Gönderen Konu: Müslümanın zenginlikle imtihanı  (Okunma sayısı 2198 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı İsra

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 7478
Müslümanın zenginlikle imtihanı
« : 26 Kasım 2010, 03:04:04 »

Onu bir kitap fuarında tanımıştım. Kitap imzalatmaya gelmişti.
Kitapları karıştırıyor, evirip çeviriyor, belli etmeden fiyatına bakıyor, sonra bırakıyordu (Geçenlerde kitap fuarında kitaplarımı imzalarken bu tür manzaralara defalarca şahit oldum)…

Biraz konuştuk. Almak istediği halde alamadığı kitaplarımdan birini imzalayıp hediye ettim. Çok mutlu oldu. Ne zamandır bu kitabımı okumak istiyor, ama aldığı burs ancak eğitim ihtiyaçlarını karşıladığı için, kitaba para ayıramıyordu.


İçim sızlamıştı. Sonra büroma geldi. Üniversite eğitimine devam edebilmesi için bir bursa daha ihtiyacı vardı. Yoksa yarım bırakıp memleketine dönecekti. Delikanlının eğitimine katkıda bulunmaya çalışmıştım.


Biraz konuşunca, zengin Müslümanlara kızdığını fark ettim. Kızmamasını, zenginliğin de bir imtihan şekli olduğunu, herkesin bir şekilde Allah tarafından imtihana tabi tutulduğunu söyledim, kinlenmesini engellemeye çalıştım.


“Yine de dindar zenginlerin bu kadar gösterişli bir hayat sürmelerini anlayamıyorum, Hz. Ebubekir’i hiç mi okumamışlar?..” demesi bugün gibi hatırımda.


“Belli olmaz, belki de hayatının sonraki dönemlerinde senin de imtihanın zenginlikle olur” dedim.


Öyle de oldu. Delikanlı üniversite eğitimini bin bir yokluk ve zorluk içinde tamamladıktan sonra, resmi görevler aldı. Sonra kendi işini kurdu.


Aradan yıllar geçti. İrtibatımız kâh kesildi, kâh gelişti. Bazı dost meclislerinde zaman zaman karşılaştık. Artık iş-güç arasında kitap okumaya vakit ayıramadığını söyleyince, çok üzüldüğümü hatırlıyorum.


Allah ona “Yürü ya kulum” demiş, fukaralık imtihanından “zenginlik imtihanı”na taşımıştı…


Bindiği arabayı görünce, düştüğüm şaşkınlığı unutamıyorum. Belli ki, o da vaktiyle eleştirdiği zenginlere benzemişti: Artık kendine yaşıyor, zekâtını, fitresini verip rahatına bakıyordu.


Şaşkınlığımı görünce, hafif mahcup gülümsedi: “Ye kürküm devri işte” dedi, “yoksa pinti diyorlar.”


Kitap fuarıyla aynı günlere rastlayan otomobil fuarının en pahalı arabalarından birini aldığını gazetelerde okuyunca, hiç şaşırmadım. Bizim fakir öğrenci, eleştirdiği “zengin Müslüman”larla zaten çoktan beri aynı safta duruyordu.


Kendi tabiriyle “hayat kavgası”nın gereğini yapıyordu.


Ah şu “hayat kavgası”!..


“Errizku Alellah” buyruğu yokmuş, dinozordan tutun, gözle görülemeyecek kadar küçücük varlıklara kadar, tüm yaratılmışların rızkına Allah kefil değilmiş gibi yaşamanın “İslâmi hayat”la ne ilgisi var?


Hem bu nasıl bir kavgadır?..


Dünya bizim çabamızla mı dönüyor, güneş bizim plânlamamıza göre mi doğuyor, atmosfer ve strotosfer gibi yaşamın “olmazsa olmaz”larını dünyanın çevresine biz mi sardık, yağmuru biz mi yağdırıyoruz, toprağın yedi kat altından nehirleri biz mi fışkırtıyoruz, denizleri biz mi yapıyoruz?


Bunlardan ve benzerlerinden hangisini oldurmak için “kavga” verdik bugüne kadar?


Aksine, her şeyi hazır bulduk. O zaman, yaşamamıza uygun hale getirilmiş bir dünyada, nefsanî arzularımıza göre yaşama hakkını nereden alıyoruz?

yavuz bahadıroğlu

Çevrimdışı Günbatımı

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 2490
  • Görelim Mevlâ'm neyler, neylerse güzel eyler...
Ynt: Müslümanın zenginlikle imtihanı
« Yanıtla #1 : 26 Kasım 2010, 20:25:05 »
Ben de son zamanlarda bazı kimseleri fazla eleştiriyorum para harcama konusunda... Bir çocuğu giydirdiği parayla en az 3 çocuğu giydirebileceğini düşününce tutamıyorum kendimi. Sonra kendimi sorguluyorum: 'Kendimi aşan harcamalar yapıyor muyum?, İmkanlarım daha fazla olsa, yine aynı şekilde mi düşünür ve davranırım?' gibi...

