Gönderen Konu: Kötüye kullanılan şişmanlık .  (Okunma sayısı 2264 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Kötüye kullanılan şişmanlık .
« : 19 Şubat 2010, 11:38:25 »




Piyasa ekonomisi ile insan bedeni arasındaki kötüye kullanım ilişkisinin çeşitli yönlerinin en açık ortaya çıktığı alanlardan birisini şişmanlık konusu oluşturuyor. Her şeyden önce son 15-20 yılda Amerika’dan Çin’e- giderek artan sayıda makale şişmanlığın Çin için de önemli bir sorun haline geldiğini gösteriyor- bir çok toplumda şişmanlığın bir halk sağlığı sorunu haline gelmesinde, insan bedenlerini tüketim aygıtı olarak gören ve böyle olması için  devasa reklam bütçeleriyle onu  “stimüle eden” tüketim toplumu manipülasyonlarının sorumlu olduğunu biliyoruz.

Bu “stimülasyon” konusu önemli çünkü Coca-Cola ve “Fast-Food”  gibi doğrudan şişmanlıkla ilgili ürünlerin reklamları gücünü tamamen çocuk ve gençleri bir tür “kendinden geçme” duygusuna neden olan imgesel etkilerinden alıyorlar.

Ankara Üniversitesi Çocuk Kültürü Araştırma ve Uygulama Merkezi’nce düzenlenen “Popüler Kültür ve Çocuk” sempozyumunda üzerinde ayrıntılı olarak durduğumuz gibi örneğin ayran  reklamları daha çok bir besin olarak ayranın kalsiyum içeriği gibi yararlı noktaları üzerinde duruyor ve hemen hiç imge gücü taşımadığı için etkisi de sınırlı oluyor.

Bazı iyi TV kanallarının sanat filmleri aralarına bile sızan Coca-Cola reklamları ise hiçbir zaman yarardan bahsetmiyor ve doğrudan insandaki “aşkınlık” duygusu uyandıran zihinsel süreçlere seslenmeyi seçiyor. Belki de o toplantıda bir öğrencinin sorduğu gibi aslında bu ürünleri pazarlayanların izledikleri yolla, “uyuşturucu”  pazarının dinamikleri arasında benzerlikler üzerinde düşünmemiz gerekiyor.

Bunun bir örneğini Hamburger Cumhuriyeti  isimli kitabında Eric Schlosser’in  Fast-Food endüstrisinin New Jersey Turnpike’daki kimya fabrikalarında üretilen  ve sürekli değiştirilen sentetik tatları kullanarak  nasıl çocuklarda “bağımlılık” oluşturduğunu anlattığı satırlarda görebiliriz.

Başta çocuklar olmak üzere hiç birimiz yoğurt, taze fasulye veya kırmızı et gibi doğal ürünlerin bağımlısı olmuyoruz ama 2-3 kez yenen Fast-Food ürünlerinin yeniden yeme isteği oluşturduğunu biliyoruz.

Özetle başta çocuklarda olmak üzere günümüzdeki şişmanlık büyük ölçüde insan bedeninin ve zihninin “stimüle” edilmesine bağlı görünüyor ve bunu da doğrudan piyasa ekonomisinin ihtiyaçları belirliyor. Doğası gereği hiçbir şeyin değerini bilmeksizin  her şeyin fiyatıyla ilgili olan  piyasalar, bir tür yeni tanrı  gibi içinde insanın da olduğu,  evrensel varoluşu yönlendirmeye, ona piyasaların amaçlarını dayatmaya kalkmaktadır.

Bu nedenle bir taraftan Hindistan’daki Narmada vadisinden, Tunceli’deki munzur vadisine coğrafyalar sömürü için tahrip edilirken öte yanda esas mücadele insan bedenleri üzerinden yapılmaktadır. Kapitalizm, insan mutluluğunun beden aracılığıyla oluştuğunu, tinsel olanın ikincil olduğunu varsayar ve bu nedenle de insan bedenlerinin zapt edilip, dönüştürülmesini amaçlar.

