früktozdan zengin NBŞ olarak alınması, bugünün hastalık tablosunu açıklayan çok önemli bir unsurdur.

Belli bir yasal zorlamayla olmasa da ticari baskılar sonucu hayvancılığımızda da köklerimize göre belirgin farklılıklar oluştu. Onbinlerce yıldır Anadolu ekosisteminin oluşturduğu yerli ırk inekler et ve süt verimi yüksek (?) yabancı ırklarla melezleştirildi.  Ya da tümüyle yabancı ırk hayvanlar ithal edilerek bunlar beslendi.  Veteriner hekimlik okullarında sürdürülen eğitim, bu hayvanlardan nasıl en çok süt  ya da karkas elde edilebileceğine göre ayarlandı.

İnsan sağlığı hiç hesaba katılmadı, sanki bu ürünler uzaylılara pazarlanacakmış gibi davranıldı, hayvan sağlığı ile de sadece sermaye kaybı olmasın diye ilgilenildi. Onbinlerce yıldır meralarda, steplerde beslenen hayvanlar ahırlara tıkılarak kendi pislikleri için boğulmalarına göz yumuldu. Hijyenik olmayan bu ortamda hasta olmamaları (sermaye kaybı) için antibiyotiklerle şişirildiler.

Süt verimi artsın diye hormonlar (ülkemizde yasak olduğu iddia edilmekte) verildi. Merada otlayacağına önüne pancar küspesi, mısır silajı, arpa, saman gibi nişasta ağırlıklı besinler verildi. Nişasta ve dolayısıyala şeker nasıl insanı şişmanlatıyorsa hayvanda da semirmeye yol açıyor. Hayvanın beslenmesindeki bu değişim insan sağlığında büyük kayıplara yol açmıştır.

Çayır otu, yonca gibi yeşil bitkilerde ağırlıklı olarak var olan yağ asidi (yağların yapı taşı yağ asitleridir) omege-3 yağ asididir. Doğada birkaç çeşit omega-3 yağ asidi bulunur. En yaygın olan 3 tanesinin biri bitkilerde bulunan alfa linolenik asittir, diğer ikisi ise hayvanlarda bulunan eikosapentaen asit (EPA) ve dokosahekzaen asittir (DHA) . Çayır otu ve yonca gibi yeşil bitkilerde şeker ve nişasta ya hiç bulunmaz ya da ihmal edilebilecek miktardadır.

Mısır, arpa, buğday gibi tahılların ana yağ asidi omega-6 yağ asididir. Ayrıca bu bitkilerde bol miktarda nişasta bulunur. Nişastadan zengin ya da pancar küspesinde olduğu gibi şekerden zengin besin verildiğinde, hayvanın iç yağında ve süt yağında belirgin değişiklikler olur. Merada otlayan hayvanın iç yağında başlıca doymuş yağ asidi stearik asittir.

Stearik asidin erime derecesi 37 derecenin üzerinde olduğundan fakat insan vücut ısısı 36,5 derece olduğundan tüm stearik asit eriyerek emilmemektedir. Yine de eriyip emilen stearik asit vücutta hızla oleik aside dönüşür. Oleik asit zeytinyağının ana yağ asididir. Diğer bir ifade ile; dedelerimizin Adana kebaba koydukları iç yağ aslında zeytinyağı idi. Nişasta ve şekerden zengin besinler alan hayvanların iç yağının ana doymuş yağ asidi palmitik asittir.

Bu yağ asidi daha düşük ısıda erir, bu nedenle de tümüyle bağırsaktan emilir. Palmitik asit damar sertliğine yol açan üç doymuş yağ asidinden biridir (diğer ikisi laurik asit ve miristik asit). Bu üç aterojenik (damar sertliğine yol açıcı) yağ asidi kolesterolü oksitleyerek oksi-kolesterol oluşumuna yol açar. Daha önce de belirtildiği gibi oksi-kolesterol damar sertliğinin yapı taşıdır. Diğer taraftan insan sağlığı için vazgeçilmez olan omega-3 yağ asitleri de sadece merada otlayan hayvanlarda bulunmaktadır.

Bir de süte bakalım. Merada otlayan hayvanın sütünde ağırlıklı olarak doymamış yağ asitleri vardır. Aterojenik doymuş yağ asitleri çok az bulunur. Nişasta ve şeker ağırlıklı beslenen hayvanın sütünde ise %41 oranında miristik asit (daha önce adı geçen üç aterojenik yağ asidinden biri) bulunur. Bu nedenle bugün marketlerden ya da pazarlardan alınan süt ve süt ürünleri insan sağlığını tehdit edicidir.