Önce cevabım 'Kesinlikle bu zihniyetim değişmez' ise de düşündükçe insanın bulunduğu çevreye ve şartlara uymadan yaşamasının çook zor olabileceğine ikna oluyorum... Maalesef...


Dua'sız üşürmüş yürekler!
Sana bir dua eden olsun, senin de bir dua ettiğin...
Bilmezsin hangi kırık gönlün duasıdır karanlıklarını aydınlatan,
Sana ummadık kapılar açan.
Bilmezsin kimin için ettiğin duadır, seni böyle ayakta tutan...


Hz. Mevlana 

Çevrimdışı İsra

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 7478
“Hayat kavgası”
« Yanıtla #2 : 28 Kasım 2010, 05:46:23 »
Bir dönemin tanınmış işadamlarından birini yalnızlaşmış halde görünce, içim burkuldu...

Yanında sadece “bakıcı”sı vardı ve Hitler’in SS subaylarını andıran bu kadın, bir zamanlar hemen hemen herkese hüküm geçiren bizim meşhur işadamına talimatlar yağdırıyordu.
Şaşırdığımı, üzüldüğümü görünce, “Benim tercihim” dedi, “böylesi daha iyi.”

Eşi öldükten sonra, kendi tabiriyle, “yalnızlığı seçmiş”ti. Sonradan sohbet-muhabbet derinleştikçe, yalnızlığın kendi tercihi değil, onlara yüklü bir miras bırakmak için hayat boyu çırpınan eski dostumun çocuklarının tercihi olduğunu öğrendim.

“Çocuklarıma ayak bağı olmamak için böyle bir hayatı seçtim” derken, gözlerinin yaşarmasını engelleyememişti.

Hayatı “kavga” olarak algılayıp, “Param sayesinde hem ahir ömrümde huzur bulurum, hem de çoluk çocuğumu rahat ettiririm” düşüncesi içinde hayatını harcayan biri daha vardı karşımda.

“Ekmek kavgası” olarak girdiği çaba, sonraları “hayat kavgası”na dönüşmüş, “kavgada yumruk sayılmaz” anlayışı içinde kaç mazlumu kırıp dökmüştü. Nihayet hayatı kendisiyle kavgaya tutuşmuştu. Ve tabii kaybetmişti...

Hayata karşı verilen kavgayı kimse kazanamaz. Sadece kazandıklarını zannederler. Kazanırken kaybettiklerini ise, ancak hayatlarının sonlarına doğru fark ederler. Ama bu “fark ediş” bir işe yaramaz: Çünkü çoktan iş işten geçmiş olur!

Ne hazin bir tecelli!

Hayatı, kapitalist hayat görüşünün ürünü olan “kavga” şeklinde değil, İslâm tefekkürünün yaradılış hikmetine uygun mantığı içinde “infak” (yardımlaşma) olarak algılıyorum, ama arada bir kendimi “kavga” şeklinde yorumlanabilecek bir tutum içinde yakalıyorum.

Ne de olsa insan ortamdan etkileniyor. Bereket versin, ömrü “kavga” ile geçmiş eski dostların hali “ibret” oluyor. Kendimi toparlamaya çalışıyorum.

“Kazanım” gibi gördüğümüz (servet-şöhret, mal-mülk, vs.) ve uğruna bir hayat harcadığımız şeyler, günün birinde “düşman”a dönüşüp ruhumuza abanacaksa, vicdanımızı sıkacaksa, huzurumuzu kaçıracaksa, bizi yalnızlaştırıp tüketecekse, “değer” verdiklerimizin değersiz olduğunu bir gün fark edeceksek, pişmanlık içinde kıvranacaksak, öz çocuklarımız bile bizden yüz çevirecekse, bu “kavga”nın ne anlamı kalır?

Pek tabiî helâlinden çalışmak ve üretmek de bir nevi ibadettir.

Tüm vaktimizi dünyaya ayırmak, dünyalığımıza birkaç gram dünya daha katmak için hem ailemizi, hem ebediyetimizi ihmal etmek pahasına kazandıklarımız günün birinde en büyük kaybımız olabilir. Bu “hayat oyunu” bize çok pahalıya patlayabilir.

Unutmayın ki, hiç kimse lüks köşkünün salonuna gömülmüyor, hiç kimse lüks otomobili ile mezara konmuyor.

Sonuç birkaç metre bezden kefen, birkaç tahtadan tabuttur... “Dünya malı”ndan ahirete götürebildiklerimizin tüm dökümü bu kadar.

Ha, bir de “ruhuna fatiha” dileyen bir mezar taşı var.

Dünya bitmiş, “hayat kavgası” dâhil tüm kavgalar sona ermiş, tüm çırpınışlarla birlikte sayılı günlerin son günü, belirli nefeslerin son anı da çoktan tükenmiştir.
Pişmanlık ve perişanlık içinde, bir daha dünyaya gönderilmeniz halinde daha düzgün yaşayacağınızı düşünürsünüz, ama insanın yapısını bilen Allah bir “şans” daha vermez.
Kısacası, yaşamak için bu son şansımızdır.

Yavuz Bahadıroğlu