İnsanın biyolojik varoluşuna içkin olan her şeyi (yemek, içmek, sevişmek, kendisiyle ilgili olmak gibi) ihtiyaç olmaktan çıkarıp, bağımlılık derecesinde zevk aracına dönüştürür ve bu sayede tüketimi maksimize eder. Bu yeni bir barbarlık türüdür, çünkü  piyasaların neden olduğu küresel şiddet sayesinde  bir taraftan  Amerikalılar dünyadaki nimetlerin üçte birini tüketerek şişmanlık trajedisine mahkum olurken, diğer taraftan milyarlarca Afrikalı aç kalmaktadır.

“Şimdi zayıflamak istiyorum…”

Piyasa  ile insan bedeni arasındaki kötüye kullanım ilişkisinde şişmanlığın tam karşı ucunda ise bu kez güzel olmaktan, sağlıklı olmaya uzanan çeşitli  takıntıların “stimüle” edildiği  zayıflama endüstrisi duruyor. Bu yazıyı yazmamın esas  nedeni de bu endüstrinin sonunda ülkemizde “şahikalar yaratarak”, bu konuyu “ Şimdi zayıflamak istiyorum” isimli bir yarışma  programında “alet etme”si ve bunun aslında ülkemizdeki “popüler kültür”ün sefaletinin bütün özelliklerini taşıması.

Tanıtım yazılarına göre “daha sağlıklı olmak, çekici görünmek, kendilerini daha iyi hissetmek ve kilo vermek isteyenleri baştan çıkaracak bu  programda  yarışmacılar mavi ve kırmızı adlı iki takıma ayrılacak. Takımların başında birer takım koçu yer alacak. Her iki takım da uzmanlardan kilo vermenin püf noktalarını öğrenecek ve hafta boyunca tartıyı hiç görmeyecekler.

Her hafta sonu final programında tartılacaklar ve takımların ayrı ayrı tartılması sonucunda en fazla kilo veren gurup haftanın galibi olurken, daha az kilo vermiş olan gurup kendi içinden bir yarışmacıyı eleyecek. Yarışmanın galibi hem kilolarına veda edecek hem de hayatını değiştirecek büyük ödülü kazanacak”.

İnsan “Gelinim olur musun” formatındaki bu yarışmanın hangi trajedileri tetikleyeceğini düşündükçe önce üzülüyor, öte yandan bazı TV kanallarının reyting uğruna yaptıklarına ve bütün bunları körelmiş bir dikkatle izleyen RTÜK’ü düşündükçe ise  kızıyor.

Kızmak gerekiyor, çünkü bu program aynı zamanda, yarışmada “uzman” olarak tanımlanan ama aslında “zayıflama piyasasının” ana “aktörler”inin de bir yarışması  ve onların insan sağlığından başka şeylerle uğraştığını herkes biliyor.

Örneğin bu “uzmanlar” dan Haluk Saçaklı’nın  Anadoluhisarı Gençlik ve Spor Akademisi'ni bitirdiğini, doktorasını 'Üniversite gençlerinde obezitenin egzersiz ve diyet yoluyla giderilmesi' konusunda yaptığı için “doktor” olarak isimlendirildiğini, ama esas önemlisi şu anda 'Haluk Saçaklı Zayıflama Merkezi'nde çalışmalarını sürdürdüğü biliniyor; diğer “uzman” Dr. Ender Saraç ise sabah gazetesinden Ayşe Özyılmazel’e “ Aile hekimi olduğunu, diyet vermeyip, vücudu toksinlerden arındırdığını” kendisi söylüyor.

Ben de bu hekimin “Hay Polikliniği”nin sahibi olduğunu, kendisini Ayurveda ve Akupunktur uzmanı olarak tanıtıp  meslek uygulamaları nedeniyle  tabip odası onur kurulu tarafından birkaç kez  cezalandırıldığını biliyorum.