Ayrıca merada otlayan hayvanın sütünde olup da yapay beslenen hayvanın sütünde olmaya 3 çok önemli madde vardır.

- Bunlardan biri omega-3 yağ asidi, günümüz yaşam koşullarında sadece balıktan aldığımız yaşamsal yağ asidi. Aldığımız denilse de ne yazık ki toplumun çok az bir bölümü dışında kronik omega-3 eksikliği mevcut. Bu durum birçok kanserin oluşumundan sorumludur ve kalp-damar hastalığı ve inme gibi çağımızın ana ölüm nedenlerinden birini oluşturmaktadır.

- Diğer bir madde yine bir yağ asidi; konjüge linoleik asit (CLA). Bu madde sadece merada otlayan hayvanları sütünde bulunur ve insan sağlığı açısından çok önemli iki işlevi vardır. CLA doğada bilinen en güçlü antioksidanlardan biridir. Hem damar sertliği ve buna bağlı hastalıkların önlenmesinde hem de bazı kanserlerin gelişmesinin engellenmesinde çok güçlü etki gösterir.

Nitekim CLA’dan zengin beslenen kadınlarda meme kanseri gelişme riski aynı yaş ve risk grubu diğer kandınlara göre %60 daha azdır. CLA’nın diğer özelliği ise şişmanlamayı (yağlanmayı) engellemesidir.

Bu nedenle bazı insanlar CLA hapları kullanmaktadır. Ancak hap olarak satılan CLA’lar aspir çiçeğinden elde edildiğinden inek sütünden elde edilenden farklı bir üç boyutlu yapıya sahiptir. Aspir çiçeğinden elde edilen CLA esas CLA’nın bazı özelliklerini gösterse de kalp kasını zayıflatarak kalp yetersizliğine yol açabilmektedir, asla kullanılmamalıdır.

- Üçüncü madde insüline benzer büyüme hormonu (insuline-like growth hormon) dur. Bu madde insan vücudundaki tüm hücrelerin kendini yenilemesine yardımcı olmaktadır.

Görüldüğü gibi salt mera otları ile beslenen hayvanın sütü, tereyağı, yoğurdu, peyniri sağlığımızı koruyucu çok değerli bir besin iken “modern” hayvancılıkla elde edilen süt ve ürünleri insanı hasta eder özelliktedir.

Ekolojik hayvancılık yasamız, hayvan beslenmesinde verilen tüm besinlerin ekolojik tarımla elde edilmiş olmasını öngörüyor fakat %10 oranında endüstriyel besinlere izin veriyor ve nişasta ve şeker gibi hayvanın geleneksel beslenmesinde hiç yeri olmayan besinleri kısıtlamıyor. Bu nedenle bio-süt, ya da ekolojik süt ürünleri insan sağlığını sadece kısıtlı olarak koruyabilirken, insan sağlığına zararlı maddeler de vermektedir. İnsanı koruyucu hayvancılık sadece türe özgü doğal beslenme ile sağlanabilir.

Bu yazının giriş bölümünde dile getirildiği gibi temel besin maddelerinin üretimleri de ne yazık ki insan sağlığını tehdit edici niteliktedir.

Son 60 yılda besin maddelerimizi, dolayısıyla da sağlığımızı bu şekilde kaybettik. Fakat bu doğru olamaz çünkü aynı süre içinde ortalama yaşam süresi beklentisi heriki cinste de 5-10 yıl kadar uzayarak bugün 70 yaşın üzerine çıktı.

Yaşam süresi beklentisinin uzamasının 4 ana nedeni var:
1.Ülkemizde yenidoğan ölümleri belirgin oranda azaldı (2005’te binde 22,8).
2.Doğuma bağlı anne ölümleri çok azaldı.
3.Aşılama ve antibiyotiklerle enfeksiyon hastalıklarına bağlı ölümler azaldı.
4.Savaşlar azaldı.

Yaşam süresi uzaması bu nedenlerle oldu. Son 60 yıl içinde gıdalarımızı bozmasaydık ortalama yaşam süresi beklentisi çok daha yüksek olabilirdi. Nitekim sanayileşmiş ülkelerde son yıllarda sürekli yükselen ortalama yaşam süresi beklentisi 2 yıldır artık düşüşe geçmiştir. Bu özellikle son 40-50 yıldır giderek yapaylaşan, şeker içeriği, trans yağ asidi içeriği, aterojenik yağ asit içeriği yüksek gıdalara bağlanmaktadır.

Beslenme emperyalizminin ölümcül kıskacından kurtulmanın yollarını bulamazsak 20’li yaşlarda kalp krizi, çocukluk yaşlarında şeker hastalığı ve evlenme çağına gelmeden kanser olan insanları görmeye kendimizi şimdiden alıştırmamız gerekir.