Kestirmeden söyleyecek olursak bu yarışma programının, şişmanlığı kötüye kullandığını, insan bedenini reyting aracı haline getirdiğini ve bütün bunların gerisinde de  sağlıklı yaşam örtüsü altında aslında pervasız-utanmazca demem gerekiyor gerçekte- maddi getiriler dünyasının olduğunu düşünüyorum ve RTÜK’ün bu yazıyı bir ihbar dilekçesi olarak kabul etmesini diliyorum

Prof. Dr.  Şükrü Hatun*
Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi
Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Şişmanladikça Su İhtiyaci Artiyor…
« Yanıtla #1 : 02 Ocak 2011, 13:30:04 »
Şişmanladikça Su İhtiyaci Artiyor…       

Tüketilen su miktarının, bedenimiz üzerinde hayati bir etkisi var. kilo ile su ihtiyacı doğru orantılı olarak artar. Kilolu kişilerin özellikle doğal mineralli ve pH’ı yüksek olan suları tercih etmeleri gerekiyor.

“Bir kişinin günde ne kadar su içmesi gerektiğini şu 3 faktöre göre belirleyebiliriz: Kilo, fiziksel aktivite ve iklim. Bedenimiz öyle bir sistemde çalışır ki alınan kilolarla beraber  su ihtiyacında da gözle görülür bir artış olur. Mesela kilolu insanlar normal kilolu insanlara göre daha çok terler. Kilo arttıkça su gereksinimi de artar.”

Ne Kadar Kiloluysanız O Kadar Çok Su İçmeniz Gerekir

“Ne kadar kiloluysanız o kadar çok su içmeniz gerekir. Tüketilen besinler  beden sağlığınızda ne kadar etkili ise tükettiğiniz su da o derece etkilidir. Protein açısından zengin beslenenlerde  ürik asit miktarı artar. Ürük asitin fazlası vücuda  zararlıdır.

Doğal mineralli ve pH’ı yüksek olan su içmek bu zararlı maddelerin vücudumuzdan atılmasını sağlar. Eğer yeteri kadar karbonhidrat almıyorsanız vücudunuz yağ hücrelerini parçalar ve keton denen toksik maddeler oluşturur. Bu maddeleri vücuttan uzaklaştırmanın da tek yolu su içmektir.

Tüketilen su miktarı kadar tüketilen suyun kalitesi ve özellikleride önemlidir. İçilen sular arasında en etkili ve sağlıklı olan su doğal mineralli sulardır. Bu sular mineral içeriği, kalıntı elementleri ve diğer bileşenleri  ile tanımlanan ve her türlü kirlenme riskine karşı korunmuş yeraltı sularıdır. Doğal mineralli ve yüksek pH'lı sular sadece su ihyicamızı   karşılamakla kalmaz, kaybettiğimiz mineralleride yerine koymamızı sağlar.

Aynı zamanda  bu sular, içerdikleri minerallerin bağırsaklarda kolayca emilmesini sağlayarak özellikle kilolu insanların kaybettiği günlük mineral gereksiniminin karşılanmasına da katkıda bulunur. Mineral yönünden zengin sular sağlığımız için değerli sulardır. Fakat her su aynı özelliği taşımayabilir. Unutulmamalıdır ki her su doğal mineralli su değildir. Mineralli su alırken özellikle şişenin üzerindeki etikete dikkat edilmelidir.“
 

Beslenme ve Diyet Uzmanı Dr.Yasemin Bradley
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Hızlı ve Fazla Yemenin Mide Üzerine Etkileri
« Yanıtla #2 : 25 Eylül 2012, 13:28:32 »
Hızlı ve Fazla Yemenin Mide Üzerine Etkileri

Çok sık yemek yemenin sağlığa zararları nelerdir?

    Son yapılan bilimsel çalışmalar ışığında günde 8’den fazla öğün ile beslenmenin pankreastaki beta hücrelerine zarar verebileceği belirtilmektedir.

Biraz daha kanıta dayalı bilgilere ihtiyaç duyulsa da, genel anlamda biz diyetisyenlerin bakış açısı ile bu kadar sık beslenmenin yaşam tarzı haline gelemeyeceği aşikardır. O nedenle 3 ana, 2 – 3 ara öğün olmak üzere günde 5 – 6 öğün şeklinde beslenilmesi çok daha sağlıklıdır. En azından sürdürülebilir bir alışkanlık haline getirilebilir.
 
Yemeği az çiğnemenin mideye ne gibi zararları vardır?

    Yemeği küçük lokmalar halinde ve ağır ağır yemek, midenin sindirim için gerekli salgıları daha kolay üretmesinde önemli rol oynar. Böylelikle midede gaz, şişkinlik ve hazımsızlık sorunu yaşanmaz.
 
    Besinlerin ağızda iyice çiğnenmesi gereklidir. Tükürükte bulunan amilaz enzimi karbonhidratların sindirimini besin henüz ağızda iken başlatmaktadır. Aynı zamanda iyice çiğnemek mekanik olarak besinlerin sindirilmesini de sağlamaktadır. Unutulmamalıdır ki tat alma duyusu midede değil, dildedir. Tokluk merkezi yaklaşık 20 dakikada uyarılır.

Kişi yavaş yediği takdirde daha azı ile yetinebilir. Aksi halde mideye gereğinden fazla miktarda gönderilen besinler geç hazmedilir, mide ve bağırsak rahatsızlıklarına neden olabilir. O nedenle ayaküstü değil, sofrada oturarak yemek yenilmelidir. Acele yemek mide işlevine zarar vermektedir.
 
Gereğinden fazla yemenin kilo aldırdığı biliniyor, fakat midede ne gibi hasarlara yol açıyor?
 
    Yiyeceklerin fazla miktarda ve/veya kısa bir zaman dilimi içerisinde tüketilmesi sindirim, solunum, dolaşım, boşaltım gibi pek çok sistemi olumsuz yönde etkilemektedir. Çok fazla yiyerek mideyi doldurmamak gerekir.

Mide gerginliği tansiyonunun yükselmesine, aşırı yemek sonrasında kalbe daha fazla yük binmesine ve kriz riskinin artmasına yol açmaktadır. Midenin, sindirim için gerekli salgıları üretmesi açısından bir kerede fazla yemek yenilmemesi gerekir.
 
Yemeği çok sıcak yemenin sakıncaları nelerdir?

    Yiyecek ve içeceklerin çok sıcak ya da soğuk olması da mide sıvısına zarar verebilir. Özellikle gastrit veya ülser problemi olan kişilerin bu duruma daha bir dikkat etmesi gerekir. Halbuki hep sıcak şeylerin mideye iyi geldiğini düşünülür, soğuk besinlerden kaçınılır.

Bu durum sık yapılan yanlışlarından birisidir. Çok sıcak besinler vücuda zarar verir, çünkü kanlanmayı artırır. Bu da dolaşımı bozar ve vücutta ödem oluşturur. Mesela Japonlarda ve Çinlilerde yemek borusu kanseri ve mide kanserini daha çok görülmektedir. Çünkü çok sıcak yiyorlar.
 
Bu belirtilen durumlar yani; çok sık yemek, yemeği sıcak yemek ve çiğnemeden yutmak kilo almaya sebep olur mu?

    Sık aralıklarla, azar azar (günde 5 – 6 öğün şeklinde) beslenmek sağlık açısından son derece yararlıdır. Ancak sürekli bir şeyler atıştırmak, elimize geçen her şeyden fazla fazla yemek elbette kilo alımına yol açabilir. Diğer yandan fast food kelime anlamı olarak hızlı yemek kavramını tanımlar. Aslında bu tarz zincir mağazalar quick service yani hızlı servis imkanı sağlamaktadır.

    Kişi, yavaş ya da hızlı yeme konusunda bir zorlamaya tabi tutulmamakta. Ancak genel yaklaşım; hızlı servis edildi, hızlıca da tüketilsin şeklindedir. Hızlı ve sesli bir müzik çalarken arabanın gazına daha fazla basmak gibi bir davranış olsa gerek.

Bu durumda iyi bir şekilde çiğnenmeden, hızlıca yutulan yiyecekler kişi henüz doyduğunu fark etmeden dünya kadar enerji almasına yol açmaktadır. Diğer yandan özellikle kızartma gibi besinler soğuduklarında lezzetlerinden oldukça ödün verdikleri için, kişi hızlıca tüketme ihtiyacı hissetmekte. Bütün bunlar kilo alımı açısından birer risk faktörü olarak karşımıza çıkmaktadır.

Uzm.Dyt. Turgay Köse
*~*~* TUĞRA *~*~*