Tabii ki böyle olması gerekmez. Neler yapılabileceğine göz atmadan önce büyük filozof Noam Chomsky’nin neoliberalizm ve küresel dünya düzeni başlıklı yazsına göz atmakta yarar var: „Stabiliteyi tehdit eden ulusal hükümetler başka ülkeleri de hasta edebilecek „virüsler“ olarak adlandırılırlar. 1948 yılının İtalya’sı bunun için bir örnektir.

Aradan 25 yıl geçtikten sonra Henry Kissinger (ABD’nin eski dışişleri bakanı) Şili’yi toplumsal değişim olasılığı bağlamında yanlış mesajlar verebilecek ve başka ülkeleri hastalandırabilecek bir virüs olarak adlandırmıştır” . Noam Chomsky bu yazısında kapitalistlerin şu görüşünü de açığa vurur: „ulusalcı hükümetler CUŞ’ları (çok uluslu şirketler) en çok tehdit eden hükümetlerdir ve bu nedenle gerekirse zor kullanılarak ulusalcı iktidarlar yok edilmesi gerekir“.

O halde yapılacakların başında ulusalcı yapımızı var güçle korumak gelmektedir.

Bunun dışında neler yapabiliriz sorusunun elbette tek bir yanıtı yok, fakat kestirmeden gidilmek istenirse küçük çiftçiliği korumak ve geliştirmek yanıtı verilebilir.

Sayın tarım bakanı kırsal kesimde çalışanların sayısının %26’ya gerilemesinden övünç duymaktadır. Sanayileşen ülkelerde sanayinin gereksinimi olan çalışma gücünün kırsal alandan çekilmesi doğal ve durdurulmaz bir gelişmedir. Ancak çiftçinin tarım yapmasını engelleyici yasalar çıkartarak kırsal alanda varoluş olanaklarını kaybettirerek çiftçiyi köyden uzaklaştırıp kentlerin varoşlarına mahkum etmek, sağlıklı bir toplum oluşturmak için yapılması gerekenin tam tersidir.

Dünya Sağlık Örgütünün Avrupa Bürosu kronik hastalıkların önlenmesi için başlatmış olduğu CINDI programı kronik hastalıkların önlenmesinde tarımla ilgili bazı önerileri de olmuştur . Bu öneriler, tarımsal üretimin yerel yapılıp yerel tüketilmesi ilkesine dayanır. Bu ilkenin birkaç gerekçesi vardır:

-İnsan sağlığına en uygun gıda kendi ekosisteminde yetişen ürünlerdir.

-Yakın çevreden edinilen sebze ve meyveler tüketiciye varana kadar uzun bir yol katetmek zorunda olmadığından henüz olgunlaşmadan toplanması gerekmez, dalında olgunlaşmasına izin verilebilir, böylece vitamin, mineral ve antioksidan içeriği daha yüksek olur.

-Besinlerin ülkeler hatta kıtalar arasında taşınması için çok büyük enerji gereksinimi olmaktadır. Nitekim ABD’de bir yılda tüketilen enerjin toplamının %17’si gıda taşımacılığına harcanmaktadır. Küresel ısınmanın yerküremizi tehdit ettiği çağımızda bunun ne kadar önemli bir konu olduğu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Küçük çiftçilik ile üretilen ürünler besi değeri açısından endüstriyel tarımla elde edilenlerle karşılaştırılamayacak kadar üstündür. Fakat bu sadece bir özelliği. Küçük çiftçilik toprağı da koruduğundan gelecek nesillerin de beslenmesini güvence altına almaktadır.
 
Küçük çiftçiliği desteklemek toplumumuzun geleceğini desteklemek anlamına gelir. Bu amaçla son yıllarda emperyalist baskılar sonucu çıkartılmış olan şeker yasası, tohum telif yasası, tohumculuk yasası, tarım yasası gözden geçirilip Türk tarımını ÇUŞ’lara peşkeş çeken maddeler çıkartılmalıdır. Yıllardır bekletilen biyogüvenlik yasası çıkartılarak ülkenin GDO cennetine dönüştürülmesi engellenmelidir.

Sigmar Groeneveld „Gıdanın Ölümü“ başlıklı yazısında global stratejiler ölçeğinde bakıldığında genetik teknoloji CUŞlar için çok önemli bir araçtır. Kabaca söylemek istenirse genetik teknoloji küçük çiftçiyi yok etmeye yönelik en güçlü silahtır, demektedir . Küçük çiftçimizi korumanın başlıca koşullarından biri biyogüvenlik yasasının çıkartılmasıdır.

Sonuç olarak beslenmenin demokratikleştirilmesi, küçük çiftçinin, topraklarımızın, suyumuzun ve hayvanlarımızın özgürleşmesi ile sağlanır.

Bu önerilerle toplumu beslemek olanaklı değil, bilime karşı mı geliyorsunuz, bizi orta çağa geri mi götürmek istiyorsunuz diye karşı çıkanlar elbette olacaktır. Karşı çıkanlara bir hesap sunmak istiyorum:

2009 bütçesinden tarım desteğine ayrılan pay 4,95 milyar TL, yasal olarak 11 milyar TL ayrılması gerekirken (yasa: bütçenin en az %1’i tarım desteğine ayrılır). Tarımın bu şekilde ihmal edilmesinin sonucu hatalı beslenme kaçınılmaz olmaktadır. Başlıca hatalı beslenme, tütün kullanımı, hareketsiz yaşam sonucu gelişen kronik hastalıkların tedavisi tüm gelişmiş ülkelerde olduğu gibi ülkemizde de sağlık harcamalarının yaklaşık %70’ini gerektirmektedir.

Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre 2005 yılında Türkiye’de kişi başına sağlık gideri 592 Dolar olarak verilmekte, ülke nüfusu ise 73.922.000 olarak bildirilmektedir. Buna göre 2005 kuruna göre Türkiye sağlık giderleri 58 milyar TL olarak gerçekleşmiştir. Bunun yaklaşık %70’i kronik hastalıkların tedavisine harcanması gerektiğine göre Türkiye 2005 yılında 40,7 milyar TL bu uğurda harcamıştır, çok uluslu ilaç ve tıbbi araç-gereç firmalarının yararına.

Tarıma sadece 4 milyar destek verilir ve küçük çiftçi tasfiye edilirse karşılığında 40 milyar TL tedaviye para harcanır. İnsanların hastalanması sonucu oluşan sosyal ve psikolojik yara da cabası.   

Aklını kullanma cesareti göster! 

Prof. Dr. Kenan Demirkol
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Türkiye'nin yerli tohumları Erzurum'da toplanacak
« Yanıtla #3 : 28 Ekim 2009, 00:23:08 »
   
Erzurum Organik Tahıl Üreticileri Birliği (EOTÜB) tarafından hazırlanan ''Organik Tohum Üretimi'' projesiyle, Türkiye'nin 111 çeşit yerli tohumu, Erzurum'da oluşturulacak 200 dekarlık alanda organik olarak üretilecek. 
 
EOTÜB Başkanı Nazmi Ilıcalı, AA muhabirine yaptığı açıklamada, İsviçre, Fransa ve İspanya organik üreticiler birliklerinin de ortak oldukları ''Organik Tohum Üretimi'' projesini, UNDP Küçük Destek Programı'na sunduklarını söyledi.

Proje kapsamında Aziziye ilçesindeki 200 dekarlık alanda oluşturulacak serada, tespit ettikleri 111 çeşit yerli tohumun organik üretimini yaparak, çiftçiye sunacaklarını ifade eden Ilıcalı, şunları kaydetti:

''Yerli tohumlarımız, genetik organizması değişmiş tohumlar karşısında bir bir yok olmaktadır. Birlik olarak Ege Tarımsal Araştırmalar Enstitüsü bünyesinde bulunan Ulusal Bitki Gen Merkezi ve Doğu Anadolu Tarımsal Araştırma Enstitüsü'nden aldığımız bilimsel destekle, yeni bir proje hazırladık. Projemizi UNDP'ye sunduk. 15 Kasım tarihinde sonuç açıklanacak. Projemizle, Anadolu'yu yüzyıllardır besleyen tohumların yok olmasını da önlemiş olacağız.''

-TÜRKİYE'DE İLK-

Ilıcalı, projenin Türkiye'de ilk olacağını belirterek, ''Şu anda ülkemizde organik tohum üretimi yapılmamakta. Bu nedenle projemizin önemi iki kat artıyor'' diye konuştu.

Oluşturulacak serada, Bursa'nın pembe domatesi, Uşak'ın uzun kabağı ve Kırkağaç kavunu gibi Türkiye'ye özgü farklı bir çok ürünün tohumunu üreteceklerine dikkat çeken Ilıcalı, şöyle devam etti:

''Projemiz her yönüyle çok özel bir proje. Yaklaşık 6 aydır üzerinde çalıştığımız, farklı bir proje oldu. Anadolu'nun yerli tohumlarının kaybolmaması adına önemli bir proje. Şu anda ürünü şu kadar üretip, şuraya satacağız diye bir hedef koymadık. Zaman içerisinde ürettiğimiz organik tohumları, çiftçimize sunacağız.''

Ilıcalı ayrıca, proje kapsamında söz konusu alana elma, armut, kuşburnu ve erik gibi yerli yaban meyve ağaçlarını da ekeceklerini belirterek, ''Bunların meyve olarak bir değeri yok. ama kültür değeri çok fazla. Bu nedenle ekimlerini yapacağız'' diye konuştu.

-BÜTÇE VE YABANCI ORTAKLAR-

Ilıcalı, projenin 50 bin dolar ve 30 bin avroluk bir proje olduğunu belirterek, projelerine İsviçre, İspanya ve Fransa Organik Üreticiler Birlikleri'nin de ortak olduklarını ifade etti.

Yabancı ortaklardan 10'ar bin avro ve UNDP'den de 50 bin dolar destek alınacak projenin hayata geçmesi durumunda, önemli bir eksikliğin giderileceğini bildiren Ilıcalı, ''Organik tarıma gönül veren herkesi de projemize destek olmaya çağırıyoruz'' dedi.

Ilıcalı son olarak, alt yapı çalışmalarının tamamlanmasının ardından 2010 yılı mayıs ayında üretime başlayabileceklerini sözlerine ekledi.

veteknoloji.com
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
El tohumuyla tarım yapıyoruz
« Yanıtla #4 : 21 Kasım 2010, 20:52:51 »
El tohumuyla tarım yapıyoruz
 
Tarım üreticisi olmamıza rağmen tohumda hala dışarıya bağımlıyız. Domatesten hıyara, lahanadan havuca...



Dünyanın sayılı tarım üreticisi ülkeleri arasında ilk sıralarda yer alan Türkiye, tarımsal teknolojide yeterince gelişememenin bedelini son 8 yılda 860 milyon dolarlık tohum ithal ederek ödüyor. Ankara Ticaret Odası'nın (ATO) ''Tarımsal Üretim ve Tohumculuk'' konusunda yaptığı araştırmaya göre, Türkiye, karpuz tohumunu Amerika'dan, domates tohumunu Fransa, ABD ve Hollanda'dan, lahana tohumunu Almanya ve Hollanda'dan, turşuluk hıyar tohumunu ABD'den satın alıyor.

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, Tohumculuk Daire Başkanlığı;nca hazırlanan Ülkesel Tohumluk Tedarik Dağıtım ve Üretim Programı'nda yer alan verilere göre, Türkiye'de 2009 yılında 385 bin ton tohumluk üretimi gerçekleştirildi. Bu miktar, 2008 yılında 290 bin ton, 2007 yılında da 324 bin ton olarak gerçekleşmişti.

Türkiye'de en fazla üretimi yapılan tohumluk, 227,8 bin ton ile buğday tohumluğu oldu. Yıllık 600 bin ton buğday tohumluğu ihtiyacı olan Türkiye'de üretilen sertifikalı tohumluk, toplam tohumluk ihtiyacının yaklaşık yüzde 40'ını karşılıyor. Kalan bölümü ise, çiftçinin mahsulden ayırarak ertesi yıl kullandığı tohumluk oluşturuyor.

Türkiye'de 2009 yılında, 36 bin ton arpa, 28,9 bin ton hibrit mısır, 58,8 bin ton patates, 10,8 bin ton pamuk, 9,3 bin ton hibrit ayçiçeği, 5 bin ton çeltik, 2,7 bin ton sebze tohumluğu üretildi. Türkiye'de tohumluk pazarı, 2009 yılında 158 milyon doları ithal olmak üzere yaklaşık 600650 milyon dolarlık büyüklüğe ulaştı.

8 YILDA 860 MİLYON DOLARLIK İTHALAT

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, Tohumculuk Daire Başkanlığı verilerine göre, Türkiye 20022009 yıllarını kapsayan dönemde toplam 860 milyon dolarlık tohumluk ithalatı yaparken, aynı süre içerisinde 339 milyon dolarlık ihracat gerçekleştirdi.

Türkiye, 2009 yılında, 158 milyon dolarlık tohumluk ithalatı, 70,7 milyon dolarlık da ihracat yaptı. Endüstri bitkileri, tarla bitkileri, sebze ve yem bitkileri olmak üzere toplam 30 bin ton tohumluk ithal edilirken, Türkiye'de üretilerek yurt dışına satılan tohumluk miktarı da 21,8 bin ton oldu.

Türkiye 2009 yılında, 4 bin 860 tonluk buğday, arpa, hibrit mısır ve çeltikten oluşan tarla bitkileri tohumluğu ithalatına 17 milyon 117 bin dolar ödedi. İthalat içinde en büyük payı 97 milyon 995 bin dolar ile, 2 bin 498 tonluk sebze bitkileri tohumluğu oluşturdu.

Pamuk, ayçiçeği, kanola, patates ve şeker pancarı tohumunun da içinde yer aldığı toplam 11 bin 155 tonluk endüstri bitkileri tohumluğu için de 29 milyon 705 bin dolar ödedi.

EBEVEYN TOHUMLUK İTHAL ETTİ, SERTİFİKALI TOHUM ÜRETİP SATTI

Özellikle hibrit tohumlukta ithalatı fazla olan Türkiye, son 20 yıla kadar sıfır noktasında olan tohumluk ihracatını 70 milyon 766 bin dolar seviyesine çıkardı.

Türkiye'nin tohumluk ihracatı içerisinde en önemli iki kalemi hibrit mısır ve hibrit ayçiçeği tohumluğu oluşturuyor. Türkiye ihracını gerçekleştirdiği bu hibrit tohumların ''ebeveyn tohumlukları'' ise ithal ediyor. Önce, ebeveyn tohumluklar, ekilip yetiştiriliyor, bunlardan da hibrit yani sertifikalı tohumluk üretiliyor. Üretilen hibrit tohumlukların bir bölümü yurt içi tarımsal üretim için kullanılırken, kalan bölüm de ihraç ediliyor.

2009 yılında 70 milyon 766 bin dolara ulaşan ihracatın yüzde 71'ini, yani 50 milyon 148 bin dolarlık bölümünü 10 bin 921 ton hibrit mısır ve 4 bin 719 ton hibrit ayçiçeği tohumluğu oluşturdu. Türkiye aynı yıl, sonraki yıllarda ihraç etmek ve kendi ihtiyacını karşılamak amacıyla 529 ton hibrit ayçiçeği 4 bin 18 tonda hibrit mısır tohumluğu ithalatı yaptı.

Anavatanı Amerika olan patates için de mısır ve ayçiçeğinde olduğu gibi ''ebeveyn tohumluğu'' ithal ediliyor. 2009 yılında 56 bin ton patatesin üretildiği Türkiye'de, sonraki yıllarda sertifikalı tohumluk üretimlerini gerçekleştirebilmek için 9 bin 590 ton patates tohumluğu ithal edildi.

AYAŞ DOMATESİNİN TOHUMLUĞU FRANSA'DAN

ATO'nun araştırmasına göre, Türkiye'de toplam sebze üretimi içerisinde yüzde 40'lık payı olan domates, üretiminde hibrit tohumluğu tercih edilen sebzelerin de başında yer alıyor. 2009 yılında 10 milyon 745 bin ton domates üretimi yapılan Türkiye'de, 22 bin 970 kilogramı hibrit olmak üzere toplam 47 bin 15 kilogram domates tohumluğu ithal edildi.

Son yıllarda sıkça duyulan ''domatesin neden eskisi gibi kokmadığı'' sorusunun cevabı da kullanılan tohumluklarda. Hibrit domates tohumluğundan elde edilen verimin yüksek, ürünün raf ömrünün uzun olması, uzun yol nakliyesine imkan vermesi ve mevsiminin dışında üretilebilir olması, çiftçinin hibrit tohumluk tercih etmesine neden oldu.

Tüketicilerin ucuz, buzdolabında uzun süre bozulmadan kalan domates istemesi de çiftçilerin tercihini destekledi. Beklentiler ve tercihler değişince, Türkiye'de domates üreticilerinin bir bölümü yerli çeşitlerin yerine ABD, Fransa ve Hollanda'dan ithal tohumluklar kullanmaya başladı. Örneğin Ankara'nın Ayaş ilçesinde üretilen ünlü ''Ayaş domatesi'' tarihe karıştı. Pazarlarda Ayaş domatesi olarak satılan domatesin tohumluğu Fransa'dan ithal ediliyor.

Öte yandan, domates tarım ürünleri ihracatı arasına domatesi de koyan Türkiye, 2009 yılında bin 470 kilogramı hibrit olmak üzere 22 bin 858 kilogramda domates tohumluğu üretti. Türkiye'nin 2009 yılında elde ettiği hibrit tohumluk içinde ithalat oranı yüzde 94 olarak gerçekleşti.

TURŞULUK HIYAR ABD'DEN

Araştırmaya göre, Türkiye'nin en fazla hibrit tohumluk kullandığı ikinci sebze hıyar oldu. Türkiye, 2009 yılında 1 milyon 734 bin ton hıyar, 5 bin 692 kilogramı hibrit olmak üzere 8 bin 980 kilogram da hıyar tohumluğu üretti.

Türkiye'nin aynı yıl 29 bin 353 kilogramı hibrit olmak üzere toplam 37 bin 244 kilogram hıyar tohumluğu ithal etti. Türkiye'de hasadı yapılan turşuluk hıyarların hibrit tohumu ABD'den ithal edildi. İthal edilen hibrit tohumluğun toplam hibrit tohumluk içindeki oranı yüzde 84 oldu.

Türkiye'de ithal tohum kullanılan sebzelerin ilk sıralarında kabak da yer alıyor. 2009 yılında 328 bin ton kabak üretilen Türkiye'de, 14 kilosu hibrit olmak üzere 4 bin 856 kilo kabak tohumluğu üretildi. Türkiye aynı yıl, 23 bin 604 kilogramı hibrit olmak üzere 24 bin 404 kilogram kabak tohumunu yurt dışından satın aldı. 2009 yılında kayda giren hibrit kabak tohumluklarının yüzde 99'u ithal edildi.

DİYARBAKIR KARPUZU AMERİKAN TOHUMLUĞUNA YENİLDİ

ATO'nun araştırmasına göre, çiftçilerin, uzun yola dayanıklı ve kısa sürede meyve veren tohumları tercih etmesi, Diyarbakır karpuzunun ABD'den ithal tohumluğa yenilmesine yol açtı. Üretici ve tüketici tercihlerindeki değişiklik karpuzda da yaşanınca Diyarbakır karpuzu, sadece Dicle nehri kıyısındaki Erimli, Sivritepe, Güzel, Develi gibi birkaç yüz dönümlük kısıtlı alanda yetişir oldu.

TÜİK verilerine göre, Türkiye'de 2009 yılında 3 milyon 810 bin ton karpuz üretildi. Türkiye'nin 2009 yılı karpuz tohumluğu üretimi ise bin 83 kilogramı hibrit olmak üzere 5 bin 43 kilogram oldu. Aynı yıl yapılan tohumluk ithalatı da 11 bin 898 kilogramı hibrit olmak üzere 58 bin 827 kilogram olarak gerçekleşti. Bu verilere göre, 2009 yılında temin edilen tohumluğun yüzde 92'si ithal edildi.

HİBRİT HAVUÇ VE LAHANA TOHUMUNUN TAMAMI YABANCI

2009 yılında Türkiye'de 593 bin ton havuç üretilirken, aynı yıl ithalatla 26 bin 111 kilogramı hibrit, 8 bin 108 kilogramı standart yani hibrit olmayan olmak üzere toplam 34 bin 219 kilogram havuç tohumluğu satın alındı. Aynı yıl 889 kilo standart havuz tohumluğu da Türkiye'de üretildi. Bu verilere göre, Türkiye'de hibrit tohumla üretilen havuçların tamamının tohumluğu ithal edildi.

TÜİK verilerine göre, 2009 yılında 207 bin ton beyaz lahana üretilen Türkiye'de, üretim için gereken tohumluğun tamamı dışarıdan satın alındı. 64 kilosu hibrit olmak üzere 483 kilo lahana tohumluğu ithal edildi. Lahana tohumlukları Almanya ve Hollanda'dan ithal edildi.
Aynı şekilde, Türkiye'de üretilen lahanagiller ailesinin diğer sebzeleri olan karnabahar ve brokolinin de tohumlukları yurt dışından ithal edildi.

ISPANAK TOHUMU DA YABANCI

2009 yılında 225 bin ton ıspanak üretilen Türkiye'de kullanılan 625 bin 88 kilo tohumluğun yüzde 80'ini oluşturan 500 bin 218 kilo tohum Avrupa, Amerika ve Güney Batı Asya'dan ithal edildi. İthal tohumların yüzde 75'ini oluşturan 191 bin 713 kiloluk bölümünü hibrit tohumlar oluşturdu.
Marul, patlıcan, soğan ve turp üretiminde de hibrit tohumlar ağırlıklı olarak yurt dışından satın alındı.

KAVUNDA YERLİ TOHUM GÖZDE

ATO'nun araştırmasına göre, Türkiye, kavun üretiminin önemli bölümünün yüzde 85'i kendi geliştirdiği çeşitlerden ürettiği tohumlarla karşılıyor. 2009 yılında 1 milyon 679 bin ton kavunun üretildiği Türkiye'de 49,4 bin kilosu standart, 838 kilosu hibrit olmak üzere 50,2 bin kilo kavun tohumluğu üretildi. Aynı yıl, 2,3 bin kilosu hibrit olmak üzere toplam 8 bin 500 kilo kavun tohumluğu ithal edildi.

BİBER TOHUMUNUN YÜZDE 80'İ YERLİ

Türkiye'de tohumculuk şirketlerinin, pek çoğunun yeni kurulduğu ve sınırlı sermayeye sahip oldukları için, ARGE faaliyetlerine yeterince kaynak ayıramadığı belirtilen ATO'nun araştırmasına göre, Türkiye çeşit geliştirme ve hibrit tohum üretiminde henüz emekleme aşamasında olmasına rağmen, çeşit geliştirme çalışmalarında başarılı olan şirketler ve geliştirdikleri yerli ürünler de var.

Bu ürünlerin başında çarliston biber geliyor. Ülkesel Tohumluk Tedarik, Dağıtım ve Üretim Programı'nda yer alan verilere göre, Türkiye, biber üretiminin yüzde 80'ini yerli tohumdan gerçekleştiriyor. 2009 yılında 1 milyon 837 bin tonu standart, bin 283 kilosu hibrit olmak üzere toplam 53 bin 586 kilo biber tohumluğu üretildi. Aynı yıl, 4 bin 140 kilosu hibrit olmak üzere toplam 11 bin 834 kilo biber tohumluğu ithal edildi.

NENEHATUN BUĞDAY TOHUMLUĞU

Yabancı ya da yerli de olsa Türkiye'de üretilen tohumların Tarım Bakanlığına bağlı Tohumluk Tescil ve Sertifikasyon Merkezi Müdürlüğü tarafından tescillenmesi yani kayıt altına alınarak Türkiye'de yetiştirilmelerine onay verilmesi gerekiyor. Halihazırda, tüm tarla bitkisi türlerinde bin 763 çeşit tescilli ve tüm sebzelerde 3 bin 175 çeşit olmak üzere 4 bin 938 çeşit kayıt altına alınmış durumda. Tescillenen çeşitlerin 3 bin kadarı da Türkiye'de üretiliyor.
Tescillenen buğday tohumlarından bazıları Ahmet Ağa, Ali bey, Basri bey, Nenehatun isimlerini taşırken, arpa tohumları arasında da Aydan Hanım, Süleyman bey ve Vamık hoca isimliler yer alıyor.

HİBRİT TOHUM NEDİR?

Hibrit tohum, aynı türe ait bitkinin genetik bakımdan kendisiyle yakın akraba olmayan bir başka bitki ile tozlanmasıyla yani melezlenmesiyle elde ediliyor. Yani aynı bitki türünün farklı ailelerden gelen ana ve baba bitkiler birleştirilerek F1 denilen melez tohum elde ediliyor. Elde edilen tohum, hastalık ve zararlılara, sıcağa ya da soğuğa karşı dayanıklılığı, raf ömrünün uzunluğu ve yüksek verim sağlaması gibi nedenlerle üretimde tercih edilirken, eskiden beri yetiştirilen yerel çeşitler piyasadan çekiliyor, hatta bunlar gen bankaları tarafından muhafaza edilmedikçe yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor.

F1 denilen hibrit tohumdan üretilen ikinci ve daha sonraki nesiller ilk melezlemede elde edilen olumlu özellikleri taşımadığı için F1 tohum ancak bir yıl başarılı şekilde tarımsal üretim için kullanılabiliyor. Aynı yüksek verimi, bitki performansını veya istenilen kalite özelliklerini elde edebilmek için hibrit tohumluğun her yıl satın alınması gerekiyor.

TARIMDA YETERLİLİK TEKNOLOJİYE BAĞLI

ATO Başkanı Sinan Aygün, Türk tohumculuğunun kendi çeşitlerini geliştirmesi ve gelişmiş ülkelerle rekabet edebilmesi için, üreticisinden ihracatçısına kadar tüm kesimlerin bir araya gelerek tohumculuğu desteklemesi gerektiğini söyledi.

Dünyada verimli üretim arayışlarının tohumdan başladığına dikkat çeken Aygün, ''Tarımda yeterlilik artık toprağa değil, teknolojiye bağlı. Tarımda, tohumculuktan başlayarak ARGE çalışmalarını desteklemek, tohumluğa para saymak yerine teknolojiye yatırım yapmak gerekiyor'' dedi.

Türkiye'de ARGE çalışmalarının özel sektör eliyle yürütülmesi gerektiğine dikkat çeken Aygün, şunları kaydetti:

''Biz yerli çeşitlerimizin tohumlarını üretmek istiyorsak başka vergi desteğiyle, yapısal düzenlemelerle, kredilerle, bilimsel danışman, uzman ve ekipman desteğiyle tohumculukta araştırmageliştirme çalışmaları yürüten firmaları desteklemek zorundayız. Hibrit tohumların her yıl satın alınması gerekiyor. Elden gelen öğün olmaz. Bu nedenle tarım politikası önce ARGE üzerine kurulmalı.''

HT Ekonomi
*~*~* TUĞRA *~*~*